Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

Diktötörlüğün Gizli Orduları  yazı dizisinde Avrupa’nın ardından Türkiye’yi ele alıyoruz.  İlk kısımda Türkiye’nin 1909-1980 arası dönemi var.

BOLD özel yazı dizisinin ilk dört bölümünde Avrupa’daki Gladio yapılanmasına ve örtülü operasyonlarına değindik. Türkiye’deki gizli yapılanma ise hem tarihsel olarak daha eski hem de daha aktif…

TÜRKİYE’NİN KARANLIK TARİHİ
BİRİNCİ BÖLÜM : 1909-1980

Gladio’nun gizli ordularının en karanlık ve en kanlı operasyonları Türkiye’de gerçekleşti. Bu durum temelde iki sebebe dayanıyor. İlki Türk halkının devlet karşısındaki edilgen tavrı…

Köklü bir demokratik geçmişe sahip olmayan Türkiye’de aileden okula kadar her alanda feodal bir yapı bulunmakta. Bunun bir yansıması olarak özellikle de çoğunluğu oluşturan muhafazakar kitlenin devlete yaklaşımı bir tür kutsama şeklinde gerçekleşiyor. Hata yapmayan, yapsa da mutlaka bir hikmeti olan “baba” devlet…

İkinci sebep tarihsel süreç… Türkiye’de kitle manipülasyonu, provokatif eylemler, şeytanlaştırma gibi devlet eksenli karanlık operasyonların geçmişini 31 Mart Vakası’na kadar götürmek mümkün.

KONTROLLÜ DARBE 31 MART

Rumi tarihle 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) İstanbul’da bir grup din adamı, siviller ve bazı askeri birlikler 13 gün süren bir ayaklanma başlattı. Şeriat istedikleri söyleniyor, parlamentoyu ve iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’nı devirmeye çalıştıkları iddia ediliyordu.

İstanbul’u 13 gün boyunca kaosa boğan ayaklanma Hareket Ordusu’nun şehre girmesiyle bastırıldı. Devlet büyük bir tehlike atlatmıştı. Ne var ki işlerin göründüğü gibi olmadığı önünde sonunda ortaya çıkacaktı. Çünkü 31 Mart Vakası’ndan önce ilginç gelişmeler yaşanmıştı.

İRTİCAİ KALKIŞMA BAHANESİ

Günler öncesinden din adamı kılığında isimler kışlalara gezip kışkırtıcı konuşmalar yapıyordu. Buna dair raporlar İttihat Terakki merkezine gitmişti ama hiçbir tedbir alınmamıştı.

31 Mart ayaklanmasına katılan asker sayısı sadece 3 bin civarındaydı. Bırakın bir paşayı yeni mezun bir teğmen bile bu kadar askerle İstanbul’un ele geçirilemeyeceğini bilirdi. Ama ne hikmetse yine de darbeye(!) kalkışmışlardı.

31 Mart ayaklanması başladığında İstanbul’da bulunan 1. Ordu olaylara karışmamıştı ve isyanı kolaylıkla bastırabilecek güce sahipti. Ancak kesin olarak harekete geçmeme emri almıştı. 13 gün boyunca şehirde anarşinin, cinayetlerin, yağmanın sürmesine göz yumuldu.

Hareket Ordusu ve Enver Paşa geldiğinde halk onları kurtarıcı olarak karşılayacaktı. Askeri lideri bu gün dahi bilinmeyen ayaklanmacılar Hareket Ordusu, İstanbul’un hemen dışında Enver Paşa’nın gelip ordunun başına geçmesini bekledikten sonra şehre girince neredeyse hiçbir direniş göstermeden hemen teslim oldu.

Peki, 31 Mart’tan sonra ne mi oldu?

2’NCİ ABDÜLHAMİD’İ ARATAN İTTİHATÇILAR

Kendisine karşı darbe düzenlendiği söylenen İttihat Terakki yönetimi bütünüyle ele geçirdi. Bütün muhalifleri bastırdı, ses çıkaranlar ayaklanmayla ilişkili oldukları iddiasıyla tutuklandı, hapse atıldı ya da sürgüne götürüldü.

İnsanlar ayaklanmayla ilişkilendirilmek korkusuyla konuşamaz hale geldi. Devlet, toplumu nasıl yönlendirebileceğini ve sindirebileceğini bir kez öğrenmişti artık.

