Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Diktatörlüğün Gizli Orduları-7: 15 Temmuz ve cevapsız kalan sorular…

Gladyo yapılanmasının Türkiye’de siyaseti ve toplumu şekillendirmek için işlediği karanlık cinayetlerin tamamına yakını meçhul olarak kaldı. Yazı dizisinin son bölümünde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne dair cevapsız kalan sorular var… 15 Temmuz’a giden yolda Erdoğan’ın taşları nasıl döşediği anlaşılmadan ne 15 Temmuz 2016 darbesi ne de vesayet sistemi anlaşılabilir… 

15 Temmuz 2016 yüz binlerce insan için bir dönüm noktası. Özgürlüğünü, işini, çevresini kaybeden; vatanından, sevdiklerinden ayrılan birçok kişi hayatı o günün öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmış durumda.

O meşum gün hem insanlarda hem de toplumsal yapıda birkaç kuşakta ancak giderilebilecek yaralar açtı.

Peki ne oldu da o gün yaşandı?

ANAYASA REFERANDUMUNDAN 15 TEMMUZ’A SAVRULAN TÜRKİYE

Aslında her şey 2010 anayasa değişikliği referandumu ile başladı. Hizmet Hareketi’nin de büyük destek verdiği referandumda halk onayından geçen maddeler daha demokratik bir düzen getiriyordu. Siyaseti vesayet gölgesinden çıkaran, hukuk üzerindeki iktidar etkisini azaltan, sivil alanı genişleten bir düzen.

Ancak Erdoğan kısa süre içinde bu gömleğin kendisine uymadığını fark etti. İstediği gibi hareket edemeyecekti. Güçlü bir sivil alan ve bağımsız hukuk ileride işleri onun için zorlaştırabilirdi.

DEMOKRASİ VE HUKUKTAN RAHATSIZ OLANLAR YAKINLAŞIYOR

2010 referandumundan rahatsız olan sadece Erdoğan değildi. Derin devletin o günlerdeki yüzü olan “Ulusalcı” cephe de bu durumdan rahatsızdı. Daha demokratik bir Türkiye yıllardır sürdürülen “ulus devlet” idealinin çöpe atılması anlamına geliyordu onlar için.

Erdoğan’ın bir zamanlar “savcısıyım” dediği Ergenekon davasına karşı söylemlerinin de bu dönemde değişmeye başladığı görülür. Erdoğan geri dönmek istiyordu, fakat en etkin sivil oluşum olan Hizmet Hareketi’nden destek göremeyeceğini biliyordu. İstediği ve uğruna Ergenekoncu çevrelerle anlaştığı merkeziyetçi otoriter yönetim için başka bir yöntem bulması gerekiyordu.

Davos’ta “one minute” çıkışı sonrası Erdoğan’ı binlerce kişinin karşılaması organize bir hazırlıktı.

ERDOĞAN GERİLİMİN GÜCÜNÜ KEŞFETTİ

Aradığı yöntemi 2009 yılında yaşanan “One minute” vakası hatırlattı. Dönüşünde hazırlanmış kıtalar tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Kimse olaydaki diplomatik tutarsızlığı ve sonrasında neler yaşandığını tartışmıyordu.

Erdoğan o gün “gerginlik stratejisi”ni nasıl kullanabileceğini gördü. Kitleye bir hedef gösterirse kitle oraya bakıyordu, kimse gösteren eldeki kirle ilgilenmiyordu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması devletin derinliklerinde yeni ittifakların önünü açtı.

7 ŞUBAT 2012 MİT KRİZİ VE ERDOĞAN’IN YERDE BULDUĞU FIRSAT

Bu stratejiyi test edebilmek için çok beklemesi gerekmedi. 7 Şubat 2012’de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) krizi patlak verdi. Hakan Fidan KCK soruşturmaları kapsamında ifadeye çağrıldı. Çünkü soruşturmalarda KCK yapılanmasına sızdığı ifade edilen MİT elemanlarının ölümle sonuçlanan eylemlerde yer aldığı ortaya çıkmıştı.

