Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

28 Şubat’tan 15 Temmuz’a başörtülü bir hemşirenin hikâyesi…

28 Şubat’ta ikna odaları dahil her türlü baskıya maruz kalmış başörtülü bir hemşirenin gözünden 15 Temmuz kıyaslaması: “28 Şubat’ta baskı vardı, 15 Temmuz’da olan soykırım.”

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

28 Şubat’ın sembolü haline gelen iki başörtülü figürü kamuoyu geçen hafta iki farklı olayla hatırladı.

İlk isim 28 Şubat’ta Meclis’e başörtüsüyle girdiği için krize sebep olan ve Meclis’ten protestolar eşliğinde çıkartılan Merve Kavakçı’ydı. Kızı Mariam daha 20’li yaşlarının başında “Cumhurbaşkanı danışmanı” sıfatıyla Saray’a atandı. Kavakçı’nın diğer kızı Gülham Abushanab da Erdoğan’ın danışmanı olarak Saray’da. Merve Kavakçı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Kualalumpur Büyükelçisi.

İkincisi ise Leyla Şahin Usta’ydı. Usta, “Türkiye’de insan hakları ihlali olduğunu dile getirme abesle iştigal. İnsan hakları ihlali deyince akla somut söylenebilecek bir-iki tane olay bile gündeme getiremiyorlar.” sözleriyle gündem oldu.

Leyla Şahin, 28 Şubat’ta Tıp Fakültesi’nde öğrenciydi ve derse başörtüsüyle alınmadığı için uygulamayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kadar götürüp sembolleşmiş bir isimdi. Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkan Yardımcısı ve Konya Milletvekili. Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nda ise AKP adına üye.

28 Şubat’ta ayrımcılığa tabi tutulduğu için AİHM’e giden Leyla Şahin’e göre günümüz Türkiyesi’nde insan hakları ihlaleline 2 somut örnek dahi yok.

28 ŞUBAT’I MUMLA ARAYAN BAŞÖRTÜLÜLER

28 Şubat’ın bu iki figürü aileleriyle birlikte iyi konularda ve “Türkiye’de insan hakları ihlali olmadığını” savunurken; kendileri gibi 28 Şubat mağduru olan başka başörtülüler ise 28 Şubat’ı mumla arıyor.

Zeynep Sezer, bu başörtülülerden biri (Türkiye’de yaşadığı için ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir). 28 Şubat’ın en güçlü biçimde kendisini hissettirdiği 1998 yılında üniversiteyi kazanmış ve hemşirelik okumaya başlamış.

Yaklaşık bir ay özgürce başörtüsüyle derslere girdikten sonra Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) başörtüsü yasağı gelmiş. Direniş, başörtüsü eylemleri, azarlanma ile dolu üniversite yıllarının ardından okulu dereceyle bitirmiş. Geriye dönüp 28 Şubat’a bakıp 15 Temmuz’dan sonra yaşadıklarıyla karşılaştırınca “28 Şubat’ta baskıya maruz kaldım, 15 Temmuz’dan sonra yaşadığım soykırım.” diyor.

“İKNA ODALARINI GÖRDÜM”

Zeynep hemşirenin 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a “gün yüzü görmedim” dediği hikâyesi şu an yargı kıskacındaki on binlerce başörtülünün hikâyesi aslında:

“İkna odaları denilen odaya bizzat girdim, yaşadım onu. Derslere başımızı açarak girmek zorunda kalıyorduk. Aile olarak MHP kökenli bir aileyim. Üniversitede ilk iki sene Ülkü Ocakları’na takılıyordum. Hizmet’le tanışmam sonradan oldu.” diye başlıyor söze.

Merve Kavakçı’nın Meclis’e başörtüsüyle girdiği o güne dönüyor:  “O güne kadar sadece derslerde başımızı açıyorduk. Üniversitenin geri kalanında başımızı kapatmamız serbestti. Merve Kavakçı’nın Meclis’e başörtüsüyle girdiğinin ertesi günü bizi başörtüsüyle yemekhaneye bile almamaya başladılar. O güne kadar hiçolmazsa yemekhane, sosyal etkinliklere başörtüsüyle girebiliyorduk. Bu hak da Merve Kavakçı’nın o hareketiyle elimizden alındı.”

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atadığı Mariam Kavakçı.

“MERVE KAVAKÇI’NIN KIZI SARAYDA, BİZ İHRAÇ”

Merve Kavakçı’nın Meclis’e yaptığı bu çıkarmadan kendisi ve diğer başörtülüler için çok zor günler başladığını anlatan Zeynep Hemşire, Kavakçı’nın 28 Şubat’ta attığı bu adımın kendi hayatındaki yansımasını somut bir örnekle anlatıyor:

“Ben başarılı bir öğrenciydim. Stajlarda başımızı açıyorduk ama her halimizden başımızı açtığımız belli oluyordu. Bir gün stajda öğle arası oldu, kantine inerken başımı bağladım ama üzerimde okul forması var. Yanıma biri gelip ismimi sordu, üzerimde hırka olduğu için yaka kartı altında kalmıştı. Yakamı açmaya çalışınca ben de elini ittim. Meğerse Tıp Fükültesi’nin dekanıymış. Kim olduğunu bilmiyordum. O söylemeyince ismini ben de söylemedim. Sonra kantine indim, peşimden gelip herkesin içinde bana bağırıp çağırdı. Bu olaydan sonra ben çok kötü oldum psikolojik olarak, Kredi Yurtlarda kalıyordum. 30 saate yakın uyuyamadım beni acile kaldırdılar.”