1915 ERMENİ TEHCİRİ

22 Aralık 1914-17 Ocak 1915 arasında Türk askerî tarihinin en büyük hezimetlerinden ve facialarından biri yaşandı. Enver Paşa’nın muzaffer olma hırsı kötü yönetim ve taktiksel hatayla birleşince resmi rakamlara göre 23 bin asker Sarıkamış Harekâtı’nda donarak şehit oldu, binlercesi esir düştü.

Doğu Cephesi’nin kaybıyla sonuçlanan bu olaydan sadece birkaç ay sonra 1915 yılı mayıs ayında Tehcir Kanunu çıktı. 1  milyonu aşkın Ermeni ayrılıkçı hareketler gerekçe gösterilerek cephe gerisinde güvenlik tehdidi oluşacağı gerekçesiyle zorunlu göçe tabi tutuldu.

Göç ettirilenlerin çoğunluğunu isyan hareketleriyle hiçbir ilgisi olmayan siviller, kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Yüzbinlerce Ermeni vatandaş yolda hayatını kaybetti. Ama sonuçta İttihat ve Terakki, Doğu Cephesi’nde ağır yenilgi için suçlayacak birilerini bulmuştu.

Dersim’i bombalarken hiç acımadığını söyleyen savaş pilotu Sabiha Gökçen, dönemin Başvekili İsmet İnönü’nün elini öpmüştü.

DERSİM KATLİAMI

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’nün ağzından 1925’te çıkan bu sözler Mart 1937 ve Aralık 1938 arasındaki Dersim olaylarının ve bu olayların kitlesel kıyımla bastırılmasının ardında yatan sebeptir.

Egemen güçler “ulus devlet” istiyordu. Dersim aşiretleri ise geleneksel yapılarını, dillerini yaşam şekillerini, inançları koruyarak bu hedefi güçleştiriyordu!

Dönemin gazeteleri Dersim Hadiseleri’ni tek taraflı aktarıyordu.

KAMUOYU YÖNLENDİRMESİ

Dersimliler vergi veriyordu, çocuklarını askere gönderiyordu, merkezi yönetimin idarecilerine karşı gelmiyordu ve Cumhuriyet’e karşı bir tavır içerisinde de değildi.

Tek istedikleri “kendileri gibi” yaşamaktı. Ancak onların bu “iptidai” yaşamı yeni elitleri rahatsız ediyordu. Ulus devlet, farklılık istemezdi.

İstanbul matbuatı karakollara saldırıldığı, askerlerin kesildiği, devlet görevlilerinin yıllardır Dersim’e giremediği, Dersimlilerin vergi vermediği, çocuklarını askere göndermediği yalanlarını basarak dezenformasyon görevini layıkıyla yerine getirdi.

Oysa devletin resmi belgeleri bile bu iddiaları yalanlamaktaydı. Ama kimse bunu sormadı, devlet ne diyorsa oydu.

Ailelerinden koparılmış Dersimli çocuklar ve arkada gururla poz veren askerler.

DEVLETİN GÜCÜ GÖSTERİLDİ!

Küçük asayiş olayları ile başlayan Dersim olayları kısa süre içinde büyüdü. Yerel emniyet güçlerinin rahatlıkla çözebileceği sorunlar için ordu birlikleri kullanıldı.

Sonuç… Yüzlerce köy yakıldı, binlerce insan vurularak bombalanarak öldürüldü. Çocuklar ailelerinden koparıldı. Seyit Rıza ve arkadaşları halkın gözü önünde idam edildi. Devlet, dişini iyiden iyiye göstermekteydi artık…

6-7 EYLÜL 1955 OLAYLARI

İstanbul’da 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde gayrimüslimlere karşı gerçekleştirilen saldırılarda 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi.

Tabii bunlar resmi rakamlar sadece. Olaylarda resmi rakamlara göre 11 kişi hayatını kaybetti. Onlarca kadın tecavüze uğradı. Peki, neden yaşandı tüm bu olaylar?

DEVLETİN MEDYASI İŞ BAŞINDA

6-7 Eylül olaylarının fitilini ateşleyen İstanbul Ekspres gazetesinin “Atamızın Evi Bombalandı” manşetli ikinci baskısı oldu. 20 bin tirajlı bu küçük gazete 6 Eylül’de tam 290 bin basılmıştı.

