Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Cevheri Güven ve Fatih Akalan günün gelişmelerini yorumladı

BOLD ÖZEL

Öfke nöbetleri geçiren otizmli Tarık’ın annesi: Babasının tutuklanması oğlumu mahvetti

Çok sevdiği babasından 22 ay önce ayrılmak zorunda kalan otizmli ve zihinsel engelli Hamza Tarık, öfke nöbetleri geçiriyor. Oğlunu artık kontrol etmekte zorlandığını söyleyen Hülya Durmuş, “Babasının yanında olmaması oğlumu mahvetti.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında iki yıldan fazla Buca Kırıklar F Tipi Cezaevinde tutuklu olan İbrahim Durmuş’un otizmli oğlu Hamza Tarık Durmuş, babası tutuklandığı günden beri öfke nöbetleri geçiriyor. Oğlunun hastalığının gün geçtikte ilerlediğini söyleyen anne Hülya Durmuş, “Babasının yanında olmaması onu mahvetti. Yıllarca bir sürü paralar harcayarak bir yere getirmeye çalıştığımız Tarık en dibi gördü. Çünkü babasını çok seviyor. Yanından hiç ayrılmıyordu. Her gün saatlerce babasıyla yürüyüş yapardı. Rutini bozulmuştu.” dedi.

İÇ KANAMA GEÇİRDİ

Elleriyle kulak kepçesine şiddetli bir şekilde vurduğu için iç kanama geçiren ve 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Tarık’a 6 doktor narkoz vermekte zorlandı. Annesi de ameliyathaneye girmek zorunda kaldı. “O geceyi asla unutmam” diyen Hülya Durmuş, “Ameliyathane kapılarında tek başıma olan çaresizliğim. Yalnızlığım. Hem ağlıyor hem de İbrahim neredesin neredesin diyordum. Tarık ameliyattan çıktı. Bana ameliyathane kıyafetleri giydirip içeri aldılar. Ayılırken siz başında olun krize girmesin dediler. Odaya çıkana kadar damar yolu vs çıkarıp atmıştı. Öfke nöbeti bir türlü geçmediği için yatağa bile bağladılar.” ifadelerini kullandı.

BABA TUTUKLU, ANNE KANSER

16 yaşındaki zihinsel engelli Hamza Tarık Durmuş’la doğduğundan beri babası yakından ilgileniyordu. Birlikte vakit geçiriyor ve uzun yürüyüşler yapıyorlardı. Annesinin ifadesiyle Tarık’ın eğitimi için yıllarca maddi-manevi çok uğraştılar. Ancak tüm çabaları İbrahim Durmuş‘un 24 Ağustos 2019’da tutuklanmasıyla çöpe gitti. Babasını çok seven Tarık, birdenbire ondan ayrıldığı için öfke nöbetleri geçirmeye başladı. Üstüne bir de annesinin 2018 yılında kanser olup yatağa düşmesi onu daha da agresifleştirdi.

Sosyal hayatta yaşadıkları ise daha zordu. Kendisine, kardeşine, etrafına zarar veren Tarık’ı annesi kayıt yaptırdığı spor okulundan krizleri arttığı için almak zorunda kaldı. Rehabilitasyon merkezi eğitim vermek istemedi. Kiralık ev bulmaları bile zorlaştı. Otizmli oğlu olduğunu öğrenen ev sahipleri Hülya Durmuş’a ev vermekten vazgeçti. Akrabaları ise “Karı-koca tutuklanırsa Tarık’ı yanınıza alın, biz bakamayız” dediler.

İki yıldır yaşadığı eziyeti dün yazdığı mektupta dile getiren ve Bold Medya’ya gönderen Hülya Durmuş, “Sonuç olarak ben kanser kontrol hastasıyım. Tarık’ta sıkıntılar aynı şekilde devam ediyor. Pandemiden dolayı 22 aydır babasını göremiyor. Burak görüşlere gitmek istemiyor. Ben çaresizce bu günlerin bir an önce bitmesi için dua ediyorum.” diye yazdı.

SUÇU: YAMANLAR KOLEJİ’NDE ÖĞRETMEN OLMAK!

İbrahim Durmuş, Körfez Dershanelerinde görev yaptığı için 7 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eşi tutuklandıktan sonra lenf kanserine yakalanan Hülya Durmuş kanseri atlattığı dönemde 23 Ekim 2018’de gözaltına alındı. Bir gün nezarette kaldıktan sonra serbest bırakılan Durmuş mektubunda ifade verirken polislere “Benim suçum ne, ben bu millete, devlete ne yaptım?” diye sorduğunu, kendisine “Yamanlar Koleji’nde öğretmen olman” diye cevap verildiğini aktardı.

HÜLYA DURMUŞ’UN 6 ARALIK 2021 TARİHLİ MEKTUBU

Merhabalar
Ben Hülya Durmuş. 41 yaşında 2 çocuk annesiyim ve Biyoloji öğretmeniyim. Eşim İbrahim Durmuş 23 Temmuz 2019 yılında gözaltına alındı. Ve tutuklandı. 2 yıldan fazladır Buca Kırıklar F Tipi Cezaevinde. Körfez dershanesinde öğretmen olduğu için tutuklandı.

Eşim gittiğinden beri çok çok zor günler geçiriyoruz. Aslında Eşim ve benim için hayat zaten zordu. Büyük oğlum Hamza Tarık Durmuş (16) otizmli olarak dünyaya geldi. Maalesef % 98 ağır otizmli ve zihinsel engelli. Tarık daha iyi bir eğitim alsın istedik ve İzmir’e taşındık. Eşim Körfez dershanesinde ben Yamanlar Kolejinde çalışıyorduk. Otizmli bir çocuğun derdini anlamak, onu sakinleştirmek, isteklerini yerine getirmek çok çok zor. Yaşayan bilir. Biz bu dünyada zaten rahat yaşamıyorduk. Oğlum bir şey öğrensin, bir davranış problemini bıraksın diye canımızı verdik. Maalesef zalimler bizde can da bırakmadı.

İşimizi kaybetmiş ne yapacağımızı şaşırmış bir şekilde günlerimiz geçmeye başladı. Bu arada 2015 yılında 2. oğlum Burak dünyaya gelmişti. Hem küçük bebek, hem otizmli bir çocuk, hem de eşime ya da bana bir şey olursa Tarık ne olur diye kaygı yaşarken 2018 yılında 4. Evre lenf kanseri olduğumu öğrendim. O günler benim için daha zor bir hale gelmişti. 8 kemoterapi aldım. Kanser tüm vücuduma yayılmıştı. Annem ve kız kardeşim bana ve çocuklarıma bakmak için İzmir’e taşındılar. Tarık benim sürekli yatmamdan bile rahatsız oluyordu. O zamana kadar bana hiç vurmayan oğlum artık bana el kaldırmaya başladı. Bu durum onu çok kaygılandırıyordu sanırım. Yataktan kalkamaz haldeyken bile Tarık’ın ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyordum. Çünkü annemi ve kız kardeşimi dinlemiyordu. En çok da beni üzen 2 yaşındaki küçük oğlumun Tarık krize girdiğinde masanın altına saklanmasıydı. Sağlıklı çocuğumu kaybetmek istemiyordum çünkü.

Pandemiden önce birkaç rehabilitasyon merkezi ile görüştük. Maalesek Tarık’ı almak, eğitim vermek istemediler. 1,5 yıl önce spor okuluna kayıt yaptırdım. Orda da 1 yılın sonunsa krizler daha da arttı. Okuldan almak zorunda kaldım.

