Bizimle iletişime geçiniz

Eskimez Yazılar

Kemal Karpat | Yurt dışındaki Türk okullarının değeri

ABD'de ikamet eden tarihçi Kemal Karpat 94 yaşında hayatını kaybetti.

Tarih alanındaki çalışmalarını ABD’de Wisconsin Üniversitesi’nde yürüten Prof. Dr. Kemal Karpat 21 Şubat 2019’da hayatını kaybetti.

Karpat 94 sene boyunca ilme adanmış örnek bir hayat sürdü. Popülerliğe kaçmadan bilimsel çizgide yürüyerek önemli eserler kaleme aldı, yeni ilim insanları yetiştirdi.

Prof. Dr. Kemal Karpat 94 yaşında hayatını kaybetti.

KEMAL KARPAT’IN TÜRK OKULLARINA BAKIŞI

Prof. Dr. Kemal Karpat ilim hayatının büyük kısmını Türkiye dışında yürüten biri olarak dünyayı daha iyi okuyabiliyordu.

Karpat, 20 Temmmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde Kanunu Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Ufuk Yayınları’nın 2005 yılında çıkardığı “Barış Köprüleri” adlı çalışmada “Yurtdışındaki Türk Okullarının Değeri” başlıklı bir makale kaleme almıştı.

Karpat, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin kapatmak için elinden geleni yaptığı Türk okullarını, “Bu okulları daha yakından tanımak ve takdir etmek her Türkün vazifesidir.” sözleriyle takdir ediyordu.

Prof. Dr. Kemal Karpat’ın makalesinin tam metni:
YURT DIŞINDAKİ TÜRK OKULLARININ DEĞERİ

Yurt dışında bulunan Türk Okulları’nı tesadüfen keşfettim. Konferanslar, özel grup gezileri nedeniyle 1996’dan beri Azerbaycan, Tataristan, Bosna, Kazakistan ve son olarak 2004’de Romanya ve Gürcistan’da bulunan okulları ziyaret ettim. Böylece herhangi bir tesir altında kalmadan bu okulları kendi eğitim felsefeme ve tecrübeme göre değerlendirme fırsatını buldum.

Okullarda ilk dikkatimi çeken husus; orada hâkim olan dostluk, kardeşlik, hoşgörü havası ile eğitimci ile öğrenciler arasındaki karşılıklı saygı ve güven bağları oldu. Öğrencilerin hemen hemen tümünün yerli halkın çocuklarından oluşmasına karşılık eğitimcilerin ezici çoğunluğu Türkiye’nin büyük üniversitelerinden mezun olmuş, yabancı dil bilen kimselerdi.

Bu okullarda matematik, fizik, kimya, bilgisayar, ekonomi, medya, yabancı dil, sosyal bilimler dersleri ağırlıktadır. Din derslerine, yani İslâm ve başka dinler hakkınca tamamiyle bitaraf, objektif olarak bilgi kabilinden verilen derslere (hem de ihtiyarî olmak şartıyla) ayrılan zaman iki üç saati geçmemektedir.

Okullarda verilen derslerin pratik hayatta faydalı bilgiler üzerinde yoğunlaştığını gördüğüm gibi bu hususu yerli halktan bir çok kimseden de duydum. Her gittiğim yerde halk bu okulların çok üstün kalitede eğitim verdiklerini belirttiler. Onun için de her boş kontenjan için en azından on adayın başvurduğunu söylediler.

Okullar bulunduktan ülkelerin eğitim kurallarına uygun olarak çalıştıkları gibi idarecileri arasında da o ülkenin vatandaşları vardır. Yabancı ülkede olmakla beraber okulların her birinde resim, kitap, heykel ve sanat eserlerinden oluşan bir Atatürk köşesi vardır.

Ben bu gibi köşeleri Batı Avrupa’da kurulmuş bazı Türk Okulları’nda pek görmedim. Okulların sayısını tam bilmemekle beraber ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim veren bu okullarda eğitim gören tüm öğrenci sayısının 50 binlere ulaştığını tahmin ediyorum.

Kanımca bu Türk Okulları çağına uygun, bireyci, insana dönük, pratik oldukları kadar insanın maneviyatına da hürmet ederek eğitim vermektedirler ve bunun için bulundukları. ülkelerde kabul görmektedirler. Bu okullar Türk dilinin öğrenilmesini sağlamaktadırlar.

Azerbaycan, Gürcistan, Rusya gibi ülkelerde kurulmuş bu okullar en yüksek kalitede öğrenci yetiştirmektedirler. Bu okulların öğrencileri uluslararası ödüller kazanarak ülkelerine onur getirmişlerdir. Mesela Romanya 2004 senesi bilim olimpiyatında dört madalya kazanmıştır.

Bunların ikisini, altın ve bronz madalyaları Bükreş’teki uluslararası Türk lisesinde okuyan öğrenciler kazanmıştır. Romen cumhurbaşkanı, devlet olarak bu başarıdan dolayı gurur duyduklarını belirttikten sonra okulun Türk idarecilerine Romanya’ya şeref getirdikleri için teşekkür etmiştir.

