Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Altı bayramdır saklanmak zorunda kalan bir annenin kaleminden Bayram Mektubu…

11 Eylül 2016 karanlık dönemin ilk bayramıydı. Üzerinden peş peşe bayramlar geçti. Önce eşinden, sonra evlatlarından kopan bir annenin kaleminden altı bayram…

BOLD- 15 Temmuz’dan iki gün sonra eşimin, yaklaşık on gün sonra da benim ve çocuklarım için başlayan gaybubet hayatımızın ikinci ayında gelen ilk bayram 11 Eylül 2016 Kurban Bayramıydı.

Çocuklarımla beraber iki ayda üç şehir, üç farklı aile yanında geçirdikten sonra gerçeklerle yüzleştiğimiz, çaresizliği sonuna kadar yaşadığımız ilk Kurban Bayramı. Çocuklar uzun zamandır babalarını görememekten, sürekli yer değiştirmekten başkalarının evinde kalmaktan çok yorulmuşlardı. Psikolojileri altüst, birbirleriyle bağırarak konuşmaya başlamalar, ağlama krizleri…

Havalar çok sıcak, benim rahatsızlığım ve 24 saat bir odanın içinden başka bir yere çıkamama, istediğin gibi hareket edememe, yatmak istiyorsun yatamıyorsun, istediğin zaman çayını demleyip içemiyorsun ya da istediğin bir şeyi çıkıp alamıyorsun. Yanında kaldığın ne kadar yakının da olsa…

Kaldığımız ilk ev eşimin bulunduğu şehre çok uzaktı. Telefon kullanmadığı için eşim ile uzun zaman görüşemiyor, hiç dışarı çıkamadığı için konuşamıyorduk. Arada bir tanımadığımız biri arayıp iyi olduğunu haber veriyor, selamını iletiyordu. Çocuklar babası için hem endişeleniyorlar hem de çok özlemişlerdi.

Bir taraftan da okullar açılacaktı. Eğitimleri ne olacaktı? Okullarına devam etmek istiyorlardı ama bunun için eve dönmemiz gerekiyordu eve dönersek benim tutuklanacağımı biliyorlardı. Bu kararsızlık hali de eklenince psikolojimiz iyice kötü oldu. Artık normal şeylerden bile konuşurken gözümüzden yaş geliyordu.

Gülemiyorduk, yemek yerken bir üçüncü lokma boğazımızdan geçmiyordu. Her şeyi yapıyormuş gibi görünüyorduk artık. Hep beraber otururken komik bir şeyler oluyordu, herkes gülüyordu ama ben çocukların yüzüne bakıyordum, aslında gülmüyorlardı, gülüyormuş gibi yapıyorlardı. Her şeyi ‘mış’ gibi yapıyorduk artık. Kaldığımız eve alışmış gibi, uyumuş gibi, doymuş gibi, dinlenmiş gibi…

BAYRAM HEDİYESİ: BABANIN SESİNİ DUYMAK

10 eylül 2016 arefe günü eşimden haber aldığımız bir gün oldu. İlk defa eşimle telefon konuşması yaptık. Çocuklar için bir ümit oldu bu görüşme, bayram öncesi çok güzel bir hediye gibi olmuştu. İnsanın eşinin sesini, çocukların da babasının sesini telefonda duyması bile çok büyük bir nimet ve şükür vesilesiymiş ama farkında değilmişiz. Çocukların konuşmalarına can gelmişti.

Arefe günümüzü dualarla, Kur’an-ı Kerim okuyarak geçirdik ama gene de hepimizin içinde bir sıkıntı vardı. Sessiz sessiz gözlerimizden yaş geliyordu. Benim içim sıkıldıkça sıkılıyor sanki kalbime bir değil birkaç bıçak birden saplanıyordu, bir süre sonra elimde Kur’an-ı Kerim’i tutamaz hale gelmiştim ve sessiz gözyaşlarım tutamadığım hıçkırıklara dönmüştü.

Paramparça bir aile olarak geçireceğimiz ilk bayramdı bu; eşim bir tarafta, annem babam bir tarafta, kardeşlerimiz bir tarafta… Hiç kimseden haber alamadığımız bir bayram… Acaba kardeşim, eniştem tutuklandı mı onlar ne yaptılar, ya tutuklanırlarsa çocukları ne yapar, onlar daha küçük kim bakar onlara gibi bitmek bilmeyen sorular, endişeler sanki beynimi yiyordu. Birer kurşun gibi geliyordu kafama… Her aklımdan geçen soruda ölüp tekrar diriliyordum sanki…

Çocuklarım beni teselli etmekten yorulmuşlardı mübarek arife gününde… Sürekli ağlıyordum, susamıyordum o gece hiç uyumadan elimde tespih sabahlamıştım. Belki de ömrümde ilk defa hiç yerimden kalkmadan sürekli tespih çekip ağlayarak karşıladığım ilk bayram sabahı idi.

11 Eylül 2016 karanlık dönemin ilk bayramı. Kurban bayramı; çok anlamlı idi aslında… Gerçekten nefislerin, eşlerin, anne ve babaların, İsmail aleyhisselam gibi evlatların kurban edildiği ilk bayramdı.

Ev sahibi akrabam kalktı, sonra benim yanıma geldi, hiç uyumadığımı görünce ağlamaya başladı, bugünler geçecek üzülme, sen sağlığına dikkat et diyerek teselli etmeye çalıştı ama öyle değildi… Bir şey vardı kalbimin sıkıntısı geçmiyordu. Herkes bitecek derken nedense ben daha kötü oluyordum.

KİMSENİN BAYRAMLAŞMADIĞI BAYRAM

Sonra çocuklar kalktı, herkes abdestini aldı, bayram namazı vakti idi, giyindiler. Büyük oğlum “Biz namaza gidip gelelim anne sonra bayramlaşırız bize bayram parası verirsin herhalde” diyerek bayram havası vermeye çalıştı, yüzümüzü güldürdü, babasının yerine babalık yapıyordu. Küçük oğlum “Biz bayram namazına gidersek bizi görürler ve yerimizi söylerlerse ne olacak” dedi ve birden bir sessizlik oldu.