Burak abisinden çok korkuyordu. Aylarca süren tedavi sürecimde sona geldik derken 23 Ekim 2018 yılında gözaltına alındım. Yani kanserden kurtulduğumu bilmiyorduk. Allah’ım dertleri bile sıraya koyuyor sanırım. 1 gün göz altında kaldım ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. Emniyette polislere direk şunu sormuştum. Benim suçum ne, ben ne yaptım bu millete, devlete. Bana verilen cevap “Yamanlarda öğretmen olman” Yani suçum öğretmen olmak. Sadece ÖĞRETMEN.

2 yıldan fazla süren dava sürecinde beraat ettim. Yaklaşık 9 ay sonra eşim gözaltına alındı ve tutuklandı. Tarık’la bir başıma kalmıştım. Öfke nöbetleri git gide artarak devam etti. Arabanın camını, evin camını kırdı. 3 ayrı TV’yi kırdı. (Evde, sokakta, okulda yarı çıplak dolaşmaya başladı. Ayakkabı giydiremiyorduk) Artık zapt edemiyordum. Okuldaki öfke nöbetlerinde sürekli sakinleştirme odasına alıyorlardı. Hele bir gün almaya gittiğimde o odada yarı çıplak kakasını yapmış tek başına bekliyordu. Ağlaya ağlaya oğlumu temizlemiştim. Tarık artık kakasını eline yüzüne sürmeye başlamıştı. Hatta ağzına bile götürüyordu.

Babasının yanında olmaması onu mahvetmişti. Yıllarca bir sürü paralar harcayarak bir yere getirmeye çalıştığımız Tarık en dibi görmüştü. Çünkü babasını çok seviyor. Yanından hiç ayrılmıyordu. Her gün saatlerce babasıyla yürüyüş yapardı. Rutini bozulmuştu. Elleriyle sürekli suratına vuruyordu. Kulak kepçesi şiddetli vurmaktan iç kanama oldu. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesine sevk ettiler. (28 Temmuz 2021) Acil ameliyata alındı. 6 doktor bir narkozu vermekte bile zorlandılar.

Ameliyathaneye beni de aldılar. O geceyi asla unutamam. Ameliyathane kapılarında tek başıma olan çaresizliğim. Yalnızlığım. Hem ağlıyor hem de İbrahim neredesin neredesin diyordum. Tarık ameliyattan çıktı. Bana ameliyathane kıyafetleri giydirip içeri aldılar. Ayılırken siz başında olun krize girmesin dediler. Odaya çıkana kadar damar yolu vs çıkarıp atmıştı. Öfke nöbeti bir türlü geçmediği için yatağa bile bağladılar.

Tarık aylarca evde kaldı. Ben her gün hasta halimle 2 saat yürüyüş yaptırdım. Şu an yeni bir spor okuluna kayıt yaptırdık. Bu arada özel odada da kalmıyorduk. Tarık erkek diye 4 gün boyunca erkeklerin olduğu odada kaldık. Özel oda yok dediler. Tarık’ın ilaçlarını ben veriyor, ateşini ben ölçüyor, tansiyonuna ben bakıyordum. Çünkü kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. 4 günün sonunda dayanamayıp imza atarak hastaneden ayrıldık. Yaklaşık 2 aydır da cilt hastalığı ile uğraşıyoruz. Tarık’ın vücudu sürekli tepki veriyor. Bunların hepsini babasının yanında olmamasına bağlıyorum.

Ben Tarık’la  uğraşırken küçük oğlum 1. sınıfa başladı. Kendi kendine büyüyor. Çünkü Tarık’la ilgilenmekten Burak’la tam anlamıyla ilgilenemiyorum. Bu durum beni çok üzüyor. Burak’a babasının resmini gösteremiyorum. Gördüğü anda ağlama krizine giriyor. “Baba baba” diye bağıra bağıra ağlıyor. Yavrularımı bu hala koyanlar Allah’a havale…

Eşim gittikten sonra durduğumuz ev satıldı. Taşınırken çok zorlandım. Maalesef şu an durduğum ev de satıldı. Bu kış gününde buradan da çıkmak zorundayım. Bu işlerin hepsini 3 kadın (Annem, ben ve kız kardeşim) halletmeye çalışıyoruz. Maalesef eşimin ailesi hiç destek olmadığı gibi çok kötü sözler bile söylediler. En acısı da eşimin babası “Karı-koca sizi tutuklarlarsa Tarık’ı da yanınıza alın biz bakamayız” dedi.

Eşim tutuklandıktan sonra da çok eziyet ettiler. Eşime 4 duvar arasında çok acı sözler söylediler. Aylarca kendine gelemedi. “Allah büyüktür” deyip sustuk. Yapacak bir şey yok çünkü. Zaten dipsiz bir kuyunun içinde debeleniyoruz. Maddi-manevi bir imtihan içindeyiz. Sağlığımızla ayrı uğraşıyoruz. En yakınımız da böyle yapınca imtihanımız bir kat daha arttı.

Eşim cezaevinde bir ameliyat geçirdi. 1 gece hastanede yatmadan cezaevine geri getirdiler. Öyle bir ortamda iyileşme süreci de gecikti. (Prostat ameliyatı). Sonuç olarak ben kanser kontrol hastasıyım. Tarık’ta sıkıntılar aynı şekilde devam ediyor. Pandemiden dolayı 22 aydır babasını göremiyor. Burak görüşlere gitmek istemiyor. Ben çaresizce bu günlerin bir an önce bitmesi için dua ediyorum.

Vesselam…

Otizmli Hamza Tarık’ın annesinden feryat: Çok çaresizim, eşimi serbest bırakın!

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Gizli raporla fişlendi, görev yaptığı cezaevinde hapis yattı: KHK’lı gardiyan nasıl beraat etti?

Bandırma 2 Nolu T Tipi Cezaevinde 3 yıl infaz koruma memuru olarak görev yapan Fırat Çelik, cezaevi müdürünün hakkında yazdığı gizli rapor nedeniyle tutuklandı. Görev yaptığı cezaevinde 6 ay hapis yattı. Tüm suçlamalardan beraat eden ve tazminat kazanan Çelik, “Bu tazminatla, devlet bu yaşananların mağduru olduğumuzu ilan etti. Biz aslında kendi mahkemelerinde kendi kurdukları senaryodan aklanmış olduk.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

KHK’lı infaz koruma memuru Fırat Çelik, 15 Temmuz’dan sonra görev yaptığı cezaevi müdürünün, hakkında yazdığı “gizli” ibareli rapor nedeniyle tutuklandı. Çalıştığı cezaevinde 6 ay hapis yattı. İddianamesine suç delili olarak, evinde bulunan Hz. Muhammed adlı ince bir kitap örgüt dokümanı olarak girdi. Bir de 156 TL para bulunan Bank Asya hesabı “terörist” ilan edilmesine yetti.

MAVİ DOSYA TUTTU

Hakkındaki tüm suçlamalardan 22 Mayıs 2019’da beraat eden Çelik, hukuksuz bir şekilde tutuklandığı için üç ay önce 24 bin TL tazminat kazandı. “Tazminatın miktarı önemli değil. Bu tazminatla devlet aslında bu yaşananların mağduru olduğumuzu kendileri ilan etmiş oldu. Biz aslında kendi mahkemelerinde kendi kurdukları senaryoyla aklanmış olduk.” diyen Çelik, yaşadığı süreçle ilgili tüm bilgi ve belgeleri mavi bir dosyada topladı.

Uluslararası hukuk önünde hakkını aramaya devam edeceğini belirten Çelik, “Cezaevi raporları, tutuklanma kararları ve benim itirazlarım, savunmalarım var bu dosyada. Gizli raporlarla işlerimizden atılmamıza sebep olanlar başta olmak üzere hukuk önünde mücadele etmeye devam edeceğim.” ifadelerini kullandı.