Romanya’da hizmet veren bu okul Türk -Romen ilişkilerini güçlendirdiği gibi bu ülkede yatırım yapmış Türk iş adamlarına da destek vermektedir.

Bulundukları ülkenin kültürüne, kanunlarına ve geleneklerine saygı gösteren ve herhangi bir ideolojinin hizmetinde olmayan bu okullar kendilerini serbest, hür düşünen, sağlam ruhlu insan yetiştirmeye adamışlardır. Bu okulları daha yakından tanımak ve takdir etmek her Türkün vazifesidir.

Gerçekten, bu okullar kuruluş, işleyiş, ve Türkiye’nin dışarıya açılması ve tanıtılması bakımından iftihar edilecek bir seviyededir. Okullar Türk devletinden herhangi bir yardım görmeden, sivil kişiler tarafından kurulmuş, merkezi finansmana ve kontrole tabi olmadan işleyen kurumlardır.

Anladığım kadar her okulun amacı sonunda kendi kendini idare eden ve finansmanını kendi imkanlarıyla sağlayan bir kurum olmaktır. Fikir babası Fethullah Gülen Hoca’dır. 1989 yılı kasım ayında Süleymaniye Camii kürsüsünden Orta Asya ülkelerinin sorunları ile ilgilenmeyi önermiştir.

Bir süre sonra 37 kişilik öncü bir kafile Gürcistan ve Azerbaycan’da temaslar yaptıktan sonra burada ilkokulların temelini atmış ve ondan sonra bu okullar beş kıtaya yayılmışlardır. Bu sayede Türkiye’nin ve Türklerin bir eğitim mucizesi vesile olduklarını söylemek yerinde olur. Bu okulları her bakımdan ruhen dengeli ve dünya anlayışına sahip, hür kişiler yetiştirmeye öncülük ettikleri için takdir ettim.

Türkiye’nin bilhassa cumhuriyet döneminin aşırı bir devletçi gelenek yarattığı malumdur. Her kurumun mutlak devlet kontrolünde olmasına önem veren bu tekelci düşünce eğitim sistemini derinden etkilemiştir.

Yeni kurulan bir siyasi rejimin aldığı bazı kararları anlayışla karşılamak yerindedir, fakat eğitim alanında bazı iyi kararlara rağmen devletçilik aşırılık yaratmıştır. Bu şartlar altında ve belki onlara bir tepki olarak hür ve insanî bir eğitim teşebbüsünün, yani Türk Okulları’nın Türkiye’den çıkması çok takdir edilecek bir olaydır.

Bu okullar Türkçenin konuşulmasında ve Türk kültürünün yayılmasında birinci derecede etkilidirler. Bu noktadan hareket eden yabancı bazı araştırmacılar bu okulları Türk millî kültürünü yaymanın yani Türk misyonerliğinin bir çeşit vasıtası olarak görmüşlerdir.

Bu okulların karşısında olan üç grup vardır: 

Birincisi Türkiye’de devletçi yani kişiyi ve toplumu sıkı kontrol altında tutmak isteyen gerçek demokrasiden ve gerçek hürriyetten korkan siyasi tekelcilerdir.

İkinci grup ise dış ülkeler mensubu kimselerdir. Bunlar Türkiye’nin gelişmesini istemeyen ye Türkiye’nin kötü tanıtılması için elinden geleni yapan kimselerdir.

İlk gruptaki kimseler bu okulları din propagandası yapmakla suçlamalarına karşılık, ikinci, gruptaki kimseler bu okulları “milliyetçilik” ve “Türkçülük” yapmakla itham etmektedirler.

Nihayet üçüncü bir grup (bu bilgiyi yeni okuduğum bir doktora tezinden alıyorum) Gülen Hareketi’ni ve bilhassa bu okulları uluslararası alanda devlet ile işbirliği yapmakla suçlamaktadır.

Aynı kimseler bu hareketi, içeride devlet ile toplum uyum araştıran yeni bir yaklaşım ve çaba olarak görmektedirler. Aynı konu etrafında bu kadar farklı ve çelişik görüşlerin ortaya çıkmasını her şeyden evvel bu okulların başarısının bir sonucu olarak görmek mümkündür.

Hâlbuki bu okulların “millîliği”, ne ideolojiden ne dinden kaynaklanmaktadır. Onların millîliği; okulların Türkler tarafından yönetilmesinden, öğretmenlerin Türk oluşundan ve okulda derslerin Türkçe verilmesinden, doğmaktadır. Bu amaçları olmayan ve bulundukları ülkenin insanına hizmet eden bu okullar aynı zamanda Türkiye’yi ve insanlarını kimseyi rencide etmeden tanıtmaktadırlar.

Türkiye’yi dışarıda tanıtmanın en güzel şekli de budur. Bürokrasinin başaramadığını bu okullar gerçekleştirmiştir. İki yıl kadar önce Bosna’da, okulların sene sonu toplantısında öğrencilerin Türkçe şiirler, Türküler okumalarını ve piyeslerde Türkçe konuşmalarını dinlemek gerçekten büyük bir zevk olmuştu.

