Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bir Özel Harekât polisinin “hendek operasyonları” anıları-1

Cizre bodrumları dahil “hendek operasyonları”nın tamamına katılan Özel Harekât polisinin anlattıkları yüzlerce insanın öldüğü sürece ilişkin devlet içerisinden ilk itiraf.

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

Ahmet Gün, 9 yıllık meslek hayatının tamamını Özel Harekât polisi olarak Güneydoğu’da geçirmiş bir isim. Hendek sürecinde; Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik operasyonlarının tamamında sahadaki çatışmalarda görev almış.

Şahit oldukları, kendisine yönelik özeleştiri ve hesaplaşmasıyla Hendek Operasyonları’na ilk kez devlet içerisinden ışık tutuyor.

İSVİÇRE’DE AİLESİYLE MÜLTECİ KAMPINDA

Anlattıkları, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde uzun yıllar konuşulacak Hendek Operasyonları’nın anlaşılmasına eşsiz katkılar sunuyor. Kısmen de devletin Çözüm Süreci’ni kullanış biçimine.

Şu an İsviçre’de bir mülteci kampında ailesiyle beraber yaşıyor oluşu, görev yaptığı şube ve katıldığı operasyonları birlikte düşündüğümde şahsi güvenliğine zarar verebileceğim endişesi ve bunun sorumluluğunu taşıyamayacak olmam sebebiyle ismini değiştirdim. Ahmet Gün ismini ben verdim.

HASTANEDE SARGILAR İÇİNDEYKEN MESLEKTEN İHRAÇ EDİLMİŞ

Hendek operasyonlarına katılmış, ağır insan hakları ihlallerine şahit olmuş, mayınla yaralanmış, hastanede sargılar içindeyken mesleğinden ihraç edilmiş ve yine yaralı halde tutuklanıp, 13 ay “Cemaat üyesi olmak” suçlamasıyla hapiste kalmış bir Özel Harekât polisi için röportaj vermek oldukça zor bir karardı.

Eşi ağır depresyon ilaçları kullanırken böyle bir karar vermek kimse için kolay olamazdı.

Üç bölüm halinde yayınlamayı düşündüğüm söyleşinin ilk bölümünü Cizre Bodrumları oluşturuyor.

BİRİNCİ BÖLÜM: CİZRE BODRUMLARI

Ahmet Gün, Polis Okulu’ndan mezun olduktan sonra 2008 yılında Özel Harekat Şubesi’nde göreve başlar.

İlk görev yeri olan Tunceli’ye atanır ardından Batman’a tayini çıkar. 9 yıl görev yaptığı Güneydoğu’da öncesi ve sonrasıyla Çözüm Süreci’ne, Kobani Olayları’na ve Hendek Operasyonları’na bizzat şahit olur.

Ülkücü bir ailede büyür ancak annesi Kürt’tür. Gençlik yıllarında Fethullah Gülen’in fikirlerinden etkilenir ve Cemaatle tanışıklığı da böylece başlar.

17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra Emniyet’te yoğun tasfiyeler Özel Harekât Dairesi’ni de etkiler. Ancak Ahmet Gün, görevden alınmaz. Bu durumu “Benim fişlenmem Hendek Operasyonları’nda oldu.” diye açıklıyor.

İNSANLIK DIŞI MUAMELEYE İTİRAZ EDEN “CEMAATÇİ” DİYE FİŞLENMİŞ

Gün, “Özel Harekât Şubesi’ndeki fişlemeyi hendek operasyonlarında yaptılar. Bunu sonradan farkettik. Hendek operasyonlarında yapılan faşistçe davranışları tasvip etmeyen, iştirak etmeyen herkesi cemaatçi diye fişlediler. Sonra da ihraç ettiler.

Hendekler kazılırken ağzını açan polisi ‘çözüm sürecine karşı’ deyip ‘cemaatçi’ diye fişliyorlardı, hendek operasyonları başladıktan sonra da yapılan insanlık dışı işlere karşı çıkmak cemaatçilik olmuştu.” diyor.

“TELSİZDEN AMİRİMİZ KONUŞTU: TAŞ ÜSTÜNDE TAŞ BAŞ ÜSTÜNDE BAŞ KALMASIN”

Hendek Operasyonları’nın en çok insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen noktası Cizre’ydi. Özellikle de tarihe “Cizre Bodrumları” olarak geçen olaylar.

Ahmet Gün’le Cizre bodrumlarını konuşmaya başlarken kendisine yönelik bir özeleştiriyle söze girdi:

“Ben kendimi temize çıkarmıyorum, Allah o günlerden dolayı beni affetsin. Asla bir masuma kurşun sıkmadım ya da mala zarar vermedim ama en basiti istifa edebilirdim.

Şimdi ihraç edildim, ama o onurlu davranışı gösterebilirdim. O ortamlarda bulunmamalıydım. Geçmiş haneme hendek operasyonlarına görev yapmış bir insan yazdırmamalıydım.”

YAŞLI AMCA, KUCAĞINDAKİ TORUNU İÇİN YARDIM İSTEDİ

Ahmet Gün’e bunları Cizre operasyonunda şahit oldukları söyletiyor. Anlatırken oldukça duygulandığı ve kendisi için halkın çaresizliğini özetleyen olay, yaşlı bir Kürt amca ve kucağındaki torununa yapılanlardır:

“Cizre’de sokağa çıkma yasağında, çevirdiğimiz bir bölgede yaşlı bir amca kucağında 2 yaşlarında torunuyla çıktı. Çocuk hasta. Bizim kafatasçı elemanlardan biri izli mermi attı ki ‘kendisine tehdit oluştursun, korksun, geri dönsün’ diye. Hiç geri adım atmadı.

Bozuk Türkçesiyle ‘ya öldürün ikimizi beraber ya da bu çocuğu tedavi ettirin’ dedi. Evinin önünde de hendek var biz de o sokağı bekliyoruz. Polis arkadaşlarımdan biri ‘Bu artistliği hendek kazılırken yapacaktın’ dedi.

TORUNUNU HASTANEYE GÖTÜRMESİNE İZİN VERİLMEDİ

Yaşlı amca çok tarihi bir cevap verdi: ‘Benim telefon numarama bakın, 155’in kayıtlarına bakın ben kaç defa aramışım. Mahallemize tanımadığımız adamlar gelip gidiyor, buralara hendekler kazıyorlar, yığınak yapıyorlar, buna önlem alınsın dedim.

Bir defa bişey yaptınız mı? Ben 155’i aramaktan başka ne yapabilirim. 10 defadan az aradımsa benim şimdi hiçbir istediğimi yapmayın’ dedi.