İddiaya göre Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev Yunanlarca bombalanmıştı. Haber büyük infial uyandırdı. İki üç saat sonra Beyoğlu’nda başlayan olaylar kısa sürede bütün İstanbul’a yayıldı. Takip eden iki günde yaşananlar tarihimize bir utanç lekesi olarak geçti. Olayın asıl yüzü ise yıllar sonra ortaya çıkacaktı.

General Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül’ü Özel Harp Dairesi’nin tertip ettiğini itiraf etti.

1955’te Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs meselesi sebebiyle siyasi gerginlik vardı.

Bugünkü siyasal İslamcı kadrolara kaynaklık eden Milli Türk Talebe Birliği gibi bazı gençlik örgütleri 6-7 Eylül öncesi günlerde “İstanbul’daki zengin Rumların Kıbrıslı Rumlara destek olduğunu” söyleyerek tansiyonu yükseltmişti. x

İstanbul Ekspres’in haberi(!) sadece fitili ateşlemişti. Ama asıl sorun, gazetenin söz konusu baskısının olaylar başlamadan iki saat önce hazırlanmış olmasıydı.

İşin gerçek yüzü ise yıllar sonra en yetkili ağızdan itiraf edilecekti. 6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci veriyordu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

Yirmibeşoğlu’nun dediği gibi çok önceden planlanan saldırılar hedefine ulaşmıştı. Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı. Rumların ülke ekonomisindeki yeri zayıfladı. Özellikle Anadolu illerindeki yeşil sermaye öne çıktı, Rumların ve gayrimüslimlerin mallarına el konuldu.

Olaylar sırasında çocuklarıyla birlikte ölümden dönen Fenerbahçeli milli futbulcu Lefter.

OMUZLARA ALINMAKTAN ÖLÜM TEHLİKESİNE

Efsane milli futbolcu Lefter Küçükandonyadis’in anlattıkları ise yönlendirilmiş kitlenin yapabilecekleri hakkında ders niteliğinde: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”

İstanbul Taksim’de 1 Mayıs 1977’de yaşanan trajenin fâilleri hâlâ meçhul!

1 MAYIS KATLİAMI

12 Mart Muhtırası ve akabindeki yarı askeri yönetime rağmen sol Türkiye’de gittikçe güçleniyordu. Aslında bunu 12 Mart’ı yapanlar da biliyorlardı. Solu salt askeri tedbirlerle durdurmak mümkün değildi. Hareketi öncelikle kendi içinde bölmek gerekiyordu. 12 Mart öncelikle bu amaca hizmet etti.

1974’ten itibaren tahliye olmaya başlayanlar dışarıda çok istekli bir genç kitle buldular. Ancak, muhtıranın ardından yaşanan tutuklamalar yüzünden öndersiz kalan kitlede görüş ayrılıkları had safhadaydı.

Buna içeriden çıkanların tutukluluk sırasında yaşadıkları ayrışmalar da eklenince sol çok parçalı bir yapıya büründü.

Fakat büyüyen işçi hareketleri solu güçlü tutmaya devam ediyordu. Sendikalaşmanın hızlanması, sermaye odaklarını ve onlarla her zaman içli dışlı olan aşırı sağ odakları tedirgin etmekteydi. Kanlı 1 Mayıs’a işte bu koşullarda gidildi.

Bir yıl önce 1 Mayıs 1976’da yüz bin kişinin katılımıyla çok başarılı bir miting yapılmıştı. İşçi sınıfı ve sol gücünü gösteriyordu. 1 Mayıs 1977’de ise alana 500 bin kişinin gelmesi bekleniyordu. Ancak gerilim de mevcuttu, bazı gruplar birbirlerini alana sokmamak konusunda kararlıydı.

PLANLI BİR KATLİAM

Miting büyük bir coşkuyla başladı. Çeşitli sürtüşmeler olsa da ortada büyük bir sorun görünmüyordu. Ancak bu tablo DİSK Başkanı Kemal Türkler konuşmaya başladıktan kısa süre sonra değişti.