Erdoğan bu olayı kitlesini öteden beri ipini çekmeyi istediği Hizmet Hareketi’ne karşı ne kadar yönlendirebileceğini görmek için kullandı. Çıkan sonuç kendisi için umut vericiydi. Birçok kişi ifadeye çağrılma işinin Hizmet Hareketi’nin kumpası olduğuna inanmıştı. Erdoğan bu olayda medyasını da test etme fırsatı buldu. Artık hazırdı.

FETHULLAH GÜLEN’İN “SULHTA HAYIR VARDIR” ÇIKIŞI

Hizmet Hareketi, KCK operasyonlarına başta destek veriyordu. Güvenlik bakış açısının ağırlığı öne çıkıyordu. Hizmet Hareketi’nin sonradan barışçıl ve insan hakları temelinde farklı bir tutum takınması, aslında 15 Temmuz’a giden yolda önemli bir kilometre taşıydı. Fethullah Gülen 2013 yılı ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek bu konudaki bakış açısı değişikliğini açıkça ortaya koyuyordu.

“Kürt Meselesi” devletin derinlikleri için hassas bir noktaydı. 12 Eylül’den beri düşman Kürt hareketiydi. Devletin katı güvenlikçi politikaları dışında bir söyleme tahammül gösterilemezdi. Özal’ın ve Eşref Bitlis’in şüpheli ölümleri, Cem Ersever’in infazının bu konuyla ilgisini dünkü yazımızda belirtmiştik. Hizmet Hareketi’ne müsamaha edilecek değildi.

Fakat Hizmet Hareketi Fethullah Gülen’den ibaret değildi. Gülen’i öldürmek bir şeyi değiştirmezdi, zaten ABD toprakları içinde böyle bir işe de kalkışamazlardı.

Hareketi bütünüyle tasfiye etmek gerekiyordu. Bu ise ancak halktaki teveccühü kıracak büyük bir şeytanlaştırma operasyonu ile mümkündü.

Fethullah Gülen, 2013 yılının ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek Kürt meselesinde barışçıl çözüme işaret etmişti.

Fethullah Gülen’in “sulhta hayır vardır” konuşmasından kısa bir süre sonra MİT’ten başbakanlığa giden bir bilgi notu Hizmet Hareketi’yle ilgili şeytanlaştırma operasyonu için düğmeye basılmasına sebep oldu.

MİT, Erdoğan’ı bazı bakanların Reza Zarrab ile olan tehlikeli ilişkileri konusunda uyarıyordu. Erdoğan’ın bundan aldığı mesaj yolsuzluk meselesinin eninde sonunda patlayacağı oldu. İşte aradığı fırsat buydu. Ama oyunun inandırıcı olması için kitlesine bir gerekçe sunması gerekiyordu.

PLANIN İLK AYAĞI DERSANELER

Aynı yılın mayıs ayında dersanelerin kapatılması meselesi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından gündeme atıldı. Erdoğan geride duruyor, konuyla ilgili direkt konuşmalarda bulunmuyordu. Hizmet Hareketi’nin karara tepkisi ise tam da Erdoğan’ın beklediği gibi sert oldu.

Dersaneler Hizmet Hareketi’nin temel insan kaynağıydı, üstelik kapatma kararı eğitim gerçekleriyle de örtüşmüyordu. Hemen hepsinin çocukları Hizmet dersanelerine ya da okullarına gitmiş olan AKP çevrelerince bu tepki kamuoyuna, “Para musluğu kesilen Cemaat tepki gösteriyor.” şeklinde yansıtılıyordu.

İranlı Reza Zarrab’ın bakanları rüşvete boğduğunu belgeleyen 17/25 Aralık 2013 operasyonu Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu idi.