Yine de amcanın orada torununu hastaneye götürmesine izin vermediler. Geri gönderdiler. Acil durumda ambülans çağırma yetkisi vardı, ama o da çağrılmadı. Torunu ağır hastaydı. Ölümü göze alarak gelmişti. Ne oldu onlara bilmiyorum.”

Ahmet Gün, operasyonların ilk günlerinde yaşadığı bu olaydan çok etkilenir, ancak 100 bin kişilik bir ilçeyi günler boyu sokağa çıkma yasağı altında tutmanın getireceklerinin daha başındadır.

BODRUMLARDA NELER YAŞANDI?

Ahmet Gün, “Cizre’de sokakta ceset görüp görmediğini” sorarak başlıyorum Cizre bodrumları bölümüne. Ancak anlattığı psikoloji bu soruyu anlamsız kılıyor.

“Kulaklarımla duydum.” diyerek kendilerine verilen talimatı anlatıyor: “Cizre’de telsizden Özel Harekât Daire Başkan Yardımcısı operasyonun önemini anlatırken ‘Taş üstünde taş gövde üstünde baş istemiyorum’ dedi. Bunu duyduğumda kalben buğz ettiğimi hatırlıyorum.

2016’nın başlarıydı. Benim kaldığım yerde sokakta ceset görmedim. Öyle bir ortam vardı ki ölenin hükmü zaten yoktu. Çocuğun tedavisine bile izin verilmeyen ortamda ölen ölmüş sokakta 10 gün yatsa önemi yoktu. O atmosfer, aldığınız emirler onu gerektiriyordu.

Terörle mücadelenin en büyük açmazlarından biri bu. Ben maalesef bugün edebiyat parçalıyorum, ama o günlerde yeri geldiği zaman biz de bu pozisyona giriyorduk. Çünkü şehit verdiğiniz zaman olay sizi çok etkiliyor. Beraber görev yaptığınız, zerre kadar bu operasyonların doğru olmadığını düşünen arkadaşlarımızdan da şehitler verdik.

“KALAN ADAM DA GRİ DEĞİLDİ”

Karşıdaki terörist ya da potansiyel terörist oluyor. Büyükse terörist, küçükse potansiyel terörist oluyor. Gri diye bişey yok.

Git deyince hemen devlete boyun eğmiş, çekmiş gitmiş kişiler beyazdı devletin gözünde. Çaresizlikten, gidecek yeri olmadığı için kalan adam da gri değildi. O coğrafyada hendek operasyonları döneminde kalmak ihanetin ta kendisiydi.

Çaresizlikten kalanlar dahi hain olarak görülüyordu. ‘Devlet git diyorsa gideceksin, gitmediysen bedelini ödersin’ deniyordu.

Üç beş günde brifingler yapılırdı, ‘Gidecekler arkadaşlar, gitmek zorundalar, başka alternatifi yok. Vatanın bekası, ya devlet başa ya kuzgun leşe mantığıyla konuşuluyordu, özel harekâtçılara zercedilen düşünce buydu.

Zaten çok da farklı düşünmeye çalışan da yoktu. Bizim özel harekâtçıların çoğu Ülkücü düşünceye sahip zaten farklı düşünmek de istemiyorlar. Ben de Ülkücü bir ailede yetiştim.

Bir de arkasında koca devleti bu şekilde gördüğü zaman onun önünde durmak gerçekten imkansız. Tamamen bir suç makinesine dönüyor ondan sonra ShordLand’ın arkasına adamı bağlayıp sürüyor ve zerre kadar beis görmüyor.”

“BODRUMLARDAKİ VAHŞETİ BAŞLATAN DOKUNUŞ AMBÜLANSLARA ATEŞ EDİLMESİYDİ”

Ahmet Gün, oluşturulan bu atmosferde emirle haraket eden kişilerin çok sağ duyulu, hukuka demokrasiye uygun davranmasının mümkün olmadığını, bu zeminin yokedildiğini söylüyor.

Gün’e göre sorun “emir”lerdeydi ve tüm süreç boyunca çok kritik yerlerde kritik dokunuşlar yapıldı. Cizre Bodrumları olarak tarihe geçen olaydaki kritik dokunuş ise ambülanslara ateş edilmesiydi:

“Orada üç tane bodrum sözkonusuydu. Çocukların yaşlıların, kadınların ve yaralıların olduğunu biliyorduk. Bu insanlara terörist diyemeyiz ama en azından kendilerince pasif direniş gösteren insanlar. Devlet evini yurdunu bırak git demiş, yer göstermeden.

Bunlar kalan insanlar. Terörist demek hepsine insanın dilini lal eder. Niye çıkmadılar diyemiyorsunuz. Böyle bir hakkımız yok. Herkesin yurdu yuvası hayatı.

ARALARINDA TERÖRİST DE VARDI, FAKAT HERKESE TERÖRİST DENİLİYORDU

Teröristler de vardı. Ama medyada hepsine terörist deniyordu. Örgüt 2000’li yıllardan beri sahip olduğu stratejisinde 7 kişinin üzerinde gruplar halinde bir arada olmadı.

O bodrumlardan 120 ceset çıkartıldı. 120 PKK’lının birarada olduğu iddiasına Güneydoğu’da görev almış hiçbir güvenlik görevlisi inanmaz. Örgütün gerçekleriyle bağdaşmıyor. Masum insanlar kesinlikle vardı bu bir. İkincisi çocuk, yaşlı kadın cesetleri çıkarıldı oradan.

Orada devlet iş çıkmaza girdikçe, şehit verdikçe canavarlaştı. Çıkmayanlar da iş çığırından çıkınca, bodrumlara sığındılar. Ambülanslar yanaşamaz oldu.

Cizre Şırnak’tan büyük, bağlı olduğu ilden büyük. Askeri dehanız ne kadar büyük olursa olsun içinden çıkamazsınız. Tanklarla evlere saldırma noktasına geldi iş. Savaş hukuku bile kalmadı.

AMBÜLANSA ATEŞ AÇILIYORDU

Bodrumlardakiler ilk günlerde ambülans çağırdılar. Hastalar ve yaralılar için. Ama ambülanslara ateş açılıyordu bu net.

Hasta ve yaralıların alınmamasını ‘ambülanslara bile ateş açılıyor biz ne yapabiliriz’ diye açıklıyorlardı, ama bu ateşi güvenlik güçleri içerisindeki bir kliğin yapmaması için hiçbir gerekçe yok. Kesin devlet görevlileri yapmıştır demiyorum ama olma ihtimali çok yüksek.