Kavakçı’nın şimdi Devletteki üst düzey görevini, kızlarının Saray’da olmasını ve kendi durumunu ironik biçimde yorumlayan Zeynep Hemşire’ye göre bazıları için ikinci sınıf olmak hiç değişmiyor:

“Ben o zaman da ikinci sınıftım şimdi de öyle. Hiç bir zaman gün yüzü görmedim. Üçüncü olarak bitirdim bölümümü ama mezuniyete katılamadım. Mezuniyet yıllığına verdiğim fotoğrafta başörtüsünün üstüne kep taktım diye ondan da soruşturma geçirdim. Bütün üniversite hayatımda başörtüsü yüzünden baskı gördüm. Sonra çalışma hayatımda da aynı oldu perukla çalışmak zorunda kaldım ta başörtüsü sorunu çözülene kadar.”

Zaman Gazetesi’ne el konulmasını protesto eden başörtülü kadınlara polis Toma’larla saldırmış ve pek çok kadın yaralanmıştı.

BİR BAŞÖRTÜSÜ MAĞDURUNUN GÖZÜNDEN 15 TEMMUZ

Zeynep hemşirenin 28 Şubat’ta yaşadıkları 15 Temmuz’da yaşadıklarının yanında oldukça hafif kalacaktır:

“2016 yılının temmuz ayında mesaideyken ilçe sağlık müdürlüğünden aradılar. İvedilikle, bu kelimeyi hiçbir zaman unutmuyorum, ‘ivedilikle Müdürlüğe gelmemi’ istediler. Tabii ne olacağı belli. Elim-ayağım titredi, çok kötü oldum. Aşı yapmakta olduğumu söyledim, ‘hayır yapma hemen gel’ dediler. Bırakıp çıktım, yolda kaza yapmadığıma şükrediyorum. Beni açığa aldılar. Sonra gelip çalıştığım yerde doktorlara filan sormuşlar. İçlerindeki troll bir doktor vardı o bile ‘iyi’ demiş. Mesaime çok dikkat eden biriydim. Doğum yaptığımda rapor dahi kullanmamıştım. Sonra bir ara üye olup ayrıldığım sendika nedeniyle ihraç edildim. Eşim de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. O sendika üyesi olduğu için ihraç edildi.”

MERVE KAVAKÇI’NIN ÇOCUKLARI VE ZEYNEP ÖĞRETMENİN ÇOCUKLARI

Karı-koca işsiz kalınca önce arabalarını satarlar. Ardından Zeynep hemşire, sigortasız olarak zaman zaman özel hastanelere nöbete gitmeye başlar. 28 Şubat’ta Merve Kavakçı’nın çocuklarının okulda yaşadığı baskıya dikkati çekerken, kendi çocuklarının iki yılı aşkın süredir yaşadıklarını anlatıyor:

“Biz başta ihraç olduğumuzu kimseye söyleyemedik. Tecrit vardı. Mahalledeki komşular çocuğumu sıkıştırmışlar, ‘annen baban niye artık işe gitmiyor, hep evde mi kalıyorlar?’ diye. O zaman 8 yaşındaydı. Gelip bana ‘anne yalan söylemek zorunda kaldım, işe gidiyorlar dedim’ diye konuştu. Çocuğuma psikolojik baskı yaptılar. Bir gün kapının önünde komşularım konuşuyordu. Bizi de biliyorlar. Komşumun biri dedi ki; ‘bunların çocuklarını da okullara almayacaksın’. Benim duyacağım şekilde söyledi. Bu sözü hiç unutmayacağım. Bizi topyekün yok etme fikrinde adam. İki ay sonra çocuğu hastalandı, gece benim kapıma geldi. Ama benim çocuklarıma yaşama hakkı tanımıyor.

Bu süreçten kızım çok etkilendi. Rehber öğretmeni aradı, ailede bir sorun olup olmadığını sordu. Gittim. Çocuğun çok içe kapandığını, kimseyle konuşmadığını, kimseyle arkadaşlık yapmadığını söyledi. Ben de anlattım. İhraç olduğumuzu, çevremizde sürekli hapse giren insanlar olduğunu, bunları ister istemez çocuğun yanında konuştuğumuzu ve psikolojisinin bozulduğunu söyledim. Ama bunları AKP’li öğretmenler olabilir diye başkasına anlatmamasını tembihledim. Kızım ikilemde kalıyor, diğer çocuklarla arkadaşlık yaparsa yalan söylemek zorunda kalacak, bu konulara sözün gelme ihtimali var. Konuşulmasın diye kimseyle arkadaşlık yapmıyor.

Bazen o kadar çaresiz kalıyorum ki. Çok zor durumda insanlar var. Çocuklar perişan. Aileleri tarafından yalnız bırakılan insanlar var. Benim ailem bana sahip çıkmasa, biz ikimiz de hapse girsek, eşimin ailesi çocuklarımı yetiştirme yurduna verirler, sahip çıkmazlar. Sormadılar bir kere bize ‘aç mısınız, susuz musunuz?’ diye. Bir kere aramadılar bizi.”

Mevlana’nın elinden düşürmediği kitabı sürgünde Türkçeye çevirdi

“28 ŞUBAT’TA BASKI VARDI, ŞİMDİ SOYKIRIM”

İkna odalarından, başörtüsü eylemlerine kadar 28 Şubat’ı bütün boyutlarıyla yaşamış Zeynep hemşire, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından da mağdurlarından biri olarak iki süreci tüm bu yaşadıklarının eşliğinde değerlendiriyor:
“28 Şubat ve 15 Temmuz karşılaştırılamaz bile. 28 Şubat’ta baskıya maruz kaldım. Bana dediler ki, ‘başını aç gel oku’. Farklı görüşteki hocalar da haksızlık yaptı bize. Ama ben yine okulu dereceyle bitirdim. Kimse o hakkımı elimden almadı. Ama bu dönemde bize yaşam hakkı tanımıyorlar. Soykırım bu. Ellerinden gelse Nazi Almanyası’nda Yahudilere yaptıklarını bize yaparlar. Yapacak insanlar biliyorum. Benim öz dayım benim ne zaman hapse gireceğimi bekliyormuş. Başıma bu gelenlerden neden mutlu oluyor bilmiyorum?