YOLSUZLUK OPERASYONUNA KARŞI BAHANE HAZIRDI

Erdoğan, dersane konusundaki kenarda duran tutumunu 21 Kasım 2013’te değiştirdi ve, “Kapatmaya kararlıyız.” diyerek tavrını net bir şekilde ortaya koydu.

Sadece bir ay sonra tarihin en büyük yolsuzluklarından biri ortaya saçıldığında Erdoğan bunu “cemaatin dersane rahatsızlığından dolayı AKP’ye operasyon yapması” olarak tanımladığında kendisine körü körüne inanacak kitle çoktan hazırdı.

Mahkeme kararıyla yapılan dinlemeler, ayakkabı kutularından çıkan paralar kimsenin umurunda olmadı. “Cemaat” dersane konusunda net tavrını gösteren Erdoğan’ı devirmek istiyordu. Ergenekon’la çoktan anlaşılmış olduğu için başta yargı bürokrasisi olmak üzere bütün bürokrasi Erdoğan namına artık mesele değildi.

17 Aralık 2013-15 Temmuz 2016 arası hem sosyolojik hem politik açıdan başlı başına bir araştırma konusudur. Erdoğan koca bir kitleyi adım adım en ağır insan hakları ihlallerine, haksızlıklara, zulme sessiz kalacak hatta destek olacak hale getirdi.

Sonra… Sonrası 15 Temmuz… Planlandı ya da kullanıldı…

15 TEMMUZ’UN KARANLIK SORULARI

15 Temmuz’u uzun uzadıya anlatacak değiliz. Yukarıdaki süreç bile her şeyi ifadeye yeter. Ancak 15 Temmuz ve sonrası ile ilgili hâlâ cevap bekleyen soruları yeniden hatırlatmak bu menfur tezgâh dolayısıyla acı çeken yüz binlerce insana karşı bir vefa borcudur.

İSTİHBARAT ZAAFI MI VAR, YOKSA BİLİNİYOR MUYDU?

Bir darbe girişiminin varlığını bilmek öncelikle istihbarat kurumlarının işidir. Böyle bir hadise akabinde istihbarat teşkilatının suçlanması hatta sorumlusunun yargılanması gayet normaldir. Oysa MİT 15 Temmuz’a kadar darbe girişimiyle ilgili hiç bir istihbarat vermemiştir.

‘Cemaat’ üyesi olmakla suçlanarak hapse atılan bir asker haber vermese MİT’in 15 Temmuz günü 16:00’da da haberi olmayacaktı. 12 Eylül 1980’de bile dönemin imkânlarına rağmen askeri bir hareketlilik olduğu öğrenilmiş, ancak müdahale edilememiştir.

Oysa AKP hükümeti tüm imkânlarına rağmen 15 Temmuz girişimi ile ilgili son ana kadar haber alamamıştır. Buna rağmen neden MİT müsteşarı yargılanmak şöyle dursun darbe komisyonuna bile çağrılmamıştır ve halen görevini sürdürmektedir?

Darbe istihbaratı saat 16:30’da Genelkurmay’a ulaşmıştır. Buna rağmen kuvvet komutanları düğüne gitmiş ve saatlerce orada kalmıştır. Bunun sebebi ortada aslında bir darbe olmadığını bilmeleri midir?

HULUSİ AKAR NİÇİN KORUNUYOR?

Askeri darbeler ya Genelkurmayın başında olduğu bir emir komuta zinciri içinde yapılır ya da kontrolü ele alan bir cunta tarafından yapılır. 15 Temmuz’un bir cunta darbesi olduğu iddia edilmektedir. 15 yıl öncesinin Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe Komisyonu’nda ifade vermişken Hulusi Akar niçin çağrılmamıştır?

Görevdeki bir genelkurmay başkanı olarak cuntanın kimlerden oluştuğunu en iyi onun bilmesi gerekmez mi? AKP güdümündeki darbe komisyonu Hulusi Akar’ın söyleyeceklerinden mi korkmuştur?