Önce iki ya da üç el silah sesi duyuldu. Kalabalık panik içinde kaçışmaya başlayınca da Sular İdaresi ve İntercontinental Oteli’nin çatısından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. Bir anda ortaya çıkan bir panzer aniden kalabalığın içine daldı. Beyaz bir otomobilden de ateş açılıyordu.

Binlerce kişi panik halinde sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Kalabalığı büyük oranda tahliye edebilecek en önemli yer Kazancı yokuşuydu. Fakat yokuşa olaylardan hemen önce bir kamyon park edilmişti, etrafında da el arabaları vardı.

Büyük bir izdiham yaşandı. Ölümlerin çoğu bu noktada yaşandı.

CEVAPSIZ SORULAR

1 Mayıs 1977’de 34 kişi hayatını kaybetti, 126 kişi de yaralandı. Ölenlerin beşi vurulmuştu, diğer 29 kişi izdiham sırasında ezilerek can vermişti.

Kanlı 1 Mayıs’la alakalı hâlâ cevap bekleyen sorular var:
  • O günün polis telsizlerinin bant kayıtları nasıl kaybolmuştu?
  • Yukarıda sözü geçen panzere ısrarla kim emir vermişti?
  • Kazancı Yokuşu’na o kamyonu kim park etmişti ve buna kim izin vermişti?
  • Taksim Sular İdaresi duvarı üzerinden, elleri başının üzerinde indirilenler kimlerdi? Neden salıverilmişlerdi?
  • Sıraselviler-Gümüşsuyu yönünde çevreye ateş ederek geçen sivil plakalı beyaz Renault’da kimler vardı?
  • Emniyet aracı olduğu iddia edilen bu araçta, Samsun’da görevli Alaattin adlı bir binbaşı bulunuyor muydu?
  • Intercontinental Oteli 3 gün rezervasyon kabul etmemiş olduğu halde, 1 Mayıs sabahı Yeşilköy’den otele gelip yerleşen ve olaydan sonra Salı akşamı İstanbul’u terk eden yabancı bir kafile var mıydı?”
  • Pamuk Eczanesi’nin üst katında, sahibi tarafından pazar günü açılmayan bir otomobil acentasının kapısını anahtarla açıp giren, bir süre çekirdek yiyip, sigara içerek bekleyen, oradan dışarı ateş ettikten sonra silahları dosyalar arasına saklayıp çıkanlar kimlerdi?
BİNLERCE TANIKLI FAİLİ MEÇHUL

1 Mayıs katliamından dolayı hiçbir kamu görevlisi olayda ihmali olduğu gerekçesiyle dahi yargılanmadı. Binlerce kişinin gözleri önünde gerçekleşen olay kayıtlarda hala faili meçhul olarak geçiyor.

Katliamla Türkiye’yi 12 Eylül’e giden yola sokanlar ise istediklerini almışlardı. Soldaki bölünme 1 Mayıs’tan sonra daha da derinleşti. 12 Eylülcülerin yaptığı ilk işlerden bir ise sendikaları kapatmak ve işçi sınıfının bütün haklarını askıya almak oldu.

YARIN: TÜRKİYE BÖLÜM 2 (1980-15 TEMMUZ 2016)

Dikatörlüğün gizli orduları-4: Belçika

BOLD ÖZEL

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

Kalkınma Bakanlığı’ndan ihraç edildikten sonra tutuklanan ve hapiste akciğer kansere yakalanan KHK’lı endüstri mühendis Abdülazim Özdemir dün gece öldü. Özdemir, 4. evre olana kadar tahliye edilmemişti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Cezaevinde akciğer kanserine yakalanan ve 4. evre olana kadar tahliye edilmeyen KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir 50 yaşında hayatını kaybetti. Özdemir’e geç teşhis konulduğunu ve tedavisinin geciktirildiğini tutuklu eşi Emir Özdemir ortaya çıkarmıştı. Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazan Emir Özdemir, “Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı?” diye sormuştu.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edildi. Dosyası 1,5 yıl Yargıtay’da bekleyen Özdemir, cezası onaylanınca Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine konuldu.