Çünkü biz bir gören olur diye hiç evden çıkmıyorduk, hatta kaldığımız ev zemin kat idi dışarıdan bir gören olur diye pencereye yakın bile oturmuyorduk. Çünkü memlekette bir akrabanın evindeydik. Akrabalarımız, bizi tanıyanlar arandığımızı biliyorlardı. Çoğu akrabamız birer fitne memuru gibi nerede birini görsek izini bulsak da şikayet etsek diye iz sürüyorlardı…

Küçük oğlumun pat diye hatırlatmasıyla hepimiz kendimize geldik. Ve bu bayram bizim için normal bir bayram olmayacaktı, hatta aslında zaten bayram değildi ama çocuklar benim için ben çocuklar için bir bayram günü olsun diye kendimizi zorladığımız, bayrammış gibi yaptığımız bir an idi. Büyük oğlumun tabiriyle “hayatımıza normalmiş gibi sonradan monte ettik” dediği anlardan biri…

Bayram namazına ev sahipleri gitti, bizim oğlanlar kaldı. Çok sinirlendiler, büyük oğlum odaya geçti, elini yumruk yapıp duvara vurmuş, eli morarmış uzun süre bizden saklamaya çalıştı. Küçük oğlum sinirle ağlayarak babam nerede, bu nasıl bayram ben eve gitmek istiyorum diye ağlamaya başladı. Kızım eline Kur’an-ı Kerim’i aldı ağlayarak okumaya başladı. Ben yerimden kalkamadım zaten, ağır hastalıklarım vardı, onların da etkisiyle ayağa kalkamadım.

AKRABALARDAN KAÇILAN BAYRAM SABAHI

Kahvaltı hazırlandı, herkes namazdan geldi, ama kimse bayramlaşamadı. Kimse birbirine bayramın mübarek olsun diyemedi. Çünkü ne bayramdı ne de insanı mutlu eden bir gündü. Zorla boğazımızda hıçkırıklarla kahvaltı yaptık. Bir süre sonra teyzenin telefonları çalmaya başladı kuzenler, kardeşler bayram tebrikleri başlamıştı. Bir telefon geldi teyzenin yakın akrabası ama daha önceden çok arayıp sormayan birisiymiş size geliyoruz dediler…

Teyze kızdı ama bir şeyler söyleyemedi, zaten yoldalarmış. Bunlar bizi vatan, haini terörist ilan eden en yakın akrabalarım. Bu telefondan sonra biz hemen hareketlendik, onlar bizi bu evde görürlerse herkese anlatabilirlerdi. Hemen bizi götürebilecek arabası olan kendisi de ihraç bir akrabamızı aradık, onlara gidelim bari diye ama onların evinde de misafirleri varmış, ben arabamla sizi her yere götürürüm ama bizim ev güvenli değil dedi bize…

Eşi tutuklu olan bir akrabamızın daha kapısını çaldık bizi anlar diye… Kendisi memlekette annesinin yanında idi, bize anahtarı vereyim bizim eve gidin, bayramdan sonra bizde gelir beraber kalırız dedi. Öyle sevindik ki herkesin korkudan yüz çevirdiği bir zamanda bize evinin anahtarını veren birinin olması ayrıca evimizin olduğu şehirde olması ve neredeyse aynı mahallede olan bir yerde olması bizi tekrar heyecanlandırdı ve ümitlendirdi, hemen vedalaştık yola çıktık. Zaten iki küçük valizimiz vardı aldık ve çıktık yola.

Üç, dört odalı evlerde oturup taşınırken koca koca vasıtalara sığmayan eşyalarımızın, bir haftalık tatile giderken bile herkese birer bavul olmasına rağmen ya bunu da alacaktım diye homurdandığımız birer hayatımız vardı. Şimdi toplasan bir sepet büyüklüğünde bir bavulumuz vardı ve bütün hayatımız artık onun içindeydi ve bunun hiç önemi yoktu artık. Ne giyeceğimiz, ne yiyeceğimiz hiç aklımıza gelmiyordu. Acıkmasak, ilaç için olmasa hiçbirimizin aklına yemek gelmiyordu, giydiğimiz kıyafetinde bir önemi yoktu.

SÜLALEDEKİ HERKESİN PLAKASINI EZBERE BİLEN BİR AKRABA

11 Eylül 2016 Kurban Bayramının birinci günü öğlene doğru. İnşallah polis denk gelmez diye diye… Yolda bir ara şoför olan akrabamızla konuşurken kız kardeşimi ve eşini sordu. Kardeşimin eşi de sıkıntılı idi. Ben de ağlamaya başladım çünkü kardeşimi en son 15 Temmuz olmadan bir gece önce görmüştüm ve onlarla vedalaşamamıştım. İnşallah enişte tutuklanmaz dedim ve benim ağlamamla konuşma bitmişti.

Abi birden arabayı durdurdu ve kardeşinizin arabasının plakası idi, sanırım şimdi geçtiler dedi. Abide plaka hastalığı gibi bir şey vardı, hemen hemen herkesin sülaledeki arabaların plakalarını bilirdi. Hemen telefonunu açtı aradı, gerçekten onlarmış ve onlara yolda geri dönün dedi. Biz uygun bir yerde, dağlık bir yerdi zaten bekledik, onlar da geri geldiler, kız kardeşim beni görünce bir süre şok geçirdi, tutuldu, konuşamadı adeta, eniştemi yeğenlerimi gördük, sarıldık hasret giderdik ayaküstü.

DAĞ BAŞINDA KARDEŞLERİN BULUŞMASI

Onlar da memlekete gidiyorlarmış. Rabbime o an o kadar şükrettim ki dağ başında, kimsenin görmeyeceği bir yerde beni kardeşimle görüştürdü. Aklımda olan birçok şeyi kardeşime söyledim, eve gidip yapması gerekenleri, anneme söylenecekleri, eğer tutuklanırsam çocuklarımla ilgili birçok şeyi kısa zamanda ona söylemeye çalıştım. Vasiyetimi sözlü olarak sıralıyordum sanki…

Kız kardeşim ağlayarak abla inşallah olmaz, inşallah hemen biter, inşallah bunları kendin yaparsın, çocuklarının başında kendin durursun diye cevaplar veriyordu bana ama ben onu hiç duymadan sanki bir daha evime hiç dönemeyeceğim ve çocuklarımı göremeyecekmiş gibi sıralıyordum isteklerimi… Çok geçmedi zaten bir süre sonra eniştemiz de tutuklandı, kardeşim de üç çocuğuyla hiç akrabası olmayan bir şehirde yalnız kaldı.