Aynı okullar Türk iş adamlarının yerli halkla temas kurmalarını kolaylaştırdığı gibi kurulan binlerce iş yerinin Türkiye’den mal alıp satmalarına yerli halk ile temaslar kurmalarına doğrudan doğruya veya dolayısıyla yardım etmektedirler.

Başka bir deyimle bu okullar en azından üç faaliyeti yani eğitimi, Türkiye’yi tanıtmayı ve ekonomik gelişmeyi hem Türkiye’nin hem bulundukları ülkelerin çıkarım sağlayacak şekilde yürütmektedirler.

Şurası da bir gerçektir bu okulların bu kadar büyük başarı sağlamasında Türk öğretmenlerinin mesleki kabiliyetleri kadar inanarak, fedakârlıkla kendilerini bu mesleğe vermeleri de birinci derecede rol oynar.

Anadolu’nun ücra bir köşesinde doğmuş büyümüş büyük iddiaları olmayan sıradan gibi görünen kimselerin sahip oldukları kabiliyet, fedakarlık ve idealizmin yüceliğini bu okullar ortaya çıkarmıştır.

Azerbaycan’ın kuzeyinde, Guba kasabasında ilk kurulan okul; büyük tahta kutuları dershane yaparak başlamıştı. Öğretmenler kışın üst üste giydikleri paltolar içinde ders vermiş, aynı şekilde giyinmiş öğrenciler de ders dinlemişler. Kendi insanının bu kadar idealist olmasını görmek cidden büyük bir iftihar vesilesidir.

Bu yazıma Gürcistan’ın Tiflis kentinde bulunan Süleyman Demirel Kolejinde 2004’ün ekim ayında söylediklerimi tekrar ederek son vermek istiyorum.

Kolej idarecileri Gürcistan Cumhurbaşkanının davetlisi olarak Türkiye’den gelen arkadaşlara bir öğlen yemeği vermişti. Yemek sonrası benden de bir-iki söz söylememi istediler. Ben de hazırlıksız olarak doğrudan doğruya içimden geldiği gibi aşağı yukarı şöyle dedim:

“Geçen hafta Romanya’daydım, bu hafta Gürcistan’dayım. Fakat hâlâ Türkiye’deyim. Yurt dışına çıkıp yurt içinde kalmak bu okullar ve siz öğretmenler sayesinde olmuştur. Benden fikir istiyorsunuz bir şeyler öğretmemi bekliyorsunuz. Asıl fikir veren ve bana yeni şeyler öğreten sizsiniz. Evet bu okulları kuran ve işleten sizlerden hepimiz çok şeyler öğrenebiliriz.”

O konuşmamda söylediklerime yeni olarak şunu ilave edebilirim. Bu okulların fikir babası Fethullah Hoca’yı candan tebrik edip kendi adıma teşekkürlerimi sunmak isterim.

Bu okulların Türkiye’ye kazandırdığı fayda önümüzdeki yıllarda daha iyi anlaşılacaktır. Fethullah Gülen başka hiçbir şey yapmamış olsaydı dahi bu okulların kurulmasına öncülük etmekle ismini ebedileştirmiştir.”

Eskimez Yazılar

Ölüm orucundaki avukat Aytaç Ünsal’ın mektubu: “Sana kendimi anlatmak istedim”

Aytaç Ünsal, avukat eşine yazdığı mektubunda bir hakim annenin tek evladı olarak Anadolu’da geçirdiği yılları, gördüğü haksızlıkları ve mücadelesini anlattı.

BOLD – Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Aytaç Ünsal, Burhaniye T Tipi Cezaevinde tutuklu durumda. Açlık grevi ve ardından geçtiği ölüm orucunun 100. günü geride kaldı. Aytaç Ünsal, kendisi gibi avukat olan eşi Didem Baydar Ünsal’a bir mektup yazdı. Aytaç Ünsal, mektubunda bir hakim annenin evladı olarak çocukluğundan beri Hatay’dan başlayarak Anadolu’nun farklı yerlerinde gördüğü haksızlıkları anlattı ve haksızlığa uğrayan halkını savunma hakkının elinden alınmaması için ölüm orucuna başladığını söyledi.

AYTAÇ ÜNSAL’IN MEKTUBU

“Sana bu
mektubu
içine yüreğimden başka bir şey katmadan
yolluyorum”
Nazım Hikmet

Merhaba!

Nasılsın? Sana kendimi anlatmak istedim. Ölüm orucunda olan bir avukatı tanımak istersin diye düşündüm. Bu hikayenin içinde bir avukatın ölüme yürüyüşünün nedenleri vardır. Ve aslında bu hepimizin hikayesidir.

Memur bir ailenin tek oğluyum aynı zamanda tek çocuğuyum. Memur çocuğu olmak demek bir yandan hiçbir yerden olmamak bir yandan Anadolu olmak demektir. Çünkü doğduğun yer farklıdır, büyüdüğün ve kendini bildiğin yer farklıdır. Benim için de böyle oldu.

