Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bir Özel Harekât polisinin “hendek operasyonları” anıları-2

Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik Operasyonlarına katılan Özel Harekâtçı’nın BOLD’a yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin karanlık bir sayfasına içeriden ışık tutuyor.

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

Hendek sürecinde; Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik operasyonlarının tamamında sahadaki çatışmalarda görev almış Özel Harekâtçı Ahmet Gün ile hendek operasyonlarında şahit olduğu ağır insan hakkı ihlallerini konuşmaya devam ediyoruz.

(Şu an İsviçre’de bir mülteci kampında ailesiyle beraber yaşıyor oluşu, görev yaptığı şube ve katıldığı operasyonları birlikte düşündüğümde şahsi güvenliğine zarar verebileceğim endişesi ve bunun sorumluluğunu taşıyamayacak olmam sebebiyle ismini değiştirip Ahmet Gün ismini verdiğimi tekrar hatırlatmak istiyorum.)

Cizre bodrumlarında yaşananları konuştuğumuz röportajın ilk bölümünün ardından bugün, hendek operasyonlarının başlangıcına dönerek ilerliyoruz…

“HENDEKLERİN KAZILMASINI SEYRETTİK”

Hendek operasyonları sürecinde, binlerce kum torbasının sokaklara nasıl taşındığı, hendekler kazılırken neden izin verildiği çok tartışıldı. Bu soru devlet yönetimince halen daha cevaplanmış değil. Bu süreci Cizre’de bizzat yaşayan Ahmet Gün, o günleri anlatıyor:

“Google Maps’ten bakın Yüksekova’da Emniyet’le lojmanların arası 200 metredir. Zırhlı araçla lojmanlardan Emniyet’e; Emniyet’ten lojmanlara gittik. Hiçbir operasyon yapmadık o dönemde.

Polisin en basit hizmeti devriyedir. Onu dahi yapmadık. Mümkün değil halkla muhatap olmamız dahi yasaktı.

Hendeklere yol verdiler. Bunu görmek için uzman olmaya gerek yok. Önce yol verildi sonra da tazıya tut denildi. 155’i arayıp ihbar edenler, Emniyet’i arayıp hendek kazıldığını söyleyenler vardı halktan.

Bu ihbarların tek bir tanesini bile değerlendirilmedi Cizre’de. Öylece bekledik. Sokağa çıkma yasağı süreçleri başlayana kadar”

“BİRİLERİ İÇİN O ADAMA VURMAK İBADETTİ”

Ahmet Gün, PKK’nın büyük bir çatışmaya meydan verecek kadar yerleşmesinin beklenmesinden sonra sokağa çıkma yasağının başladığını ve ardından bölgedeki halk dahil herkesin terörist gibi görüldüğünü söylüyor ve halka yapılan işkenceleri anlatıyor:

“Sokağa çıkma yasağında bir sokağa girme emri verildiğinde, hasbelkader bir insan hasta orada kalmış ya da evinden çıkmak istememiş ya da gidememiş ya da evinden bir şey almaya gelmişse; bu insanların alınıp tabiri caizse eşşek sudan gelinceye kadar dövüldüğüne defalarca şahit oldum.

Özellikle Nusaybin’de. Adam yeminle billahla kendini anlatmaya çalışıyor ama o atmosferi anlatmam imkânsız. Hele yakın zamanda bir şehit verilmişse o adama vurmak bir ibadet.

Ben 8,5 yıl görev yaptım Özel Harekât’ta. Gözünden anlarsın suç işleme meyilli olan insanı, hele teröristi. Adamın evi orada, başka gerekçeye ihtiyacı var mı orada olmak için. Ama sırf bunun için en az 20 kere şahit olmuşumdur. İnsan dövercesine değil yani öyle dayak atıldığına şahit oldum.

“SES GELDİ, ATEŞ ETTİM, 2-3 ÇOCUK VARDI”

Bir defa şöyle bir şey oldu. Zırhlı aracın içindeyiz yoğun çatışma yok zaman zaman oluyordu. Arkadaş sıkıştı, belki 10 saattir aracın içindeyiz. Caminin kapısına zırhlı aracı yaklaştırdık.

İndi bir-iki dakika sonra silah sesi geldi. Biz hareketlenmeye kalmadan arkadaş koşup zırhlı araca bindi. Dedi ki ‘2-3 çocuk vardı’. Sokağa çıkma yasağı var, zaman zaman çatışmalara giriyorsunuz.

