Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Ankara’daki işkence merkezinde 6 ay işkence gören Ayten Öztürk her şeyi anlattı

Lübnan’dan kaçırılıp özel uçakla Türkiye’ye getirilen, Ankara’da 6 ay boyunca çok ağır işkence gören Ayten Öztürk, yaşadıklarını ilk kez anlattı.

Ankara’da Türkiye’nin Guantanamo’su olarak yapılandırılan gizli işkence merkezinden bugüne kadar Siyah Transporter’la kaçırılan 27 kişi götürüldüğü iddia ediliyor. Ayten Öztürk, burada işkenceye maruz bırakıldığı bilinen ilk kadın.

Kadın olması nedeniyle yapılan işkenceler daha ağır ve cinsel işkenceyi de içeren şekle dönüştürülmüş. Ayten Öztürk, “devam etmesin” diyerek yaşadıklarını, tüm detaylarıyla mahkeme huzurunda anlattı. İlk kez okuyacağınız savunması kaçırıldıktan sonra sağ kalabilenlerin anlatımlarıyla örtüşüyor.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD/ÖZEL – Lübnan Havalimanı’nda 8 Mart 2018’de gözaltına alındıktan sonra başına çuval geçirilerek Türkiyeli yetkililere teslim edilen ve özel bir uçakla Ankara’ya getirilen Ayten Öztürk, bir yılı aşkın bir süre sonra hakim karşısına çıktı ve 6 ay boyunca Ankara’da bilinmeyen bir resmi kurumda maruz kaldığı ağır işkenceleri anlatan uzun bir savunma yaptı. Gizlilik kararı verilen ve karartma uygulanan duruşmada; yaşananlar, tutanaklar ve Ayten Öztürk’ün el yazısıyla yaşadıklarını anlattığı belgeler ilk kez BOLD’un çabasıyla gün yüzüne çıkıyor.

Ayten Öztürk, resmi gözaltı tarihinin 28 Ağustos 2018 Ankara Terörle Mücadele Şubesi göründüğünü ancak bunun gerçeği yansıtmadığını, 13 Mart 2018’de yasa dışı biçimde bir gözaltı merkezine götürüldüğünü ve 6 ay işkence yapıldıktan sonra bir mizansenle gece yarısı açık arazide polise teslim edildiğini söyledi.

KAYIP 6 AY

Türkiye’ye getirildikten sonra kayıp olduğu 6 ay boyunca yaşadığı ağır işkenceleri tüm detaylarıyla İstanbul Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde DHKP-C üyeliğiyle suçlandığı davada anlatan Ayten Öztürk, siyah transporter olaylarıyla gündeme gelen Ankara’daki gizli işkence merkezi hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Öztürk, 13 Mart’ta gözleri kapalı biçimde Lübnanlı görevlilerce Türk yetkililere teslim edildiğini, özel bir uçakla Türkiye’ye getirildiğini söyledi. 13 Mart 2018’den 28 Ağustos 2018’e kadar geçen yaklaşık 6 aylık sürede, bilmediği bir resmi dairede tutulduğunu, kesintisiz işkenceye uğradığını anlattı.

Öztürk’ün mahkemede yaptığı 12 sayfalık savunmasındaki işkence anlatımları, daha önce MİT tarafından Siyah Transporte’la kaçırılan kişilerin anlatımlarıyla büyük benzerlik gösteriyor. Bugüne dek Gülen Cemaatine yönelik soruşturmalarda ismi geçen 27 kişi kaçırıldı. Kurtulanlar; kaldıkları yerlerde başka işkence görenler olduğunu, bunlardan bazılarının Suriyeli Kürt olabileceğini belirttiler.

Ayten Öztrük, ailesi Suriye kökenli Arap Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Hatay’da ailesiyle yaşayan üniversite mezunu Öztürk, sonrasında bir süre Suriye ardından Lübnan’da yaşadı. Şartlar ağırlaşınca bir Avrupa ülkesine gitmeye çalışırken Lübnan Havalımanı’nda gözaltına alınarak resmi prosedürlere uyulmaksızın Türkiye’ye teslim edildi.

“BURASI CEHENNEMİN DİBİ”

Öztürk, özel uçakla Türkiye’ye getirildikten sonra, kaba dayak, elektrik, cinsel ve psikolojik ağır işkencelere maruz kaldı. Yaşadıkları nedeniyle vücudunda yüzlerce yara oluştu ve 40 kilograma düştü. İnsan anatomisi hakkında eğitim gördüklerini belirten kişiler tarafından işkence gören Öztürk, bedeninin defalarca iflas ettiğini, özel bir ekip tarafından tedavi edilip tekrar işkenceye devam edildiğini belirtti. İşkence ekibinin kaldığı yeri “cehennemin dibi” olarak tarif ettiklerini belirten Öztürk, mesai saati başlayınca duyduğu seslerden, üst kattaki kadın topuğu seslerinden kaldığı yerin resmi bir dairenin bodrum katı olduğunu düşünüyor.

