Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

Diktötörlüğün Gizli Orduları  yazı dizisinde Avrupa’nın ardından Türkiye’yi ele alıyoruz.  İlk kısımda Türkiye’nin 1909-1980 arası dönemi var.

BOLD özel yazı dizisinin ilk dört bölümünde Avrupa’daki Gladio yapılanmasına ve örtülü operasyonlarına değindik. Türkiye’deki gizli yapılanma ise hem tarihsel olarak daha eski hem de daha aktif…

TÜRKİYE’NİN KARANLIK TARİHİ
BİRİNCİ BÖLÜM : 1909-1980

Gladio’nun gizli ordularının en karanlık ve en kanlı operasyonları Türkiye’de gerçekleşti. Bu durum temelde iki sebebe dayanıyor. İlki Türk halkının devlet karşısındaki edilgen tavrı…

Köklü bir demokratik geçmişe sahip olmayan Türkiye’de aileden okula kadar her alanda feodal bir yapı bulunmakta. Bunun bir yansıması olarak özellikle de çoğunluğu oluşturan muhafazakar kitlenin devlete yaklaşımı bir tür kutsama şeklinde gerçekleşiyor. Hata yapmayan, yapsa da mutlaka bir hikmeti olan “baba” devlet…

İkinci sebep tarihsel süreç… Türkiye’de kitle manipülasyonu, provokatif eylemler, şeytanlaştırma gibi devlet eksenli karanlık operasyonların geçmişini 31 Mart Vakası’na kadar götürmek mümkün.

KONTROLLÜ DARBE 31 MART

Rumi tarihle 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) İstanbul’da bir grup din adamı, siviller ve bazı askeri birlikler 13 gün süren bir ayaklanma başlattı. Şeriat istedikleri söyleniyor, parlamentoyu ve iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’nı devirmeye çalıştıkları iddia ediliyordu.

İstanbul’u 13 gün boyunca kaosa boğan ayaklanma Hareket Ordusu’nun şehre girmesiyle bastırıldı. Devlet büyük bir tehlike atlatmıştı. Ne var ki işlerin göründüğü gibi olmadığı önünde sonunda ortaya çıkacaktı. Çünkü 31 Mart Vakası’ndan önce ilginç gelişmeler yaşanmıştı.

İRTİCAİ KALKIŞMA BAHANESİ

Günler öncesinden din adamı kılığında isimler kışlalara gezip kışkırtıcı konuşmalar yapıyordu. Buna dair raporlar İttihat Terakki merkezine gitmişti ama hiçbir tedbir alınmamıştı.

31 Mart ayaklanmasına katılan asker sayısı sadece 3 bin civarındaydı. Bırakın bir paşayı yeni mezun bir teğmen bile bu kadar askerle İstanbul’un ele geçirilemeyeceğini bilirdi. Ama ne hikmetse yine de darbeye(!) kalkışmışlardı.

31 Mart ayaklanması başladığında İstanbul’da bulunan 1. Ordu olaylara karışmamıştı ve isyanı kolaylıkla bastırabilecek güce sahipti. Ancak kesin olarak harekete geçmeme emri almıştı. 13 gün boyunca şehirde anarşinin, cinayetlerin, yağmanın sürmesine göz yumuldu.

Hareket Ordusu ve Enver Paşa geldiğinde halk onları kurtarıcı olarak karşılayacaktı. Askeri lideri bu gün dahi bilinmeyen ayaklanmacılar Hareket Ordusu, İstanbul’un hemen dışında Enver Paşa’nın gelip ordunun başına geçmesini bekledikten sonra şehre girince neredeyse hiçbir direniş göstermeden hemen teslim oldu.

Peki, 31 Mart’tan sonra ne mi oldu?

2’NCİ ABDÜLHAMİD’İ ARATAN İTTİHATÇILAR

Kendisine karşı darbe düzenlendiği söylenen İttihat Terakki yönetimi bütünüyle ele geçirdi. Bütün muhalifleri bastırdı, ses çıkaranlar ayaklanmayla ilişkili oldukları iddiasıyla tutuklandı, hapse atıldı ya da sürgüne götürüldü.

İnsanlar ayaklanmayla ilişkilendirilmek korkusuyla konuşamaz hale geldi. Devlet, toplumu nasıl yönlendirebileceğini ve sindirebileceğini bir kez öğrenmişti artık.

1915 ERMENİ TEHCİRİ

22 Aralık 1914-17 Ocak 1915 arasında Türk askerî tarihinin en büyük hezimetlerinden ve facialarından biri yaşandı. Enver Paşa’nın muzaffer olma hırsı kötü yönetim ve taktiksel hatayla birleşince resmi rakamlara göre 23 bin asker Sarıkamış Harekâtı’nda donarak şehit oldu, binlercesi esir düştü.