TEKSTİL ALANINDAN GARDİYANLIĞA

İstanbul doğumlu Fırat Çelik (39), üniversite eğitimini kamu yönetimi ve tekstil olmak üzere iki alanda tamamladı. Uzun bir süre tekstil sektöründe laboratuvar sorumlusu olarak çalıştı. 2013 yılında ise memur olmaya karar verdi.

Mart 2013’te Balıkesir Bandırma 2 Nolu T Tipi Cezaevinde infaz koruma memuru olarak göreve başladı. Daha önce Uyuşturucuyla Mücadele Federasyonu’nda gönüllü olarak görev yapan Çelik, bu alandaki tecrübelerini cezaevinde değerlendirmek istedi. Ancak cezaevinin alt yapısı yeterli olmadığı için sunduğu projeler çok beğenilmesine rağmen hayata geçirilemedi.

15 Temmuz’dan kısa bir süre sonra ise, Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 10 Ağustos 2016’da gözaltına alındı. O gün evine gelen polislerin kapıdan girer girmez yaptıkları ilk iş kütüphanenin önüne oturup tek tek kitaplara bakmak oldu. Hz. Muhammed adlı kitapla birlikte gözaltına alınan Çelik, 17 meslektaşıyla birlikte 7 gün gözaltında kaldı. 17 Ağustos 2016’da tutuklandı. Çünkü cezaevi müdürü, Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla haklarında gizli bir rapor hazırlamıştı.

RAPORDA DÖRT MÜDÜRÜN İMZASI VAR

Ömer Ateş, Reşat Şengöz, Ruhiye Künü ve Zafer Künü olmak üzere 4 cezaevi müdürünün imzası olan 2 Ağustos 2016 tarihli raporda Fırat Çelik ile ilgili düşülen not “Adı geçenlerin cemaate bağlı evlere gittikleri, bu yönde faaliyette bulundukları duyumu alınmıştır. Ancak herhangi bir belgeye rastlanılmamıştır.” şeklindeydi. Diğer 16 kişi hakkında da benzer ifadeler vardı.

Bandırma Sulh Ceza Hakimi Faruk Kantar, sırf bu belgeye dayanarak 17 kişiden 9’unun tutuklanmasına karar verdi. Diğer 8 kişi arasında bulunan hamile bir kadına ise “Seni tutuklayamadım ama eşini alacağım.” dedi.

30 Ocak 2017’de tahliye edilen Fırat Çelik, yurtta çalıştığı için eşi Ayfen Çelik hakkında da arama kararı olduğunu öğrenince kendilerine bir yaşam hakkı tanınmadığı için Türkiye’den ayrılmaya karar verdi. Temmuz 2018’de 7,5 aylık hamile eşiyle birlikte Meriç Nehri’ni geçip Almanya’ya sığındılar.

29 Ekim 2016’da çıkarılan 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Çelik, yaşadıkları tüm süreci ve hukuk mücadelesini Bold Medya’ya anlattı.

Şu anda 3 yaşında olan Yusuf, Meriç Nehri’ni annesinin karnında geçti ve Almanya’da erken doğumla dünyaya geldi.

“BİR DAKİKA BENİ TUTUKLAYAMAZSINIZ”

Fırat Çelik: “Hakim karşısına çıkana kadar 7 gün zor şartlarda gözaltına kaldık. Tutuklama kararı çıkınca bir dakika beni tutuklayamazsınız, dedim. Öyle deyince beklenmedik bir an oldu. ‘Neden?’ diye şaşırdı hakim Faruk Kantar. Beni hangi somut neye istinaden tutuklayacaksınız deyince, hiç unutmuyorum ‘Mevcut yasalarımızda bulunan makul şüpheye dayanarak, sizi şüpheli görüyorum ve tutuklamak istiyorum’ dedi.

“CEZAEVİNE GÖTÜRÜLDÜĞÜMDE BİZİ MESLEKTAŞLARIMIZ KARŞILADI”

Çalıştığım kurumda tutuklanmış olduk. Gece yarısı cezaevine götürüldüğümde bizi arkadaşlarımız karşıladı. Bazı arkadaşlar bu manzaradan dolayı çok utandılar. Bazı arkadaşlarımız konuşamadılar, yutkundular. Öyle korku ikliminde herkes artık böyle bir ortama hazırladı. 15 Temmuz’dan hemen sonra cezaevinin savcıları tutuklanmaya başladı. Çok sevilen insanlardı. Cezaevi içinde mütevazilikleriyle tanınıyorlardı. Onları görünce hepimiz şok olmuştuk.

“SENİ ALAMADIM AMA EŞİNİ TUTUKLAYACAĞIM”

Hakim Faruk Kantar’ın o sözünden sonra ben yüzüne bakarak güldüm açıkçası. Hiçbir hukuki delile dayanmayarak keyfi olarak tutukladığını ifade etti. Gözaltında kaldığımız süre içerisinde bir bayan arkadaşımız vardı, hamileydi, sabaha kadar ağladı. Aynı hakim onun yüzüne ‘Seni alamadım ama eşini tutuklayacağım’ demiş olması bu sürecin ne kadar suni, gerçekçi bir süreç olmadığını gösterdiği için cezaevine korkuyla girmedik.

“KOĞUŞTA 6 DOKTOR VARDI, HASTALANAN İKM’LER MUAYENEYE BİZİM KOĞUŞA GELİYORDU”

Çalıştığımız ortamda yatmış olmak tabi ki çok farklı bir duygu, bu tarif edilemez. İçeride memurlar, polisler, emniyet müdürleri, doktorlar, cezaevinin üst kademelerinde çalışan insanlar var. Siz de öyle bir ortamda kalmış oluyorsunuz. Balıkesir Kepsut Cezaevine sevk edildiğimde -51 gün kaldım orada- koğuşta 6 doktor vardı. Kış ayıydı ve hava çok soğuktu. Çok insan hastalanmıştı. İnfaz koruma memurları, Balıkesir’de ve çevresinde doktor bulamadıkları zaman bizim koğuşa muayene olmaya geliyordu. Koğuştaki doktorlar Balıkesir ve çevresinde tutuklanan, yaşlı ve tecrübeli doktorlardı.

“HÜCRE VE HASTANE SORUMLUSUYDUM, KAMERA ODASINDA GÖREV YAPTIM”

Ben cezaevinde çalışırken hastane sorumlusuydum, hücrelerden sorumluydum. Aynı zamanda kamera odasında da görev yaptım. T tipi cezaevlerinde 20 hücre vardır. Türkiye’de cezaevlerinin şartları gerçekten çok zor. Tek başınıza bir hücreye girmek durumundasınız. Hiçbir suçtan korkmayan katillerle muhatapsınız. Dolayısıyla cezaevi müdürünün en güvendiği isimlere verebileceği bir konumda, zor şartlarda görev yaptım. Fakat yeni gelen cezaevi müdürünün raporuyla 17 kişi soruşturma geçirdi, tutuklandı.

“GÖZÜMÜZE BAKAN MESLEKTAŞLARIMIZI DA TUTUKLADILAR”

Bizim hapiste maruz kaldığımız şartlar farklıydı. Cezaevinin bütün prosedürlerine hakimiz nihayetinde. Hiçbir terör örgütlerine, seri katillere yapılmayan muameleleri biz görmüş olduk. Bazı arkadaşlarımız kameraların olmadığı yerlere bizi götürdü ve ağlayarak sarıldılar. İhtiyacınız, sıkıntınız var mı diye. Kasıtlı olarak bize karşı bazı prosedürler işletilmiyordu.