İLK DEFA BAŞ BAŞA KALDIK

11 Eylül 2016 Kurban Bayramının birinci günü akşam namazına doğru girdik evimizin olduğu yaşadığımız şehre. Çocukların yüzleri güldü. Her ne kadar yabancı bir eve gitsek de evimize yaklaştık diye. Bizi götüren abi bizi bırakıp geri göndü. Akşam namazlarımızı kıldık, akrabamızın evinde çay koyduk ocağa ve aylar sonra bir evde ilk defa çocuklarla yalnız kalmıştık.

Kızım “Anne ilk defa baş başa kaldık ne güzel değil mi keşke babam da olsaydı” dedi. Hepimiz tekrar eşimi düşünüp sessiz ağlamaya başladık, hem çayımızı yudumlayıp hem de herkes çaktırmadan gözyaşlarını siliyordu. Büyük oğlum “Buna da şükür bakın evimize çok yaklaştık, yalnız bir aile gibi bir aradayız demek ki babam da gelecek, evimize hep beraber gideceğiz” diye bizi toparlamaya çalışıyordu, babasının yerine o kalmıştı evin büyüğü olarak.

Aynı gün yaşadığımız üzüntü, endişe, stres ve sevinç, yolculuk bizi çok yormuştu, çocuklar uyudular erkenden. Ben ise uyuyamıyordum, dilimle eve yaklaştık inşallah her şey güzel olacak diye söylerken kalbim öyle demiyordu bana… Sıkıldıkça sıkılıyor adeta boğuyordu beni. Ağlayarak uyuyakalmışım.

Bayramın ikinci gününün sabahı çocukları üzmemek için söz verdim kendime, ağlamamak için zorla kalktım yerimden, kahvaltı hazırlamaya o kadar zor ayakta duruyorum ki aşırı halsizlikle zar zor hareket edebiliyordum. Ağrılarım vardı gayri ihtiyari çıkarttığım ah sesleriyle uyandı çocuklar, hep birlikte kahvaltımızı yaptık ve bütün gün dualarla, hayaller kurarak birbirimizi güldürmeye çalışarak geçirdik.

ÇOCUKLARIN KARARI: BU KADAR ÇOCUK NASIL ANNE BABASIZ KALIYORSA…

Hep birlikte evde yalnız geçireceğimiz bir gündü bayramın üçüncü günü. Öğleden sonra idi namazları kıldık, çay demledik, çay içerken büyük oğlum “Anne dedi biz kardeşlerimle kendi aramızda konuştuk, bir karar verdik sana söylemek istiyoruz”. İçime bir korku düştü o an, evet dinliyorum bile diyemedim sessiz kaldım. Sonra kızım “Anne biz eve gitme kararı aldık, okullarımıza devam edip eğitimimizi tamamlamak istiyoruz, başkalarının evlerinde kalmaktan çok yorulduk. Böyle giderse biz sana sıkıntı vermekten isyan etmekten korkuyoruz” dedi. “Sen de babamın yanına git biz evde kalırız büyüdük artık başımızın çaresine bakarız” dediler.

Ben olmaz öyle nasıl yalnız kalacaksınız der demez oğlum “Siz hapse girseniz nasıl kalacaksak, bu kadar çocuk annesiz babasız nasıl kalıyorlarsa öyle kalacağız. Hem biz olmadan siz daha rahat hareket edersiniz, biz kararlıyız yarın eve gitmeye karar verdik, zaten birkaç gün sonrada okullar açılıyor” dedi. Ben ağladım ağladım o kadar çok ağladım ki bu çocuklar ne zaman böyle büyüdüler, karar alabiliyorlardı? Bir anne nasıl çocuklarını yalnız başına bırakabilirdi? Anca ölüm ayırırdı beni çocuklarımdan, diri diri mezara girmekti bu karar. Ama çocuklar haklıydı.

O zaman anladım hep merak ettiğim acaba Hz. Musa Aleyhisselam’ın annesi nasıl bıraktı evladını, bir sepetin içine koyup da deniz gibi Nil Nehrine…

Kurban Bayramının son günü ikindi namazından sonra ben arkalarından el salladığımda anladım Musa’nın annesinin neden Kur’an-ı Kerim’de adının geçmediğini. O da gaybubet yaşıyordu, oğlunun yanında bilinmemesi idi belki onu Hz. Musa’nın annesi yapan.

BABASI HAPİSTE BİR ÇOCUĞUN EVİNDE İKİNCİ BAYRAM…

O gün inşallah bir daha böyle bayram yaşamayız, başka bayramlarda hep beraber oluruz diye vedalaşmıştık evlatlarımızla, o gün 14 Mayıs 2016 bayramın 4 günü…

Ama öyle olmadı aradan birkaç ay geçti, benim rahatsızlıklarım arttı, yalnız yaşayamayacak hale gelince eşim bir şekilde risk alarak yanıma geldi. Artık gaybubette çocuklarım gitmiş eşim gelmişti. Buna da şükrederek geçti günlerimiz, 25 Haziran 2017 Ramazan Bayramına kadar. Çocuklardan ayrı 9 ay geçti…

Ve bayram günü onlarla beraber geçirmek için planlar yaparak, inşallah kimsenin gözüne görünmeden çocuklarımız yanımıza gelir ve selametle bayram günlerinde beraber oluruz ümidiyle, dualarla, endişe ve heyecanla geçirdik gaybubette ilk oruçlu günlerimizi ve Ramazan ayını…

Nihayet arife günü akşamı sağ salim geldiler çocuklarımız yanımıza, sevinç, korku ve özlemle birlikte açtık son oruçlarımızı. Beraber uyandık bayram sabahına, bütün aile beraber yaptık kahvaltımızı, eşim, çocuklarım yanımdaydı ama sevinemiyorduk hatta suçlu gibiydik. Çünkü çocuklarla bir araya geldiğimiz evin babası hapisteydi. Onlar babasızdı.