Ambülanslara ateş açılması çok kirli bir işti. Çalıştığım arkadaşlarım yönüyle çok uzak gelmiyor bana. Maalesef o zaman bu kadar acımasız olabileceklerini görmemiştim, sahiplenme duygusu vardı.

O süreçte öyle bir atmosferde çok şehit veriyorsunuz, orada Hz. Ali tavrı takınamıyorsunuz, o sağduyuyu gösteremiyorsunuz. Orada şehit gelince ondan sonra ambülansa da ateş eder, başka şey de yapar. İşi böyle bir çıkmaza soktular.

Çok kritik yerlerde çok kritik dokunuşlarla iş bu raddeye getirildi. Tıpkı 15 Temmuz 2016’da köprüyü tutmak gibi. Ambülanslara ateş açmak Cizre bodrumları olayındaki en kritik dokunuştu. Kesinlikle sıradan iş değildi.

“HERŞEY TIRNAK İÇİNDE KANUNA UYGUNDU”

Ahmet Gün, bodrumların bulunduğu bölge ablukaya alındıktan sonra kendilerini de yıpratan bir şekilde sürecin ilerletildiğini söylüyor:

“Orada tırnak içinde hiçbir biçimde kanundan nizamdan çıkılmıyor. Etraf çevrilmiş, kimsenin girmesine ve çıkmasına izin verilmiyor. Bir tek ambülansların girişine izin var, teröristler ateş ettiği için sözde onlar da giremiyor.

Her şey kanuna uygun tırnak içinde. Kimse kimseye de sivil öldür demiyor. 9 yıl görev yaptım Güneydoğu’da, bu iş, bu yöntem emir vermekten daha tehlikeli. Emir verilse sınırları belli olur hiç olmazsa.

20 saat orada bizi araç içinde bekletiyorlar, günler boyu sürüyor, içeride 120 insan var ve emir de yok. Emir de olmayınca sınırlar da bilinmiyor. Emir alsak daha az şeyler yaşanırdı. Askerle polis arasında kavgalar bile çıkıyordu. 100 bin kişilik ilçede 24 saat kesintisiz sokağa çıkma yasağı uyguluyorsunuz.”

“BODRUMLARDAKİLERİ SAĞ ÇIKARMANIN KONUŞULDUĞUNU SANMIYORUM”

Bodrumların ablukaya alınmasından sonra içeridekilerin sağ çıkartılmalarıyla ilgili bir emir almadıklarını söyleyen Ahmet Gün, bunun amirleri arasında konuşulup konuşulmadığı sorusuna ise şöyle cevap veriyor:

“Yukarıda amirlerimizin bu insanların dışarı çıkartılmaya çalışılması için konuştuklarını sanmıyorum. Konuşulsa devletin elinde fazlasıyla bu tip ekipmanlar vardı. Gaz bombaları vardı. Uyutursunuz oradaki insanları, bayıltırsınız. Ya da hiçbir şey yapmadan beklersiniz, zaten ablukaya almışız.

Ne kadar dayanacaklar açlığa susuzluğa, teslim olurlardı. Bu en basitiydi. Bayıltacak, geçici körlük, sağırlık yapacak gazımız, bombamız vardı. Bu yöntemlerin yanından dahi geçirilmedi. Bunların yerine tanklarla müdahale edildi.”

“TANKIN DÜĞMESİNE BASTILAR”

Bodrumlara operasyon başlatılması kararının nasıl alındığı sorusuna ise şöyle cevap veriyor Gün:

“Operasyon yoktu ki. Size de düğmeye gösterseler yaparsınız. Basıyorsunuz tank mermisi evi hallaç pamuğu gibi atıp altını üstüne getiriyor. Bodrumlara yapılan operasyon değildi. Ölen tank mühimmatının patlamasıyla öldü yüzde 99. Ölmeyen de de kavruldu gitti. Polisi ikinci faktörde tuttular, askeri soktular.

Onlarca çocuk cenazesi çıktı bodrumlardan, bırakın benim müşahademi uluslararası raporlara geçti yanmış çocuk, kadın cesetleri.

İş başından kurguydu. Hendekler göz göre göre kazdırıldı, sonra da operasyon uzatma ve yıkımın boyutunun büyümesi üzerine sürdürüldü.

PKK için de o süreçte ölen insan sayısı hiç önemli değildi. Sivil olmuş, olmamış. Suriye’deki şehir çatışmalarındaki tecrübelerini Hendek operasyonlarında elde ettiler.

Betonla yapılmış yerler vs. PKK’nın amacı üstün gelmek değildi. Devletin amacı da terörü bitirmek değildi.”

YARIN:

“En az 20 kişi gözümün önünde eşek sudan gelinceye kadar dövüldü. İnsana vuruyor gibi değil…”

“Arkadaş, video çekmeye başlayıp joistikle nişan aldı…”

“Duvarlardaki Esadullah Timi ve Asakir’i Mansure-i Muhammediye yazılarını yazanlar…”

“Hendeklerin kazılmasını seyrettik…”

YAZI DİZİSİNİN İKİNCİ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

YAZI DİZİSİNİN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

 

BOLD ÖZEL

Kalp hastası Muaz bebek 6 aydır hapiste

60 günlükken hapse atılan kalp hastası Muaz bebek, 6 aydır parmaklıkların ardında yaşam savaşı veriyor, tedavisi engelleniyor. Anne Nurhan Bahadır’ın tahliye talepleri ise reddediliyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 7 Aralık 2018’den bu yana annesi Nurhal Erdal Bahadır ile Tarsus Kadın Cezaevinde tutuklu bulunan kalp hastası Muaz bebek, 6 aydır olması gereken tedaviden mahrum bırakıldı.

60 günlükken cezaevine gönderilen 8 aylık Muaz, annesinin tutukluluğuna yapılan itiraz kabul edilmediği için İzmir Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 17 Ocak 2019 tarihinde verdiği randevuya gidemedi. 1 Ekim 2018’de dünyaya gelen Muaz, Aort Koarktasyonu adlı kalp rahatsızlığı nedeniyle aynı hastanede bir hafta kuvözde kalmıştı.

TELAFİSİ İMKANSIZ ZARAR VE YIKIMI YOL AÇILIYOR

38 yaşındaki Bahadır’ın tutuklanmasının ardından Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine yapılan itirazda şu satırlar yer alıyordu:

“Sanık Nurhan Erdal Bahadır’ın Muaz adındaki iki aylık bebeğinin (01.10.2018 doğumlu) aort damarlarında daralma olarak tanımlanabilecek aort Koarktasyonu adlı ciddi kalp rahatsızlığı bulunmakta olup bebeğin tedavisinin cezaevi şartlarında yapılması imkansızdır. Bebeğin ameliyat olması da gerekebilecek hastalığının ağır ve düzenli tedavi ve takibinin tam teşekküllü bir hastanede yapılması gerekmektedir. Raporda İzmir Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 11.10.2018 tarihli EKO (kalp grafiği testi) bir sonraki testin 17 Ocak 2019 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir.”