Askeri istihbarat teşkilatına sahip bir Genelkurmay başkanının aylarca hazırlık gereken bir cunta yapılanmasından haberdar olamaması en azından görev ihmali değil midir? Hulusi Akar bunun için neden hesap vermemiştir?

KOMUTA KADEMESİNİ ŞEKİLLENDİRMENİN ÖTEKİ YOLU

Darbe girişimi sonrasında ordunun general mevcudunun yarıya yakını ve binlerce üst rütbeli subay askerlikten uzaklaştırıldı, tutuklandı ve yargılandı. Hiçbir cuntada bu kadar üst rütbeli subay bir arada olmamıştır. Bu kadar generalin içinde olduğu bir girişim asla gizli kalamaz.

Darbeye adı karışan generallerin Hizmet Hareketi ile ilgisi olduğu iddiası –mahkemelerde somut bir delil sunulamadığına göre- MİT fişlemelerine mi dayanmaktadır?

Bu kadar çok sayıda üst rütbeli personelin tasfiye edilmesinde ordunun gelecek yıllardaki komuta kademesini şekillendirme amacı mı yatmaktadır?

Benzeri bir girişim 1960 darbesinden sonra da yapılmıştır. “Eminsu” (emekli inkılap subayları) hadisesi diye bilinen hadisede 30’dan fazla general ve yüzlerce subay emekliye sevk edilerek NATO’cu subayların önü açılmıştır.

Önü açılan bu subaylar ileriki yıllarda 12 Eylül’ün ve 28 Şubat’ın kadroları olarak karşımıza çıkmıştır. Aynı taktiği bu sefer AKP oynamakta ve gelecek yıllar için kendini garantiye almaya mı çalışmaktadır?

Dikatörlüğün gizli orduları-4: Belçika

TEZGAH GECESİNDE KARANLIK NOKTALAR VAR

Genelkurmay, saat 18:00’de hiçbir uçağın kalkmaması, kışlalardan askeri araç ve personel çıkarılmaması yönünde emir verdiği ve bu emir tüm TSK organları tarafından duyulduğu halde ne olduğundan habersiz küçük askeri grupların sokağa çıkarılması emrini kim vermiştir?

Sokağa çıkarılan erlere “terör şüphesi var”, askeri öğrencilere ise “tatbikat yapılacak” bilgisi verildiği mahkeme kayıtlarına yansıdığına göre kurban seçilen bu personeli sahaya süren kimdir? Yargılanan bazı askeri personeller kendilerini görev yerine getiren komutanların daha sonra bölgeden ayrıldığını ifade etmiştir. Kimdir bu komutanlar ve haklarında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?

Türk ordusunun darbe geçmişi malumdur. Bir darbenin nasıl ve ne kadar kuvvetle gerçekleştirilebileceğini hemen her subay kestirebilir.

1984’ten beri PKK ile yürütülen mücadele kapsamında gayrinizami harp konusunda oldukça tecrübeli olan TSK personeli çok az sayıda rütbeli asker, askeri öğrenciler, 1-2 tabur asker, birkaç tank ve uçakla darbe yapılamayacağını bilemeyecek kadar yetersiz midir?

15 TEMMUZ GECESİ SİYASETÇİ GÖZALTINA ALINMADI

Dünya tarihinde insanların en uyanık olduğu saatte darbe yapmaya kalkışan hiçbir ordu görülmemiştir. Tüm darbeler, sivil tepkisini ve kaybını önlemek için sabaha karşı yapılır. İlk yapılan iş ise halk tepkisini organize edebilecek siyasilerin ve sivil liderlerin derdest edilmesi olur.

15 Temmuz’da bunların hiçbiri olmamıştır. Herhangi bir iktidar yetkilisi gözaltına alınmaya bile kalkışılmamıştır. Bütün bu tutarsızlıklarla ilgili komisyonda ya da mahkemelerde soru sormak neden herhangi bir yetkilinin aklına gelmemiştir?