Kitap verilmedi, spor yok, görüş yok, mektuplaşma yasak. Sizi tamamen karantinaya aldılar. Bazı arkadaşlarımız yüzlerini kaldırıp gözümüze bile bakamadılar. Çünkü onları da kamera takibiyle tutuklamaya çalışıyorlardı. Ben 6 ay sonra tahliye oldum. Mahkeme başkanı iddianamemiz okunduktan sonra üç kere güldü. Onlara da manidar gelmişti suçlamalar.

“EŞİM 7,5 AYLIK HAMİLEYKEN MERİÇ’İ GEÇMEK ZORUNDA KALDIK”

Tahliye olduktan sonra bir süre inşaatta çalıştım, İstanbul pazarlarında zeytin, zeytinyağı sattım. Eşim hakkında da soruşturma başlatıldığını öğrenince ülkemizden ayrılmaya karar verdik. Bir kadının tutuklanması için gösterdikleri çabalar bana ağır geldi.

Temmuz 2018’de bir gece yarısı Meriç yolculuğuna çıktık. 7,5 aylık hamileydi eşim. Zorlu bir yolculuktu. Bot batmaya başladı, tamamen su aldı, insanlar suya inmek zorunda kaldılar, bizi adaya bıraktılar, aileler ve bebekler de vardı. Hamile bir kadın için çok zorlu bir süreçti. Bu yüzden oğlumuz Almanya’da erken doğumla dünyaya geldi.

“BİR GECE YARISI TACİZ, CİNAYET GİBİ SUÇLARDAN YATAN HERKES SERBEST BIRAKILDI”

15 Temmuz’a giden o korku ikliminin hakim olduğu süreçte bir gece yarısı Meclis’ten bir karar çıktı. Çok iyi hatırlıyorum, adli ve taciz suçlarından yatan herkes bir gece yarısı serbest bırakıldılar. Biz birçok koğuşu açtık, bir çoğu tahliye olduğuna inanamadı. Zorla çıkardık koğuşlardan. Mahkumların arasında 1000 mg ve üzerinde Nevrotin gibi çok ağır ilaçlar kullanan bir mahkum vardı, tahliye olduğuna bir türlü inandıramadık. Baş memurlar gitti konuştu, zorla çıkardık. Çünkü tahliye edilecek bir durumu olmadığı gibi,  öyle bir ortamda durduk yere tahliye denilmesi gerçekten inandırıcı değildi. Daha yatarları vardı. 15 Temmuz sonrası için bir hazırlık yapıldığı belliydi.”

BANDIRMA 2 NOLU TİPİ CEZAEVİ MÜDÜRÜNÜN 17 İNFAZ KORUMA MEMURU HAKKINDA YAZDIĞI 2 AĞUSTOS 2016 TARİHLİ GİZLİ RAPOR

Beraat eden yazar Nihat Dağlı: Öylece susmak izah edilebilir gibi değil

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Beraat eden yazar Nihat Dağlı: Öylece susmak izah edilebilir gibi değil

Yazar Nihat Dağlı, akıl almaz iddialarla tutuklandı. 18 ay Silivri Cezaevinde hapis yattı. 450 gün iddianamesinin yazılmasını bekledi. Geçen ay ise ‘suçsuz’ olduğu anlaşıldı ve beraat etti. Bir gecede ‘terörist’ ilan eden edebiyatçılardan biri olan Dağlı, yaşananlara dair sorularımızı cevapladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Bank Asya’ya para yatırmak, Işık Yayıncılık’ta çalışmak ve NT mağazalarından alış veriş yapmak gibi iddialarla tutuklanan ve 18 ay Silivri 4 Nolu L Tipi Cezaevinde hapis yatan şair-yazar Nihat Dağlı, geçen ay hakkındaki tüm ‘suç’lamalardan beraat etti. Kendisiyle bir gecede değişen hayatını, içeride neler yaşadığını, ne düşündüğünü, neler yazdığını konuştuk. En çok merak ettiğimiz konu ise iktidara yakınlığıyla bilinen ama tek bir söz etmeyen kendi çağdaşı şair ve yazarların sessizliğiyle ilgili düşünceleriydi.

Cezaevinden çıktıktan sonra ilk yaptığı işlerden birinin, bir dönem okuduğu yazarların kitaplarını kütüphanesinden çıkarmak olduğunu söyleyen Dağlı, “Öylece susmak izah edilebilir gibi değil.” diyor.

O kadar isim, o kadar imza; şair, öykücü, romancı, düşünürün adaletsizliğe, bu çürümüşlüğe hiçbir itirazlarının olmamasını eleştiren Dağlı, yanlış ağızlarla kurulan doğru cümlelerin kurucu değil, yıkıcı olduğunu ifade ediyor: “Hayatımdan düşenler kitaplığımda kalamazlar. Kitaplığımda insanlığın temel ilkelerine mugayir duran, diplere düşen ne kadar yazar varsa hepsini eledim. Kurdukları cümleler doğru olabilirdi ama ağızları, kendileri yanlıştı artık. Yanlış ağız ama doğru cümle, kurucu değil, yıkıcıdır.”

Geniş bir okur kitlesine ulaşan ve bu yıl 20 yaşına basan “Hiç Kimseye Mektuplar”, Çıkar Sokak, Elveda Oblomov, Herşey Büyürken Oldu, Kadıköylü Hölderlin kitaplarının yazarı Nihat Dağlı sorularımızı cevapladı.

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 23 Mart 2018’de tutuklanan Nihat Dağlı, 11 Eylül 2019’da tahliye edildi. Cezaevinde Firar Denemelerini yazdı, ancak henüz yayınlanmadı.

Türkiye’de bir gecede değişen sosyal ve siyasal iklimi en yakından yaşayan yazarlardansınız. 15 Temmuz’dan sonra hayatınız nasıl değişti?

İnsan seçim yaptığında, yapabildiğinde, iradesi üzere göründüğünde beliren bir form. Seçmediğinde, seçmediği durum ve hâlin içine çekildiğinde, dayatmayla yapmak durumunda kaldığında ise insan denen varlık hükümsüzleşir, ölür. Kant’ın görev ahlakıyla bir şeyi yapmak dahi can sıkıcı bir durumdur. Bu tespit, ontolojimi kuran, ben diye görünen evrenin zeminidir. Vazgeçilmezim olan bu hâli toplumsal bağlamda da görmek isterim. Dolayısıyla varlığım, varlığımın göstereni olan eylemliliğim bu zeminde gerçekleşti. Varlığa, topluma, farklı olana bu zaviyeden baktım. Dillerin ve renklerin kendince belirdiği bir toplumsallığa çalıştım. Hem teorik hem de pratik olarak insan hakları başlığı altında eyledim, bileşimlerde yer aldım.

Bu hal üzere 15 Temmuz gecesine vardım. Dışarıdaydım, geç vakitte eve varmıştım. Daha oturmamışken, salonda, açık duran televizyonun gösterdiğiyle kalmıştım. Darbe, darbe girişimi ontolojik zeminde karşı olduğum şeydi. Hiç düşünmeden bir itiraz olarak sokağa döndüm tekrar. Karıştığım kalabalık, takip ettiğim hesaplar, olup bitenlerin alabildiğince çıplaklığı ürküttü, üşüttü beni. Başka türlü bir refleksle karşı karşıya olduğumuzu hissettirdi. Korkunç bir “olay” duygusu içinde kalmış, Immanuel Wallerstein’in bu bağlamda söyledikleri düşmüştü zihnime. “İşte kimliklerin, yapısallıkların, iktidar taleplerinin körleştirici evreni ve insanı yerinden eden pragmatizmi” demiş, öylece eve dönmüştüm.

