Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Diktatörlüğün Gizli Orduları-7: 15 Temmuz ve cevapsız kalan sorular…

Gladyo yapılanmasının Türkiye’de siyaseti ve toplumu şekillendirmek için işlediği karanlık cinayetlerin tamamına yakını meçhul olarak kaldı. Yazı dizisinin son bölümünde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne dair cevapsız kalan sorular var… 15 Temmuz’a giden yolda Erdoğan’ın taşları nasıl döşediği anlaşılmadan ne 15 Temmuz 2016 darbesi ne de vesayet sistemi anlaşılabilir… 

15 Temmuz 2016 yüz binlerce insan için bir dönüm noktası. Özgürlüğünü, işini, çevresini kaybeden; vatanından, sevdiklerinden ayrılan birçok kişi hayatı o günün öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmış durumda.

O meşum gün hem insanlarda hem de toplumsal yapıda birkaç kuşakta ancak giderilebilecek yaralar açtı.

Peki ne oldu da o gün yaşandı?

ANAYASA REFERANDUMUNDAN 15 TEMMUZ’A SAVRULAN TÜRKİYE

Aslında her şey 2010 anayasa değişikliği referandumu ile başladı. Hizmet Hareketi’nin de büyük destek verdiği referandumda halk onayından geçen maddeler daha demokratik bir düzen getiriyordu. Siyaseti vesayet gölgesinden çıkaran, hukuk üzerindeki iktidar etkisini azaltan, sivil alanı genişleten bir düzen.

Ancak Erdoğan kısa süre içinde bu gömleğin kendisine uymadığını fark etti. İstediği gibi hareket edemeyecekti. Güçlü bir sivil alan ve bağımsız hukuk ileride işleri onun için zorlaştırabilirdi.

DEMOKRASİ VE HUKUKTAN RAHATSIZ OLANLAR YAKINLAŞIYOR

2010 referandumundan rahatsız olan sadece Erdoğan değildi. Derin devletin o günlerdeki yüzü olan “Ulusalcı” cephe de bu durumdan rahatsızdı. Daha demokratik bir Türkiye yıllardır sürdürülen “ulus devlet” idealinin çöpe atılması anlamına geliyordu onlar için.

Erdoğan’ın bir zamanlar “savcısıyım” dediği Ergenekon davasına karşı söylemlerinin de bu dönemde değişmeye başladığı görülür. Erdoğan geri dönmek istiyordu, fakat en etkin sivil oluşum olan Hizmet Hareketi’nden destek göremeyeceğini biliyordu. İstediği ve uğruna Ergenekoncu çevrelerle anlaştığı merkeziyetçi otoriter yönetim için başka bir yöntem bulması gerekiyordu.

Davos’ta “one minute” çıkışı sonrası Erdoğan’ı binlerce kişinin karşılaması organize bir hazırlıktı.

ERDOĞAN GERİLİMİN GÜCÜNÜ KEŞFETTİ

Aradığı yöntemi 2009 yılında yaşanan “One minute” vakası hatırlattı. Dönüşünde hazırlanmış kıtalar tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Kimse olaydaki diplomatik tutarsızlığı ve sonrasında neler yaşandığını tartışmıyordu.

Erdoğan o gün “gerginlik stratejisi”ni nasıl kullanabileceğini gördü. Kitleye bir hedef gösterirse kitle oraya bakıyordu, kimse gösteren eldeki kirle ilgilenmiyordu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması devletin derinliklerinde yeni ittifakların önünü açtı.

7 ŞUBAT 2012 MİT KRİZİ VE ERDOĞAN’IN YERDE BULDUĞU FIRSAT

Bu stratejiyi test edebilmek için çok beklemesi gerekmedi. 7 Şubat 2012’de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) krizi patlak verdi. Hakan Fidan KCK soruşturmaları kapsamında ifadeye çağrıldı. Çünkü soruşturmalarda KCK yapılanmasına sızdığı ifade edilen MİT elemanlarının ölümle sonuçlanan eylemlerde yer aldığı ortaya çıkmıştı.