Annenin tutukluluğunun devamının, bebeğin hayatını tehlikeye attığı için telafisi imkansız zarar ve yıkıma yol açacağı belirtilerek tahliyesi talebinde bulunuldu.

Dilekçede, anne sütüyle beslenen Muaz’ın tedavisi için annesinden ayrılmasının söz konusu olmadığı ifade edildi. “Cezaevi şartları bebeğin bulunması ve bakımı için gereken hijyen şartlarına uygun değildir. Kaldı ki mevcut durumda müvekkilin bulunduğu cezaevi koğuşu kapasitesinin üstünde tutuklu, hükümlüyü barındırmaktadır. Müvekkilin tutukluluğunun devamı halinde bebeğin hayati tehlikeye maruz kalmasına yol açacaktır ” ifadelerine yer verildi.

Fakat 7 aydır herhangi bir gelişme olmadı. Özel bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışan Muaz’ın babası Levent Bahadır, bu süreçte oğlunun gözünde kayma meydana geldiğini ve bebeğin kullanması gereken gözlüğü ancak iki ay sonra oğluna ulaştırabildiklerini söylüyor.

EŞİM BİR AY ÖNCE SİNİR KRİZİ GEÇİRDİ

İkinci kez hapse giren ve zor bir yaşayan eşinin bir ay önce sinir krizi geçirdiğini anlatan Levent Bahadır, şunları söyledi:

“Anne bebekle beraber yatıyor yatağında. Beşik filan verilmiyor. 18 kişilik bir koğuş. Herkesin farklı sıkıntıları var. Tabi bebeğin farklı bir mekanı yok, gece ağladığı zaman ya da sabah erken kalktığı zaman rahatsız olanlar olmuş. Çocukla konuşmamaya çalışıyor, onu uyandırmamak için elinden geleni yapıyor tabi ama kendini çok sıkmış.” dedi.

Levent Bahadır, bir gün eşinin birdenbire önce ağlama sonra da gülmeye krizine girdiğini aktardı. Koğuş arkadaşlarının, eşinin yüzüne su serpip kendine getirmeye çalıştıklarını, uzun süre kendine gelemediğini vurguladı. Sonrasında ise hiçbir şeyi hatırlamadığını belirtti ve şöyle devam etti: “Bu bizi çok korkuttu. Ruh hali hiç iyi değil. Bel fıtığı vardı zaten, inerken çıkarken zorlanıyor. Ciddi anlamda bunalmış ve sıkışmış durumda. Onun için endişeleniyoruz.”


TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Nurhan Erdal Bahadır ve oğlunun durumunu sürekli Meclis’te gündeme getiriyor.

KARDEŞİMİ BIRAKIN, BENİ TUTUKLAYIN

2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Nurhan Erdal Bahadır (38), 15 Temmuz’dan sonra Gülen Cemaati mensubu olduğu için tutuklandı. Nurhan Erdal Bahadır’ı aramak için Adana’daki evlerine gelen Adana KOM polisleri, Bahadır’ı evde bulamayınca kardeşini gözaltına aldı. O günlerde evlilik hazırlığı yapan Bahadır, olayı öğrenir öğrenmez karakola gitti. “Beni arıyorsunuz, kardeşimi bırakın, beni alın” demesine ve kendi ayaklarıyla ifadeye gitmesine rağmen 11 Eylül 2016’da iki kardeş de tutuklandı.

Tarsus Cezaevi’ne gönderilen Bahadır 10 ay sonra, kardeşi 2,5 ay sonra tahliye edildi. Tekrar evlilik hazırlıklarına devam eden Bahadır 2 Aralık 2017’de evlendi. 1 Ekim 2018’de oğlu dünyaya geldi. 7 Aralık 2018’de ise Adana 2 Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasına giden Bahadır, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve dosyada adı bulunan 24 kişiyle birlikte tutuklanıp tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Dosyası şu anda İstinas Mahkemesinde.

OĞLUMUN HER ŞEYE ALERJİSİ VAR

Levent Bahadır, oğlunun doğumdan hemen sonra bir hafta yoğun bakımda kaldığını anlattı. Her şeye alerjisi olduğunu, eşinin süt ve süt ürünleri yiyemediğini belirtti. “Hassas bünyeye sahip. Maddi olarak biz ona imkan sunsak da içeriye götürülecek olanlar belli. Psikolojik olarak çökmüş durumda” dedi.

Bahadır, şu bilgileri de aktardı: “Gözünde kayma vardı. gözlük takması gerekiyordu, doktor verdi, ama iki ay boyunca bekledik. Sürekli takması lazım, takmadığı zaman düzelmeyeceği için gözleri için ameliyat gerekiyor, takip edilmesi lazım. Göz pınarları tıkalı olduğu için operasyon gerekiyordu. Tabi bunlar için hastaneye gitmesi gerekti, elleri kelepçeli hastaneye gitmek, bebeği emzirmek, bir sürü insanın içinde bunları yapmak…”

BEBEĞİ ASKERLER ARASINDA EMZİRMEK ZORUNDA KALINCA HASTALANDI

Hastaneye giderken eşinin ellerine kelepçe takıldığını kaydeden Levent Bahadır, “Arabaların içindeki hücrelere koyuyorlar. Hastanede başlarında askerler duruyor. Erkeklerin yanında bebeği emzirmek zorunda kaldığı için hastalanıyordu. Bebeğin gözlüğünü 2 ay sonra götürebildik. Bu süreçler başlayınca annesi rahatsızlandı. Ritm bozukluğu başladı, kalpte büyüme başladı, en son annesinin kalp kapakçığı işlevini kaybetti, bayram dönüşü açık kalp ameliyatı yaptıracak, herkes o kadar mağdur oldu ki…” diye konuştu.

Muaz bebek 60 günlükken annesinin yanına Tarsus Cezaevine gitmek zorunda kaldı.

Muaz bebeğin koğuş arkadaşları Yağız ve Yavuz’un hikayesini 5 Haziran 2019’da ‘Cezaevi yollarındaki bir anneannenin Ramazan bayramı’ başlığıyla haberleştirmiştik.