Arkadaş doğrudan üstlerine ateş ediyor bir gürültü duyunca. ‘Sonradan kaçtıklarını gördüm’ dedi ama akıbetini Allah bilir yani. Arkadaş da Ağrılı Kürt bir arkadaştı doğru söylediğini düşünüyorum ama psikoloji buydu.”

Çatışmalar sonrası Cizre’de hemen tüm sokaklar bu haldeydi.

“ARKADAŞIM VİDEO ÇEKERKEN ATEŞ ETMEYE BAŞLADI”

Bu süreçte yüksek teknoloji ürünü ve joistikle yönetilen silahlara sahip zırhlı araçlar devreye girer. Bu araçların içinde bazen 20 saat kaldıklarını anlatan Ahmet Gün, Özel Harekâtçıların psikolojisinin süre uzadıkça iyice bozulduğunu anlatıyor. Bir aşamadan sonra zarar vermekten zevk alan davranışlar baş gösteriyor:

“Zırhlı araçların içinde joistikle yönetilen silahlar var. Aracın içinde otururken arkadaş video çekmeye başladı. Bana ‘bak bak şimdi’ dedi. Sonra bastı tetiğe bir evin klimasını vurdu.

Beyaz bir duman çıktı klimanın motorundan. Kahkaha atmaya başladı. Ben de bunun neresinin komik olduğunu sordum. ‘Gariban insanlar bir klima 3 bin lira. Ne zevk verdi sana’ diye sordum.

Oraya para vermeseler PKK’ya gideceğini söyledi. Orada çok büyük bir tartışma yaşadım mesela meslektaşımla. Bu küçük bir hadise ama orada cana zarar verilen ciddi hadiseler oldu. Gayri ahlaki şeylere çok şahit oldum. Boşaltılmış evlerin yatak odalarını kurcalamalar, oralarda fotoğraf çektirmeler.

Elimle düzeltebileceğimi elimle, dilimle düzeltebileceğimi dilimle düzeltmeye çalıştım. Bunları da yapamadığım çaresiz yerde kalbimle buğz ettim.

Ama insanların canları dışında mallarına da çok zarar verildi. Mesela su depoları delik deşik edildi. 40 derece sıcağın olduğu memlekette en büyük ihtiyacı halkın. Gereksiz yere havaya uçurulan evler oldu.”

“SELEFİ ZİHNİYET BİRDEN TÜREDİ”

Ahmet Gün, Özel Harekâtçıların psikolojisi üzerinde ısrarla duruyor, ancak onu bile şaşırtan şey, arkadaşlarının içinden çıkan radikal akımlar olmuş. Suriye’deki radikal islamcı gruplara benzer isimlerle oluşan gruplar ve yazdıkları duvar yazılarını da bizzat görmüş:

“Duvarlara ‘Esadullah Timleri’ filan yazanlar birden türedi. Bu Selefi zihniyet birden ortaya çıktı. Allah uğruna Allah yolunda kendi ülkesinin vatandaşına, kendi komşusuna cihad yapan bir nesil bir anda türeyiverdi.

2008’de vazifeye başladım, yemin ediyorum yoktu. Bir anda ortamdan nasıl etkilendiler nasıl gaza geldiler anlamıyorum. Asakir’i Mansure-i Muhammediye koydular adlarını. Duvarlara yazdılar, yatak odalarında kadın iç çamaşırlarıyla fotoğraflar çektirmeler.

Bu nasıl bir savaşsa hangi dinin savaşıysa onu da bilmiyorum ama ne din ne ahlak, ne hukuk kalıbına sığdıramazsınız bu yapılanları.”

Girdiği evin yatak odasında poz veren bir güvenlik görevlisi

“OPERASYON UZASIN DİYE ÇEMBERİN BİR UCU HEP BOŞ BIRAKILIYORDU”

Ahmet Gün ve Özel Harekâtçı arkadaşları operasyonun ilerleyen günlerinde bazı şeylerin ters gittiğini farkederler. “Ben profesyonel bir savaşçıyım, eğitimini aldım” diyen Ahmet Gün, farkettikleri şeyin; operasyonların çatışmanın uzaması şeklinde icra edilmesi olduğunu söylüyor:

“Ben bir polis memuruyum, işin karar alma mekanizmalarında yer almıyordum ama tamamen icra aşamasındaydım, sahadaydım. Doğru hedeflere doğru operasyon yapılmıyordu. Bu tip meskun mahal operasyonları çevreden merkeze yapılır.