Erdoğan bu olayı kitlesini öteden beri ipini çekmeyi istediği Hizmet Hareketi’ne karşı ne kadar yönlendirebileceğini görmek için kullandı. Çıkan sonuç kendisi için umut vericiydi. Birçok kişi ifadeye çağrılma işinin Hizmet Hareketi’nin kumpası olduğuna inanmıştı. Erdoğan bu olayda medyasını da test etme fırsatı buldu. Artık hazırdı.

FETHULLAH GÜLEN’İN “SULHTA HAYIR VARDIR” ÇIKIŞI

Hizmet Hareketi, KCK operasyonlarına başta destek veriyordu. Güvenlik bakış açısının ağırlığı öne çıkıyordu. Hizmet Hareketi’nin sonradan barışçıl ve insan hakları temelinde farklı bir tutum takınması, aslında 15 Temmuz’a giden yolda önemli bir kilometre taşıydı. Fethullah Gülen 2013 yılı ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek bu konudaki bakış açısı değişikliğini açıkça ortaya koyuyordu.

“Kürt Meselesi” devletin derinlikleri için hassas bir noktaydı. 12 Eylül’den beri düşman Kürt hareketiydi. Devletin katı güvenlikçi politikaları dışında bir söyleme tahammül gösterilemezdi. Özal’ın ve Eşref Bitlis’in şüpheli ölümleri, Cem Ersever’in infazının bu konuyla ilgisini dünkü yazımızda belirtmiştik. Hizmet Hareketi’ne müsamaha edilecek değildi.

Fakat Hizmet Hareketi Fethullah Gülen’den ibaret değildi. Gülen’i öldürmek bir şeyi değiştirmezdi, zaten ABD toprakları içinde böyle bir işe de kalkışamazlardı.

Hareketi bütünüyle tasfiye etmek gerekiyordu. Bu ise ancak halktaki teveccühü kıracak büyük bir şeytanlaştırma operasyonu ile mümkündü.

Fethullah Gülen, 2013 yılının ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek Kürt meselesinde barışçıl çözüme işaret etmişti.

Fethullah Gülen’in “sulhta hayır vardır” konuşmasından kısa bir süre sonra MİT’ten başbakanlığa giden bir bilgi notu Hizmet Hareketi’yle ilgili şeytanlaştırma operasyonu için düğmeye basılmasına sebep oldu.

MİT, Erdoğan’ı bazı bakanların Reza Zarrab ile olan tehlikeli ilişkileri konusunda uyarıyordu. Erdoğan’ın bundan aldığı mesaj yolsuzluk meselesinin eninde sonunda patlayacağı oldu. İşte aradığı fırsat buydu. Ama oyunun inandırıcı olması için kitlesine bir gerekçe sunması gerekiyordu.

PLANIN İLK AYAĞI DERSANELER

Aynı yılın mayıs ayında dersanelerin kapatılması meselesi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından gündeme atıldı. Erdoğan geride duruyor, konuyla ilgili direkt konuşmalarda bulunmuyordu. Hizmet Hareketi’nin karara tepkisi ise tam da Erdoğan’ın beklediği gibi sert oldu.

Dersaneler Hizmet Hareketi’nin temel insan kaynağıydı, üstelik kapatma kararı eğitim gerçekleriyle de örtüşmüyordu. Hemen hepsinin çocukları Hizmet dersanelerine ya da okullarına gitmiş olan AKP çevrelerince bu tepki kamuoyuna, “Para musluğu kesilen Cemaat tepki gösteriyor.” şeklinde yansıtılıyordu.

İranlı Reza Zarrab’ın bakanları rüşvete boğduğunu belgeleyen 17/25 Aralık 2013 operasyonu Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu idi.

YOLSUZLUK OPERASYONUNA KARŞI BAHANE HAZIRDI

Erdoğan, dersane konusundaki kenarda duran tutumunu 21 Kasım 2013’te değiştirdi ve, “Kapatmaya kararlıyız.” diyerek tavrını net bir şekilde ortaya koydu.

Sadece bir ay sonra tarihin en büyük yolsuzluklarından biri ortaya saçıldığında Erdoğan bunu “cemaatin dersane rahatsızlığından dolayı AKP’ye operasyon yapması” olarak tanımladığında kendisine körü körüne inanacak kitle çoktan hazırdı.