Kalbimle, kitaplığımla kalmıştım. Yapısal olan ile hep mesafeli yaşadım, bu anlamdaki kayıplarla çok ilgili olmadım. Eve, kendime çekilişimde, insanlar, en dokunulabilir hikâyeler düşündürttü beni. Şimdi ne yaşanacaktı? İçinden geçtiğim muhafazakâr sosyolojide beliren bu krizin vereceği fotoğraf nasıl olacaktı? Birkaç gün içinde olup biten olup bitecek olana işaret oldu. İlke, rasyonalite çekildi veya itildi kenara, Canetti’nin Kitle ve İktidar’da anlattığı yaşandı. Önce söz vardı belki ama şimdi yoktu. Aklın değil, duygu ve tutkuların sokakları dolduracağı bir mevsim görünüyordu. Binler, on binler devrilecek, yerlerinden olacak, çok bilinmeyen agorada, pazarda ölmemek için yollar aranacaktı. Her tarafından kıstırılmış halde yaşamıyor gibi yaşayarak…

Okumalarımın, anlama çabalarımın armağanı olan hikâyemde başlığa çıkan ilke neyse ona tutundum. Sahip olduğum şeyleri kaybedebilirdim ama kendimi kaybetmeyi göze alamaz, düşünemezdim. Biyolojik yaşam adına altını çizdiğim kendiliğimi yitiremezdim. Öylece baktım, gördüm, yaşadım. Bir korku unsuruna dönüşmek nedir öğrendim. Kazanç mertebesine yükselen çok kayıbım oldu. Yıkarken kuran bir yaşam pratiğinden geçtim. Şimdi daha az ve çoğum; kendiliğimle baş başa…

Cezaevine girdiğiniz o ilk an ne hissettiniz? Yaşadığınız şok muydu mesela. “Ölüme yatırılmak gibi” şeklinde bir cümlenizi okumuştum.

Başkentte kopan, sağa sola çarparak büyüyen fırtınayı görmüyor değildim. Ancak yine de biraz iyimserdim. Ne de olsa, kendimi siyaset felsefesinin klasiklerinden geçirmiş, oralarda devlet diye görünen organizasyonda olmazsa olmaz bir aklın kalacağına inanıyor, Ankara’nın da böyle belireceğini düşünüyordum. Anayasa teorisi ve evrensel hukuk müktesebatı, silahlı terör örgütü tanımlaması ve içeriğini ciddiye almayı gerektiriyordu. Sokaktan bağımsız olarak nesnel davranılacağı, öznelliğe ve duyguların hâkimiyetine yol verilmeyeceğine dair bir beklentim vardı. 15 Temmuz gecesinin üzerinden geçen zaman, bu zamana doluşan hikâyeler yanıldığıma işaretti, sahiden başka türlü bir pratikle kaldığımız ortadaydı. Dışarıdaydım hâlâ; gizlenmeden, neysem o halde beliriyordum. Otuz yıldır oturduğum evde yaşıyor, kendi ismim ve görüntümle sosyal medyada yer alıyordum. Kimi karşılaşmalar ve üzerimde yoğunlaşan bakışlardan, dışarıda kalışıma anlam verilemediğini hissetmeye başlamıştım. Durum o kadar vahimdi demek…

Nihayet 2018’in Mart’ında, bir roman dosyasına çalıştığım gecenin sabahında polisler kapımı çaldı. Askerlikte dahi silah kullanmamak için direnen, bu yüzden dayak yiyen ama yine de eline silah almamış, Tolstoy’un pasifizmine yakın şiddet karşıtı biri olarak “silahlı terör örgütü üyeliği” başlığı altında gözaltına alındım. Okumalarım üşüştü zihnime; Bakunin, Kropotkin, Proudhon, Foucault, birçok isim ve metin… Hapishanenin Doğuşu’ndan geçmişliğim, en son yazdığım metinlerden biri olan Panoptikon’dan Kaçış…

Okumalarımdan bildiğim ama hiç deneyimlemediğim bir durumda bırakılmıştım. İtiraf edeyim, tedirgindim. Polis, sorgu, cumhuriyet savcısı, mahkeme salonu, sonra müphemlik… Bütünlüğümden kopuk herhangi biri olarak karşılanmış olmak aşağılayıcıydı. Yargıyla, daha doğrusu ön-yargıyla yönelmiş bakışların nesnesi kılınmış, bu canımı acıtıyordu.

On günlük gözaltından sonra türkülerden bildiğim Metris Cezaevi’ne bırakıldığımda kısmen rahatladım. Müphemlik bitmiş, artık tutukluydum. Pişman mıydım, bu süreçte başka türlü davranarak dışarıda kalmak ister miydim? Asla! Dahası içeri alınarak dışarı çıkarıldığımı hissettim. Tedirginliğim bitmiş, kaygılarım sönümlenmişti. Sanki daha da özgürleşmiştim. Neye maruz kaldığımı biliyor, karşılaştığım muamelenin neliğini görüyordum. Yitirmemiştim kendimi, kendime tutunmuştum.

On günlük gözaltından sonra girdiğim cezaevinin ilk gününde daracık avluda yaktığım sigara huzurda kaldığıma işaretti. Evet, tutuklu bütünlüğünden kopartılarak ölüme yatırılır, ölümden geçirilerek terbiye edilir. Ama ele geçirilemeyen bir evren de vardır, teslim alınamayan… Beden dört duvar arasında tutulabilir, içindeki şehirlerle beliren zihin ve kendilik ise ele geçirilmez, teslim alınmaz.

Bir yazar olarak içeride bir günü nasıl geçiriyordunuz? Kimlerle, nelerle karşılaştınız? En çok nelerden yoksun kalmak sizi yaraladı?

Metris Cezaevi’ndeki misafir olduğumuz gecenin sabahında kelepçelenerek tabut olarak isimlendirilen araçlara bindirildik. Silivri Cezaevi Kampüsü’ne götürülüyorduk. Ellerime baktım, kelepçelerime… Ülke geçti zihnimden, bütün bir hikâyem. Cümle kurmaktan ev(lilik) kurmaya vakit bulamamış ellerimde metal bir soğukluk, içimde müstehzi bir eda…

Daracık yerde bir yayın grubunda editör, grafiker olarak çalışmış 25 kişiydik. Ama şimdi “silahlı terör örgütü üyesi” iddiasıyla elleri kelepçelenmiş ve 530 gün kalacağımız cezaevine götürülüyorduk. Aramızdan baygınlık geçirenler oldu. “Payımıza zulmetmek değil, mağdur edilmek düştü” dedim, “Zulmetmek mi, mağdur olmak mı? İşte, olmak veya olmamak, bütün mesele bu. Silivri’ymiş, çok soğuk imiş… Zulmeden olmak, daha yakıcı ve yıkıcı olmaz mıydı?”

Silivri’ye vardığımızda soyunduk, arandık, kayıt altına alındık. Kollarımızın altına taşımakta zorlandığımız yataklar bırakılarak kalacağımız koğuşlara götürüldük. İşte bir cezaevi koğuşunun kapısındaydım. Demir bir kapı, ortasında içeriyi gösteren küçük bir bölüm… Biz dört kişi duvar dibinde sıralanmış bir daha aranırken, koğuş kapısındaki küçük bölmeden bakan gözler gördüm. “Nihat Dağlı geliyor” şeklinde bir çığırış duydum içeriden. Sanırım dedim, beni tanıyan insanlar var içeride.