Dışta bir halka oluşturulur. Sonra oradan hedef merkeze doğru gidilir. İstisnasız operasyonların tamamında halkanın bir ucu hep açık, boş bırakıldı. Operasyonsa hadi tamam yapalım. Ama bir an önce bitirme odaklı yapılır.

Özellikle bunu net Nusaybin’de gördüm. Kamışlı bölgesinde bir ucu açık bırakıldı. Sürekli örgütün devinimi, lojistik desteği sağlansın diye.”

“KUŞATMANIN UCU HEP AÇIK BIRAKILDI”

Ahmet Gün bunun niye yapıldığını ise şöyle açıklıyor:

“Bir taraftan kendilerinin söylemiyle ‘leş’ olsun, bir taraftan ‘şehit’ olsun. Hep mücadele uzasın diye planlamalar yapılmıştı. Mağduriyetler, kayıplar iş uzadıkça artıyordu, sonra da bu siyasi malzemeye müsait alan oluşturuyorlardı.

Ben profesyonel bir savaşçıyım. Bunun eğitimini aldım. Orada savaş taktikleri uygulanmadı. Orada operasyon nasıl uzatılabilecekse ona matuf işler yapıldı.

Sokağa çıkma yasağı diye olağanüstü bir hak ihlali varsa operasyonun çok hızlı yapılıp bitmesi lazım. Bizim aldığımız eğitim buydu. Ama hep bir ucu açık bırakılıyordu kuşatmanın.

Allah şahit bunu gününde de söylüyordum. Bu şekilde asla şehit vermeden, karşıdan da yine cana ve mala en az zarar verecek şekilde hızlı yapılmalıydı herşey.”

Derik Kaymakamı Muhammet Safitürk makam odasında el yapımı patlayıcıyla şehit olmuştu.

“MUHAMMET SAFİTÜRK’ÜN ÖLÜMÜ ARAŞTIRILMALI”

Ahmet Gün, bu noktada sözü Derik operasyonuna getiriyor ve Kaymakam’ın öldürülüşünü şüpheli bulduğunu söylüyor:

“Hızlı operasyon sadece Derik’te yapıldı. En az can ve mal kaybı hedefli. Derik’teki operasyonda Kaymakam’ın çok büyük ağırlığı vardı. O da rahmetli Muhammet Safitürk. Onun öldürülüşünün de üzerinde çok durulması lazım.

Karanlık bir olay bence. Allah şahit o günlerde şunu dedik. ‘Operasyon dediğin bu kardeşim’ Olayı genişletmeden üstünlüğü elinde tutarak hızla sonuca götürüldü ve hiç şehit verilmedi. Karşı taraftan da az kayıp oldu.”

Silopi’de çatışmalarda çok sayıda hayvan da telef olmuştu.

“EZİDİLER BİZİ MÜLTECİ SANDI”

Ahmet Gün, operasyonları uzatma stratejisinin 7 Haziran seçimleri sonrasındaki siyasi hesaplarla ilgili olabileceğini söylüyor, Gün’e göre güvenlik güçlerinin zaman zaman lojistiksiz bırakılması da çatışmanın uzatılma çabasının bir parçası:

“Belki 7 Haziran sonrasında malzemeler oluşturmak için böyle uzatıldı, beni aşan hadiseler. O dönem Cumhurbaşkanı’nın ‘havyar isterlerse havyar gönderin’ dediği zamanlar, Nusaybin’de biz ekmeğin arasına sadece gofret buluyorduk yemeye. Allah şahit. Enteresan bir açmazın içindeydik. İş anlamsızca uzatılıyor, lojistik destek yok.

Orada Ezidi kampı vardı aramızda sadece tel örgü vardı. Tamamen Özel Harekatçılarız, Arapça bilen arkadaşlardan birine Ezidi demiş ki ‘siz hangi ülkeden geliyorsunuz’.

Bizi mülteci zannetmiş. Üstümüz başımız perişan, saç sakal birbirine girmiş. Operasyonlar hiçbir askeri ne polisi ne hukuk anlamında açıklanabilir ve altyapısı olan operasyonlar değildi. Tamamen siyasi operasyonlardı.”

YARIN:
Çözüm Süreci’nde devlet Kürtleri nasıl fişledi? 

Hendek operasyonlarından sonra Kürt ev sahibiyle neler konuştu? 

Özel Harekâtçılar kendi içlerinde muhasebe yapıyorlar mıydı?

Derik’te mayına bastığı an ve sonrasında neler oldu?