Annem Denizli Acıpayam babam Adana Kozanlıdır. Ama ben Antakya’da Arap bir ebe eşliğinde dünyaya geldim. Hakime bir annenin oğluyum. Yargı mekanizmasına vakıf olmak insana çocukluktan beri hak, hukuk ve adaleti öğretiyordur gibi düşünülebilir. Oysa benim çocukluktan itibaren adaletsizliği tanımamı sağlamıştır. Çocukluğumda bile sınıfsal farkları gözümün önünde somutlamıştır. Babam ise orman mühendisiydi. Birçok kez Orman Müdürlüklerinin lojmanlarında kaldık.

Antakya’da çok küçüktüm. Ama halkın hayatı tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. Kaldığımız lojmanda zaman zaman Zeliha isminde genç bir kız bana bakmaya geliyordu. Bana bakarak, anneme yardım ederek para kazanıyordu. Nusayri yoksul bir ailenin kızıydı. Güzel bir Arap şivesiyle Türkçe konuşuyordu. Kendisi hayatı henüz tanımayan Zeliha benimle birlikte yaşamı öğreniyordu. Ve Zeliha’nın annemin eski kıyafetlerini giymek zorunda kalan yoksulluğuna tanık oldum.

Bizimle aynı binada oturan bir orman işçisinin oğlu vardı. Adı Mustafa. Benimle yaşıt ama benim gibi değil. Çünkü ben etrafımda kimse olmadan sokağa çıkamam ama Mustafa sokaklardadır. Benim üç tekerlekli bisikletim vardır ama Mustafa taşlı yollarda koşar. Ve yalın ayaktır. Benim gibi yeni spor ayakkabıları yoktur. Ve Mustafa benden farklı olarak hep açtır. Yalın ayak taşlı yollarda koşturan 4-5 yaşlarındaki bir çocuğun açlığına orada tanık oldum. Ve haşlanmış yumurtalarımı düzenli olarak onunla paylaşmayı ilk kez orada öğrendim.

Bir sonraki durağımız Çanakkale’nin küçük ve sevimli ilçesi Bayramiç’ti. Vatanın cennet haliydi Bayramiç. Tıpkı Antakya gibi Anadolu’nun zenginliğiydi. Çingene halkıyla Türk halkı iç içe yaşıyordu. Burada da benimle ilgilenen, eve temizliğe yardım eden genç bir kız vardı. Bu sefer adı Berna’ydı. Ve bu kez Nusayri değil ama Çingene’ydi. Ama aynı yoksulluk ama aynı emekçilikti. Bu kez oyun arkadaşım ise Türk Sünni İslamcı bir ailenin oğlu İsmail’di. Sık sık ziyaret ettiğim başka arkadaşlarım da vardı. Orman İşletme’de çalışan işçiler bazı öğle aralarında barınaklarının yanına mangal kurup “boklu balık” yaparlardı. Çanakkaleliler içi temizlenmeden pişirilen sardalya balığına bu adı verirler. Tabii mangalın kurulduğunu beş duyumla tespit ettikten sonra kasap önünde dolaşan kediler gibi etraflarında dolanmaya başlardım. Fark edip hemen yanlarına çağırırlardı. Ve bir süre sonra bu mütevazı mangal partisinin bir üyesi haline gelmiştim. Doğallığı, içtenliği, sıcaklığı, o insanlar arasında tanıdım.

Çanakkale’den sonra İç Ege’ye doğru yola çıktık. Uşak’taydık. Artık ilkokula da başlamıştım. Ve tanıklıklarım artarak devam etti. İlkokulda bizim gibi bürokrat devlet memuru çocuklarının nasıl kayırıldığını bizzat yaşadım. En yakın arkadaşım Yavuz isminde Konyalı bir işçi çocuğuydu. Okulun büyük çoğunluğu bu işçi ve çiftçi çocuklarından oluşuyordu. Onlarla aynıydık ama bir yandan da birbirimiz gibi değildik. Başka bir sınıfta okuyan Mehmet diye bir arkadaşım vardı. Önlüğü yamalıydı. Yakası kız öğrencilerinin yakasına benziyordu. Ailesinden harçlık alamadığı için teneffüslerde simit alamıyordu. Bunu görünce eve dönünce anneme ağlamıştım. Ve sormuştum “Neden? Neden o öyle?”. Çünkü bu yaşadıklarım annemin bana okuduğu Diyet, Gönen gibi Ömer Seyfettin hikayelerindeki hak ölçülerine uymuyordu.

Annem de açıklamaya çalışıyordu. Ve “sen de ona simit ayran alabilirsin” diye tavsiyede bulunuyordu. Bir gün okulun serseri çocuklarından biri Mehmet’i aşağılamaya ve ona sataşmaya başladı. Deliye döndüm. Çocuğun üzerine atılıp yere düşürdüm ve tekmelemeye başladım. Mehmet’in yaşadıklarının hesabını soruyordum sanki. Durmuyordum, öfkemi boşaltıyordum. Zor aldılar çocuğu elimden. Sonra öğretmenim sınıfın önünde beni tahtaya kaldırarak yaptığımın hesabını sormuştu. “Neden yaptın?” diye sorunca, “Çünkü o benim kardeşim” demiştim. Öğretmen tek çocuk olduğumu bildiği için şok olmuştu. “Nasıl yani Mehmet ÜNSAL mı onun adı?” demişti. O kadar sahiplenmiştim ki annemi arayıp “Aytaç’ın kardeşi var mı?” diye sormuştu. Vardı! O benim kardeşimdi.. bir çocuğun yaşadığı ezikliğe ve arkadaşım Yavuz’un bodrum katındaki küf kokulu izbe işçi evine orada tanıklık ettim.