En küçük bir terör hadisesinde medyaya yayın yasağı getirilirken darbe teşebbüsü gibi hadisede niye yayın yasağı getirilmedi? Neden o gece Twitter ve diğer sosyal medya mecralar kapatılmadı ve internet yavaşlatılmadı?

Medyanın ve iletişimin engellenmemesi ortada bir darbe olmadığı için yönlendirilen sivil halkın az sayıdaki askeri rahatlıkla engellemesi ve böylece “demokrasi destanı” çıkarılabilmesi için miydi?

Eğitimli yüzlerce güvenlik personelince son model silahlarla korunan Erdoğan’ın Saray’ının 3’ü rütbeli 13 asker tarafından basılması ve bunların daha kapıdan girmeden gözaltına alınması tuhaf değil midir? Onları oraya bir şey yapamayacaklarını bile bile kim göndermiştir?

450 METREKARELİK SARAY’I VURAMAYAN PİLOTLAR!

Herhangi bir subay 13 askerle sarayın ele geçiremeyeceğini pekâlâ bileceğine göre bu askerler ne söylenerek oraya gönderilmiştir?

Darbe Erdoğan’a karşı yapılmaktadır. Uçaklar lazer teknolojili hedefleme sistemlerine rağmen Erdoğan’ın 450 bin metrekarelik sarayının sadece bahçesinin uzak bir köşesini bombalıyor. Ahmet Nesin’in TBMM’nin füzeyle vurulmadığı aksine içeriye yerleştirilmiş bir bombanın patlatıldığı, patlama yerindeki görüntünün de içten dışa bir patlamayı desteklediği yönündeki iddiaları neden araştırılmamıştır?

Sonuçta 15 Temmuz’dan sonraki cadı avında Meclis’in kayıtsız şartsız desteği en azından sessizliği sağlanmıştır. Kim kendisini öldürmek isteyenlere karşı merhamet gösterir ki?

FOCUS DERGİSİNİN YAYIMLADIĞI E-POSTA

Darbe girişiminden hemen sonra İngiliz İstihbaratı GCHQ’nun Türk hükümetinin telefon ve e-posta yazışmalarını yakaladığı ve “Yarın temizlik operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Fethullah Gülen ilan edilsin.” mesajını elde ettiği 24 Temmuz 2016’da saygın Alman dergisi FOCUS’ta yayımlandı. Şu ana kadar tekzip edilmedi. Bu iddia doğru mudur, doğruysa neden kimse bunun üstüne gitmemiştir?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hemen o gece 04:30’da darbe girişimini çözüp sonuca bağlayarak “Paralel Devlet Yapılanmasıyla irtibatlı yargı görevlileri ve general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar” hakkında gözaltı kararı vermesi şüphe uyandırıcı değil mi? Yargı görevlileri ile ilgili gözaltı ve tasfiye kararları 15 Temmuz’la ilgili şaibeli konularda sorular sorulmaması için midir?

AKIN ÖKSÜZ’Ü KİM YA DA KİMLER SERBEST BIRAKTI?

Öğretmenlerin, esnafların, ev kadınlarının bile en ufak şüphe ya da ihbarlarla gözaltına alındığı bir ortamda darbenin merkezi olduğu iddia edilen Akıncı Üssü yakınında yakalanan ve sonradan darbe teşebbüsünün 1 numarası olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün ilk mahkemede salıverilmesi üzerindeki sis perdesi neden aralanmamaktadır?

Sadat başkanı ve cumhurbaşkanlığı başdanışmanı emekli general Adnan Tanrıverdi.

ERDOĞAN’IN KARANLIK ORDUSU SADAT

Eski Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiası doğru mudur? O gece görüntülere ve tanık ifadelerine yansıyan “siyah tranporter”lar neden soruşturulmamıştır?