Cezaevi yollarındaki bir anneannenin Ramazan Bayramı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Parçalanan Alas ailesi çözüm arıyor

Pasaportuna tahdit konulduğu için yurt dışına tedaviye gidemeyen engelli Sedef, ağır bir hamilelik geçiren annesiyle Gürcistan’da; babası ise Polonya’da sıkıştı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD –  Ayrı cezaevlerinde tutuklu anne ve babalar, ayrı ülkelerde sıkışmış kalmış aile bireyleriyle OHAL süreci pek çok aileyi parçaladı. Serebral Palsili kızları bulunan Alas ailesinin yaşadıkları ise bunların en zorlu olanlarından biri.

Sedef Alas’ın tedavisi için İsveç ve Singapur’da ayarlanan tedavi süreçleri, 6 yaşındaki Sedef’in pasaportuna tahdit konulduğu için gerçekleşmedi.

Aile parçalanmak durumunda kaldı. Sedef Alas, coğrafya öğretmen annesi Elife Alas, Gürcistan’da oldukça zorlu bir hayatın içinde sıkışmış durumdalar. Türkçe öğretmeni baba Samet Alas ise Polonya’da.

Sedef Alas 6 yaşında.

İki ayrı ülkeye iltica etmek zorunda kalan aile Polonya ve Gürcistan’ın farklı iltica yasaları nedeniyle bir araya gelemiyor. Birleşmiş Milletler Engelliler Sözleşmesi’ne dayanarak ailenin bir araya getirilmesi çağrısını yapan baba Samet Alas, yaşadığı zorlukları anlatıyor:

“Eşim de ben de Hizmet Hareketi’ne bağlı dershanelerde çalışıyorduk. İşsiz kalınca serebral palsili kızımın tedavisi kolay olur ve iş bulabiliriz diye Maraş’tan Ankara’ya taşındık. Özel bir firmada iş de buldum. OHAL döneminde, Bank Asya’ya para yatırma, Vakıf üyeliği gibi gerekçelerle ben evde yokken polis gelmiş. Hakkımda gözaltı kararı varmış. Sonrasında 2018 sonuna kadar kaçak yaşamak zorunda kaldım.
Arkadaşlarımdan birini Siyah Transporter vakasına benzer biçimde beyaz bir Toyota’yla polis kaçırdı. Belli bir süre sonra serbest bıraktılar. Başıma benzer bir şey gelme ihtimali üzerine yurt dışına çıkış kararı verdim. 2019 başında Yunanistan’a kaçak yollarla geçtim. Ardından Polonya’ya gittim. Amacım Almanya’ya gitmekti ama havalimanında gözaltına alındım ve yaklaşık iki ay mülteci kampında kaldım. Şimdi Polonya’da iltica sürecimin sonuçlanmasını bekliyorum”

“KARIM HASTA KIZIM ENGELLİ VE YALNIZ BAŞINALAR”

Bu süreçte Sedef’in yurt dışında tedavisi için İsveç ve Singapur’dan doktor randevuları ayarlanır ancak OHAL KHK’larına dayandırılarak 6 yaşındaki Sedef’in pasaportuna tahdit konması nedeniyle bu tedavi şansı mümkün olmaz.

Samet Aras, günler geçtikçe eşi hakkında da yasal süreçlerin başlamasından ve engelli kızı Sedef’in yalnız kalma ihtimalinden çekindiği için onları da yurt dışına çıkarmaya karar verir. Kimlikle gidilebilecek tek ülke Gürcistan’dır. Eşi ve kızını Gürcistan’a çıkartır:

“Eşim ağır bir hamilelik süreci yaşıyor. İlk çocuktakine benzer sıkıntılar olma ihtimali nedeniyle normalde doktorlar doğuma kadar hastanede yatmasını istedi. Ancak engelli kızımı yalnız bırakamayacağı için çaresiz eve geri döndü.

Çevrelerinde bazı aileler var ama kapı kapanınca yalnız başına kalıyorlar. Kızım tuvalet ihtiyacını dahi kendi başına karşılayamıyor. Karım ise ağır hamilelik nedeniyle sürekli yatmak durumunda. Çok zor günler geçiriyorlar. İkinci çocuk doğacak ama aileden kimseyi oraya gitmeye ikna edemedik. Çaresiz kaldık şu an.”

“SEDEF YENİDEN YÜRÜYEMEMEYE BAŞLADI”

Kızı Sedef’in Türkiye’deyken düzenli fizik tedavilerle yürümeye başladığını anlatan Samet Alas, Gürcistan’da fizik tedavi sürecinin durması nedeniyle Sedef’in yürüme yetisini yeniden kaybetmeye başladığını söylüyor:

“Kızım serebral palsi hastası. Haftada 3 ya da 4 seans fizik tedavi ve bir gün bireysel eğitim almalı. Fizik tedavi almadığı zamanlar yürüme yetisini kaybediyor ve düşmeye başlıyor ki şimdi tekrar düşmeye başlamış. Son bir senede gelişmişti, evin içinde yürümeye başlamıştı. Bazen sinir krizleri geçiriyor. Baba hasreti ve sürekli evde kalmak zorunda olması nedeniyle. Eşim hamile ve onu taşıyıp dışarı götüremiyor. Çocuğun ayağında bir aparat var 6 ayda bir büyüdüğü için değişmesi lazım. Ama değiştiremediğimiz için ayağında yaralar başladı. Bunları Gürcistan’da karşılamıyorlar. Kendi tuvalet ihtiyacını bile karşılayamıyor.”

“AİLEMLE BİR ARAYA GETİRİLMELİYİM”

Kızının yaşadığı gerileme ve zorlukların Birleşmiş Milletler Engellileri Koruma Sözleşmesi kapsamına girdiğini belirten Samet Alas, bu sözleşme çerçevesinde Sedef’in tedavisinin yapılabileceği bir ülkeye götürülmesi gerektiğini söylüyor.

Gerek hamile eşi gerekse engelli kızının bakımı için yanlarında olması gerektiğini belirten Samet Alas, aile birleşimi sürecinin bir an önce tamamlanmasını istiyor.

Bunun için yetkililere başvuran Alas, prosedürlerin çok yavaş işlediğini ancak özellikle yürüme yetisini kaybetmeye başlayan kızı için zamanın olmadığını belirtiyor.

“Polonya iltica yasaları ve Gürcistan iltica yasalarını aşmak çok zor. Ancak ailemin özel durumu, kızımın engelli olması, eşimin ağır geçen hamileliği nedeniyle bizim aile birleşimimizin özel bir kapsamda hızla ele alınması gerekiyor.”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Muşambanın üzerinde yaptığı doğumu anlattı: Bebeğimi mutfak tartısıyla tarttık

Doğumhanede gözaltına alınanlar, bebeğiyle tutuklananlar nedeniyle Türkiye’de pek çok kadın evde doğum yapmak zorunda kalıyor. Eğitimci Yasemin Atik onlardan biri.