Kapı açıldı, yataklarımıza/eşyalarımıza uzanan eller oldu. İçeri girdiğimizde odalardan çıkan, merdivenlerden inen onlarca insan… Koğuşun ortak alanında oturtulduğumuz masalarda etrafımız sarıldı, geçmiş olsun demek için sıraya girildi. Gözaltı tecrübeleri vardı, bilirlerdi halimizi, hemen çaylar getirildi. Odalarımız ayarlandı, ihtiyaçlarımızın temini konusunda yardımlar oldu. Günler geçince koğuşu tanıdım. Normalde on kişinin kalabildiği koğuşta otuz-kırk arasında kişi kalıyordu. Koğuşun çoğunluğu akademisyenlerden oluşuyordu. İçlerinde kitaplarımdan tanıyan, takip edenler vardı. Çok geçmeden yabancılık çekildi aradan, duyguda bir eşitlenme gerçekleşti.

Günüm nasıl geçiyordu?
Doğrusu, dışarıda nasıl geçiyorsa öyle… Hayatım çalışma masasında, kitapların arasında geçti. Yalnız kaldığım bir odam yoktu ama kitapsız kalmayacağım netti. Kitaplara daha fazla gideceğimi, sığınacağımı biliyordum. Bir kalem ve defterlerimin de olacağını. Hem yakın davranan, sıcak karşılayan insanların arasındaydım. Kütüphaneden istemek üzere kitaplar listeledim. Klasikleri bir daha okuyacaktım. Don Kişot’tan başlayıp Proust’a varana kadar… Sonra Spinoza evreninde gezinme arzum vardı, bu gerçekleşti.

Gazetelerin hafta sonu ve kitap ekleri nimet oluyordu. Yeni yayınları takip ediyor, beş-altı kişilik bir grup temin edilecek kitapların listesini oluşturuyorduk. Gelen kitaplar aramızda dolaşarak, okunarak dışarı çıkarılıyordu. Okumak, dil öğrenmek, spor, eldeki ketıl ile harika yemekler pişirmek, manav-kantin-telefon-mektup-açık/kapalı görüş günü beklemek, gelen avukata çıkmak, dava sürecini takip etmek, mahkeme gününü beklemek vakti doldurmaya, oyalamaya yetiyordu.

Neden yoksun kaldım? Uzunca yürümekten. Yolu bir duvar kesmeden, ağaçların arasından, bir deniz kenarından uzunca yürüyüşler yapmaktan… 450 gün sonra, mahkemeye giderken, o tabut arabanın sık örülü penceresinden ağaç görebildim, bir ufku izleyebildim. Avluya açılan koğuş kapısının nemli dibinde bir bitki büyüyordu. Koğuştaki herkes ona özenli davranıyor, önünde vakitler geçiriyordu. Varlığı görmezden gelinmeyecek duruma erdiğinde gardiyanlar çekip koparıyordu. Cezaevi nedir? Avludan görülebilen gökyüzünün dikenli tellerle parçalanması, yeşillik ve toprak kokusu ihtiyacının manavdan gelen ot, sebze ve meyve üzerinden karşılanmasıdır.

Edebiyat tarihi cezaevinde yazılmış kitaplar, romanlar, günlükler, şiirler ve mektuplarla dolu. Kendinizi böyle bir ortamda bulunca ne düşündünüz?

Evet, öyledir, buralarda daha çok böyledir. Suç nedir? Yasaya mugayir olmak… Yasa nedir? Bir toplum sözleşmesinin ruhunu koruyan kanunlar… Yazar denen insan türü, bir arada yaşamayı imkânlı kılan toplum sözleşmesinin ruhuna karşıt konumlanır mı? Platon’un devletinde başlığa çıkarılan sınıfa akraba yazar cinsi neden böyle bir şey olsun ki? Hayır, buralarda cezaevinde yazılmış kitapların çokluğu bu sebep üzerinden okunamaz, yazarlarımız evrensel anayasa fikri ve ruhuna ters düştükleri için durum böyle değil.

Peki, sebep nedir?

Şu açık bir gerçektir: Çoğul bir şey olan toplumu bir arada tutup yaşatan sözleşme anlamında bir anayasamız olmadı hiç. Dolayısıyla anayasanın kurduğu bir devletimiz de… Buralarda, oy vermiş görünse de toplumun inşa ettiği anayasalardan çok, kutsal ve dokunulmaz olan devletin kendini merkezileştirerek oluşturduğu anayasa metinlerinden bahsedilebilir. Evrensel anayasa fikrinin inşa ettiği devlet değil, kendinden menkul devletin inşa ettiği yerel bir anayasa durumumuz var. Devlet norm belirlemiyor sadece, kendisi tartışılmaz bir normdur. İnsanın yerüstü ve yeraltından geçerek kurulan bir dilin göstereni olan yazarlar doğal olarak normatif olamaz, bir şekilde normatif olanla çatışırlar. Zira gerçeklik normatif değildir. Gerçekliğe vurgu olarak beliren yazarlar anormalleşince norm sahipleriyle karşılaşır, nihayette kendilerini cezaevinde bulurlar.

Kendimi cezaevinde görünce ne hissettim? Evrensel hukukun değil, yerel ve milli bir hukukun cari olduğunu bildiğimden hiç şaşırmadım. Fakat gözaltı, tutukluluk ve yargılanma sürecinde gördüğüm hal, ülkenin adalet mekanizması epey şaşırttı. Cam giydirilmiş gösterişli adalet saraylarındaki yargının niteliği içler acısı. Dökülen iddianameler, gerçekliği ispat edilemeyen suçlamalar, usul açısından bile yürütülemeyen yargılamalar…

Kişisel tarihinizde önemli bir yeri olan Hiç Kimseye Mektuplar’ın yazarı olarak yine hiç kimseye mektuplar yazmaya devam ettiniz mi? Okurlarınızdan da eminim çok mektup gelmiştir. 

Evet, mektuplar aldım. Okurlardan, dostlardan… Burada özellikle iki ismi anmak isterim. İçinden geçtiğim bu sürecin alnında parlayan, bana armağan gibi gelen iki isimden… Kendisiyle (Eski) Mazlum-Der’de beraber çalıştığım avukatım Mehmet Ali Devecioğlu ve kendisi de bir KHK ile kürsüsünden kovulmuş sosyoloji doçenti Fatma Zehra Fidan…

Mehmet Ali Devecioğlu, yüzlerce mafyatik insanla kaldığım Vatan Emniyet’te gözaltında buldu beni, polis sorgusunda yanımda bulundu, Silivri Cezaevinde hiç yalnız bırakmadı, kendisiyle bolca Arabi-Spinoza konuşma imkânı buldum. Yargılandığım süreçte üzerine aldığı sorumluluk ve verdiği fotoğraf benim için muhteşem anlamlı.

Fatma Zehra Fidan ise, itildiğim kuyuya sarkıtılmış bir ip oldu. Tutuklandığımı öğrenir öğrenmez yazdı, kurduğu cümleler Silivri’ye kadar uzandı. Bana ulaşan ilk mektubundan sonra elime kalemi, defteri alabildim. İçinden geçtiğim içimden geçenler, Fatma Zehra Hoca’ya yazdığım mektuplar üzerinden dışarı çıkabildi. Bir anlamda bana editör oldu, yazdıklarımı kamuoyuyla buluşturdu. Bu mektupları, metinleri yazmasaydım sanırım oralarda daha mutsuz bir vakit geçirirdim. Yazmaya başlayınca, dahası yazdıklarım dışarıda yayımlanınca varlığımı hissettim. İçeri tıkılamadığımı, teslim alınamadığımı deneyimledim.