28 Şubat’ta gözaltına alma endişesi, hapis endişesi bir kere taşımadım. Başörtüsü eylemlerine katıldığım halde. Ama şimdi bir trafik çevirmesinde GBT’ye girdiğim zaman ‘alacaklar’ korkusuyla yaşıyorum. Yazın otobüsle çocuklarla köye gidiyorduk. Yolda çevirme olursa, kimlik kontrolünde beni alırlarsa çocuklar otobüste yanlız kalır, onlara ne olur diye 12 saat bu korkuyla yol gittim.

SIRAYLA ALIYORLAR

Niye alacaklar? Bilmiyorum. Aramam var mı, yok mu? Onu da bilmiyorum, ama sırayla alıyorlar bizi. İhraç KHK’lıyız ya. Pazartesi bir de cuma sabahları çok operasyon oluyordu. Eşimle helalleşip yatıyorduk o günler. Akşamları evi topluyordum. Polisler gelirse dağınık olmasın diye, çocuklu ev. Hatta bazen yerleri siliyordum. Geleceklerinden eminim, sırayla alıyorlar.
Her asansör sesine irkiliyorsun, her kapı sesine irkiliyorsun. Ben bu süreci en hafif yaşayanlardan biriyim. Okuduğunuz mağduriyetlerin hepsi gerçek. Bir çoğu duyulmuyor bile.”

BAŞÖRTÜLÜ BACIM DİYEN YOK

28 Şubat’ın başörtülülerine toplumun farklı kesimleri yanında tüm cemaat ve dini oluşumlar da güçlü biçimde sahip çıkmıştı. Zeynep hemşire, şu an binlerce başörtülü kadının hapishanelerde, çocuklarından ayrı, işsiz olduğunubelirterek  sözü İslami kesime getiriyor:

“Hiçbir dindar kesimden destek görmedik. Ben inancımdan dolayı başörtülüyüm, ama birçok başörtülüden tiksiniyorum. Çarşaflıları sakallıları görmek istiyorum. Bu duruma geldim. Ben bundan sonra asla bir sağ partiye destek vermem. İnancım sağlam olmasa çok farklı yerlere kayabilirdim. Bırakın cemaatlerin bize destek çıkmasını kendi akrabalarımız bize destek çıkmadı. Benim abim ihraç olduğumuzda bana şu lafı söyledi: ‘Siz IŞİD’çılardan PKK’dan daha tehlikelisiniz’. Şu an özür diliyor, ama o geçti. Unutulur mu?”

“ALEVİ ARKADAŞIM ARADI AYNI MESCİTTE NAMAZ KILDIĞIM ARKADAŞIM ARAMADI”

Zeynep hemşire, İslamcıların duyarsızlığını KHK ile ihraç edildikten sonra yaşadıklarıyla daha somutlaştırıyor:

“28 Şubat’ta sınıf arkadaşlarım ilk ateşli dönemde bir tepki vardı. Dersler aksıyordu. Sınıfa ilk başta başörtülü giriyorduk. Bir arkadaş vardı biraz provokatör gibiydi. Zaten şimdi yandaş. Sonra tabi bunlar aşıldı. En yakın arkadaşım askılı giyen bir kızdı. Sokaklarda yan yana yürüyorduk. Şu süreçte ihraç olduktan sonra, beraber çalıştığım Alevi arkadaşım beni aradı ama aynı mescitte birlikte namaz kıldığım arkadaşım aramadı, sormadı.”

“BİZ DÜŞÜNCE BİR DE BEN VURAYIM DEDİLER”

“2016 yılı için tatil paketi almıştık önceden. Açığa alınınca şehir dışına çıkmak yasak olduğu için arayıp tatilimizi bir dahaki seneye ertelettik. Tatilimizi Bank Asya’nın kredi kartından ödemiştik. Parasını ödediğimiz otel, ödemeyi Bank Asya kredi kartından yaptık diye, ‘bunlara devlet vurmuş bir de ben vurayım’ diye ertesi sene (2017) bize tatil yaptırtmadı. Parasını ödediğimiz tatili yaptırtmadılar. Bütün belgeleri elimde şu an hakkımı arayamam, ama onun da zamanı gelecek.”

28 ŞUBAT’TAN BUGÜNE HAK ARAYIŞI ARASINDAKİ KORKU FARKI

Zeynep hemşire 28 Şubat’ta geçirdiği soruşturma, derslere alınmayışı, bazı hocalardan gördüğü ayrımcılığa rağmen korku hissetmemiş. Şimdi ise hak araması sırasında yaşadığı korkuyu anlatıyor:

“İhraç olunca idari mahkemeye başvurdum. Anayasa Mahkemesi’ne kadar gittim. Sonra OHAL Komisyonu çıktı, şu an orada. İnceleme devam ediyor. OHAL Komisyonu’na giderken bir taraftan da korkuyorum. Orada kimlikleri verip GBT oluyor. İstanbul Cağaloğlu’ndan yokuş çıktık çok susadım. Eşime diyorum ki girmeden içeri bari su al. Bizi tutuklarlarsa ‘bunlara su bile yok’ demişlerdi ya su vermezler diye düşündüm. Kimlikleri verdikten sonra içeride uzun kaldım. Eşim tutukladılar beni zannetmiş. Sürekli bu psikolojidesin. Suç ne? O da yok.”