15 Temmuz sivil ölümleri yeterince araştırıldı mı? Niçin hiçbirine otopsi yapılmadı? Yargılanan erler ve avukatlarının “bizden teslim alınan silahların balistik incelemesi yapılsın” talepleri mahkemeler tarafından neden ısrarla reddedildi?

“Keskin nişancı” iddiasında bulunan bazı maktul yakınları bu beyanlarını niye geri çekti? 15 Temmuz’dan sonra rütbeli askerlere işkence ettiği belirtilen emekli SAT komandosu Ali Türkşen’in 15 Temmuz ve Sadat’la ilgili ifadeleri niye araştırılmamıştır?

SADAT, kendi internet sitesindeki bilgilere göre 28 Şubat 2012’de kurulmuş. Başında Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi bulunuyor. “15 Temmuz’dan sonra ne istediysek oldu.” diyen Tanrıverdi şu an Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı…

Tanrıverdi ne istemiştir ve elde etmiştir? Sadece dost ve müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerine eğitim verdiğini belirten Sadat’ın eğitim programında “gayr-i nizami harp, tahrip ve keskin nişancılık” da mevcut olduğunu söyleyip bu bahsi kapatalım.

TÜRKİYE’NİN EN KARANLIK VE KANLI GİZLİ SAVAŞI

Yedi günlük yazı dizisini 15 Temmuz ile sonlandırıyoruz. İlk altı bölüm boyunca Gladio ve örtülü operasyonlarına değindik. Peki, 15 Temmuz bir Gladyo yani NATO operasyonu mudur? Bunu söylemek pek mümkün görünmüyor.

15 Temmuz’dan sonra tasfiye edilenler arasında NATO subayları çok fazla, hatta tüm NATO subayları tasfiye edildi denebilir. Hadise sırasında görev gereği yurt dışında bulunan NATO’da görevli subayların büyük bir kısmı Türkiye’ye dönmedi.

Fakat 15 Temmuz’la ilgili her şey Gladyo yöntemleriyle uyuşuyor. Gizli ordular, kamuoyu yönlendirmesi, şeytanlaştırma… Erdoğan ve şimdilik birlikte yürüdüğü Avrasyacı kadrolar Gladyo’dan öğrendikleri oyunu başarıyla sahnelediler.

Fakat gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

BOLD ÖZEL

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

Kalkınma Bakanlığı’ndan ihraç edildikten sonra tutuklanan ve hapiste akciğer kansere yakalanan KHK’lı endüstri mühendis Abdülazim Özdemir dün gece öldü. Özdemir, 4. evre olana kadar tahliye edilmemişti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Cezaevinde akciğer kanserine yakalanan ve 4. evre olana kadar tahliye edilmeyen KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir 50 yaşında hayatını kaybetti. Özdemir’e geç teşhis konulduğunu ve tedavisinin geciktirildiğini tutuklu eşi Emir Özdemir ortaya çıkarmıştı. Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazan Emir Özdemir, “Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı?” diye sormuştu.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edildi. Dosyası 1,5 yıl Yargıtay’da bekleyen Özdemir, cezası onaylanınca Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine konuldu.

“CEZAEVİNE SAPASAĞLAM GİRDİ”

İkinci kez hapse giren Abdülazim Özdemir’e 10 ay sonra Ocak 2020’de 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Ancak hastalığının teşhisi ve tedavisinde geç kalınmıştı.  Yaklaşık iki yıldır Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Abdülazim Özdemir’in eşi Emir Özdemir, 7 Ocak 2020’de HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak eşinin uğradığı hak ihlallerini şöyle anlatmıştı:

“Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi. Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini  söylemiş. Ama araya Kurban Bayramı girdi, ihmal edildi. Eşim idareyle görüştü ancak unutuldu. Sevk edilmedi. Ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı. Sonunda acilen ağustos ayında ameliyat olmak zorunda kaldı. Meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak. Bir sürü tahlilden sonra 6 Ocak 2020’de maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”

EŞİ CEZAEVİNDE KORONA OLDU, CENAZEYE KATILAMAYACAK

Milletvekilliği düşürülmeden önce olayın peşine düşen Ömer Faruk Gergerlioğlu, Abdülazim Özdemir’in sağlık durumunu ve yaşadığı hak ihlallerini Meclis’te geçen yıl defalarca gündeme getirdi. Sosyal medya baskısı nedeniyle Şubat 2020’de tahliye edilen Özdemir bir yıldır Ankara’da tedavi görüyordu.