Doğu Cephesi’nin kaybıyla sonuçlanan bu olaydan sadece birkaç ay sonra 1915 yılı mayıs ayında Tehcir Kanunu çıktı. 1  milyonu aşkın Ermeni ayrılıkçı hareketler gerekçe gösterilerek cephe gerisinde güvenlik tehdidi oluşacağı gerekçesiyle zorunlu göçe tabi tutuldu.

Göç ettirilenlerin çoğunluğunu isyan hareketleriyle hiçbir ilgisi olmayan siviller, kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Yüzbinlerce Ermeni vatandaş yolda hayatını kaybetti. Ama sonuçta İttihat ve Terakki, Doğu Cephesi’nde ağır yenilgi için suçlayacak birilerini bulmuştu.

Dersim’i bombalarken hiç acımadığını söyleyen savaş pilotu Sabiha Gökçen, dönemin Başvekili İsmet İnönü’nün elini öpmüştü.

DERSİM KATLİAMI

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’nün ağzından 1925’te çıkan bu sözler Mart 1937 ve Aralık 1938 arasındaki Dersim olaylarının ve bu olayların kitlesel kıyımla bastırılmasının ardında yatan sebeptir.

Egemen güçler “ulus devlet” istiyordu. Dersim aşiretleri ise geleneksel yapılarını, dillerini yaşam şekillerini, inançları koruyarak bu hedefi güçleştiriyordu!

Dönemin gazeteleri Dersim Hadiseleri’ni tek taraflı aktarıyordu.

KAMUOYU YÖNLENDİRMESİ

Dersimliler vergi veriyordu, çocuklarını askere gönderiyordu, merkezi yönetimin idarecilerine karşı gelmiyordu ve Cumhuriyet’e karşı bir tavır içerisinde de değildi.

Tek istedikleri “kendileri gibi” yaşamaktı. Ancak onların bu “iptidai” yaşamı yeni elitleri rahatsız ediyordu. Ulus devlet, farklılık istemezdi.

İstanbul matbuatı karakollara saldırıldığı, askerlerin kesildiği, devlet görevlilerinin yıllardır Dersim’e giremediği, Dersimlilerin vergi vermediği, çocuklarını askere göndermediği yalanlarını basarak dezenformasyon görevini layıkıyla yerine getirdi.

Oysa devletin resmi belgeleri bile bu iddiaları yalanlamaktaydı. Ama kimse bunu sormadı, devlet ne diyorsa oydu.

Ailelerinden koparılmış Dersimli çocuklar ve arkada gururla poz veren askerler.

DEVLETİN GÜCÜ GÖSTERİLDİ!

Küçük asayiş olayları ile başlayan Dersim olayları kısa süre içinde büyüdü. Yerel emniyet güçlerinin rahatlıkla çözebileceği sorunlar için ordu birlikleri kullanıldı.

Sonuç… Yüzlerce köy yakıldı, binlerce insan vurularak bombalanarak öldürüldü. Çocuklar ailelerinden koparıldı. Seyit Rıza ve arkadaşları halkın gözü önünde idam edildi. Devlet, dişini iyiden iyiye göstermekteydi artık…

6-7 EYLÜL 1955 OLAYLARI

İstanbul’da 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde gayrimüslimlere karşı gerçekleştirilen saldırılarda 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi.

Tabii bunlar resmi rakamlar sadece. Olaylarda resmi rakamlara göre 11 kişi hayatını kaybetti. Onlarca kadın tecavüze uğradı. Peki, neden yaşandı tüm bu olaylar?

DEVLETİN MEDYASI İŞ BAŞINDA

6-7 Eylül olaylarının fitilini ateşleyen İstanbul Ekspres gazetesinin “Atamızın Evi Bombalandı” manşetli ikinci baskısı oldu. 20 bin tirajlı bu küçük gazete 6 Eylül’de tam 290 bin basılmıştı.

İddiaya göre Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev Yunanlarca bombalanmıştı. Haber büyük infial uyandırdı. İki üç saat sonra Beyoğlu’nda başlayan olaylar kısa sürede bütün İstanbul’a yayıldı. Takip eden iki günde yaşananlar tarihimize bir utanç lekesi olarak geçti. Olayın asıl yüzü ise yıllar sonra ortaya çıkacaktı.

General Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül’ü Özel Harp Dairesi’nin tertip ettiğini itiraf etti.

1955’te Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs meselesi sebebiyle siyasi gerginlik vardı.

Bugünkü siyasal İslamcı kadrolara kaynaklık eden Milli Türk Talebe Birliği gibi bazı gençlik örgütleri 6-7 Eylül öncesi günlerde “İstanbul’daki zengin Rumların Kıbrıslı Rumlara destek olduğunu” söyleyerek tansiyonu yükseltmişti. x

İstanbul Ekspres’in haberi(!) sadece fitili ateşlemişti. Ama asıl sorun, gazetenin söz konusu baskısının olaylar başlamadan iki saat önce hazırlanmış olmasıydı.