Bizim evimiz yoktu sadece ama uzun zamandan sonra ilk defa aile olarak bir aradaydık ve iki gün geçirecektik aslında mutlu olacağımızı zannetmiştik ama tam tersi oldu. Eşim onların yanında sarılamadı çocuklarına çocuklar da “Baba” diyemedi eşime. Gene de bir arada olduğumuz için şükrettik Rabbime, belki Kurban Bayramı gerçek bayram olur diye sessiz gözyaşlarımızla, dua ve sabır ile zulmeden tarafında olmadığımız için şükürle ama bir o kadar da haksız yere yaşadığımız bu acılardan dolayı beddua ile geçirdik gaybubette ikinci bayramımız olan Ramazan Bayramımızı…

YAKALANMAMA PLANLARI YAPARAK GEÇEN BAYRAMLAR

Ama bitmedi süreç henüz… Üçüncü, dördüncü, beşinci bayramlarımız geçti gaybubette. Hepsinde bayrammış gibi yaptığımız, bir arada olmaktan mutlu olduğumuz ama yakında ayrılacağımızı düşünerek içten içe ağladığımız bayramlarımız geçti. Hepsi farklı yerlerde, farklı ortamlarda.

Bayram günleri ve öncesinde yaşadığımız şeyler hepsi aynıydı: Çocuklarımız korkuyla bin bir farklı planlar kurarak yakalanmadan takip edilmeden gelirler mi endişesi yaşayıp bunu belli etmemeye çalışmak. Sürekli bir terslik olursa düşüncesiyle yatıp kalkmak, sürekli plan değiştirmek ve bunu çocuklara anlatmaya çalışmak. Acaba gelmeseler mi deyip arkasından kalbinizin evlat özlemiyle sızlaması ve amannn… Belki bir şey olmaz artık olursa da ne yapalım kader demek. En azından çocuklarla son kez vakit geçirmiş oluruz diye kendini teselli etmek… Evlat özlemi, onlara sarılmak, öpmek, dokunmak karşıma alıp seyretmenin verdiği duyguları yaşamak için içimize doğan tarifi imkânsız bir bekleyiş. Özlemle onların sevdiği yemekleri yapmak için hazırladığımız liste ve bizim ihtiyaçlarımızı karşılayan arada bir yanımıza gelen abi gelse de listeyi versek diye bekleyişimiz.

Çocuklar gelince bayramda bir şeyler alırız diye elimizdeki paradan kenara koymaya çalışmamız ve ince hesaplar yapmamız. İsyan ederiz korkusuyla dile getiremediğimiz ama haksız yere yaşadığımız bu acıları bize yaşatanlara ve sessiz kalanlara, oh olsun deyip masum çocuklarımızdan intikam alanlara ve korkudan dolayı bizi yalnız bırakan akrabalara, arkadaşlara gizliden bir öfke ile beddua ederek geçirdik bayram günlerini.

Anladık ki herkes hapisten çıkmadan, herkesin sıkıntısı bitmeden, herkes sevdikleriyle beraber olmadan bize bayram yok. Yıl 2019 ve gaybubette geçireceğimiz altıncı bayramı inşallah selametle geçiririz.

İnşallah gaybubette, hapiste, sürgünde, hicret yolculuğunda olan bütün herkesin geçireceği son bayram olsun bu altıncı Ramazan Bayramı ve inşallah üç yıl önce kurban edilen nefislerin, evlatların, eşlerin, anne ve babaların kurbanlarının kabul olduğu gerçek bayramımız olsun 11 Ağustos 2019 da gelecek olan Kurban Bayramı.

FRY Gayb

BOLD ÖZEL

Aile boyu tutukluluğa isyan: Ekmek su vermeyin, ot bulur ot yeriz

Samsunlu Hanife Algan’ın damadı, gelini, oğlu ve son olarak da kızı hapse atıldı. İki torununa bakan anneanne tepkisini “Bizi rahat bırakın” diyerek gösterdi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

Bir hafta önce tutuklanıp Bafra Cezaevine gönderilen Tuba Tuncer’in annesi Hanife Algan, kızı, oğlu, damadı ve gelini hapse atılan çaresiz bir anne olarak tepkisini dile getiriyor.

Geçen hafta kızı tutuklandığı için 8 ve 5 yaşındaki torunlarına bakmak zorunda kalan Hanife Algan, iki yıl cezaevinde kalan oğlunun gördüğü psikolojik işkencelerden dolayı sağlığının bozulduğunu söylüyor. Kızının serbest bırakılması için yetkililere çağrıda bulunuyor. Algan, 4 yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu olan damadının ise suçsuz olduğunu vurguluyor.

Samsun Alaçam’da yaşayan ve 4 yıldır çocuklarıyla birlikte eşinin yolunu gözleyen Tuba Tuncer (35) 13 Ekim 2020 Salı günü tutuklandı. Afyon’da özel bir yurtta idarecilik yaptığı için tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Tuba Tuncer’in eşi Mahmut Tuncer de aynı yurtta çalıştığı için tutuklanıp 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

“ARTIK DİYECEK SÖZ BULAMIYORUZ”

Kızının 4 senedir denetimli serbestlikle dışarıda olduğunu söyleyen Hanife Algan, “Kaçsa kaçardı. Kızım benim suçlu değil, o evladımızı nasıl okuttuk. Allah rızası için kızımı salın. Babalarını tutukladınız, analarını da alıp torunlarımı yetim bırakmayın. Artık diyecek söz bulamıyoruz. Biz bu hale niye geldik. Çocuklarımızı vatana, millete bir hayrı olsun diye okuttuk. Pırıl pırıl bir sineği ezmeyen çocuklar yetiştirdik. Ne işi var cezaevlerinde? Elinizi vicdanınıza koyu.n” dedi.

Algan, kızının eşini ziyarete gidip gelirken ciğerlerini üşüttüğünü ve verem olma noktasına geldiğini ve hasta haliyle cezaevine gönderildiğini de ifade etti.

“ÇOCUKLARIMI SALIN YETER Kİ, OT BULUR OT YERİZ”

Gelininin de iki kez gözaltına alındığını belirten Algan, “Aile olarak bittik, çocuklarımız da bitti. Kaç gecedir uyku uyumuyoruz. Ben şeker, eşim kalp hastası. Yavrularımızı salın, bizi rahat bırakın. Ekmek vermeyin, su vermeyin, ot bulur ot yeriz.” ifadelerini kullandı.

Tuba Tuncer, 3 Kasım 2020’de Afyon 2. Ağrı Ceza Mahkemesinde ikinci kez hakim karşısına çıkacak.