6, 10 ve 16 yaşında 3 kızı olan Abdülazim Özdemir’in eşi, 20 yıllık matematik öğretmeni Emir Özdemir de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık iki yıldır tutuklu olan Emir Özdemir, geçen hafta koğuşta koronavirüs kaptı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre sağlık durumu düzelene kadar Emir Özdemir’e eşinin vefat ettiği söylenmeyecek. Dolayısıyla cenazeye de katılamayacak. Daha önce birçok mahpus, pandemi nedeniyle vefat eden yakınlarının cenazelerine savcılık izin vermediği için gidememişti.

Abdülazim Özdemir’in son hali.

KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok!

4. evre kanserli tutuklu yoğun bakıma kaldırıldı, hala tahliye edilmedi

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

En fazla aşı en çok vaka: Koronavirüs aşısı korumuyor mu?

Etkinlik oranı tartışma konusu olan Çin aşısını kullanan Türkiye’de vaka sayılarının aşılamaya paralel olarak artması dikkat çekti. Aşının en fazla yapıldığı şehirlerin aynı zamanda en çok hastanın görüldüğü iller olması “Aşı işe yaramıyor mu?” sorusunu gündeme getirdi.

BOLD ÖZEL – Kovid-19 salgınına karşı Türkiye’de ilk etapta 11 milyon Çinli Sinovac şirketinin ürettiği Coronavac aşısı yapıldı. İki haftadır ise Almanya’dan alınan 1 milyon 400 bin doz Pfizer Biontech aşısı uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın Kovid-19 aşılama haritasıyla 100 bin kişide görülen vaka haritası ise ilginç ayrıntılar içeriyor. Aşının en fazla yapıldığı şehirlerin, rekor korona vaka sayısıyla zirvede bulunması dikkat çekiyor. En fazla aşının yapıldığı bu iller yüksek riskli şehirler arasında yer alıyor.

İSTANBUL VE SAMSUN ÖRNEĞİ

Risk haritasında kırmızıya boyanan bütün şehirler aşılamanın en fazla görüldüğü iller olarak ön plana çıkıyor. 3 milyon 161 bin 630 aşının yapıldığı İstanbul’da vaka sayısının düşmesi beklenirken tam tersi bir durum yaşanıyor. Mega kentte 100 bin kişide 804,97 Kovid-19 hastası bulunuyor. 406 bin 149 doz aşıyla nüfusa göre en fazla aşılamanın yapıldığı Samsun’da da 100 bin kişide 645,17 kişi virüsü taşıyor.

EN AZ AŞI EN AZ VAKA

En az aşı yapılan şehirler ise vaka sayıları en az olan iller kategorisinde yer alıyor. 16 bin 288 aşının yapıldığı Hakkari’de 100 binde 46 kişide korona hastası görülüyor. 28 bin 295 kişinin aşılandığı Şırnak’ta da durum aynısı. Şırnak’ta 100 bin kişide 32,17 kişide virüs bulunuyor.

Aşı ile vaka ilişkisi arasındaki doğru orantıyı bozan tek şehir ise Kilis. 25 bin 152 aşının yapıldığı Suriye sınırındaki şehirde 100 bin kişide 508 kişide Kovid-19 hastalığı bulunuyor.

AŞILAMA SAYISI 20 MİLYONA DAYANDI

17 Nisan 2021 tarihi itibariyle Türkiye’de toplam 19 milyon 935 bin 543 aşı yapıldı. 12 milyon 150 bin 134 kişiye birinci doz aşı vurulurken, 7 milyon 785 bin 409 kişiye ise iki doz aşı yapıldı.