İşin gerçek yüzü ise yıllar sonra en yetkili ağızdan itiraf edilecekti. 6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci veriyordu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

Yirmibeşoğlu’nun dediği gibi çok önceden planlanan saldırılar hedefine ulaşmıştı. Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı. Rumların ülke ekonomisindeki yeri zayıfladı. Özellikle Anadolu illerindeki yeşil sermaye öne çıktı, Rumların ve gayrimüslimlerin mallarına el konuldu.

Olaylar sırasında çocuklarıyla birlikte ölümden dönen Fenerbahçeli milli futbulcu Lefter.

OMUZLARA ALINMAKTAN ÖLÜM TEHLİKESİNE

Efsane milli futbolcu Lefter Küçükandonyadis’in anlattıkları ise yönlendirilmiş kitlenin yapabilecekleri hakkında ders niteliğinde: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”

İstanbul Taksim’de 1 Mayıs 1977’de yaşanan trajenin fâilleri hâlâ meçhul!

1 MAYIS KATLİAMI

12 Mart Muhtırası ve akabindeki yarı askeri yönetime rağmen sol Türkiye’de gittikçe güçleniyordu. Aslında bunu 12 Mart’ı yapanlar da biliyorlardı. Solu salt askeri tedbirlerle durdurmak mümkün değildi. Hareketi öncelikle kendi içinde bölmek gerekiyordu. 12 Mart öncelikle bu amaca hizmet etti.

1974’ten itibaren tahliye olmaya başlayanlar dışarıda çok istekli bir genç kitle buldular. Ancak, muhtıranın ardından yaşanan tutuklamalar yüzünden öndersiz kalan kitlede görüş ayrılıkları had safhadaydı.

Buna içeriden çıkanların tutukluluk sırasında yaşadıkları ayrışmalar da eklenince sol çok parçalı bir yapıya büründü.

Fakat büyüyen işçi hareketleri solu güçlü tutmaya devam ediyordu. Sendikalaşmanın hızlanması, sermaye odaklarını ve onlarla her zaman içli dışlı olan aşırı sağ odakları tedirgin etmekteydi. Kanlı 1 Mayıs’a işte bu koşullarda gidildi.

Bir yıl önce 1 Mayıs 1976’da yüz bin kişinin katılımıyla çok başarılı bir miting yapılmıştı. İşçi sınıfı ve sol gücünü gösteriyordu. 1 Mayıs 1977’de ise alana 500 bin kişinin gelmesi bekleniyordu. Ancak gerilim de mevcuttu, bazı gruplar birbirlerini alana sokmamak konusunda kararlıydı.

PLANLI BİR KATLİAM

Miting büyük bir coşkuyla başladı. Çeşitli sürtüşmeler olsa da ortada büyük bir sorun görünmüyordu. Ancak bu tablo DİSK Başkanı Kemal Türkler konuşmaya başladıktan kısa süre sonra değişti.

Önce iki ya da üç el silah sesi duyuldu. Kalabalık panik içinde kaçışmaya başlayınca da Sular İdaresi ve İntercontinental Oteli’nin çatısından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. Bir anda ortaya çıkan bir panzer aniden kalabalığın içine daldı. Beyaz bir otomobilden de ateş açılıyordu.

Binlerce kişi panik halinde sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Kalabalığı büyük oranda tahliye edebilecek en önemli yer Kazancı yokuşuydu. Fakat yokuşa olaylardan hemen önce bir kamyon park edilmişti, etrafında da el arabaları vardı.

Büyük bir izdiham yaşandı. Ölümlerin çoğu bu noktada yaşandı.

CEVAPSIZ SORULAR

1 Mayıs 1977’de 34 kişi hayatını kaybetti, 126 kişi de yaralandı. Ölenlerin beşi vurulmuştu, diğer 29 kişi izdiham sırasında ezilerek can vermişti.