Yaralı halde tutuklanıp cezaevine gönderilişi ve bir mülteci olarak geçmişine bakışı…

YAZI DİZİSİNİN İLK BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

YAZI DİZİSİNİN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

BOLD ÖZEL

2 milyar dolarlık patronluktan işçiliğe: Nakıboğlu ailesinin çökertilişi

Tüm varlığına el konulan Naksan Holding’in patronlarından Osman Nakıboğlu, depo işçisi olarak çalışıyor. Kızı at ahırı temizliyor. Bir Anadolu Kaplanı’nın yok edilişi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Havuz medyası tarafından milyonlarca doları yurt dışına kaçırdığı ve lüks yaşam sürdüğü iddia edilen Naksan Holding Yönetim Kurulu Üyesi Osman Nakıboğlu, 2,5 senedir Kaliforniya’da bir gıda deposunda çalışıyor. Ayrıca arabasıyla lokantalara gıda pazarlıyor, part time ne iş bulursa yapıyor. Holdingin içini boşaltıp yatırımlarını Amerika’ya taşıdığı ileri sürülen Nakıboğlu’nun pandemi döneminde ise geçinebilmek için işsizlik parası aldığı öğrenildi.

AKP hükumeti tarafından şirketlerine kayyum atanan ve 2 milyar dolar değerindeki mal varlığına el konulan Osman Nakıboğlu, bir depoda ağır yükleri taşımak için kullanılan Forklift araçların operatörlüğünü yaparken görüntülendi. Osman Nakıboğlu, ABD’ye yerleştikten sonra 2017’de üç ortaklı bir gıda şirketi kurmuştu ancak daha sonra bu ortaklıktan ayrıldığı ve yatırdığı paranın büyük bir kısmını da geri alamadığı belirtiliyor.

KIZI AT AHIRI TEMİZLİYOR

Osman Nakıboğlu’nun 2014’ten beri ABD’de yaşayan kızı ise at ahırı temizliyor. Oğlu Bahaeddin Nakıboğlu da Amazon’dan ürün alanlara reklam desteği vererek geçimini sağlıyor. Bahaeddin Nakıboğlu’nun ofis kiralama işi yaptığı Innoworld adlı şirket, tüm dünyayı sarsan koronavirüs salgının etkisiyle zarar etti ve kapandı.

Osman Nakipoğlu.

15 TEMMUZ’DAN SONRA KAYYUM ATANDI

Plastik, tekstil ve enerji sanayinde faaliyet gösteren Gaziantep’teki Naksan Holding’in temeli 1940’lı yıllarda atıldı. Nakıboğulları şehrin köklü ve zengin ailelerinden. Holding bünyesinde 7 bin kişi çalışıyorken kayyum döneminde bu sayı 3 bin 500’e düştü. 15 Temmuz’da sonra TMSF’ye devredilen Naksan Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Cahit Nakıboğlu 2 yıl cezaevinde kaldı. Oğulları Taner ve Emre Nakıboğlu hala cezaevinde. Taner Nakıboğlu 15, Emre Nakıboğlu 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Naksan Holding, 2014’ten itibaren kredilerin geri çağrılmasından dolayı şirketlerini küçültüp, şahsi mal varlıklarını satıp borçlarını kapatmaya çalıştı. Vakıflar Bankası’na olan borcun büyük bir kısmı bu şekilde ödendi. Bu satışlar, hala devam eden dava dosyasına “Naksan’ın içini boşaltıp ABD’ye para götürüldü” şeklinde girdi. Kayyumlar şirketin içi boşaltılmasını bu satışlara dayandırdı.

TMSF DÖNEMİNDE BORCU ARTTI

Şirketin borcu ise TMSF döneminde 7 milyar TL’ye çıktı. Naksan Holding’e kayyum atandıktan sonra, 2017 yılında holding çatısı altındaki Royal Halı’dan 22 milyon TL’lik halı çalınınca da kayyımlar değiştirilmişti.

Önceki gün satışa çıkarılan Naksan Holding’e müşteri çıkmadı. Bunun iki sebebi olduğu ifade ediliyor. Satış şartnamesinde holding bünyesindeki makinelerin değersiz gösterilmesi ve Naksan Holding ile Yargıtay’da bulunan dosya sonuçlanmadan, şirketlerin alelacele gerçek değerlendirilmeleri yapılmadan satışa sunulması.