ASGARİ GEÇİNMEYİ ÖĞRENDİK

Zeynep hemşire şimdi özel bir hastanede düşük maaşla iş bulmuş. Eşi ise el emeği şeyler yapıyor. Kendilerini “bu süreçte durumu iyi olanlardan biri” diye niteleyen Zeynep hemşire, psikolojik durumu sebebiyle kanser tahlillerinin yüksek çıktığını ancak arkadaşlarının yaşadıklarının yanında bunların önemsiz olduğunu söylüyor:

“Asgariyle yaşamayı öğrendik, ama çok kötü durumda olanlar var. Kirasını ödeyemeyenler var. Hapse düşenler, çocuğundan ayrı düşenler, yuvası dağılanlar var. Sosyal medyada duyduklarınız, okuduklarınızın hepsi gerçek. Hatta bir çoğu duyulmuyor bile.”

Hukuksuzca gasp edilen şirketlerin değeri 56,5 milyar lira

BOLD ÖZEL

İktidarın el birliğiyle öldürdüğü Ahmet Burhan’ın fotoğrafını Kamu-Sen afiş yaptı

Anne-babası tutuklandıktan sonra kansere yakalanan ve tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybeden Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğrafını Cumhur İttifakı’na yakınlığıyla bilinen Kamu-Sen, kan bağışı kampanyasında kullandı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Cumhur İttifakı’nın politikalarına göre tavır alan sendika olarak bilinen Kamu-Sen, düzenlediği kan bağışı kampanyasının afişinde, AKP’nin politikaları nedeniyle bile bile ölüme gönderilen Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğrafını kullandı. Türkiye’nin ikinci büyük memur sendikası olan Kamu-Sen’in bu tavrına Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç tepki gösterdi.

Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu (Kamu-Sen) Kayseri İl Temsilciliği ile Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı (TÜRKAV) Kayseri Şubesi, Erciyes Üniversitesi çocuk onkoloji bölümündeki hastalar için bugün bir kan bağışı kampanyası düzenliyor.

“Kan Ver Hayat Kurtar” sloganıyla hazırlanan kampanyanın afişinde 7 Mayıs 2020’de kemik kanserinden hayatını kaybeden 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğrafı kullanıldı. Anne-babası tutuklandıktan sonra kansere yakalanan ve Almanya’da doğan tedavi imkanı geciktirilen Ahmet Burhan Ataç, bütün Türkiye’nin gözü önünde elbirliğiyle, bile bile ölüme gönderilmişti.

“SESİMİZİ DUYMAYAN BİR SENDİKANIN BUNU YAPMASI HOŞ DEĞİL”

Ölümünün üzerinden 1 yıl geçen Ahmet Burhan Ataç’ın Zekiye Ataç, “Eğer iyi bir şeye vesile olacaksa kullansınlar, benim için sakıncası yok ama biz herkesin gözü önünde oğlumuzu kaybettik. Zamanında oğlumun ve bizim yaşadığımız sıkıntılara sahip çıkmayan, görmezden gelen bir sendikanın böyle bir şey yapması hoş değil. Oğlumun ölüm yıldönümü yaklaşıyor. Beni arayıp fotoğraf ve videolarını isteyenlere gönderiyorum. İyi bir şeye sebep olacaksa kullanabilirler. Oğlum zaten bu uğurda canını verdi. Ancak bize destek olmayan, sahip çıkmayan insanların bu şekilde fotoğrafını kullanmaları da saçma.” dedi.

KHK’LILARA KAYITSIZ BİR SENDİKA

Türkiye’nin ilk memur sendikaları konfederasyonu olarak bilinen ve üye sayısı bakımından ikinci büyük kamu çalışanları konfederasyonu olan Kamu-Sen’in başkanlığını Nisan 2018’den bu yana Önder Kahveci yapıyor. Sendikanın Kayseri il temsilciğini ise Kamil Ünal üstleniyor. Her fırsatta sarı sendika olmadığını dile getiren Kamu-Sen, MHP’ye yakınlığıyla biliniyor ve Cumhur İttifakı’nın ruhuna uygun davranarak iktidarın politikalarını eleştiremiyor. Kamu-Sen’in hukuksuz bir şekilde işlerinden atılan KHK’lı memurlarla ilgili herhangi bir projesi ya da çalışması da bulunmuyor.

AHMET BURHAN VE AİLESİ NE YAŞAMIŞTI? 

Zekiye-Harun Reha Ataç’ın çocukları Ahmet Burhan Ataç’a 24 Eylül 2018’de kemik kanseri teşhisi konuldu. Teşhis konulduğunda babası tutukluydu. Ahmet’in 2 yıllık hayat mücadelesi son yılların Türkiye’sine ayna tuttu.

Ahmet, 20 Şubat 2018’de kreşte arkadaşlarıyla oyun oynarken annesi Zekiye Ataç, babası Harun Reha Ataç ve kardeşi emniyete götürüldü. Ahmet henüz 6 yaşındaydı. OHAL uygulaması sırasında işten çıkarılan anne Ataç, 14 gün gözaltında kaldı. Ardından 2,5 ay daha tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Baba Ataç ise KHK ile öğretmenlik mesleğinden men edildi ve 13 gün gözaltında kalmasının ardından geçmişte Adana’da Gülen Cemaatine bağlı özel bir yurtta müdürlük yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Yaklaşık 3 ay anne ve babasız kaldığı zaman dilimi Ahmet’in kanser başlangıcına denk geliyor.

SANA İNDİRİM MİNDİRİM YOK!

Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Ahmet Burhan Ataç’a oğluna kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra 9 yıl 9 ay hapis cezası verildi. 30 Kasım 2018’de Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine Ahmet’e kanser teşhisi konulduğu ve kemoterapiye başladığı belirtilerek, Yargıtay aşamasına kadar tutuksuz olarak yargılanması için raporlar sunuldu. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, Harun Reha Ataç’a “Sana indirim mindirim yok” diyerek, hükümle birlikte tutukluluğu sürdürdü.