Babaları 4 yıldır cezaevindeydi bugün de anneleri tutuklandı

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Ben o cezaevinde Koah oldum Kabakçıoğlu’nun ölmesi normal”

Karantina hücresinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun kaldığı cezaevinden çıkan bir tutsak Bold Medya’ya ulaştı. Cezaevinin sağlıksız koşullarını ve gardiyanların da içinde olduğu uyuşturucu trafiğini anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz plastik sandalye üzerinde cansız bedeni bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabaçıoğlu’nun (44) ölüm nedeni henüz otopsi raporu çıkmadığı için resmi olarak açıklanmadı. Astım, yüksek tansiyon ve şeker hastası Kabakçıoğlu ile aynı cezaevinde 3,5 yıl tutulan bir mahpusun verdiği bilgiye göre cezaevinin koşulları insan sağlığını, hayatını tehlikeye atıyor ve yaşama hakkını ihlal ediyor.

Yaklaşık 700 tutuklunun bulunduğu Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacalarında filtre olmadığı için tutukluların sağlığının bozulduğu belirtiliyor. Ayrıca aynı cezaevinde 9 ay öncesine kadar uyuşturucu ticareti yapıldığı öne sürüldü. Sinan adlı gardiyan cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı ve 4 ay hapis yattı.

Adının açıklanmasını istemeyen mahpus, şu çarpıcı bilgileri aktarıyor:

  • Kışın kömürle ısınan, yazın da sıcak su ihtiyacı için kalorifer kazanı yakılan Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacasında filtre sistemi olmadığı için tüm kurum ve is mahpusların kullandığı avluya yağıyor. Avluya çıkan bir insan baştan aşağı simsiyah oluyor. Dolayısıyla mahpuslar hem havalandırma hakkından mahrum ediliyor hem de sağlıkları bu durumdan olumsuz etkileniyor.
  • Koğuşların camları da aynı nedenlerle açılamıyor. Kapasitenin üstünde insanın yaşamaya çalıştığı koğuşlarda mecburen cam açıldığında ise başta solunum rahatsızlıkları olmak üzere mahpuslarda birçok hastalık ortaya çıkıyor.
  • Ayrıca Gümüşhane E Tipi Cezaevi sabıkalı bir hapishane. Sorunlu olduklarını düşündükleri mahpusları dövmek için oluşturulan ‘Yıkım Ekibi’nin başındaki Sinan adlı, eski bir boksör olan gardiyan, 21 Şubat 2020’de cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı. Bu olay yerel ve ulusal basına haber oldu. 4 ay hapis yatan Sinan adlı gardiyan ise daha sonra görevine iade edildi.

İşte cezaevinde KOAH hastası olan mahpusun anlattıkları…

Gümüşhane Cezaevi nasıl bir cezaeviydi, neler yaşadınız orada?

Her gün bir sorunla karşılaşıyorduk. Hangisini anlatalım… 35 yıllık bir cezaevidir. Kömür sistemiyle çalışıyor. Cezaevinin baca filtre sistemi yok. Kışın resmen üstten aşağıya kurum yağıyor. Sizi bahçeye çıkarsalar bile bahçeyi kullanma şansınız yok. Üstünüz simsiyah oluyor. Yazın da aynı sorun var. Sıcak su tesisatı kalorifer kazanına bağlı. Haftanın 4 günü koğuşlara sırayla sıcak su veriyorlar. Yine kurum yağıyor.

Havalandırma hakkınızdan da mahrum oluyorsunuz yani.

Yani hakkınızı öyle bir ihlal ediyorlar ki… Öyle bir hak ki bu, tarifini size yapamam. Hapiste yatan bir insan için o bahçe çok önemli. 8 metre bir duvar var. Başını kaldırdığın zaman gökyüzü. Üstten aşağı kurum yağarken senin o bahçeyi kullanma şansın yok. Kar yağıyor bahçeye. Karın üstü simsiyah.

Bu sorunu yönetime bildirmediniz mi?

Dile getirdik, şikayetçi olduk. Şunu söylüyorlar: Sistem eski, buraya baca takılmıyor. Baca takılması için yıkılması lazım. Biz burada bir tuğla bile değiştiremeyiz. İşlerine gelmeyince bütün suçu daha üst taraflara, bakanlığa kadar atıyorlar. Ne dilekçene cevap veren var, ne muhatap alan var. Cezaevindeki ilişkiler kanuna nizama göre değil, patron-çavuş ilişkisi gibi. Kafalarına göre yürütüyorlar her şeyi. Zaten Gümüşhane ve Sakarya cezaevi müdürleri insanlara zulüm etme konusunda biliniyorlar. 2017’de yaptıkları zulümler haber olmuştu.

Sağlık hizmetlerine ulaşma konusunda bir sıkıntı yaşadınız mı?

Ben hapisten KOAH hastası olup çıktım. Başkaları da aynı hastalığa yakalandı. Çünkü cam açık yatıyoruz. Küçücük koğuşta o kadar insan mecbursun açmaya. İnsanlar KOAH, ciğer hastası oluyor. Burası sağlık açısından bir insanın yaşaması için uygun değil. Kapatılması lazım.

Mustafa Kabakçıoğlu astım hastasıydı zaten. Hastalığı bu yüzden mi ilerledi acaba? Öksürüğü arttığı için karantina hücresine kapatılmıştı.

Muhtemelen öyle. Hastalığını tetiklemiştir. Ben KOAH olduğuma göre onun canından olması normaldir. Karantinaya aldıkları yer, tam o kalorifer kazanının bacasının olduğu yer. bacanın altı. Eğer samimi olsalar karantina odasını yönetimlerin de olduğu 1-2. bloğa yaparlar. Kalorifer kazanın bacasının olduğu yer koyuyorlar. Korona ciğer hastalığı, korona olan bir insan oraya konulur mu? Adamın nefes alması mümkün değil. Beşikdüzü Cezaevi yapılırken Gümüşhane’nin kapatılma kararı alınmıştı. Sonra vazgeçildi, tutuklu sayısı fazla olduğu için. Gümüşhane sürgün cezaevi olarak da biliniyor.

Gerçekten hasta bir insana yapılacak büyük bir haksızlık bu.