Ardından üniversiteye kadar kaldığım İzmir’deydik. Artık İzmir’de bu sınıf farkları benim aklımın alamayacağı kadar fazlaydı. Gittiğim lise karışıktı. Zengin ailelerin çocukları da vardı ama büyük ölçüde yoksul halk çocuklarının okuduğu bir yerdi. Liseye başlayana kadar İzmir’deki en iyi arkadaşlarım apartmanın kapıcısının çocuklarıydı. Hep onların evindeydim, onlar da sık sık bizdeydi. Kendimi hep orada, işçilerin, halkın yanında daha rahat hissediyordum. Zenginlerin arasında o kasıntı, ilkel bireycilik, gösteriş beni boğuyordu. Lisede bunu çok kez deneyimledim.

Türk Sünni bir ailede yetişmiştim. Özellikle baba tarafında Kozan’da MHP’nin etkisi yoğundu. Annemin babası, dedem Süleyman Demirel hayranıydı. Ben de politik biri olmamakla birlikte bu gerçeklik dışında doğru düzgün bir şey görmemiştim. Lisede yaşadığım bir olay bana tüm bunları sorgulatmıştı. Bir sınıf arkadaşım vardı Yusuf adında. Mardinliydi, Kürt’tü. Tarih dersine gelen öğretmen bir gün Yusuf’u kaldırdı ayağa “Söyle bakalım Yusuf, sen Arap mısın, Kürt müsün, Türk müsün?” diye sordu. Yusuf “Kürt’üm” deyince “Sen dersimden kaldın!” dedi. Şok olmuştum. Neydi bu şimdi. Ülkemizin gerçeğiydi ve ben de bu gerçekle lisede yüzleştim. Yurtta kalan, dolmuş parası olmadığı için her gün okula kilometrelerce yürümek zorunda olan, bundandır ki sınıfta uyuklayan arkadaşlarımın gerçekliğinde yüzleştim. Tek maaşla ayakta kalmaya çalışan ve her gün makarna pilav yemek zorunda olan ailelerin gerçekliğinde gördüm.

Ankara’ya üniversite okumak için gittiğimde hukuk fakültesinde okuyan öğrencilerin çoğu durumu iyi olan ailelerin çocuklarıydı. Milyonların bu gerçeğinden çok uzaktılar. Hani Türk filmlerinde der ya başka dünyaların insanlarıydılar. Gündemleri, dertleri çok başkaydı. Rahat değildim, mutlu değildim. Benim alışkın olduğum, açık, samimi, sıcak, “haklı ve doğruyu” çocuk gibi kabul eden, ağız dolusu gülmeyi bilen, zor zamanda omuz başında biten, mert insanlarımın ilişkileriydi. Ben Zeliha’yı, Mustafa’yı, Berna’yı, İsmail’i, Mehmet’i, Yavuz’u, Yusuf’u arıyordum. Sanki onlar bir anda kaybolmuş gibi hissediyordum.

Sonra Halkın Hukuk Bürosu’nu tanıdım. Ve anladım ki aslında onlar her yerdeler. Hem de milyon milyonlar. Onları yeniden buldum. Katıldığım Cansel Malatyalı direnişinde tanıdım onları. Kazova işçilerinin yanında tanıdım. Kınıklı maden işçilerinde gördüm. Halkın Hukuk Bürosu avukatı olan sevgili eşim Didem’de buldum onları yeniden. Onları bir kez daha bulduktan sonra da asla yalnız bırakmadım. Soma’da karnındaki bebekleri yetim kalan kadınları, Ermenek’te ayaklarında çarık olmayan ve çocuklarını çamura gömen ana babaları, Berkin Elvan’ı, Hasan Ferit Gedik’i, Dilek Doğan’ı, Sıla Abalay’ı savunmak ilkokuldaki Mehmet’i savunmak demekti. Ve ben o Mehmetleri asla savunmasız bırakmadım. Hayatımın en mutlu zamanlarını halkımı savunurken yaşadım. Hayatı ve halkı savunurken, hayatı ve halkı tanıdım. Çocukluğumda yaşamı Zeliha’dan, Mustafa’dan, Mehmet’ten, işçilerden öğrenmiştim. Halkın Hukuk Bürosu ise bana yaşamı gerçek anlamda öğretti.