Evet, “hiç kimseye” mektuplar da yazdım. Özellikle “Ya Evde Yoksan” başlıklı metin öyle bir mektuptu. Muhatabı hem vardı, hem yoktu. Kişi olarak yoktu ama hal olarak sokakları dolduran bir şeydi. Beni merak eden ama hatırımı sormaktan da çekinen, içinden mektup yazmak geçen ama benden mektup alınca tedirgin de olacak dostların varlığını hissediyordum. Bunun üzerine şöyle şeyler yazdım:

“Sana yazmayı çok istedim, istiyorum. Mektup adresini bilmiyor oluşum bir bahane. Sebep bu değil, içimde dolanıp duran şey tuttu beni, tutuyor. Ülkenin yeni hallerinden biri bu; kapı ve pencerelerden girip içlere kadar sızmış şey. Bir korku, bir kaygı. Başefendi gibi içimizde oturuyor veya biz artık onun içinde hayatlarımızı çürütüyoruz. İtiraf edeyim, sana yazmaktan çekiniyorum. “Tamam” diyorum, “dostuna yazmak istiyorsun. Sular seller gibi ona dökülmek… Peki, o senden mektup almak ister mi? Mektubun onu tedirgin etmez mi?” İçimden geçince böyle şeyler, kalemi-defteri bırakıp düşüne kalıyorum. Öyle ya, sırf sana yazdığım için ve sen benden mektup aldığın için şüpheli durumuna düşebilirsin. Değil mi, böyle bir tedirginlik böyle bir korku, sokakları, hayatlarımızı doldurmamış mı? Ya kapısını çaldığım adreste yoksan? Çalsam kapını ve açmazsan kapını? Evet, “ya evde yoksan!” Bana adres olmaktan çıkmışsan!?”

18 ay hapiste kalmak size ne öğretti?

Tutukluluk bildiğim bir şeydi; üzerinde epeyce okuduğum, düşündüğüm bir hal… Edebiyata düşen gölgesinden, karanlığından tanıyordum onu. Düşünceyi, felsefeyi izleyerek ona epey bakmış, tutuklu insanın neye benzediğine dair kanaat edinmiştim. İnsan niçin, ne üzere tutuklanır? Hangi sınırdan atlıyor ki, hemen arkasından tutulup tutuklanıyor? Yaşamın, kendinden taşmanın konusu insan ne zaman cezai kanunun konusu olup zapt ediliyor? Suç nedir, ceza nedir, ikisi birlikte insanın nesi oluyorlar? Bu soruların peşinde bir koşu gibi duruyor okuma serüvenim, hikâyem…

İnsan, irade, özgürlük; suç ve ceza; tutukluluk, hürriyet… Bunlar, edebiyat, felsefe, siyaset bilimi, disiplinler arası geçişler koridorunda siret ve suretleriyle karşılaşıp tanıştığım kavram ve haller. Ama ve lâkin tutukluluğu biliyordum sadece, yaşamamıştım onu daha. Şu kadarını diyeyim: Yaşamadan bildiğimiz şeylerin bizdeki hakikiliği şüpheli. Başkasının elbiseleri içinde görünen mankenlere benzeriz bu durumda. Ancak yaşadığımızı sahiden bilmiş olabiliriz.

Okuma serüvenim, peşine düştüğüm sorular, geride bıraktığım ve yüzümü çevirip yürüdüğüm şey, toplamda verdiğim fotoğraf, “kendi olmaya doğru” bir “özgürlüğe kaçış” olarak okunabilecekken, ülkenin sabahlarından birinde tutuklandım. Cümle kurmaktan yaşamaya, başka şeylere yabancılaşan tenimde kelepçenin metal soğukluğunu hissettiğimde tutukluluk nedir, aşağılanmak nedir öğrendim, yaşadım. Dışarı’dan yoksun bir İçeri’ye tıkılınca, ben dostuma, dostum bana gelemeyince, biz birbirimizde oturup halleşmeyince, tutukluluğun bir nevi ölüm olduğunu bildim.

Cezaevlerinde çok fazla hak ihlalleri yaşanıyor. Siz böyle bir şey yaşadınız mı ya da tanık olduğunuz olaylar oldu mu? 

On sekiz ay kaldığım koğuşta yüzden fazla insan, dosya tanıdım. Kaldığım cezaevi kampüsünde otuz bin insan tutuluyor. Mahkeme ve sağlık sorunları sebebiyle dışarı çıkışlarda onlarca hikâyeyle dönülüyor koğuşlara. Şunu söylemek mümkün: Yargılandığım dosyadan içeri alınanların büyük çoğunluğu hukukun değil siyasetin konusu. Hukuki anlamda içeride olmalarını gerektirecek hiçbir sebep yok. Dolayısıyla bizatihi tutuklulukları büyük bir haksızlık. İnsanı ontolojik tercihlerinden, inanç durumlarından hareketle krimanalleştirip tutuklamak adalete sığmaz.

Çoğunun ailesi parçalanmış durumda; anne-baba içeride, çocuklar dışarıda yalnız. Popüler kimi dosyalar dışında kalan kimsesiz on binlerce insan var, görmezlikten geliniyorlar. Hukukun, adaletin, etiğin, estetiğin, vicdanın konusu olmaktan çıkarılmış ötekinin de ötekisi insanlar… İnsanı utandıran onlarca, yüzlerce hikâye yaşanıyor. Suç makinesine dönüşmüş insanlar bir şekilde dışarıya çıkabiliyorken, hukuki anlamda suç olmayan fillerden dolayı hasta-yaşlı, kadın-erkek binlerce insanın özgürlüğü yok edilmiş durumda.

Haksızlığın bu tarafı varken içerideki kimi idari haksızlıkları çok da merkezileştirmiyorum. İçeride bahsettiğiniz hak ihlalleri çok sıradan, klişe… Ben de yaşadım. Yazdığım mektup ve metinler, bir şekilde dışarıda yayımlandığı anlaşılınca, soruşturma konusu oldu. O günden sonra yazdıklarım dışarı çıkartılmadı. Açık ve kapalı görüşler, mektuplar, ihtiyaçların karşılanması, kitap hakkı.. hepsi sorundu, kolay olmuyordu. APS ile gönderilmiş bir mektup bir ayda varabiliyordu mesela.

10 Eylül 2019’da tahliye oldunuz. Dışarı çıktığınızda ilk ne yaptınız?

İçerideyken düşündüğüm konulardan biri de buydu: Dışarıda ilk yapacağım şey ne olacaktı? On sekiz ay kendimle kalmış, içimde epey yol almıştım. Hayatımın, hikâyemin önemli duraklarından biri; zihinsel ve duygusal evirilişimin ete kemiğe büründüğü mevsim… Evet, paradoks! Daha da özgürleştiren bir tutukluluk hali. Bende olup bitenler kısmen mektup ve metin halinde açığa çıkıyordu ama işte dışarıda yarım bıraktığım veya kendisinden düştüğüm bir habitat vardı. Ne yapacaktım ben? Kitaplığıma baktığımda gördüğüm manzara, bir dönem okuduğum ve bu süreçte bir şekilde duranlar öyle mi kalacaktı? Şunu yaparım demiştim kendime: cümle kurma ehliyetini yitirmiş yazarları kitaplığımdan çıkaracağım. Hayatımdan düşenler kitaplığımda kalamazlar.

Yaptım bunu! Kitaplığımda insanlığın temel ilkelerine mugayir duran, diplere düşen ne kadar yazar varsa hepsini eledim. Kurdukları cümleler doğru olabilirdi ama ağızları, kendileri yanlıştı artık. Yanlış ağız ama doğru cümle, kurucu değil, yıkıcıdır. Nazizme yakınlığı sebebiyle Heidegger’i bile okumakta zorlanırken bunları mı okuyacaktım?

1.5 yıl, 530 gün içeride kaldınız. 450 gün iddianame beklediniz. Akıl almaz iddialarla yargılandınız ve sonunda beraat ettiniz. Bir edebiyatçı olarak içeride üretseniz de özgürlüğünüz elinizden alındı. Öfke, nefret, şaşkınlık, acı… Yaşadığınız bu haksızlık sonrasında hangi kelime hislerinizi ifade ediyor.