Çukurova Üniversitesi Hastanesinde tedaviye alınan Ahmet, kemoterapi ve radyoterapi ile iyileşmeyince, Temmuz 2019’da ameliyat edilerek kürek kemiğindeki tümör temizlendi. Fakat Eylül 2019’da yapılan kontrolde tümörün akciğere sıçradığı tespit edildi.

Anne Zekiye Ataç, “Bu hafta ara değerlendirmemiz vardı. Akciğerde 4 cm büyüklüğünde tümör tespit edildi. Bu kadar kısa sürede büyümesine ve sıçramasına doktorlar da çok şaşırdı. Çarem kalmadı. Oğlum gözümün önünde eriyor” dedi. Annenin açıklamaları ve Ahmet’in babasının serbest bırakılması için çektiği video sonrası sosyal medya kullanıcıları konuyu gündem yaptı. Ahmet’in babasının tutuksuz yargılanması ve tedavi sürecinde yanında olması için sosyal medyadan kampanya başlatıldı.

Anne Zekiye Ataç, “Sabah telefon görüşü var ama Ahmet babasıyla telefonda görüşmek istemiyor. Çünkü dayanamıyor ama sonra bana ‘Babam ne diyor’ diye soruyor. Ne olur Allah’ım telefonda değil, kendi gelsin” ifadelerini kullandı. “Ahmet Hastalığı Babasıyla Yensin” etiketine binlerce sosyal medya kullanıcısı katıldı ve Ahmet’i kamuoyu geniş biçimde tanıdı.

AHMET’İN ANNESİ GÖZALTINA ALINDI

Ahmet’in yurt dışında tedavisine getirilen zorluklar, babasının serbest bırakılmamasıyla ilgili Adana Adliyesine yöneltilen yoğun eleştiriler devam ederken, anne Zekiye Ataç 15 Ekim 2019’da ikinci kez gözaltına alındı. Ahmet hem babasız hem annesiz kaldı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye Ataç, oğlunun durumundan dolayı yapılan yardımları kabul ettiği için Zekiye Ataç ‘örgüt üyesi’ olmakla suçlandı. Tepkilerin daha da artması sonrası Zekiye Ataç ertesi gün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

YURT DIŞINDA TEDAVİ UMUDU

Ahmet’in hastalığı ilerlerken doktorları Almanya’nın Köln kentindeki Immun-Onkoloji Merkezi’nde tedavi olabileceğini belirterek bu kliniğe yönlendirdi. Klinikle yapılan ilk temasta, Ahmet’in iyileştirilebileceği hızla getirilmesi gerektiği belirtildi. Ailenin masrafları karşılayacak ekonomik gücü yoktu. Ahmet ilk etap masraflarını bir iş adamının karşılayacağını açıklamasının ardından 20 Ocak 2020’de Almanya’ya gitti. Annesi hakkındaki yurt dışına çıkış yasağı nedeniyle Ahmet’in yanında gidemedi. 70 yaşındaki babaannesi Gülsüm Ataç refakat etti.

24 SAATTE GEREKEN PARA TOPLANDI

Ahmet’le ilgili süreci yakından izleyen İnsan Hakları Savunucusu Artel Natali Avazyan devreye girdi ve tedavi masrafları için 24 Ocak 2020’de Twitter üzerinden yardım kampanyası başlattı. Gereken 50 bin euro 24 saat içinde toplandı.

ANNE ATAÇ, AHMET ADINA TEŞEKKÜR ETTİ

24 saat bile geçmeden oğlunun tedavisi için gerekli olan paranın toplanmasının kendisini çok duygulandırdığını söyleyen anne Ataç, “Başta Natali Hanıma ve emeği geçen herkese, maddi ve manevi desteğini esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim. Ahmet’in iyileşeceğine olan inancım daha da arttı. Ahmet’im el birliği ile sağlığına kavuşacak. İyileşeceğini ve ailece güzel günler göreceğimizi düşünüyorum” dedi.

Cezaevinde olan eşinin Ahmet’in tedavi için Almanya’ya gitmesinden çok mutlu olduğunu söyleyen anne Ataç, “Yarınki görüşmemizde de tedavi için gereken paranın toplandığı haberini vereceğim. Buna da çok sevinecek. Çünkü aklı fikri hep Ahmet’te, bizlerde” ifadelerini kullandı.

YURT DIŞI YASAĞININ KALDIRILMASI İÇİN BAŞVURU

Anne Ataç, yurt dışı yasağının kalkması ve pasaport almak için girişimlerini yoğunlaştırdı. Ancak savcılık yurt dışı yasağını kaldırmadı.

Annesinden ayrı olarak yurt dışında bulunan Ahmet’in sürekli ağladığı, moralinin çok bozuk olduğu bu nedenle tedaviye istenilen düzeyde cevap vermediği belirtildi. Ahmet’i, Almanya’da evinde misafir eden iş adamı Mete Atakul, Ahmet’in üzüntüden yemek yemediğini belirtti.

ÜÇ KEZ YURT DIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI

Yoğun kamuoyu baskısı üzerine Zekiye Ataç’ın yurt dışı çıkış yasağı Şubat 2020’de mahkeme kararıyla kaldırıldı. Ancak savcılığın yaptığı itiraz üzerine mahkeme ikinci kez yurt dışına çıkış yasağı getirdi.

Anne gidemeyince, tedavinin ilk bölümüne verilen iki haftalık arada Ahmet, 8 Şubat günü annesini görebilmek için Türkiye’ye döndü.

Natali Avazyan ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaptığı girişimler sonucunda Zekiye Ataç’ın yurt dışına çıkış yasağı 21 Şubat 2020’de tekrar kaldırıldı. Almanya Büyükelçiliği anne Ataç’a hızla vize verdi.

Zekiye Ataç, 2 Mart 2020’de Ahmet’le birlikte İstanbul Havalimanından Almanya’ya çıkmak isterken durduruldu. Anne Ataç, bu kez Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üçüncü kez yurt dışına çıkış yasağı getirildiğini havalimanında öğrendi.