“CEZAEVİNE SAPASAĞLAM GİRDİ”

İkinci kez hapse giren Abdülazim Özdemir’e 10 ay sonra Ocak 2020’de 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Ancak hastalığının teşhisi ve tedavisinde geç kalınmıştı.  Yaklaşık iki yıldır Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Abdülazim Özdemir’in eşi Emir Özdemir, 7 Ocak 2020’de HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak eşinin uğradığı hak ihlallerini şöyle anlatmıştı:

“Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi. Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini  söylemiş. Ama araya Kurban Bayramı girdi, ihmal edildi. Eşim idareyle görüştü ancak unutuldu. Sevk edilmedi. Ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı. Sonunda acilen ağustos ayında Bozuk olan alet meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak. Bir sürü tahlilden sonra 6 Ocak 2020’de maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”

EŞİ CEZAEVİNDE KORONA OLDU, CENAZEYE KATILAMAYACAK

Milletvekilliği düşürülmeden önce olayın peşine düşen Ömer Faruk Gergerlioğlu, Abdülazim Özdemir’in sağlık durumunu ve yaşadığı hak ihlallerini Meclis’te geçen yıl defalarca gündeme getirdi. Sosyal medya baskısı nedeniyle Şubat 2020’de tahliye edilen Özdemir bir yıldır Ankara’da tedavi görüyordu.

6, 10 ve 16 yaşında 3 kızı olan Abdülazim Özdemir’in eşi, 20 yıllık matematik öğretmeni Emir Özdemir de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık iki yıldır tutuklu olan Emir Özdemir, geçen hafta koğuşta koronavirüs kaptı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre sağlık durumu düzelene kadar Emir Özdemir’e eşinin vefat ettiği söylenmeyecek. Dolayısıyla cenazeye de katılamayacak. Daha önce birçok mahpus, pandemi nedeniyle vefat eden yakınlarının cenazelerine savcılık izin vermediği için gidememişti.

Abdülazim Özdemir’in son hali.

KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok!

4. evre kanserli tutuklu yoğun bakıma kaldırıldı, hala tahliye edilmedi

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

En fazla aşı en çok vaka: Koronavirüs aşısı korumuyor mu?

Etkinlik oranı tartışma konusu olan Çin aşısını kullanan Türkiye’de vaka sayılarının aşılamaya paralel olarak artması dikkat çekti. Aşının en fazla yapıldığı şehirlerin aynı zamanda en çok hastanın görüldüğü iller olması “Aşı işe yaramıyor mu?” sorusunu gündeme getirdi.

BOLD ÖZEL – Kovid-19 salgınına karşı Türkiye’de ilk etapta 11 milyon Çinli Sinovac şirketinin ürettiği Coronavac aşısı yapıldı. İki haftadır ise Almanya’dan alınan 1 milyon 400 bin doz Pfizer Biontech aşısı uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın Kovid-19 aşılama haritasıyla 100 bin kişide görülen vaka haritası ise ilginç ayrıntılar içeriyor. Aşının en fazla yapıldığı şehirlerin, rekor korona vaka sayısıyla zirvede bulunması dikkat çekiyor. En fazla aşının yapıldığı bu iller yüksek riskli şehirler arasında yer alıyor.

İSTANBUL VE SAMSUN ÖRNEĞİ

Risk haritasında kırmızıya boyanan bütün şehirler aşılamanın en fazla görüldüğü iller olarak ön plana çıkıyor. 3 milyon 161 bin 630 aşının yapıldığı İstanbul’da vaka sayısının düşmesi beklenirken tam tersi bir durum yaşanıyor. Mega kentte 100 bin kişide 804,97 Kovid-19 hastası bulunuyor. 406 bin 149 doz aşıyla nüfusa göre en fazla aşılamanın yapıldığı Samsun’da da 100 bin kişide 645,17 kişi virüsü taşıyor.

EN AZ AŞI EN AZ VAKA

En az aşı yapılan şehirler ise vaka sayıları en az olan iller kategorisinde yer alıyor. 16 bin 288 aşının yapıldığı Hakkari’de 100 binde 46 kişide korona hastası görülüyor. 28 bin 295 kişinin aşılandığı Şırnak’ta da durum aynısı. Şırnak’ta 100 bin kişide 32,17 kişide virüs bulunuyor.

Aşı ile vaka ilişkisi arasındaki doğru orantıyı bozan tek şehir ise Kilis. 25 bin 152 aşının yapıldığı Suriye sınırındaki şehirde 100 bin kişide 508 kişide Kovid-19 hastalığı bulunuyor.