Kınıklı işçiler, Kazova işçileri, Cansel Malatyalı, Türkan Albayrak, her yerde direnen TAYAD’lılar, özgür tutsaklar, vatan sevme ustası devrimciler, burada adını sayamayacağım kadar çok olan müvekkillerim, eşim, sevdam, Didem’im bana gerçekten yaşamanın ne olduğunu öğrettiler. Vefayı, bağlılığı, dayanışmayı, paylaşmayı, sevgiyi, güveni iliklerime kadar yaşadım. Ve çok büyük rahatlıkla “yaşadım” diyebiliyorum.

Şimdi bana tüm bunlardan vazgeçmemi dayatıyorlar. İşçileri, köylüleri, Anadolu halklarını savunamazsın diyorlar. Halkın Hukuk Bürosu’nda avukatlık yapamazsın diyorlar. Önümüzdeki 10,5 yıl boyunca Didem’i göremezsin diyorlar. Halka, vatana ve sevdama, mesleğime yasak koymaya çalışıyorlar. Ama bunlar öyle hemen vazgeçilebilecek, değersiz şeyler değildir. “Neyse, yapacak bir şey yok” diyecek kadar basit değildir. Bana hayatı öğreten, emeğiyle beni insan haline getiren halkımdan, Anadolum’dan asla vazgeçmem. Ölürüm ama vazgeçmem.

İşte benim yolculuğumun hikayesi böyledir. Dün hayatımda olan Mustafa bugün de vardır. Şimdi Kırıklar 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde 300’lü günlerine geliyor. Ölüme koçakça direniyor.

Simit yiyemeyen Mehmet bugün 30 kilo kalmış İbrahim Gökçek’tir. Ve ben onların çocukluğumdan beri ailesiyim. Ve ben onların çocukluğumdan beri avukatıyım. Ölürüm ama onları savunmaktan vazgeçmem!

NOT: Bu yazı Aytaç Ünsal’ın 5 Nisan 2020 tarihli mektubudur. Ölüm orucundaki Mustafa koçak 24 Nisan’da, İbrahim Gökçek ise 7 Mayıs’ta vefat etti.

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Mazlumun seçimi… İskender Pala ve Ömer Faruk Gergerlioğlu örnekleri

İskender Pala ve Ömer Faruk Gergerlioğlu, 28 Şubat’ın iki mağduruydular. 28 Şubat’ta mağdurların yanında başladıkları yolda şimdi bambaşka iki karakteri temsil ediyorlar…

BOLD / YAZI

Ziya Paşa’nın meşhur bir beyti vardır:
“Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyize mihenktir”

Şair demek istiyor ki: “Kötü yaratılışı olan içki sofrasında belli olur, çünkü içki insanın kişiliğinin ortaya çıkmasını sağlar.”

Ama elbette ki birini tanımanın tek yolu birlikte içmek değildir, hele ki içen biri değilseniz. O yüzden şiirin ikinci mısraını biraz değiştirerek bir çözüm bulabiliriz:

“Zahmet güher-i âdemi temyize mihenktir”

Evet, insanların asıl karakterlerini ortaya koyan şeylerden biri, belki de birincisidir “zahmet” zamanları. Baskı altında neye karar verdiği ve nasıl karar verdiği kişinin “gerçeği”ni ortaya koyar. Bu konuyu kamuoyunun yakından tanıdığı iki isim üzerinden irdeleyeceğiz.

28 ŞUBAT VE “BİZİM İSKENDER”

İskender Pala edebiyatla şöyle böyle hemhâl olan herkesin tanıdığı bir isim. Denizcilikle ilgili çalışmaları, Divan Edebiyatı’nı akademik bilgi sahibi olmayanların bile anlayacağı ve sevebileceği şekilde anlatan birçok çalışması ve birbiri peşi sıra yayınlanan romanlarıyla edebiyat dünyasında kendine yer edindi. Romanları yüz binler satıyor, TV’lerde programlara çıkıyor, bir konferanstan öbürüne koşturuyor.

Fakat İskender Pala’nın öyküsü bundan ibaret değil. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra 1982’de Deniz Kuvvetleri’nde subay olarak görev yapmaya başlayan Pala, bu sırada denizcilik tarihiyle ilgili önemli çalışmalara imza attı. İyi bir akademisyen ve sevilen bir subaydı. Ancak, bu durum çok uzun sürmedi.

Yıl 1996… Türkiye 28 Şubat sürecine ilerlemektedir. Namaz kılan, eşi başörtülü bir subay olarak İskender Pala da bu dönemdeki cadı avından nasibini alır. Heybeliada’da oldukları bir gün askeri gazinoda sırf eşi başörtülü olduğu için Pala ve ailesine servis yapılmaz. Ama Pala için asıl zor günler AKP’li Cumhurbaşkanı ve dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sözü üzerine başlar. Nasıl mı?

HA, BİZİM İSKENDER Mİ?

Erdoğan’ın katıldığı Preveze Deniz Zaferi kutlamaları sırasında dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlhami Erdil Erdoğan’a Barbaros Hayrettin’in vasiyetinden söz eder. Erdoğan’ın oldukça ilginç bulduğu bu metni çalışan kişinin de arşiv müdürü binbaşısı İskender Pala olduğunu söyler. Erdoğan’ın tepkisi “Ha, bizim İskender’i mi diyorsunuz?” şeklinde olunca Orgeneral Erdil derhal emir verir: Bakın bakalım nerden onların İskender’i oluyormuş?