“EL BİRLİĞİYLE OĞLUMU ÖLDÜRÜYORSUNUZ”

Zekiye Ataç sosyal medya hesabından “El birliğiyle oğlumu öldürüyorsunuz” notuyla bir video yayınlayarak açıklamada bulundu:

“Biz şu an İstanbul’dayız. Sabahleyin Adana’dan İstanbul aktarmalı Köln’ne gidecektik ama maalesef benim pasaportuma el koydular. Pasaport ve vize verilmişti ama maalesef ertesi günü tekrar yurt dışı yasağı koymuşlar. Bu çocuğun yarın Köln’de olması gerekiyor. Tedavisine yetişmesi gerekiyor. Durumu iyi değil. Lütfen artık bu işin çözülmesini istiyorum.”

AHMET ALMANYA’YA ANNESİYLE GİTTİ

Ahmet ve annesi sorunun çözülmesi için havalimanında beklemeye başladı. Sosyal medya üzerinden yoğun tepkiler yükseldi. Şarkıcı Haluk Levent, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile görüştüğünü açıkladı. Ertesi gün 3 Mart 2020’de yurt dışı yasağı tekrar kaldırıldı ve Ahmet annesiyle birlikte Köln’e uçtu.

GEÇ KALINDI

Yargı süreçleri nedeniyle kaybedilen zaman Ahmet’in hastalığının yayılmasına neden oldu. Bacak kemiklerinde çok sayıda kırık meydana gelen Ahmet’in kan değerleri de düştü ve tedaviye cevap vermedi.

Köln’deki doktorlar Ahmet’in kan değerlerinin çok düşük olduğunu ve bünyesinin tedaviyi kaldıramayacağını geç kalındığını belirttiler.

Ahmet ve annesi 11 Mart 2020’de Türkiye’ye geri döndüler.

Anne Ataç, doktorların ilk tedaviden bu yana geçen zamanda değerlerinin ikinci tedaviyi kaldıramayacak kadar düştüğünü ve tedaviye başlamak için toparlanması gerektiğini söylediğini aktardı.

BABA İLE OĞLUNUN TELEFON GÖRÜŞMESİ

Ahmet’in kan değerlerinin yükselmesi için babasının tutuksuz yargılanması için kampanya düzenlendi. 27 Mart 2020’de Ahmet ile babasının yaptığı telefon görüşmesinin kaydı yayınlandı.

Kayıtta; Ahmet, babasından ‘gelmesini’ istiyor. Ahmet’in ağlayarak, “Artık buraya gel, dayanamıyorum” sözlerine babası Harun Ataç, ağlayarak cevap veriyor: “Oğlum gelemiyorum. Ben de gelmek istiyorum ama gelemiyorum oğlum. Bırakmıyorlar yavrum.”

5 SAATLİK GÖRÜŞME İZNİ

Ses kaydının oluşturduğu yoğun etki sonrası savcılık aynı gün içinde babaya ilk kez görüşme izni verdi. 5 saatlik görüşme için baba Harun Ataç, Ahmet’in bulunduğu hastaneye geldi.

Görüşmenin ardından Ahmet’in uzun bir aradan sonra ilk kez gülümseyerek uyuduğu fotoğrafları yayınlandı.

Ardından yapılan tutuksuz yargılama başvurularının tamamı sonuçsuz kaldı.

AHMET’E MORAL OLSUN DİYE İKİNCİ KAMPANYA: AHMET’İ SEVİYORUM

Arlet Natali Avazyan, Ahmet Burhan’a moral olması için yeni bir kampanya başlattı. Sosyal medya kullanıcıları paylaştıkları video ve mesajlarla ‘Ahmet’i seviyorum’ dedi. Avazyan’ın, babası hala tutuklu, ileri derece kemik kanseri Ahmet Burhan için sosyal medyada başlattığı #AhmetiSeviyorum kampanyası çığ gibi büyüdü. Ünlü isimler ve sosyal medya kullanıcıları moral videoları çekerek paylaştılar.

YOĞUN BAKIMA ALINDI: BABAYA İZİN YOK

Durumu her geçen gün kötüleşen Ahmet, 6 Mayıs 2020’de fenalaştı ve yoğun bakıma kaldırıldı. Doktorlar Ahmet’i uyuttu.

Tarsus Cezaevinde tutuklu bulunan baba Harun Reha Ataç’ın Ahmet’i son kez görmesi için savcılıktan izin talep edildi. Aileye eşlik edenler, savcılığın Harun Ataç’ın hastaneye gece değil; sabah gidişine izin verdiği bilgisini paylaştı.

HAYATA GÖZLERİNİ YUMDU

2018’de yakalandığı kemik kanseri hastalığıyla ‘olağanüstü hal’ koşullarında mücadele eden Ahmet’in kalbi üç kez durdu. 7 Mayıs 2020’de sahura yaklaşan saatlerde Ahmet hayata gözlerini yumdu.

El birliğiyle öldürülen çocuk Ahmet Burhan Ataç’ın hayatı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Vefatının 28. yıl dönümünde Turgut Özal kimdir?

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatının üzerinden 28. yıl geçti. Cumhurbaşkanlığı görevi devam ederken vefat eden Turgut Özal’ın hayatı, kariyeri, ölümü üzerindeki şaibeler, 19 yıl sonra açılan mezarından çürümemiş cesedinin çıkmasına dair bilgiler…

BOLD – Turgut Özal, vefatının 28. yıldönümünde sevenleri tarafından anılıyor. Ölümünün üzerindeki sis bulutları halen duran Turgut Özal’ın hayatı ve kariyerine dair önemli satır başları…

MEMUR BABASI NEDENİYLE SIK SIK İL DEĞİŞTİRDİLER

13 Ekim 1927 tarihinde Malatya’da dünyaya geldi. Banka memuru babasının görevi nedeniyle sık sık il değiştirdi. Mersin’in Silifke ilçesinde kaza sonucu eşeğin üzerinden düşerek kolundan sakatlanması sonucu kollarından biri diğerine göre daha kısa kaldı. 4 yaşındayken ailesiyle birlikte Bilecik’in Söğüt ilçesine taşındı ve ilköğrenim hayatına burada başladı.Ortaokulu Mardin’de bitirdi. Mardin’de lise olmaması nedeniyle, Konya Lisesi’nde eğitimine devam etti. Lise eğitimini Kayseri Lisesi’nde tamamladı.