AŞILAMA SAYISI 20 MİLYONA DAYANDI

17 Nisan 2021 tarihi itibariyle Türkiye’de toplam 19 milyon 935 bin 543 aşı yapıldı. 12 milyon 150 bin 134 kişiye birinci doz aşı vurulurken, 7 milyon 785 bin 409 kişiye ise iki doz aşı yapıldı.

Muhtarlar, icra takiplerine yetişmek için eleman alıyor

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Örtülü ödenek harcaması katlandı, ufukta seçim mi var?

Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan ve nereye harcandığı açıklanmayan “örtülü ödenekten” martta 371.5 milyon TL harcama yapıldı. Harcamanın geçen ayın dört katını geçmesi “ufukta seçim mi var?” sorusunu akıllara getirdi.

BOLD – Seçim dönemlerinde katlanan örtülü ödenek harcamasında bir önceki aya göre 4 katın üzerinde artış gerçekleşti. Örtülü ödenek kullanımındaki bu artış erken seçim konusunu yeniden gündeme getirdi.

3 AYDA 729 MİLYON LİRA HARCANDI

Hazine ve Maliye Bakanlığı mart ile ocak-mart dönemi bütçe gerçekleşme sonuçlarını açıkladı. Nereye harcandığı açıklanmayan ve bütçe giderleri içerisinde “gizli hizmet giderleri” olarak gösterilen “örtülü ödenekten” mart ayında rekor harcama gerçekleşti. Şubatta 89.3 milyon TL olan “örtülü ödenek” harcaması martta 4 katın üzerindeki artışla 371.5 milyon TL’ye çıktı. Ocaktan bu yana “örtülü ödenekten” yapılan 3 aylık toplam harcama da 728.7 milyon TL’ye ulaştı.

2021 ÖRTÜLÜ ÖDENEK BÜTÇESİ 6 MİLYAR LİRA

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hesabı sorulamayan ve “örtülü ödenek” olarak da adlandırılan “Gizli Hizmet Giderleri” kaleminden bu yıl 6 milyar TL’ye kadar harcama yapabilecek. Bu yıl genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerine 1 trilyon 223,5 milyar TL ödenek ayrıldı. Kanun gereği, Erdoğan gizli hizmet gideri olarak bu tutarın binde 5’ini harcayabiliyor. Bu hesapla Erdoğan bu yıl 6 milyar 115 milyon TL’ye kadar harcama yapabilecek.

SEÇİM HARCAMALARINDA KULLANILMASI YASAK

Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası’nda yer alan düzenlemeye göre, gizli hizmet giderleri, “Kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Devlet ve Hükumet icapları” için kullanılabiliyor. Mevzuat, örtülü ödeneğin “Bu amaçlar dışında ve Cumhurbaşkanının ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında” kullanılmasını yasaklıyor.

11 YILDA 7 MİLYAR LİRA HARCANDI

AKP iktidarlarını kapsayan 18 yıllık dönemde gizli hizmet giderleri kaleminden yapılan harcamalar, tüm zamanların rekorunu kırdı. Buna göre, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından 2020 yılının Ekim ayına kadar örtülü ödenekten 19 milyar TL harcandı. 2003 yılı mart ayında Abdullah Gül’den Başbakanlığı devralan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği 2014 yılı Ağustos ayına kadar 7 milyar 93 milyon TL gizli harcama yapıldı.

SARAY’LA BİRLİKTE KULLANIM KATLANDI

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle gizli ödeneğe 2015’de ortak olmasıyla harcamalardaki rekorlar kırılmaya başlandı. 2015’de 1.7 milyar TL, 2016’da 2 milyar TL harcanan örtülü ödenekten 2017’de ise iki ayrı harcama kalemi üzerinden tam 3 milyar TL harcandı. 2018’de bu tutar 1 milyar 721 milyon TL, 2019’da ise 2 milyar 80 milyon TL oldu. Bu yılın Ekim ayına kadar yapılan harcama tutarı ise 1 milyar 558 milyon TL olarak hesaplandı.

 

AKP’li troller misilleme başlattı: 128 milyar dolara karşılık 121 milyar lira nerede?

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0