Mahkeme kararıyla yapılan dinlemeler, ayakkabı kutularından çıkan paralar kimsenin umurunda olmadı. “Cemaat” dersane konusunda net tavrını gösteren Erdoğan’ı devirmek istiyordu. Ergenekon’la çoktan anlaşılmış olduğu için başta yargı bürokrasisi olmak üzere bütün bürokrasi Erdoğan namına artık mesele değildi.

17 Aralık 2013-15 Temmuz 2016 arası hem sosyolojik hem politik açıdan başlı başına bir araştırma konusudur. Erdoğan koca bir kitleyi adım adım en ağır insan hakları ihlallerine, haksızlıklara, zulme sessiz kalacak hatta destek olacak hale getirdi.

Sonra… Sonrası 15 Temmuz… Planlandı ya da kullanıldı…

15 TEMMUZ’UN KARANLIK SORULARI

15 Temmuz’u uzun uzadıya anlatacak değiliz. Yukarıdaki süreç bile her şeyi ifadeye yeter. Ancak 15 Temmuz ve sonrası ile ilgili hâlâ cevap bekleyen soruları yeniden hatırlatmak bu menfur tezgâh dolayısıyla acı çeken yüz binlerce insana karşı bir vefa borcudur.

İSTİHBARAT ZAAFI MI VAR, YOKSA BİLİNİYOR MUYDU?

Bir darbe girişiminin varlığını bilmek öncelikle istihbarat kurumlarının işidir. Böyle bir hadise akabinde istihbarat teşkilatının suçlanması hatta sorumlusunun yargılanması gayet normaldir. Oysa MİT 15 Temmuz’a kadar darbe girişimiyle ilgili hiç bir istihbarat vermemiştir.

‘Cemaat’ üyesi olmakla suçlanarak hapse atılan bir asker haber vermese MİT’in 15 Temmuz günü 16:00’da da haberi olmayacaktı. 12 Eylül 1980’de bile dönemin imkânlarına rağmen askeri bir hareketlilik olduğu öğrenilmiş, ancak müdahale edilememiştir.

Oysa AKP hükümeti tüm imkânlarına rağmen 15 Temmuz girişimi ile ilgili son ana kadar haber alamamıştır. Buna rağmen neden MİT müsteşarı yargılanmak şöyle dursun darbe komisyonuna bile çağrılmamıştır ve halen görevini sürdürmektedir?

Darbe istihbaratı saat 16:30’da Genelkurmay’a ulaşmıştır. Buna rağmen kuvvet komutanları düğüne gitmiş ve saatlerce orada kalmıştır. Bunun sebebi ortada aslında bir darbe olmadığını bilmeleri midir?

HULUSİ AKAR NİÇİN KORUNUYOR?

Askeri darbeler ya Genelkurmayın başında olduğu bir emir komuta zinciri içinde yapılır ya da kontrolü ele alan bir cunta tarafından yapılır. 15 Temmuz’un bir cunta darbesi olduğu iddia edilmektedir. 15 yıl öncesinin Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe Komisyonu’nda ifade vermişken Hulusi Akar niçin çağrılmamıştır?

Görevdeki bir genelkurmay başkanı olarak cuntanın kimlerden oluştuğunu en iyi onun bilmesi gerekmez mi? AKP güdümündeki darbe komisyonu Hulusi Akar’ın söyleyeceklerinden mi korkmuştur?

Askeri istihbarat teşkilatına sahip bir Genelkurmay başkanının aylarca hazırlık gereken bir cunta yapılanmasından haberdar olamaması en azından görev ihmali değil midir? Hulusi Akar bunun için neden hesap vermemiştir?

KOMUTA KADEMESİNİ ŞEKİLLENDİRMENİN ÖTEKİ YOLU

Darbe girişimi sonrasında ordunun general mevcudunun yarıya yakını ve binlerce üst rütbeli subay askerlikten uzaklaştırıldı, tutuklandı ve yargılandı. Hiçbir cuntada bu kadar üst rütbeli subay bir arada olmamıştır. Bu kadar generalin içinde olduğu bir girişim asla gizli kalamaz.

Darbeye adı karışan generallerin Hizmet Hareketi ile ilgisi olduğu iddiası –mahkemelerde somut bir delil sunulamadığına göre- MİT fişlemelerine mi dayanmaktadır?