İTÜ ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ MEZUNU

İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nde Elektrik Mühendisliği bölümünü burslu olarak okudu ve 1950 yılında mezun oldu. Mühendislik yapmaya başladı ve kısa bir süre sonra ailesinin isteğiyle 1952 yılında evlendiği Ayhan İnal ile aynı yıl boşandı. Bu evlilikten sonra çalıştığı kurum Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü’nde (EİEİ) sekreter olarak görev yapan Semra Yeğinmen ile nikah masasına oturdu. Evlendikten sonra ABD’de Teksas Teknoloji Üniversitesi’ne ihtisas yapmaya giderek burada ekonomi branşında eğitim aldı. Yine bu evliliğinden sonra Ahmet, Zeynep ve Efe adında 3 çocuk sahibi oldu.

DPT’NİN KURULUŞUNDA YER ALDI

Geri döndüğünde EİEİ Genel Müdür Yardımcısı oldu ve Türkiye’de elektrifikasyon üzerine projelerde çalıştı. 1958 yılında Planlama Komisyonu’nda sekretarya görevini yaptıktan sonra 1959 yılında Ankara Ordonat Okulu’nda yedek subay oldu. Askerliği sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kuruluşunda yer aldı. 1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in danışmanı olarak görev yaptı. 1967 yılında DPT Müsteşarı oldu. 1971-1973 yılları arasında Dünya Bankası Sanayi Dairesi’nde danışman olarak çalıştı. Yurda döndükten sonra başta Sabancı Holding olmak üzere birçok sektördeki, birçok şirket için yönetici olarak çalıştı.

MSP’DEN ADAY OLDU ANCAK SEÇİLEMEDİ

1977 genel seçimlerin,de Milli Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu ancak seçilemedi. 43. hükumet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar Vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararları’nı hazırladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu Hükumeti’nde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek Başbakanı ve Cumhurbaşkanıdır.

DARBE SONRASI ANAP’I KURDU

20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisi’ni kurdu. 1983 Türkiye genel seçimlerinde tarihindeki seçimlerde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak tek başına iktidar ve 45. hükumetin Başbakanı oldu. 1984 yerel seçimlerinden de başarıyla çıktı. 13 Nisan 1985 tarihinde yapılan ilk kongrede tekrar genel başkanlığa seçildi. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkartarak tekrar çoğunluğu sağladı ve 46. hükumetin Başbakanı oldu. İktidarda bulunduğu 1983-1991 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık yüzde 5,2 oranında büyüdü. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nu değiştirerek Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığını kurdu.

TÜRK EKONOMİSİNİ REKABETE AÇTI

Ekonomide serbest piyasa düzenini esas alan yapısal değişim programı Turgut Özal hükumeti döneminde uygulamaya kondu. 1983-1987 yılları arasındaki Başbakanlığı dönemini de içine alan, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 1980 yılında 1.539 dolar iken 1987 yılında 1.636 dolara yükseldi. Türkiye’yi ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürmeyi başarmış ve Türk ekonomisi rekabete açılmıştır. Döneminde pek çok Anadolu il ve ilçesinde organize sanayi bölgesi kurulmuş, Anadolu üretim yapıp doğrudan ihracata yönelmiştir.

PARTİ KONGRESİNDE SUİKASTA UĞRADI

18 Haziran 1988 Cumartesi günü Ankara Atatürk Spor Salonu’nda Anavatan Partisinin 2. Olağan Kongresi’nin düzenlendiği sırada Kartal Demirağ isimli saldırgan tarafından düzenlenen suikasttan yaralı olarak kurtuldu. Foto muhabirleri ve televizyon kameraları için hazırlanmış olan platformun önünden ve Özal’a 12 metre öteden iki el ateş eden Demirağ, Turgut Özal’ı sağ elinden yaraladı. Saldırı sonrası etrafa rastgele ateş açan korumalar ise 18 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Yaralananlar arasında Bakan İmren Aykut da vardır. Önce ölüm cezasına çarptırılan, ardından cezası 20 yıla indirilen Kartal Demirağ’ı Özal Cumhurbaşkanlığı döneminde affetti.

3. TURDA CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ

1989’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu. Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve Doğru Yol Partisi meclise girmeyerek seçimi boykot etti. İlk turda Turgut Özal 247, ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş 18 oy aldı. 17 oy boş çıkarken 3 oy geçersiz sayıldı. İkinci turunda 284 milletvekilinin katıldığı oylamada adaylardan Başbakan Turgut Özal 256 oy alırken, Çelikbaş 17 oy aldı. 2 oy geçersiz sayılırken 9 oy boş çıktı. 31 Ekim 1989 tarihinde yine muhalefetin katılmadığı 3. tur oylamasında Turgut Özal 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı oldu. 9 Kasım 1989 tarihinde resmi olarak görevine başladı.