HABER | SEVİNÇ ÖZARSLAN

VİDEO-KURGU | BARBAROS KAYA

BOLD ÖZEL – Felsefe öğretmeni Yasin Atik’i (38) hemen hatırlayacaksınız. Eşi Yasemin Atik’in (35) evde doğum yapmak zorunda kaldığını gözyaşlarıyla anlamıştı.

Merkezi ABD’de bulunan insan hakları kuruluşu Advocates of Silenced Turkey (AST) tarafından hazırlanan videoda Yasin Atik, bir yıldır ayrı kaldığı eşine ve 4 çocuğuna duyduğu özlemi dile getirmek için kamera karşısına geçmişti.

Ama asıl içini yakan olay, ailece Türkiye’de yaşadıkları zor günlerdi. 15 Temmuz’dan sonra iki yıl saklanmak zorunda kalan Yasemin Atik, başkasına ait bir evde, 4 metrekarelik bir odada, muşambanın üzerinde oğlu Yusuf Muhsin’i dünyaya getirmişti.

Doğum gibi zor bir olayı, baskının, korkunun hakim olduğu bir ortamda hastane yerine evde başarabilen o kadını herkes merak etmişti.

Neler yaşadılar, ne oldu, ne bitti? Baba Amerika’da, anne ve çocuklar neredeydi? 11 aydır Selanik’te yaşayan Yasemin Atik’e ulaştık ve yaşadıklarını kendisinden dinledik.

PROTESTOYA KATILDIM DİYE FİŞLENMİŞTİM

Marmara Üniversitesinde Büro Yönetimi okudum. Mezun olduktan sonra İstanbul’da bir yurtta rehberlik yapmaya başladım. Daha sonra Beşyüzevler’de bir dernekte çalıştım. Aralık 2006’da evlendik ve sekiz ay sonra Edirne Keşan’a taşındık. Orada bir yurtta yönetici memur olarak görev yapıyordum. İşimiz öğrencilerin dertleriyle, sıkıntılarıyla ilgilenmekti.

Eşim Yasin Atik, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun. O da dershanede öğretmenlik yapıyordu. Keşan’da bir süre kaldıktan sonra Mart 2010’da Edirne merkeze geçtik. Bu kez Aile Yaşamını Destekleme Derneği (AYDER) ve Başarı Yurdunda çalışmaya başladım.

Bu arada üç çocuğumuz oldu. Enes 2 Haziran 2008’de, Reyhan 30 Aralık 2009’da, Nalan da 8 Ağustos 2015’te doğdu.

15 Temmuz olayını herkes gibi biz de televizyon öğrendik. O gün eşim ve çocuklarımla birlikte İstanbul’daki evimizdeydik. Ben çocuklarla ilgileniyordum. Eşim İnternet’te gezinirken söyledi darbe vs. diye… Yavaş yavaş etrafımızdaki arkadaşlar gözaltına alınıp tutuklanmaya başladı. Durum böyle olunca biz de evimizde kalmamaya başladık.

Eşimin zaten 15 Temmuz’dan önce, 4 Mart 2016’da ifadesini almaya gelmişlerdi. Yurt ve dershaneler kapatılınca biz İstanbul’a taşınmıştık. 4 Haziran 2016’da İstanbul’daki evimize tutuklama emriyle geldiler. Eşim yine evde yoktu. 2016 Ağustos’tan itibaren ben de evde kalmamaya başladım.

2 YIL SAKLANMAK ZORUNDA KALDIM

Tabi ki çok zor bir süreçti. 3 çocuk, eşim bir yerde, ben bir yerde… Git gel, çocuklarla olmuyor. Başka bir semtte ev tuttuk. Türkiye’de 2 yıl saklanmak zorunda kaldım, hiçbir suç işlemediğim halde, sırf birileri adımı verdi, ifadelerde adım geçti diye…

Aralık 2016’da hakkımda dosya açılmıştı. Aynı dosyada yer alan, ifadeye giden diğer arkadaşlar söylemişti. İlk mahkeme Şubat 2016’da oldu. Terör örgütü yöneticiliğinden aranıyordum. Duyunca şok geçirmiş, vay be demiş, gülmüştüm… Yurtta çalışan sıradan biriydim, örgüt yöneticiliği inanılır gibi değildi, neyi, hangi örgütü yönetiyor, ne yapıyordum ki! Edirne’de adliye önünde protestoya katılmıştım arkadaşlarımla. Hükümetin basın özgürlüğüne dair yaptığı hukuksuz uygulamaları protesto ettim diye fişlemişler meğer.

Bir de alt komşum ifade vermiş hakkımda. Burs topluyorlardı, sohbet yapıyorlardı demiş. Hemşire bir hanımdı, eşi de doktordu. Büyük ihtimalle kendilerine bir şey olmasın diye menfi ifade vermişlerdi. Ne onlara ne de başka kimseye bir şey söylemiyorum, gönül koymuyorum. Çünkü ifade alınırken insanlara neler söylediklerini, yapılan tehditleri biliyoruz.

DOKUZ AY BOYUNCA SADECE 4 KEZ DOKTORA GİDEBİLDİM

Başka bir semtte ev tutmuştuk. Bu arada dördüncü çocuğuma hamile olduğumu öğrenmiştim. Hamilelik sürecinde 4 kez doktora gidebildim En sonuncusu doğumdan bir hafta önceydi. O da çok büyük riskleri göze alarak gittim. Sırayı alıyorum, hastaneden çıkıyorum, hastaneyi görebilecek yerlerde sağda solda dolaşıp, gelen giden var mı diye bakınıyorum, sıra bana gelince tekrar içeri giriyorum.

KHK İLE İHRAÇ OLMUŞ BİR EBE BULDUM

Atik ailesi Atina’dayken…

Benden 45 gün önce bir arkadaşım doğum yapmıştı. Ona bir hastane bulduk. Orada birkaç arkadaş doğum yaptı. Akşam yatmadan bir bahane bulup çıktı.

Ben de orada doğum yapmayı düşünüyordum ama saat yedide doğum yapan bir arkadaşımın kapısına sekizde polis dayandı. İki gün sonra kızı alıp götürdüler Edirne’ye. Bir hafta boyunca sorguydu, hastaneydi… Kızcağız karakol, savcılık, hastane arasında git gel perişan oldu. Bebek sarılık oldu. Bunları duydukça bu taraftan ben de perişan oldum.