Bakın şimdi size bir adli mahkumun haklarından bahsedeceğim. Siyasi koğuşların üst katı hücreydi. Orada da müebbet verilen mahkumların cezalandırıldığı tek kişilik iki hücre vardı. O hücrelerin özelliği şu; televizyon hakkın yok. Gazete okuma, çay içme, ateş yakma hakkın yok. Sadece yemeğini yiyorsun. Bir de yanında sıvı, su alabilirsin. O hücrelere sürekli adli tutuklular gelirdi. Hücrenin büyüklüğü 10 metrekare. Ranzanın yerini betondan dökmüşler, adam yatağını getirip oraya koyuyor. Bir ranza büyüklüğünde de bu tarafta yer var. Oranın da yarısı tuvalet, yarısı da sandalye koyup oturabileceğin bir yer. Bu hücrenin iki katı büyüklüğünde de bir odayı da bize veriyorlar. Orada 8 kişi kalıyoruz, yeri geliyor 10 kişi oluyoruz, düşünebiliyor musunuz? Hücre cezası alan adam daha şanslı. Aynı metrekarede tek başına kalıyor.

O hücreye bir gün ölüm orucunda bir genç geldi. Adli suçlulardan biri. 3-4 aydır yemek yememişti. Bel kalınlığı inanın benim kolum kadar yoktu. O kadar zayıflamış, ipince kalmış. Tecavüz suçundan yatıyor, 2 kez ağırlaştırılmış müebbet almış. Psikolojisi de davranışlar da çok bozuktu. Bir gün revirde gördüm. İntihar ettim, beni kurtardılar, dedi. Nasıl intihar ettin diye sordum. Tıraş olduğumuz bıçaklar var ya onun iki jiletini yutmuş. Neden yutuyorsun, amacın ne? Jiletler bağırsakları kesiyor ve iç kanamadan ölüyorsunuz. Gardiyanlara da söylüyor iki jilet yuttuğunu.

İntihar ettiği için hastaneye götürüyorlar. Hastaneye gidince doktora ‘ben tedavi istemiyorum, bu jileti ameliyatla almanızı istemiyorum. Ben ölmek istiyorum, tedaviyi kabul etmiyorum’ diyor. Doktorlar o zaman kendisine ‘tamam biz sana serum bağlayalım, ağrı, sızı çekme’ diyorlar. Serumla uyutup ameliyat ediyor, jiletler çıkarılıyor. Devlet onun yaşama hakkını koruyor. Bakın adli bir mahkum, ağırlaştırılmış müebbet almış bir mahkumu devlet koruyabilmek için neler yapıyor. Olması gereken bu. Hastaneye götürüyor, zorla ameliyata alıyor, kabul etmediği halde ameliyat ediyorlar. Cemaat soruşturmasından girenlere de hastaneye gitmedi diye dilekçe yazdırıyorlar. Bu yalan anlıyor musunuz, yalan. Hem de kuyruklu bir yalan.

Nasıl yalan? Hastaneye gitmeyen tutuklulara dilekçe yazdırdıklarını söylüyorlar. Doğru değil mi bu?

Ben de yüksek tansiyon ve şeker hastasıyım. Cezaevine girdim 3-5 ay sonra, tam hatırlayamıyorum, geçmiş zaman, ikindi namazı vaktiydi. Ben gündüz uyumam. O gün beni bir uyku, bir rehavet bastı. Namazı kıldım, uyudum. Uykudan mide bulantısı ve baş dönmesiyle uyandım (ağlamaya başlıyor)… Mide bulantısıyla uyandım, arkadaşlara dedim ki, bana bir şey oluyor. Tansiyon ölçmek için gardiyanları çağırdılar. Haksızlık çoktu, haksızlığa karşı duramıyordum. Gardiyanların elinde bir tane elektronik tansiyon aleti var. Koğuşa girmiyorlar. Aşağıya indim, kapıda ölçtüler.

Neden koğuşa girmiyorlar?

Erdoğan’ın damadı bizim koğuşlara gardiyanların girmesini yasaklamıştı.

Berat Albayrak mı yasakladı? Cezaevleri onun yetki alanı değil ki. O nasıl yasaklayacak?

Bir gazetede okumuştum. Berat Albayrak’ın ‘bunların yanına gardiyanlar girmesin, bunlar tehlikeli insanlar’ mealinde açıklamaları olmuştu. Tabi bu tür açıklamalar emir telakki ediliyor. Adam kesen, öldüren, cani insanların koğuşuna gidiyorlar. Biz tıraş olmak için koğuşun kapısına çıkıyorduk. Neyse tansiyonumu ölçtüler, 16’ya 25 çıktı. Çok yüksek. 112’yi çağırdılar. Beni kapı altı denilen cezaevinin girişinde bir yer var, oraya götürdüler. Tansiyonumu orada da ölçtüler, seni hastaneye sevk etmemiz lazım dediler.

Hastanede tansiyonumu 15’e düşürdüler. Geri döndük cezaevine. Ben uyudum. Gece 03.00’e doğru yine tansiyonum yükseldi, yine hastaneye sevk ettiler. Aynı ekip geldi. Biz seni yatırsınlar dedik, niye geri gönderdiler dedi. Ben mahkum adamım, kimden hesap soracaksın. Hastaneyi aradı, bu adamı niye gönderdiniz, bu adam yüksek tansiyon hastası, beyin kanaması riski var, kalp krizi geçirebilir, dedi.

Hastaneye tekrar gittik. 7.30’da kardiyoloji doktorunu çağırdılar. Doktor da cumartesi sabahı olunca sinirlendi. Bir de tabi mahkum olunca insanların bakış açısı farklı oluyor. Psikolojin nasıl diye sordu doktor. Ben de sinirlendim orada. Doktor bey, sizi sabah evden buraya çağırdılar diye sinirlendiniz. Sabah 05.00’te polisler kapınızı açsa vatan haini, terörist diye getirip hapse atsalar sizin psikolojiniz nasıl olur dedim. Bunu psikolojiye sevk edin, psikolojisi bozuk dedi.

Neyse bir hap kullanıyordum, onu iki katına çıkardı doktor. Tekrar geri geldik. İlaçları içtim, düşürdüler tansiyonu. Pazar günü aynı olay bir daha tekerrür etti. Aynı olayları tekrar yaşıyoruz. 112 yine geldi. Seni hastaneye sevk edelim dedi. Ben hastaneye gitmek istemiyorum. Gittiğimiz yerde bize it muamelesi yapıyorlar, insan muamelesi görmüyoruz ki…

Yani mahpusların hastaneye gitmek istemem sebeplerinden bizi de doktorların, görevlilerin size karşı olan tavırları mı?