Bu kadar çok sayıda üst rütbeli personelin tasfiye edilmesinde ordunun gelecek yıllardaki komuta kademesini şekillendirme amacı mı yatmaktadır?

Benzeri bir girişim 1960 darbesinden sonra da yapılmıştır. “Eminsu” (emekli inkılap subayları) hadisesi diye bilinen hadisede 30’dan fazla general ve yüzlerce subay emekliye sevk edilerek NATO’cu subayların önü açılmıştır.

Önü açılan bu subaylar ileriki yıllarda 12 Eylül’ün ve 28 Şubat’ın kadroları olarak karşımıza çıkmıştır. Aynı taktiği bu sefer AKP oynamakta ve gelecek yıllar için kendini garantiye almaya mı çalışmaktadır?

Dikatörlüğün gizli orduları-4: Belçika

TEZGAH GECESİNDE KARANLIK NOKTALAR VAR

Genelkurmay, saat 18:00’de hiçbir uçağın kalkmaması, kışlalardan askeri araç ve personel çıkarılmaması yönünde emir verdiği ve bu emir tüm TSK organları tarafından duyulduğu halde ne olduğundan habersiz küçük askeri grupların sokağa çıkarılması emrini kim vermiştir?

Sokağa çıkarılan erlere “terör şüphesi var”, askeri öğrencilere ise “tatbikat yapılacak” bilgisi verildiği mahkeme kayıtlarına yansıdığına göre kurban seçilen bu personeli sahaya süren kimdir? Yargılanan bazı askeri personeller kendilerini görev yerine getiren komutanların daha sonra bölgeden ayrıldığını ifade etmiştir. Kimdir bu komutanlar ve haklarında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?

Türk ordusunun darbe geçmişi malumdur. Bir darbenin nasıl ve ne kadar kuvvetle gerçekleştirilebileceğini hemen her subay kestirebilir.

1984’ten beri PKK ile yürütülen mücadele kapsamında gayrinizami harp konusunda oldukça tecrübeli olan TSK personeli çok az sayıda rütbeli asker, askeri öğrenciler, 1-2 tabur asker, birkaç tank ve uçakla darbe yapılamayacağını bilemeyecek kadar yetersiz midir?

15 TEMMUZ GECESİ SİYASETÇİ GÖZALTINA ALINMADI

Dünya tarihinde insanların en uyanık olduğu saatte darbe yapmaya kalkışan hiçbir ordu görülmemiştir. Tüm darbeler, sivil tepkisini ve kaybını önlemek için sabaha karşı yapılır. İlk yapılan iş ise halk tepkisini organize edebilecek siyasilerin ve sivil liderlerin derdest edilmesi olur.

15 Temmuz’da bunların hiçbiri olmamıştır. Herhangi bir iktidar yetkilisi gözaltına alınmaya bile kalkışılmamıştır. Bütün bu tutarsızlıklarla ilgili komisyonda ya da mahkemelerde soru sormak neden herhangi bir yetkilinin aklına gelmemiştir?

En küçük bir terör hadisesinde medyaya yayın yasağı getirilirken darbe teşebbüsü gibi hadisede niye yayın yasağı getirilmedi? Neden o gece Twitter ve diğer sosyal medya mecralar kapatılmadı ve internet yavaşlatılmadı?

Medyanın ve iletişimin engellenmemesi ortada bir darbe olmadığı için yönlendirilen sivil halkın az sayıdaki askeri rahatlıkla engellemesi ve böylece “demokrasi destanı” çıkarılabilmesi için miydi?

Eğitimli yüzlerce güvenlik personelince son model silahlarla korunan Erdoğan’ın Saray’ının 3’ü rütbeli 13 asker tarafından basılması ve bunların daha kapıdan girmeden gözaltına alınması tuhaf değil midir? Onları oraya bir şey yapamayacaklarını bile bile kim göndermiştir?

450 METREKARELİK SARAY’I VURAMAYAN PİLOTLAR!

Herhangi bir subay 13 askerle sarayın ele geçiremeyeceğini pekâlâ bileceğine göre bu askerler ne söylenerek oraya gönderilmiştir?