Muhtarlar, icra takiplerine yetişmek için eleman alıyor

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Örtülü ödenek harcaması katlandı, ufukta seçim mi var?

Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan ve nereye harcandığı açıklanmayan “örtülü ödenekten” martta 371.5 milyon TL harcama yapıldı. Harcamanın geçen ayın dört katını geçmesi “ufukta seçim mi var?” sorusunu akıllara getirdi.

BOLD – Seçim dönemlerinde katlanan örtülü ödenek harcamasında bir önceki aya göre 4 katın üzerinde artış gerçekleşti. Örtülü ödenek kullanımındaki bu artış erken seçim konusunu yeniden gündeme getirdi.

3 AYDA 729 MİLYON LİRA HARCANDI

Hazine ve Maliye Bakanlığı mart ile ocak-mart dönemi bütçe gerçekleşme sonuçlarını açıkladı. Nereye harcandığı açıklanmayan ve bütçe giderleri içerisinde “gizli hizmet giderleri” olarak gösterilen “örtülü ödenekten” mart ayında rekor harcama gerçekleşti. Şubatta 89.3 milyon TL olan “örtülü ödenek” harcaması martta 4 katın üzerindeki artışla 371.5 milyon TL’ye çıktı. Ocaktan bu yana “örtülü ödenekten” yapılan 3 aylık toplam harcama da 728.7 milyon TL’ye ulaştı.

2021 ÖRTÜLÜ ÖDENEK BÜTÇESİ 6 MİLYAR LİRA

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hesabı sorulamayan ve “örtülü ödenek” olarak da adlandırılan “Gizli Hizmet Giderleri” kaleminden bu yıl 6 milyar TL’ye kadar harcama yapabilecek. Bu yıl genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerine 1 trilyon 223,5 milyar TL ödenek ayrıldı. Kanun gereği, Erdoğan gizli hizmet gideri olarak bu tutarın binde 5’ini harcayabiliyor. Bu hesapla Erdoğan bu yıl 6 milyar 115 milyon TL’ye kadar harcama yapabilecek.

SEÇİM HARCAMALARINDA KULLANILMASI YASAK

Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası’nda yer alan düzenlemeye göre, gizli hizmet giderleri, “Kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Devlet ve Hükumet icapları” için kullanılabiliyor. Mevzuat, örtülü ödeneğin “Bu amaçlar dışında ve Cumhurbaşkanının ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında” kullanılmasını yasaklıyor.

11 YILDA 7 MİLYAR LİRA HARCANDI

AKP iktidarlarını kapsayan 18 yıllık dönemde gizli hizmet giderleri kaleminden yapılan harcamalar, tüm zamanların rekorunu kırdı. Buna göre, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından 2020 yılının Ekim ayına kadar örtülü ödenekten 19 milyar TL harcandı. 2003 yılı mart ayında Abdullah Gül’den Başbakanlığı devralan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği 2014 yılı Ağustos ayına kadar 7 milyar 93 milyon TL gizli harcama yapıldı.

SARAY’LA BİRLİKTE KULLANIM KATLANDI

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle gizli ödeneğe 2015’de ortak olmasıyla harcamalardaki rekorlar kırılmaya başlandı. 2015’de 1.7 milyar TL, 2016’da 2 milyar TL harcanan örtülü ödenekten 2017’de ise iki ayrı harcama kalemi üzerinden tam 3 milyar TL harcandı. 2018’de bu tutar 1 milyar 721 milyon TL, 2019’da ise 2 milyar 80 milyon TL oldu. Bu yılın Ekim ayına kadar yapılan harcama tutarı ise 1 milyar 558 milyon TL olarak hesaplandı.

 

AKP’li troller misilleme başlattı: 128 milyar dolara karşılık 121 milyar lira nerede?

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0