Yani bu adam buraya gelmiş, yatıralım, bakalım diye bir şey yok. Mahkumları ikiye ayırdılar. Adli suçlulara inanın ki her türlü hakkı veriyorlar. Cemaatten yargılananlara cüzzamlı, vebalı muamelesi yapıyorlar. Biri televizyona çıkıp bunların hepsi terörist diyor, ertesi gün memleketin hepsi sana tavır alıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Nasıl sorgulamaz insan. Ne kadar adi bir toplummuş.

Neyse nöbetçi gardiyanlar geldiler, madem hastaneye gitmiyorsun ‘kendi arzum ve rızamla hastaneye gitmek istemiyorum’ diye dilekçe yazacaksın, dedi. Bu kadar basit mi diye cevap verdim. Kendilerini kurtarmak için, işlerine gelen yerde melaike, işlerine gelmeyen yerde azrail kesiliyorlardı. Benim moralim bozuk, canım sıkkın, hastaneye gitmek istemiyorum ve ben hastayım. Tansiyonum çıksa beyin kanaması, kalp krizi geçirsem, ölsem bu dilekçe sizi kurtaracak mı? Yazıklar olsun, verin imzalayayım dedi. Bu görevde olan insanlardan ahirette hesabını soracağım.

Cezaevinde başka kötü bir muameleyle karşılaştınız mı? Dövme, işkence gibi.

Cezaevinde Sinan adlı gardiyan vardı. Sinan cezaevinin Rambo’su. Belinde bir cop ve 5-6 kişilik bir ekibi var. Onlara ‘Yıkım ekibi’ diyorlar. Yıkım ekibi demek, taşkınlık yapan tutukluları döven ekip demek. Adli mahkumların git-gelleri çok oluyor. Bir anda isyan ediyor, bağırıyor, çağırıyor, ufak bir şeyden kavga çıkarıyor. Kapıları kırıyorlar. Robocop elbiseleri de var. Bazen onu da giyiyorlar. İçeriye dalar, kriz geçiren mahkumu yatırır, döverler. Sonra da ters kelepçe yapıp beyaz odaya atıyorlar. Her tarafı plastik kaplıdır bu odanın. Kafasını duvara vurup kendine zarar vermesin diye. Sinan bu ekibin başında. Aynı zamanda boksör. Güçlü kuvvetli, iri yapılı biri.

Size bir şey yaptı mı ya da kimseyi dövdüğüne şahit oldunuz mu?

Başka koğuşta kalan bir teğmeni dövdüğünü duydum. Teğmen tabi ki çok bozulmuş bu olaya. O zaman ki başsavcı Bozan Çevik idi. Şimdi Gaziantep savcısı. Bu olayı kapattı. Bakın bir başsavcı, bir gardiyanın ‘Ben buranın Allah’ıyım, kitabıyım, müdürüyüm’ diyen bir adamı kolluyor. Başsavcı ben senin arkandayım demese bu adam kimseyi dövemez. Başka vukuatları da var Sinan’ın.

Ne gibi vukuatları?

Cezaevine uyuşturucu sokuyordu.

Siz nereden biliyorsunuz uyuşturucu getirdiğini?

Bir gün hücreye bir genç geldi. Uyuşturucu satmaktan tutuklanmış ve 25 sene ceza almış. İran’dan getiriyor uyuşturucuyu. Ben herkesin hikayesini dinliyordum. Adliyede paranın, rüşvet çarkının nasıl döndüğünü vs. de anlatıyor. Sinan’ın uyuşturucu sattığını ondan öğrendim. Sinan uyuşturucuyu dışarıdan alıyor, kantine getiriyor. Kantinde Trabzonlu bir gardiyan vardı. Bir de Diyarbakırlı bir mahkum vardı, kantin hizmetlerinde çalışan. Parası olmayan mahkumları hizmet işlerinde kullanıyorlardı, ayda 300 TL maaşla. Sinan Trabzonlu gardiyana uyuşturucuyu teslim ediyor, üzerinde taşımamak için. O da Diyarbakırlıya veriyor, Diyarbakırlı Sinan’ın getirdiği uyuşturucuyu kim istiyorsa onun haftalık siparişlerinin içine koyuyor. Mesela çayın içine.

Sinan şu an nerede? Hala o cezaevinde mi?

Hayır olay ortaya çıktı. Sinan 21 Şubat 2016’da tutuklandı. CNN’de haberleri çıktı. Haberi görünce dedim ki, ilahi adalet. Fakat işi biliyor. Sinan bu işi oradaki müdürlerle beraber yapıyor. Arkasını sağlama alan bir adam. Tutuklandıktan sonra Gümüşhane’de görev yaptığı için Giresun Cezaevine gönderiyorlar. Orada 4 ay yattı. Dört ay sonra hakkındaki suçlamalar, deliller yetersiz deyip serbest bıraktılar ve daha sonra da görevine iade edildi. Şu anda Giresun Cezaevinde çalışıyor.

Nasıl iade edildi görevine?

Suizan etmek istemiyorum ama burada da şunu düşünmeden edemiyorsunuz. Bu işin içinde baştakiler olmasa Sinan’ı cezaevinde bırakırlar. Acımasızdılar. İlla ki ortakları var. Başları yanmasın, isimleri ortaya çıkmasın diye göreve iade ettiler. Göreve iade edilmesi bunun ispatıdır.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Erdoğan’a Lahey yolu: Sonu Sırp kasap Miloseviç gibi olacak

Suruç Katliamı’nda ölümden kıl payı kurtulan gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu Mehmet Lütfü Özdemir, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın kilit isimlerinin Lahey Adalet Divanı’nda yargılanması için girişim başlattı. AKP’yi terör örgütü olarak tanımlayan Özdemir, Erdoğan’ın sonunun ise Karadziç ve Miloseviç’e benzeyeceğini belirtti.

BOLD ÖZEL – Suruç katliamının tanığı Gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu Mehmet Lütfü Özdemir, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve adamlarının uluslararası hukuk önünde hesap vermesi için harekete geçti. Aldığı ölüm tehditlerini umursamadığını kaydeden Özdemir, AKP’nin bir terör örgütü olduğunu söyledi.

Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde 5 yıl önce IŞİD’in canlı bomba saldırısı sonucu 33 kişi ölürken yüzlerce kişi de yaralandı. Katliam davası hala sonuçlanmazken saldırıda ölümden kıl payı kurtulan gazeteci Mehmet Lütfü Özdemir katliamın bilgilerini ve iddiaları ‘Hiçbir Düş Yarım Kalmayacak’ adıyla bir kitapta topladı. Kitabını bir iddianame olarak tanımlayan Özdemir, yıllarca bir dedektif gibi iz sürdüğünü belirtiyor. Şimdi ise Suruç’taki kanlı saldırıyı ve arkasındaki karanlık güç olarak gördüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın önemli isimlerini Lahey Adalet Divanı’na taşımaya çalışıyor.

HUKUKÇULARDAN ERDOĞAN’IN YARGILANMASI İÇİN DESTEK İSTİYOR

Sosyal medyadan hukukçulara seslenip açacağı dava için hukuki destek isteyen Özdemir paylaşımında “Türk devletinin adalet sistemine inanmadığım için Türkiye’de hukuki mücadele yürütmedim. Almanya’da Erdoğan başta olmak üzere Davutoğlu ve o dönem Suruç, Urfa ve Adıyaman’da çalışan Emniyet ve MİT çalışanlarına ve yine MİT Müsteşarı ve dönemin İçişleri Bakanı hakkında dava açmak istiyorum. Bu konuda bana destek olacak kim varsa katkılarını bekliyorum. Lahey’de suratlarına tükürmek istiyorum. Adalet istiyorum” ifadelerini kullandı.

“HER GÜN ÖLÜMLE TEHDİT EDİLİYORDUM”

AKP-MİT-IŞİD ortaklığını kanıtlamak istediğini anlatan Özdemir yıllarca doğru bildiği gerçeklerin peşinden gittiğini söylüyor. Kimi zaman çevreci, kimi zaman savaş karşıtı ve vicdani retçi oldu. İnandığı değerleri savunurken sık sık tehdit edildiğinin altını çizen Özdemir, şunları dile getirdi:

“Türkiye’deyken 2011 yılında vicdani ret yapmıştım. Hatta o dönem halkı askerlikten soğutmaktan yargılandım. Her gün sokağa çıktığımda gözaltına alınıyordum. Düşüncelerimi, özgürce ifade edemiyordum. Hakkımda örgüt propagandası suçlaması yapıldı. Suruç kitabını Meclis’te tanıttıktan sonra tehdit telefonları ve bu sefer direk ailemden tehdit aldım. Ve sonra Almanya’ya geldim. Buraya geldikten iki gün sonra da milli güvenliği tehdit ettiğim gerekçesiyle Twitter hesabım kapatıldı.”

ÖZDEMİR: AKP TERÖR ÖRGÜTÜDÜR

Özdemir, çıkarılan bir KHK ile kendisi için askere gitme zorunluluğu doğunca geçici olarak çıktığı yurt dışında mülteci olarak kalmaya karar verdi. Şimdilerde mülteci olarak hayata tutunmaya çalışan Özdemir, kitabında AKP iktidarının adeta kara kutusunu deşifre ediyor.

Suruç’tan Ankara katliamına, faili meçhullerden IŞİD ve Suriye iç savaşına varana kadar birçok karanlık noktada AKP’nin parmağı olduğunu düşünen Özdemir’e göre AKP bir terör örgütü.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP’li yöneticilerin ve onlarla iş yapanların da bir gün mutlaka Lahey Adalet Divanı’nda yargılanacağını söylüyor.

Özdemir, şu ifadeleri kullanıyor: “Bir gün gelecek, ben buna inanıyorum, hak yerini bulacak, adalet yerini bulacak. Bir de şuna inanıyorum, herkes şunu görecek: Erdoğan ve ekibinin bir terör örgütü oluşturduğunu görecek. AKP terör örgütüdür. Sadece AKP değil yani kim varsa şu an devletin başında. Bir çete var. Terör örgütü bunlar. Kim varsa hepsi terör örgütü üyesi, yargılanacak. Ben hiç birinin hiçbir yerde hiçbir şekilde burnunun dahi kanamasını istemiyorum. Bunların sadece yargılanmasını istiyorum. Hak için adalet için hakkaniyet için hakikat için bunu istiyorum.”

 

ÖZDEMİR: SONLARI SIRP KASAPLARA BENZEYECEK

Erdoğan ve ekibinin sonunun Sırp kasaplar Karadziç ve Miloseviç’e benzeyeceğini vurgulayan Özdemir, “Gerçek bir yüzleşme istiyorum ben. Yani bunlar mahkemeye çıkacaklar. Karadziç’in Miloseviç’in bu Sırp kasaplarının yargılandığı gibi… Sadece Erdoğan değil, Hakan Fidan, Davutoğlu, Binali Yıldırım, İbrahim Kalın, Hulusi Akar, Süleyman Soylu hakkında suç duyurusunda bulunacağım” dedi.

Miloseviç ve Karadziç (1994)

“TÜRKİYE TARİHİ İLE YÜZLEŞMELİ”

Türkiye’nin kendi tarihi ile yüzleşmesi gerektiğinin altını çizen Özdemir, Almanya’nın ‘tökezleme taşları’nı örnek gösterirken sözlerine şöyle devam etti. “Ermeniler katledildi. Pontuslular katledildi. Kürtler katledildi. Öldürüldü. Soykırımdan geçirildi. Bunlarla yüzleşilmedi. Ben şu an Almanya’da yaşıyorum. Baktığım zaman sokakları geziyorum. Almanya’da tökezleme taşları var. Ayağınız takılıyor, sonra dönüp bir bakıyorsunuz ve diyorsunuz ‘bu kapının önünde yani bu evden bir Yahudi alınmış. İşte gaz odasında öldürülmüş.’ Bununla yüzleşiyorlar. Anıtlar var. Ve korkunç şekilde özür diliyorlar. Tazminat ödediler. Türkiye bunu yapmadı. Ben aslında bir yüzleşme sürecinin vesile olmasını istiyorum artık.”

“GEREKİRSE ÇIRILÇIPLAK SOYUNURUM”

Erdoğan’ın yargılanmasının aynı zamanda toplumun yüzleşmesi anlamına geleceğini vurgulayan Özdemir, hukukçulardan yardım çağrısına cevap alamazsa son çare olarak BM önünde protesto düzenlemeyi düşünüyor. “Birini bulacağım artık, iğne ile kuyu kazacağım” diyen Özdemir “Pankart açarım, kendimi kilitlerim gerekirse çırılçıplak soyunurum” ifadelerini kullandı.

 

 

 

Okumaya devam et

Popular