51 ŞİRKETE EL KONULDU

Naksan Holding bünyesinde el konulan 51 şirketin adı geçiyor. 70-75 şirket yargılanıyor. 20’si Naksan Holding’e ait. Diğerleri yönetim kurulu üyelerinin şahsi şirketleri, ayrıca farklı kişilere ait şirketler de var. 27 Ekim 2020’de mahkemesi olan Osman Nakıboğlu, kendisiyle ilgisiz, başkalarına ait 30-40 şirketle yargılanmasına bir anlam veremiyor.

Naksan Holding’in yaptırdığı yurt, okul, üniversite binalarının açılışına Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Mehmet Şimşek, Kürşat Tüzmen gibi dönemin bakanları katıldı. Gülfer Nakıboğlu Kız Öğrenci Yurdu’nun açılışını 2009’da o dönem TBMM Başkanı olan Bülent Arınç yapmıştı.

 

Akın İpek: Bu dava ibret vesikası olarak okunacak

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Oğlu ile karantina hücresinde kalan anneden mektup var

3 hafta önce 3 yaşındaki oğlu ile hapse gönderilen Emine Köksal karantina hücresinden yazdı: “Küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyor?”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

2 Ekim 2020’de tutuklanıp oğlu Halid Metin ile birlikte Bursa Yenişehir Cezaevine gönderilen sınıf öğretmeni Emine Köksal karantina hücresinde geçirdiği 3 günü yazdı. 14 gün oğlu ile tek başlarına karantina süresinin dolmasını bekleyen Köksal, hayatının bir anda alabora olduğunu söyledi.

Oğlunun sürekli “Anne eve gidelim, evimizi özledim” dediğini aktaran Köksal, “Bir çocuğun kocaman dünyasını, hayallerini küçücük bir odaya sığdırdığını görmek çok zor. Evle ilgili hayallerin anlatırken inşallah eve gidebilirsek diye başlıyor artık cümlelerine. Anne şakacıktan burası bizim evimiz olsun diyor” dedi.

Dernek üyeliği bulunduğu için Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Köksal, Halid 1 yaşındayken de gözaltına alınmış ve oğlunun küçük olması nedeniyle denetimli serbestlikle bırakılmıştı.

“BİR ÇOCUK İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR YÜK DEĞİL Mİ?”

Cezaevi hücresine girdikten itibaren oğlunun “Anne neden geldik buraya?” “Burada ne yapacağız” “Bunlar kim?” diye aralıksız sorduğunu belirten Köksal, Halid Metin’in bir gün çok öfkelendiğini, kapıya tekmeler attığını, kapının açılmadığını görünce “Camdan atlayalım” dediğini aktardı. Köksal, “Terliklerimizi çıkar, ayakkabılarımızı giyelim, gidelim” diyor. Nezarette de aynısını yapmıştı. Ayakkabılarını alıp el sallamıştı. Konuşamıyordu daha. 3 yaşında küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Sonra baktı kapı açılmıyor, “Camdan atlayalım” diyor. Ve ben yapılan tüm haksızlığa rağmen ona kaçmanın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Neden?” ifadelerini kullandı.

Köksal, bahçe saati geldiğinde ise oğlunun yine çok ağladığını ve “Anne taksiye binip gideceğim.” dediğini yazdı. Onu 1 saatlik havalandırma hakkı süresince olabildiğinde koşturup hareket ettirmeye çalıştığını da belirtti.

“BEYNİM ZONKLUYOR, BU ÇOCUK BURADA DURAMAZ”

Koğuş ve hücre ortamlarının çocuklar için hijyenik olmadığı biliniyor. Oğlunun banyo yapmak, tuvalete bile gitmek istemediğini aktaran Köksal, “Bu çocuk burada duramaz” dedikten sonra duvarlar dahil her yeri çamaşır suyuyla silmesine rağmen ortamın paslı ve kirli olduğunu söyledi.

31 yaşındaki Köksal, tutukluluğa itiraz dilekçesine red cevabı geldiği günü ise şöyle anlatıyor: “Bugün itiraz dilekçeme red cevabı geldi. Cezanın uygun olduğuna kanaat getirmişler. Beynim zonkluyor. Bir insan da değil bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz, vicdansız olabiliyor. Bir çocuğun hallerine, kör, sağır duyarsız olabiliyor.”

Emine Köksal’ın eşi Emin Köksal da 4 yıldır Bursa E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen finans müdürü Emin Köksal’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

Babası hapiste olan 3 yaşındaki Halit’in annesi de tutuklandı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ

İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”

Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”

Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

 

 

Okumaya devam et

Popular