SİVİL YÖNETİMİ SAVUNDU

Turgut Özal her zaman sivil yönetimi savundu, genellikle de resmi kıyafetler yerine sivil kıyafetler giymesiyle dikkat çekti. Kamu kurum ve kuruluşlarını resmi kıyafetiyle ziyaret eden diğer Cumhurbaşkanlarından farklı olarak çoğu defa kravatsız, keten pantolon, keten ayakkabı ve tişörtle resmi programlara katıldı. Askeri birlikleri şortla denetlemesi medya tarafından şiddetle eleştirildi. Özal diğer Cumhurbaşkanları gibi konuklarını köşkte ağırlamak yerine, Marmaris Okluk koyundaki resmi yazlıkta ağırladı. Ölümünde sivil Cumhurbaşkanı, demokrat Cumhurbaşkanı, dindar Cumhurbaşkanı pankartlarıyla da bu tutumu desteklendi.

1. KÖRFEZ SAVAŞI’NDA YER ALMAK İSTEDİ

Cumhurbaşkanlığı döneminde meydana gelen 1. Körfez Savaşı’nda aktif rol aldı. Petrol kaynaklarının kontrolünü elinde tutan Saddam Hüseyin’in Türkiye için büyük bir tehlike teşkil ettiğini ve Saddam’ın bölgeyi hakimiyeti altında tutmasına izin verilemeyeceğini savundu. Saddam’ın uzaklaştırılması için mümkün olan her şeyin yapılması konusunda fikren ve siyasi açıdan son derece istekliydi. Bu nedenle ABD’ye bu konuda açık destek verdi. Harekata Türk ordusunun da katılıp, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük’e girilmesini isteyince, zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı.

GÖREVİ BAŞINDA VEFAT ETTİ

Turgut Özal, 17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra Çankaya Köşkü’nde sabah sporu yaparken kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Cenazesine Türkiye’nin dört bir yanından yüz binlerce kişi akın etti. Tören televizyonlardan canlı yayınlandı, ülkede 3 günlük yas ilan edildi. “Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmet’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum” şeklindeki vasiyetine uyularak kendisi tarafından yaptırılan eski Başbakan Adnan Menderes’in anıt mezarının bulunduğu Topkapı’da, Vatan Caddesi üzerinde kendisi adına hazırlanan anıt mezara defnedildi.

SUİKASTA UĞRADIĞI İDDİASIYLA MEZARI AÇILDI

Bir suikasta kurban gitmiş olabileceği de yıllardır tartışıldı. Turgut Özal’ın limonatasına katılan arsenikle zehirlendiği iddiasını ortaya atan eşi Semra Özal, delil olarak da saç örneğini ABD’de tahlil ettirdiğini söyledi. 2 Ekim 2012 tarihinde Turgut Özal’ın 19 yıl aradan sonra kabri açıldı, cesedinin çürümemiş olduğu görülürken, ölümünün bir suikast olup olmadığının belirlenmesi için yapılan otopsi sonucunda Adli Tıp Kurumu araştırmalar ve bulgular sonucu zehir bulunduğunu ancak Özal’ın zehirden mi yoksa başka sebepten mi öldüğünü tespit edemediklerini açıkladı.

 

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

Kalkınma Bakanlığı’ndan ihraç edildikten sonra tutuklanan ve hapiste akciğer kansere yakalanan KHK’lı endüstri mühendis Abdülazim Özdemir dün gece öldü. Özdemir, 4. evre olana kadar tahliye edilmemişti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Cezaevinde akciğer kanserine yakalanan ve 4. evre olana kadar tahliye edilmeyen KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir 50 yaşında hayatını kaybetti. Özdemir’e geç teşhis konulduğunu ve tedavisinin geciktirildiğini tutuklu eşi Emir Özdemir ortaya çıkarmıştı. Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazan Emir Özdemir, “Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı?” diye sormuştu.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edildi. Dosyası 1,5 yıl Yargıtay’da bekleyen Özdemir, cezası onaylanınca Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine konuldu.

“CEZAEVİNE SAPASAĞLAM GİRDİ”

İkinci kez hapse giren Abdülazim Özdemir’e 10 ay sonra Ocak 2020’de 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Ancak hastalığının teşhisi ve tedavisinde geç kalınmıştı.  Yaklaşık iki yıldır Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Abdülazim Özdemir’in eşi Emir Özdemir, 7 Ocak 2020’de HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak eşinin uğradığı hak ihlallerini şöyle anlatmıştı:

“Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi. Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini  söylemiş. Ama araya Kurban Bayramı girdi, ihmal edildi. Eşim idareyle görüştü ancak unutuldu. Sevk edilmedi. Ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı. Sonunda acilen ağustos ayında ameliyat olmak zorunda kaldı. Meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak. Bir sürü tahlilden sonra 6 Ocak 2020’de maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”

EŞİ CEZAEVİNDE KORONA OLDU, CENAZEYE KATILAMAYACAK

Milletvekilliği düşürülmeden önce olayın peşine düşen Ömer Faruk Gergerlioğlu, Abdülazim Özdemir’in sağlık durumunu ve yaşadığı hak ihlallerini Meclis’te geçen yıl defalarca gündeme getirdi. Sosyal medya baskısı nedeniyle Şubat 2020’de tahliye edilen Özdemir bir yıldır Ankara’da tedavi görüyordu.

6, 10 ve 16 yaşında 3 kızı olan Abdülazim Özdemir’in eşi, 20 yıllık matematik öğretmeni Emir Özdemir de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık iki yıldır tutuklu olan Emir Özdemir, geçen hafta koğuşta koronavirüs kaptı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre sağlık durumu düzelene kadar Emir Özdemir’e eşinin vefat ettiği söylenmeyecek. Dolayısıyla cenazeye de katılamayacak. Daha önce birçok mahpus, pandemi nedeniyle vefat eden yakınlarının cenazelerine savcılık izin vermediği için gidememişti.

Abdülazim Özdemir cenazesi bugün Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.

Abdülazim Özdemir’in son hali.

KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok!

4. evre kanserli tutuklu yoğun bakıma kaldırıldı, hala tahliye edilmedi

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0