Sonuçta İskender Pala, emekliliğine sadece aylar kalmışken TSK’dan ihraç edilir. İhraç kararnamesinde başbakan olarak Necmettin Erbakan imzası vardır. Birkaç ay sonra 28 Şubat postmodern darbesi yaşanınca Pala için işler iyice zorlaşır. Tanınan bir akademisyen ve yazar olmasına rağmen hiçbir yerde iş bulamaz. Rutubetli bir eve taşınır. Çocuklarının önünde -kendi ifadesiyle- tüm gün evde oturup sigara içen bir babaya dönüşür. Pala, dönemin mazlumudur.

ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU

1965’te doğan Gergerlioğlu 1990’da Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirir, 1995’te uzman olur. 2003 yılında MAZLUMDER Kocaeli şube başkanlığını üstlenmesiyle de insan hakları savunucusu olarak ön plana çıkmaya başlar. Bu süreçte “Başörtüsüne Özgürlük” başlığı altındaki haftalık basın açıklamalarını başlatır ve uzun süre devam ettirir. Yaşam hakkı, düşünce özgürlüğü, kadın hakları, işçi hakları ile ilgili birçok imza kampanyası başlatır, darbeci askerlerin yargılanması için yasa teklifleri hazırlatır. 2007-2009 arasında MAZLUMDER’in genel başkanlığını yürütür.

“Türkiye’de dini ve etnik ayrımcılık” konulu saha çalışması müesses güçlerin dikkatini çekmesine yol açar. Artık mimli bir isimdir. 6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile hekim olarak yürüttüğü kamu görevinden ihraç edilir. HDP milletvekili olan Gergerlioğlu ihracından sadece iki ay sonra kurulan Hak ve Adalet Platformu’nun sözcüsüdür. KHK’ların ve OHAL uygulamalarının toplumsal ve hukuki etkileri üzerinde çalışmaktadır. O da bir mazlumdur.

MAZLUMUN SEÇİMİ

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun geçtiğimiz günlerde attığı bir Twit dikkat çekiciydi. Aynen şöyle diyordu Gergerlioğlu: “ Başörtüsü yasağına karşı çıktım ‘mürteci’, Hrant Dink cinayeti sümenaltısına itiraz ettim ‘Ermenici’, her zaman Kürtlerin haklarına sahip çıktım ‘Kürtçü, PKK’ci’, OHAL, KHK mağdurlarına zulme karşı çıktım ‘Fetöcü’ dediler. Bilmiyorlar ki sadece insan hakları savunucusuyum.”

Gergerlioğlu’nun bu açıklaması akla başka bir açıklamayı getirdi. İskender Pala’nın 2014’teki açıklamaları. 17-25 Aralık sürecinden sonra uzun süre sessizliğini koruyan İskender Pala neredeyse bir yıl sonra 29 Eylül 2014’te Balçiçek İlter’e verdiği bir röportajda şu ifadeleri kullandı: “Bu kavganın kaybedeni bellidir. Cemaat özür dilesin ki normalleşebilelim.”

İşte mazlumun seçimi tam burada kendini göstermişti. Zulme uğramış insanlar, o zahmet günleri geçtikten sonra çeşitli tepkiler geliştirirler. Bunlar içinde iki tavır öne çıkar. Birincisi; “Çok ezildim, çok itilip kakıldım. Kimse de yardım etmedi. Bir daha asla aynı şeyleri yaşamamak için ne gerekiyorsa yapacağım.” düşüncesidir. Bu, bazen açıkça dile getirilir bazen sözlere tavırlara ve davranışlara sinmiş olarak kendini belli eder.

İkinci bir tavır ise şudur: “Ben zulme uğradım, mazlumum. Bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu gördüm. Kimsenin bunu yaşamaması için elimden geleni yapacağım. Kimin kime niçin yaptığına aldırmaksızın zulmün karşısında olacağım.”

İşte bu seçimdir örnek olarak aldığımız iki şahsı birbirinden ayıran. İskender Pala dünyanın en talihsiz yolunu yürümeyi tercih etmiştir: “Mazlumlukla başlayıp zalimlikle ya da zalimliğe destek vermekle nihayetlenen yol.” Bunun sebebi bellidir ama…

Pala, 28 Şubat’ın o zor günlerinde kendini “itilip kakılan” ama en çok da “kaybeden” olarak hissetmiş anlaşılan. O yüzden her şeye “kazanmak/kaybetmek” penceresinden bakıyor. Yoksa “kaybeden özür dilesin” gibi bir ilkesizliği niçin kabul etsin? O da pek iyi bilir ki kaybeden değil yanlış yapan özür diler. Bir başka sebebi daha vardır 28 Şubat’ın mazlumu Pala’nın günün zalimlerinin yanında saf tutmasının. O artık 1997’deki İskender Pala değildir.