Bir yandan da bana haber gönderiyorlar. Başka bir çözüm bulsun diye. O zaman evde doğumu düşünmeye başladık. Önümü ilk açan ve destek olan eşimdi. Tecrübeli bir ebe bulduk. KHK ile ihraç olmuş bir ebeydi. Bir arkadaşın vesilesiyle bulmuştuk.

Doğum için dört-beş ev ayarladık. Birinde sorun çıkarsa diğerine geçerim diye. Her ihtimali düşünmek zorundasınız. 10 Eylül 2017’yi, 11 Eylül 2017’ye bağlayan gece başladı sancılarım. Gündüzden hissetmiştim doğum olabileceğini. İlerleyen saatlerde ebeyi aradık.

GECE ÜÇTE EBEYİ ALMAYA GİTTİK, ALTIDA SANCILARIM ARTTI

Erkek kardeşim gece 03.00 gibi ebeyi almaya gitti. Saat 06.00’da geldiler. Yanında başka bir kadın daha vardı, o da ebeydi. Serum, kalp dinlemek için NTS aleti, solunum cihazı vardı, tedarikliydi. Benden önce başka kadınlara doğum yaptırmıştı. Benden sonra başka bir eve daha gideceklerdi.

İşinin ehli bir ebeydi. Diğer doğumlarımı Sema Hastanesinde yapmıştım. Sema’dan hiçbir fark hissetmedim, başımdaki hemşireler adına. Çok destek oldular, rahat bir şekilde dünyaya geldi oğlum. Gece boyunca çok sancım olmadı ama 6’dan sonra arttı.

4 METREKARELİK ODADA YERE YORGAN SERDİK, ONUN ÜSTÜNE DE BÜYÜK BİR MUŞAMBA

Yasemin Atik’in doğum yaptığı ev…

Doğumdan önce ebe ile telefonlaşmıştık. Neler almamız gerektiğini söylemişti. Büyük bir muşamba, büyük bir çöp kovası, çöp poşeti mutlaka olsun demişti. Muşamba almak için bir dükkana girdiğimde ‘bu kadar büyük muşambayı ne yapacaksınız, halı mı yıkayacaksınız’ diye sormuştu satıcı. O bölgede kapılarda halı yıkamak, silkelemek çok meşhurdu. Evet dedim tebessüm ederek, halı yıkayacağız… Her soruya boğazımız düğümlenerek cevap verdiğim hiçbir zaman unutamayacağım anlardı.

Kaldığım ev çok küçüktü, 45-50 metrekare büyüklüğünde. Ebeler gelince önce yere yorgan serdiler. Onun üstüne muşamba… Küçük bir odaydı. Bir üçlü, bir ikili koltuk, bir de televizyon sehpası vardı. Ortada da 4 metrekare halı… Ebeler gez, yürü dediler. 4 metrekarelik alanda dolanıp durdum ve saat 09.00’da Yusuf Muhsin dünyaya geldi.

Diğer doğumlarımda yorgunluktan gözlerimi açamamıştım, bebeği görecek halim yoktu. Yusuf doğduğunda gözüm ondaydı. Sağlığını merak ediyordum. Eli ayağı, kaşı gözü oynuyordu. Çok şükür dedim, derin bir nefes aldım… Sonra yıkayıp yanıma verdiler. Çok yorulmuştuk ikimiz de… Uyumak istiyordum, uyudum.

Yasemin Atik’in doğum yaptığı ev…

BANA EN ÇOK SORULAN SORU: BAĞIRMADAN NASIL DOĞUM YAPTIN?

Normal doğum olunca daha kolay toparlanıyorsun. 2-3 güne kalkıp kendi işlerini yapabiliyorsun. çok büyük sıkıntı olmadığı sürece. Ben de hemen toparlandım. Hatta Yusuf 2-3 günlüktü, çok bunalmıştım. Nefes alamıyorum dedim ve çocuğu bırakıp kendimi dışarı attım.

Bana en çok sesini çıkarmadan nasıl doğum yaptın diye soruyorlar. Verecek tek bir cevabım var: Bağıramazdım… O vakte kadar acıya dayanmayı öğrettiler bize. İki yıl saklanmak zorunda kalmak, çocuklara bir şey belli etmemek, ailelerimizle bir şey konuşamamak, derdini söyleyememek… İki kez evimize polis gelmiş. Arkadaşlarımın başına gelenler. Zaten evde doğumu göze alarak bağırmamaya, ah etmemeye, acıya sabretmeye… Birçok şeye evet demiştim. O kadar hadiseden sonra bu yaşadığımız ne ki diye düşünüyorsunuz.

Ayrıca bağırsam ne olacak ki… Hem kendimin hem bebeğin hayatını riske atıyorum. Bağırarak her şeyi mahvedemezdim. Bunları hesaplamak, düşünmek zorundasınız. Elbette belim ağrıyor, kasıklarım acıyor ama o acıya sabrediyorsunuz. Canı çok az biri değilimdir, dayanıklıyımdır.

Yusuf Muhsin’in ilk anları… Ebeler onu mutfak tartısında tartmışlar. 3 kilo 150 gram.

BEN İLK DEĞİLDİM, SON DA OLMAYACAKTIM!

Bir de dört çocuğumu da normal doğumla dünyaya getirdim ama doğum hakkında birçok ayrıntıyı Yusuf’a hamileyken öğrendim. Bağırdığım zaman bebeğe giden oksijen azalacaktı, o yüzden de susmak zorundaydım. Bu hadiseyi ben yaşamış, eşim de anlatmış olabilir. Ama inanın ben tek değilim. Türkiye’de evde doğum yapmaya mecbur bırakılan birçok kadın var.

YUSUF’A KİMLİK ÇIKARTAMADIK

Yusuf Muhsin dünyaya geldi çok şükür, sorunsuz bir doğum yaşamıştım ama başka sıkıntılar ortaya çıkmıştı. Yusuf’un Türk kimliği yok, vatandaşlık numarası yok. Nüfus müdürlüğüne gidersek sistemde direkt anne-baba ile ilgili arama kaydı düşüyor. Anne-baba sorgusu yapıyorlar bu kurumlarda. Yine risk altındaydık.

Gerçi bir kere eşim gitti ama bakmamışlar kimliğine. Aslında normalde bir kanun var. Evde doğum yaptıysanız İl Nüfus Müdürlüğü sizin beyanınıza dayanarak nüfus cüzdanı vermek zorunda. Eşim de durumu anlattı. ‘Aile hekiminizden evde doğum yaptığınıza dair belge getirmeniz gerekiyor’ demişler. Yeni bir uygulamaymış.