Yakıcı bir mevsimdi şüphesiz. Gözaltına alınmak üzere evden götürüldüğümde olanı yaşlı ve hasta anneme anlatmakta zorlanmıştım. Ben dahi inanmazken, ifademi verip döneceğimi düşünürken, Silivri’ye kadar yolumun olduğunu, çıktığım eve 18 ay sonra döneceğimi düşünmemiştim. İzmir nere Silivri nere? Cezaevine, tutuklu birine ziyaretçi olarak gitmek kolay mı? Bu kadar mesafeyi gitmek… Sonra ekonomik, psikolojik haller… Akrabanın, dostun aramaktan bile çekinmesi, sizden ayağını kesmesi…

En çok annemi düşünüyordum. Nasıl katlanacağı, devam eden tedavilerini nasıl sürdüreceğini… Ben bir şekilde maruz kaldığımı görüyor, anlıyordum. Kavrayınca meseleyi olup biten anlamsız olmaktan çıkıyor, dolayısıyla yakıcı olsa da yıkıcı olmuyor. Gözaltı ve tutukluluk kararından sonra mesele benim için bir şekilde vuzuha kavuşmuştu.

Doğru yerdeydim; hukuk, etik ve estetik açıdan başımı öne eğdiren bir fiilin sahibi değildim, utandıran bir hikâyem yoktu. Kendi peşinde bir koşu dediğim anlama çabalarımın inşa ettiği kendiliğe tutunmanın, öylece bakıp görmenin bedeli olacaktı tabi ki. En çok kendine ihanetten, insanın özüne muhalefetten korkarım. Şükür, ihanet ettiğim bir değer, kurucu bir arketip yok.

Peki, maruz kaldığım şeyin faillerine karşı hissettiğim nedir? İnandırıcı gelir mi bilmem, onları öfke ve nefretin konusu yapmadım, yapmıyorum. Olgusal olanı duyguyla karşılamak olanı çözmez, anlamanın konusu yapılarak mesele çözüm bulur veya kişi ondan özgürleşebilir. Olumsuz olana radikal karşıtlık dahi onu tersten üretebiliyor, insan kavga ettiğine dönüşebiliyor.

Etkisinde kaldığım bir duygudan bahsedilirse, bu sürecin gönüllü icracıları adına utanıyorum. Hikâyemin önemlice bir kısmının geçtiği kültürel havzanın böylesi bir sonuç doğurması utandırıyor. Topluma, farklı olana, sayıya gelmez ve dile sığmaz ağrılar çektiriliyor. İnançlarına rağmen intihar edenler; yurdu, doğulan evi, yaşlanmış anne ve babayı geride bırakıp uzaklara yazılanlar; ekmeğinden edilen ve çalışma imkânından yoksun bırakılan on binlerce insan… Toplumun tümüne çektirilen karşısında mağduriyetimin lafı olmaz. Bu süreçte işini kaybeden, aç kalan, intihar eden, kanser olup ölen onlarca insan hikâyesi var. Kendi adıma Nurdan Gürbilek’in güzelim kitabı Mağdurun Dili’yle konuşamam.Adalet, hak ve hukuk diyerek gelen bir iktidarın varlığında oluyor olmakta olan.

İktidara yakınlığıyla bilinen birçok edebiyatçı, yazar, şair de olan biten bunca adaletsizliğe sessiz kalmayı tercih ettiler. Bu konularda ne düşünüyorsunuz? Bir yazar, adaletsizlik için tek bir satır yazı yazmayacaksa, kalem oynatmayacaksa ne için, ne zaman yazacak?

Payımıza bir alt-üst oluş manzarasıyla kalmak düştü. Bir gece yürüyüşünde gibiyiz, Celine’nin “gecenin sonuna yolculuk” dediği bir şey sanki yaşadığımız. Ama işte birilerine öyle gelmiyor, ütopyalarının başkasına distopya olduğu gerçeğini kabullenmiyorlar. Kendilerine o kadar gömülmüşler ki, mevcut durumu, yol alışlarında deneyimledikleri mağduriyetin doğal bir sonucu olarak karşılıyorlar. Pascal Bruckner, çocuk-ergen form ve kimlikler (mutlak bir serbestiyet isteyip de bunun sorumluluğundan kaçanlar) için “masumiyetin ayartıcılığı” der. Çocuk işte deriz, mümkün/namümkün ayırımını bilmez, sadece ister. Sınırı, haddi bilmez, arzuyla/duyguyla coşar, tatmin arar.

Soruda resmettiğiniz durum çok utandırıyor. İçerideyken çok düşündüm, bu fotoğraf bize neyi anlatır diye. Onlarca mağduriyetinizi ve dersiyle kürsüye çıkıp da bir o kadar mağduriyete övgü dizmek, olanı bir mağduriyet olarak dahi görüp okumamak veya başka türlü düşünüp de düşündüğü üzere tek bir cümle kurmamak, öylece susmak izah edilir gibi değil? O kadar isim, o kadar imza; şair, öykücü, romancı, düşünür, insan hakları aktivisti; mağduriyetlerden geçerek öğrenmiş, bilmiş, dil edinmiş, gönül kazanmış ağabey ve ablalar hiç mi çürümüşlüğe itiraz olmaz, adaleti hatırlamaz? Cümle kurma ehliyetlerini yitirdiklerini, işareti gibi durdukları değer atlasından düştüklerini görmezler mi?

Bu fotoğrafın bana söylettiğini Silivri’de yazdığım Morgtan Sesler Korosu’yla anlatmaya çalışmıştım. Bu metinden kısa bir bölüm vermekle yetineyim:

“Nihâyet eriştikleri veya bir şekilde karşılarında buldukları yapay varsıllığın hazzıyla dolaşıyor eski arkadaşlarım, “site” gibi duran kimliklerine vuran yoğun merkezî ışıkta köreliyorlar. “Başkası özgür olmadıkça biz özgür olamayız.” demişlerdi. Şimdi dökülen dosyalarla, hukuka oturmayan bir ön/yargı ve varsayımla kıstırılmış binlerce insanın aşağılanmışlığıyla zevkleniyor, bir cinayet biçimine cümle/omuz oluyorlar. İnsan ve iradesinden hareketle değil, gömüldükleri kimlik ve sitenin bekâsı açısından görüp okuyor, mesafe ve konum alıyorlar. Konuşmuyorlar aslında, yazmıyorlar; ağızlarını açtıklarında, kendilerine sızmış olan konuşmuş oluyor. Hepsi merkezî yayına geçmiş, bir söylencenin anlatıcısı olmuşlar.

Her tarafı beton/duvar olan bu yapı içinde düşünmek için epey vaktim oluyor. Durup hikâyeme bakıyor, tarihimde geziniyor, gezip gördüğümü bugünden geçiriyorum. Korunaksız, etkilenmeye hazır… Bütün gelip bulsun beni, ben Bütün’e varıp ona bulanayım diye. Bütün’e yerleşmeden Varlık’ın künhüne erilemiyor çünkü. Dilin varlığın evi olması da, insanın Varlık’ın künhüne ermesiyle ilgili biraz.
Betondan bir sitede, başkasına kapalı, bütünüyle kendisine gömülmüş betonarme bir kimliğin dili varlığa nasıl ev olsun? Jeopolitik söylence ve insan ölümüyle semiren hamasete boğulmuş bu dil, hayattan değil morgtan sesleniyor. Morgtan sesler korosu gibi…”

Silivri’de 18 ay yatan şair Nihat Dağlı beraat etti

Yazar Nihat Dağlı tahliye oldu

Okumaya devam et

Popular

Shares