Onlarca kitaba imza atmış, belediyelerin programlarının gedikli davetlisi, şöhreti ve parası olan biridir artık. 1997’nin aksine “kaybedecek” daha çok şeyi vardır. “Kaybedilecek şeyler, kaybedilmesi göze alınamayacak şeyler”e dönüştüğünde Pala’nın safı belli olmuştur. Açık açık konuşmak için bir yıl beklemesinin sebebi de budur. Kimin kazanacağının dolayısıyla kimin safında duracağının netleşmesini beklemiştir.

Kazanmıştır da… Saray’a danışman olmuş, AKP’li belediyelerin en gözde davetlilerinden biri. Kitapları MEB tarafından yüz binlerce satın alınıp öğrencilere ve öğretmenlere dağıtılıyor. Hatta yazdığı bir eser yakınlarda Devlet Opera ve Balesi sanatçılarınca Saray’da sahnelenecek. Daha ne olsun?

Gergerlioğlu ise, ikinci yolu tercih etmiştir. Sadece kendisine yapılan haksızlığa karşı çıkmakla yetinmiyor. Nerede bir haksızlık varsa orada görüyoruz kendisini. Zorla kaybedilen kişiler için herkesin kör ve sağır kesildiği zamanlarda aileler kadar mücadele ediyor. Bodrumlarda yakılan insanlar için sesini yükseltiyor. İşkenceyi sürekli gündemde tutuyor.

Gördüğünüz üzere Pala’nın öyküsü gibi dramatik unsurlar barındırmıyor onunki… Çünkü düz bir çizgide yürüyor Gergerlioğlu. Duraksamıyor, tereddüt etmiyor, yalpalamıyor.
Neden bu yolu tercih etmiştir Ömer Faruk Gergerlioğlu? Çok basit bir cevabı var bu sorunun… O, kendini sadece “mazlum” olarak görüyor; diğer milyonlarca insan gibi. “Ezilmiş, itilip kakılmış” olarak değil; daha önemlisi “kaybeden” olarak değil. Bu yüzden de olaya “kazanmak/kaybetmek” olarak bakmıyor. O ve onun gibiler için mesele “doğru ve insani” olanı yapmaktır. Zor, zahmetli ve tehlikeli olsa da…

Sonuç… İskender Pala’ya hayran olanlar var, Ömer Faruk Gergelioğlu’na dua edenler. Tarih İskender Pala’yı edebiyatçı, akademisyen ve romancı olarak anacak; Gergerlioğlu’nu insan hakları savunucusu…
Pala, “onların İskender”i oldu; Gergerlioğlu mahzun ve mükedder gönüllerin “Ömer Faruk Bey”i… Ne dersiniz? Kim kazandı kim kaybetti?

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Ahmet Altan: Gözaltına alındığım sabah

P24’te 9 Eylül 2019’da Türkçeleştirilerek yayınlanan Ahmet Altan’ın denemesinde, Altan gözaltına alındığı sabahı ve Emniyet hücresine konuluncaya kadarki süreci yazdı..

Ahmet Altan

Uyandım.

Kapı çalınıyordu.

Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.

“Polisler’’ dedim.

Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.

Geleceklerini biliyordum.

Gelmişlerdi.

Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.

Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.

“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.

Gözetleme deliğinden baktım.

Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle
“TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.

Kapıyı açtım.

“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.

Evin kapısını açık bıraktılar.

Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.

Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…

Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.

“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.

Mehmet’e telefon ettim.

–Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.

Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.

Evin içine dağılarak aramaya başladılar.

Şafak söküyordu.

Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.

Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.

Polisler evi ararken çay suyu koydum.

–Çay ister misiniz, dedim.

İstemediklerini söylediler.

Babamın sesini taklit ederek:

–Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.

Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.

Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.

Yaşadığım “déjà vu” değildi.

Aynı gerçeğin tekrarıydı.

Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.

Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.

Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.

Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.

Vedalaştık.

Polisler Mehmet’i götürdüler.

Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım

Ev sessizdi.

Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.

Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.

–Gidelim, dediler.

İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.

Evden çıktık.

Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.

Çantamı kucağıma alıp oturdum.

Kapılar kapandı.

Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.

Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.

O arabanın kapısını açıp inemezdim.

Eve dönemezdim.

Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.

Adım bile değişecekti.

Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.

“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.

Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.

Hep emir alacaktım.

“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”

Polis arabası hızla gidiyordu.

On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.

Yollar bomboştu.

Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.

Sonra paketi bana uzattı.

Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:

–Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.

İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.

Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.

O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.

Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.

Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.

Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına içiçe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.

O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.

Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.

Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.

Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.

Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.

Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Puşkin’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.

Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.

Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.

Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.

O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.

Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.

Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.

Gerçek beni ele geçiremedi.

Ben gerçeği ele geçirdim.

Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.

Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.

İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.

Yolun bir dönemecinde araba durdu.

Arabadan çıktık.

Bir kapıdan yürüyerek çıktık.

Büyük bir meydanlığa gelmiştik.

“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.

Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.

Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.

İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.

Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.

Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.

Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.

Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.

Bir demir kapıyı açtı.

Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.

Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.

İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.

Yerlerde yatıyorlardı.

Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.

Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.

Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.

Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.

Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.

Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.

Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, demir parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.

Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.

Ben bu gerçeği değiştirmiştim.

Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.

Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.

Okumaya devam et

Popular