Yusuf’un kimliği olmadığı için doktora da götüremiyordum. Tanıdık bir doktor bulmuştuk ama yine de çok zor oluyordu. Hastalanıyor, bir şey yapamıyoruz. Aşılarını aile hekime yaptırdık. Ama doğum belgesi veremeyeceğini söyledi doktor. Sizi takip etmedim, doğumunuzu görmedim vs. dedi. Muayeneye gidemediğim için bana kızmıştı.

YUSUF MASADAN DÜŞTÜ, DOKTORA GÖTÜREMEDİK

Bir ay kadar o evde kaldık. Sonra taşındık. Geçen yıl Ramazan’ın son 10 gününde kayınpederim, eltimler iftara geleceklerdi. Ben de mutfakta uğraşıyorum. Artık Yusuf 7-8 aylık olmuştu. Çocuklar Yusuf’u masanın üzerine koymuşlar. İftara da çok az var. Yusuf masadan düştü. Ne yapacağımızı bilemedik. Ağlıyor, kusuyor, kafasını tutamıyor, gözünü açamıyor.

Misafirlerim geldi. Eşimin ailesi zaten Yusuf’a çok düşkün. Çok babalık yaptı kayınpederim. Doğumdan sonra beni ziyarete geldiğinde de onu görünce çok ağlamıştım. Evine gidince görümcemi aramış, ‘neyi var bu kızın, çok ağladı. Onlar o küçücük evde, 4 çocuk, ne yapacaklar’ diye dertlenmiş. Öyle merhametli bir insandır… Allah ebeden razı olsun.

İftarda Yusuf çok ağladı. Çorbaları koydum ama kimse yemeğini yemiyor. Kayınpederim koltuğun kenarına oturdu, ağlıyor. Doktoru aradık. ‘Sürekli kusmuyorsa sorun yoktur’ dedi. Ama çocuk durmuyor, mızmızlanıyor, içimiz rahat değil. Aradan birkaç gün geçtikten sonra kaynım ve ailesi ziyarete geldi ve bize ‘artık gidin buradan’ dedi. O zaman biz Türkiye’den ayrılmaya karar verdik.

Büyük oğlumun 5. sınıfa başlama zamanı gelmişti, kayıt yapılması lazım, güncel adresimiz yok. Görümcemler sağ olun çocuklar bizde kalsın dediler ama ben başımıza ne geleceğini bilmediğim için çocuklardan ayrılmak istemedim. Hep yanımızda olsunlar istedik. Geçirebildiğimiz kadar birlikte vakit geçirelim diye düşünüyorum.

Yusuf Muhsin şimdi 2 yaşında…

BİR GECE 23.00’TE KAPIMIZ ÇALDI…

Ben bir gece Yusuf’u uyutuyorum. Saat 23.00’te kapı çaldı. Eşim camdan baktı. İki ekip arabası kapıda. Eşim hemen Yusuf’u al git dedi. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Apar topar yangın merdiveninden yukarıya doğru çıktım. Orada bir saat kadar bekledik.

Bizim apartman 15 katlıydı. Biz 11. katta oturuyoruz. Evimiz de asansörün dibindeydi. O asansör her inip çıktığında kucağımda bebekle ben kahroldum, mahvoldum… Sonra eşim geldi. Yan apartmandan birilerini alıp gittiler dedi. Biz o kadar kötü olduk ki o gece. Eşim uyumadı, ben yarım yamalak… En büyük korkumuz çocukların gözü önünde yanında alınmaktı. Hep böyle iki arada bir derede yaşadık.

Artık gitmek gerekiyordu. Önce eşim, ben önden gideyim, siz sonra gelin dedi. Sonra vazgeçti. Erkek kardeşim de geçmeyi düşünüyordu. Eşim sen ve Yusuf Muhsin onlarla geç, ben diğer çocuklarla geleyim dedi. Ondan da vazgeçtik. Hep birlikte geçmeye karar verdik. Kardeşim 25 Haziran 2018’da geçti. Biz 3 Temmuz 2018’de.

ÜÇ KÜÇÜK MERİÇ’TEN GEÇTİK

Atik ailesi, Meriç’i geçtikten sonra Yunanistan tarafında… Yusuf Muhsin sağda babasının kucağında, çantada 2 yaşında başka bir çocuk uyuyor.

Meriç’ten geçmek bizim için zor olmadı. Türkiye tarafında yarım saat yürüdük. Pirinç tarlaları vardı. Demek ki orası sulak bir yerdi. Dizimize kadar çamura girdik. Eşim beline kadar battı neredeyse. Nalan omuzlarında, sırtında çanta… Denize yakın tarafı olduğu için nehrin çatallaşan kıyısından karşıya geçiyoruz, bu yüzden ayrı ayrı üç nehir geçtik diyebilirim.

Yunanistan’a geçtikten sonra, gece saat ikiden sabah altıya kadar yürüdük. Sonra Yunan polisi geldi. İki ay Atina’da kaldık. İki kez Avrupa’ya geçmeye çalıştık, olmadı. Elde avuçta çok bir şey olmayınca Selanik’e yerleştik.

Yasemin Atik ve çocukları Selanik’te…

250 euroya giriş kat ama geniş bir ev tuttuk. Normalde burada kiralar 400 Euro civarında. Bizimki herhalde Selanik’in en ucuz evlerindendi. Biraz yukarı tarafta, kırsal bir bölgedeydi. UNESCO’nun MFC adı verilen yardımı ile geçiniyoruz. 400 euro civarında bir miktar, aile sayısına göre verilen bir para… Sağ olsunlar sevdiğimiz dostlar, arkadaşlar da hiç yalnız bırakmadılar. Türkiye’deki ailemiz de hep destekledi.

Eşim Selanik’te iş imkanlarını araştırdı. Fakat zor görünüyordu. Eşimin Amerika vizesi vardı, benim de var ama çocukların pasaportları, hatta Yusuf’un kimliği yoktu. Nereye kadar böyle yaşayacaktık… Biz Selanik’te kaldık, eşim önce ABD’ye oradan da İngiltere’ye geçti. İngiltere deport etti. İlk deport edilenler arasındaydı eşim. ABD’ye döndü mecburen. Oraya iltica etti. 2,5 ay sonra oturum aldı. 45-50 gün sonra da aile birleşime evet dediler. Şimdi aile birleşiminin hızlanması için girişimlerde bulunduk, onu bekliyoruz…

Atik ailesinin Yunanistan kamp günleri…

Bu fotoğraf, Atik ailesi Yunanistan tarafına geçtiği anda çekildi.

Yasemim Atik ve çocukları 14 Haziran 2019’da karne gününde. Enes ve Reyhan Yunanistan’da ilk karnelerini aldılar.

Aranan bir kadının evde kendi başına doğum yaptığı günler…

Okumaya devam et

Popular