Darbe Erdoğan’a karşı yapılmaktadır. Uçaklar lazer teknolojili hedefleme sistemlerine rağmen Erdoğan’ın 450 bin metrekarelik sarayının sadece bahçesinin uzak bir köşesini bombalıyor. Ahmet Nesin’in TBMM’nin füzeyle vurulmadığı aksine içeriye yerleştirilmiş bir bombanın patlatıldığı, patlama yerindeki görüntünün de içten dışa bir patlamayı desteklediği yönündeki iddiaları neden araştırılmamıştır?

Sonuçta 15 Temmuz’dan sonraki cadı avında Meclis’in kayıtsız şartsız desteği en azından sessizliği sağlanmıştır. Kim kendisini öldürmek isteyenlere karşı merhamet gösterir ki?

FOCUS DERGİSİNİN YAYIMLADIĞI E-POSTA

Darbe girişiminden hemen sonra İngiliz İstihbaratı GCHQ’nun Türk hükümetinin telefon ve e-posta yazışmalarını yakaladığı ve “Yarın temizlik operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Fethullah Gülen ilan edilsin.” mesajını elde ettiği 24 Temmuz 2016’da saygın Alman dergisi FOCUS’ta yayımlandı. Şu ana kadar tekzip edilmedi. Bu iddia doğru mudur, doğruysa neden kimse bunun üstüne gitmemiştir?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hemen o gece 04:30’da darbe girişimini çözüp sonuca bağlayarak “Paralel Devlet Yapılanmasıyla irtibatlı yargı görevlileri ve general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar” hakkında gözaltı kararı vermesi şüphe uyandırıcı değil mi? Yargı görevlileri ile ilgili gözaltı ve tasfiye kararları 15 Temmuz’la ilgili şaibeli konularda sorular sorulmaması için midir?

AKIN ÖKSÜZ’Ü KİM YA DA KİMLER SERBEST BIRAKTI?

Öğretmenlerin, esnafların, ev kadınlarının bile en ufak şüphe ya da ihbarlarla gözaltına alındığı bir ortamda darbenin merkezi olduğu iddia edilen Akıncı Üssü yakınında yakalanan ve sonradan darbe teşebbüsünün 1 numarası olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün ilk mahkemede salıverilmesi üzerindeki sis perdesi neden aralanmamaktadır?

Sadat başkanı ve cumhurbaşkanlığı başdanışmanı emekli general Adnan Tanrıverdi.

ERDOĞAN’IN KARANLIK ORDUSU SADAT

Eski Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiası doğru mudur? O gece görüntülere ve tanık ifadelerine yansıyan “siyah tranporter”lar neden soruşturulmamıştır?

15 Temmuz sivil ölümleri yeterince araştırıldı mı? Niçin hiçbirine otopsi yapılmadı? Yargılanan erler ve avukatlarının “bizden teslim alınan silahların balistik incelemesi yapılsın” talepleri mahkemeler tarafından neden ısrarla reddedildi?

“Keskin nişancı” iddiasında bulunan bazı maktul yakınları bu beyanlarını niye geri çekti? 15 Temmuz’dan sonra rütbeli askerlere işkence ettiği belirtilen emekli SAT komandosu Ali Türkşen’in 15 Temmuz ve Sadat’la ilgili ifadeleri niye araştırılmamıştır?

SADAT, kendi internet sitesindeki bilgilere göre 28 Şubat 2012’de kurulmuş. Başında Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi bulunuyor. “15 Temmuz’dan sonra ne istediysek oldu.” diyen Tanrıverdi şu an Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı…

Tanrıverdi ne istemiştir ve elde etmiştir? Sadece dost ve müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerine eğitim verdiğini belirten Sadat’ın eğitim programında “gayr-i nizami harp, tahrip ve keskin nişancılık” da mevcut olduğunu söyleyip bu bahsi kapatalım.

TÜRKİYE’NİN EN KARANLIK VE KANLI GİZLİ SAVAŞI

Yedi günlük yazı dizisini 15 Temmuz ile sonlandırıyoruz. İlk altı bölüm boyunca Gladio ve örtülü operasyonlarına değindik. Peki, 15 Temmuz bir Gladyo yani NATO operasyonu mudur? Bunu söylemek pek mümkün görünmüyor.