Kanlı 1 Mayıs’la alakalı hâlâ cevap bekleyen sorular var:
  • O günün polis telsizlerinin bant kayıtları nasıl kaybolmuştu?
  • Yukarıda sözü geçen panzere ısrarla kim emir vermişti?
  • Kazancı Yokuşu’na o kamyonu kim park etmişti ve buna kim izin vermişti?
  • Taksim Sular İdaresi duvarı üzerinden, elleri başının üzerinde indirilenler kimlerdi? Neden salıverilmişlerdi?
  • Sıraselviler-Gümüşsuyu yönünde çevreye ateş ederek geçen sivil plakalı beyaz Renault’da kimler vardı?
  • Emniyet aracı olduğu iddia edilen bu araçta, Samsun’da görevli Alaattin adlı bir binbaşı bulunuyor muydu?
  • Intercontinental Oteli 3 gün rezervasyon kabul etmemiş olduğu halde, 1 Mayıs sabahı Yeşilköy’den otele gelip yerleşen ve olaydan sonra Salı akşamı İstanbul’u terk eden yabancı bir kafile var mıydı?”
  • Pamuk Eczanesi’nin üst katında, sahibi tarafından pazar günü açılmayan bir otomobil acentasının kapısını anahtarla açıp giren, bir süre çekirdek yiyip, sigara içerek bekleyen, oradan dışarı ateş ettikten sonra silahları dosyalar arasına saklayıp çıkanlar kimlerdi?
BİNLERCE TANIKLI FAİLİ MEÇHUL

1 Mayıs katliamından dolayı hiçbir kamu görevlisi olayda ihmali olduğu gerekçesiyle dahi yargılanmadı. Binlerce kişinin gözleri önünde gerçekleşen olay kayıtlarda hala faili meçhul olarak geçiyor.

Katliamla Türkiye’yi 12 Eylül’e giden yola sokanlar ise istediklerini almışlardı. Soldaki bölünme 1 Mayıs’tan sonra daha da derinleşti. 12 Eylülcülerin yaptığı ilk işlerden bir ise sendikaları kapatmak ve işçi sınıfının bütün haklarını askıya almak oldu.

YARIN: TÜRKİYE BÖLÜM 2 (1980-15 TEMMUZ 2016)

Dikatörlüğün gizli orduları-4: Belçika

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ

İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”

Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”

Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Aile boyu tutukluluğa isyan: Ekmek su vermeyin, ot bulur ot yeriz

Samsunlu Hanife Algan’ın damadı, gelini, oğlu ve son olarak da kızı hapse atıldı. İki torununa bakan anneanne tepkisini “Bizi rahat bırakın” diyerek gösterdi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

Bir hafta önce tutuklanıp Bafra Cezaevine gönderilen Tuba Tuncer’in annesi Hanife Algan, kızı, oğlu, damadı ve gelini hapse atılan çaresiz bir anne olarak tepkisini dile getiriyor.

Geçen hafta kızı tutuklandığı için 8 ve 5 yaşındaki torunlarına bakmak zorunda kalan Hanife Algan, iki yıl cezaevinde kalan oğlunun gördüğü psikolojik işkencelerden dolayı sağlığının bozulduğunu söylüyor. Kızının serbest bırakılması için yetkililere çağrıda bulunuyor. Algan, 4 yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu olan damadının ise suçsuz olduğunu vurguluyor.

Samsun Alaçam’da yaşayan ve 4 yıldır çocuklarıyla birlikte eşinin yolunu gözleyen Tuba Tuncer (35) 13 Ekim 2020 Salı günü tutuklandı. Afyon’da özel bir yurtta idarecilik yaptığı için tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Tuba Tuncer’in eşi Mahmut Tuncer de aynı yurtta çalıştığı için tutuklanıp 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

“ARTIK DİYECEK SÖZ BULAMIYORUZ”

Kızının 4 senedir denetimli serbestlikle dışarıda olduğunu söyleyen Hanife Algan, “Kaçsa kaçardı. Kızım benim suçlu değil, o evladımızı nasıl okuttuk. Allah rızası için kızımı salın. Babalarını tutukladınız, analarını da alıp torunlarımı yetim bırakmayın. Artık diyecek söz bulamıyoruz. Biz bu hale niye geldik. Çocuklarımızı vatana, millete bir hayrı olsun diye okuttuk. Pırıl pırıl bir sineği ezmeyen çocuklar yetiştirdik. Ne işi var cezaevlerinde? Elinizi vicdanınıza koyu.n” dedi.

Algan, kızının eşini ziyarete gidip gelirken ciğerlerini üşüttüğünü ve verem olma noktasına geldiğini ve hasta haliyle cezaevine gönderildiğini de ifade etti.

“ÇOCUKLARIMI SALIN YETER Kİ, OT BULUR OT YERİZ”

Gelininin de iki kez gözaltına alındığını belirten Algan, “Aile olarak bittik, çocuklarımız da bitti. Kaç gecedir uyku uyumuyoruz. Ben şeker, eşim kalp hastası. Yavrularımızı salın, bizi rahat bırakın. Ekmek vermeyin, su vermeyin, ot bulur ot yeriz.” ifadelerini kullandı.

Tuba Tuncer, 3 Kasım 2020’de Afyon 2. Ağrı Ceza Mahkemesinde ikinci kez hakim karşısına çıkacak.

Babaları 4 yıldır cezaevindeydi bugün de anneleri tutuklandı

 

Okumaya devam et

Popular