15 Temmuz’dan sonra tasfiye edilenler arasında NATO subayları çok fazla, hatta tüm NATO subayları tasfiye edildi denebilir. Hadise sırasında görev gereği yurt dışında bulunan NATO’da görevli subayların büyük bir kısmı Türkiye’ye dönmedi.

Fakat 15 Temmuz’la ilgili her şey Gladyo yöntemleriyle uyuşuyor. Gizli ordular, kamuoyu yönlendirmesi, şeytanlaştırma… Erdoğan ve şimdilik birlikte yürüdüğü Avrasyacı kadrolar Gladyo’dan öğrendikleri oyunu başarıyla sahnelediler.

Fakat gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

BOLD ÖZEL

Oğlu ile karantina hücresinde kalan anneden mektup var

3 hafta önce 3 yaşındaki oğlu ile hapse gönderilen Emine Köksal karantina hücresinden yazdı: “Küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyor?”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

2 Ekim 2020’de tutuklanıp oğlu Halid Metin ile birlikte Bursa Yenişehir Cezaevine gönderilen sınıf öğretmeni Emine Köksal karantina hücresinde geçirdiği 3 günü yazdı. 14 gün oğlu ile tek başlarına karantina süresinin dolmasını bekleyen Köksal, hayatının bir anda alabora olduğunu söyledi.

Oğlunun sürekli “Anne eve gidelim, evimizi özledim” dediğini aktaran Köksal, “Bir çocuğun kocaman dünyasını, hayallerini küçücük bir odaya sığdırdığını görmek çok zor. Evle ilgili hayallerin anlatırken inşallah eve gidebilirsek diye başlıyor artık cümlelerine. Anne şakacıktan burası bizim evimiz olsun diyor” dedi.

Dernek üyeliği bulunduğu için Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Köksal, Halid 1 yaşındayken de gözaltına alınmış ve oğlunun küçük olması nedeniyle denetimli serbestlikle bırakılmıştı.

“BİR ÇOCUK İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR YÜK DEĞİL Mİ?”

Cezaevi hücresine girdikten itibaren oğlunun “Anne neden geldik buraya?” “Burada ne yapacağız” “Bunlar kim?” diye aralıksız sorduğunu belirten Köksal, Halid Metin’in bir gün çok öfkelendiğini, kapıya tekmeler attığını, kapının açılmadığını görünce “Camdan atlayalım” dediğini aktardı. Köksal, “Terliklerimizi çıkar, ayakkabılarımızı giyelim, gidelim” diyor. Nezarette de aynısını yapmıştı. Ayakkabılarını alıp el sallamıştı. Konuşamıyordu daha. 3 yaşında küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Sonra baktı kapı açılmıyor, “Camdan atlayalım” diyor. Ve ben yapılan tüm haksızlığa rağmen ona kaçmanın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Neden?” ifadelerini kullandı.

Köksal, bahçe saati geldiğinde ise oğlunun yine çok ağladığını ve “Anne taksiye binip gideceğim.” dediğini yazdı. Onu 1 saatlik havalandırma hakkı süresince olabildiğinde koşturup hareket ettirmeye çalıştığını da belirtti.

“BEYNİM ZONKLUYOR, BU ÇOCUK BURADA DURAMAZ”

Koğuş ve hücre ortamlarının çocuklar için hijyenik olmadığı biliniyor. Oğlunun banyo yapmak, tuvalete bile gitmek istemediğini aktaran Köksal, “Bu çocuk burada duramaz” dedikten sonra duvarlar dahil her yeri çamaşır suyuyla silmesine rağmen ortamın paslı ve kirli olduğunu söyledi.

31 yaşındaki Köksal, tutukluluğa itiraz dilekçesine red cevabı geldiği günü ise şöyle anlatıyor: “Bugün itiraz dilekçeme red cevabı geldi. Cezanın uygun olduğuna kanaat getirmişler. Beynim zonkluyor. Bir insan da değil bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz, vicdansız olabiliyor. Bir çocuğun hallerine, kör, sağır duyarsız olabiliyor.”

Emine Köksal’ın eşi Emin Köksal da 4 yıldır Bursa E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen finans müdürü Emin Köksal’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

Babası hapiste olan 3 yaşındaki Halit’in annesi de tutuklandı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ

İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”

Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”

Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

Okumaya devam et

Popular