İşkencecilerin karşısında çırıl çıplak tutulan, jopla cinsel bölgelerine zorlama yapılan, suyla boğma, zorla besleme, parmaklarını yakma, tabut denilen kutunun içinde tutma, falaka, Filistin askısı gibi onlarca işkencenin izlerini hala bedeninde taşıyan Ayten Öztürk, yaşadıklarını kaleme aldığı savunmasını mahkemeye sunarak tüm süreci kayıt altına geçirdi.

Öztürk, OHAL döneminde kaçırılıp Ankara’daki işkence merkezine götürüldüğü bilinen tek kadın. Öztürk, kadın olması nedeniyle diğer mağdurlardan farklı işkence yöntemlerine maruz kalmış. Özellikle regl dönemlerinde. Yan tarafındaki hücrelerden gelen işkence seslerine, bağırmalara, ağlamalara şahit olan Öztürk, işkencecilerin yan hücrelerde işkence görenlere “Abilerini getireyim mi?” dediklerini de duymuş.

MUSTAFA ÖZGÜR GÜLTEKİN’İN MEKTUBU MAHKEMEYE SUNULDU

İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’de 2014/105 esas sayılı dosya çerçevesinde yapılan duruşmada; Halkın Hukuk Bürosu Avukatları, 21 Aralık 2016 tarihinde Ankara Beştepe’de kaçırılan Rekabet Kurumu çalışanı Mustafa Özgür Gültekin’in gönderdiği mektubu Mahkemeye sundu. Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalarda ismi geçtikten sonra kaçırılan Gültekin’in, Ayten Öztürk’le aynı yerde işkence gördüğünü belirten avukatlar, mektup ve sunulan evraklar çerçevesinde soruşturma yapılmasını talep etti.

TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA

Halkın Hukuk Bürosu Avukatları tarafından savunulan Öztürk, duruşmada oldukça bitkin görünürken işkenceler nedeniyle yaşadığı sağlık sorunlarını, ömür boyu kullanmak durumunda kalacağı ilaçları anlattı. Koğuş arkadaşlarının yardımıyla yaşamını sürdürebildiğini belirten Ayten Öztürk, tahliye talep etti.

İkisi kadın üç hakimden oluşan mahkeme heyeti tutukluluğunun devamına karar vererek duruşmayı 3 Kasım 2019’a erteledi.

Ayten Öztürk’ün İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunmanın tam metni aynı zamanda Türkiye’ye sistematik işkencenin döndüğünün tarihi bir kaydı. Zaman zaman okunması oldukça ağırlaşan savunmanın tam metni şöyle:

AYTEN ÖZTÜRK’ÜN SAVUNMASININ TAM METNİ

Ben bu davamla ilgili ilk savunmamı 10 Eylül 2018 tarihinde SEGBİS aracılığıyla yaptıktan sonra serbest bırakılmıştım. Ancak, Ankara’daki davamla bu davam birleştikten sonra yeniden tutuklu yargılanmaya başladım.

Ankara’da hakkımda dava açılmasının temel sebebi İstanbul’da görülen davamdan aranıyor olmam olarak gösterildi ki arandığımı bilmiyordum. İstanbul’daki davamdan serbest bırakılmam, Ankara’nın tutuklama nedenini de ortadan kaldırıyor. Fakat hala anlamsız bir şekilde tutukluluğum devam ediyor.

Her iki davamla ilgili hakkımdaki iddialara cevap vereceğim ama önce buraya gelinceye kadar neler yaşadığımı size anlatmak istiyorum. Ben yaklaşık bir senedir yaşadıklarımı anlatabilecek bir mercii arıyordum. Her anlatmaya çalıştığımda engellendim, görmezden gelindim. Ancak gerçekler gizlenemez, üstü kapatılmaz, er ya da geç ortaya çıkar. Bu nedenle anlatacaklarımın kayda geçmesini talep ediyorum.

Anlatacaklarım, gizli bir yerde, yasa dışı ve gayr-ı meşru bir şekilde altı ay yaşadığım işkenceli sorgulardan sonra kurgulanmış bir senaryo ile tutuklanmam üzerinedir. Yaşadıklarım, baştan sona insanlık dışı ve hukuksuzdur.

Ankara iddianamesinde gözaltına alındığım tarih; 28 ağustos 2018 olarak geçiyor. Bu tarih emniyet kayıtlarına geçen resmi tarihtir. Oysa ki, ben 28 Ağustos’tan önceki altı ay boyunca gizli bir yerde gayr-ı resmi bir şekilde tutularak işkence gördüm. Bu nedenle gözaltı tutanağındaki tarih, yanlıştır, sahtedir.

Ben, 8 Mart 2018 tarihinde Lübnan havaalanından Lüblanlı yetkililer tarafından gözaltına alındım. Gözaltındayken, Türkiye Konsolosluğu’ndan “Kadri” isimli bir şahıs benimle görüştü ve kendi telefonuyla resimlerimi çekti. Bu görüşmeden sonra Lübanlı yetkililer defalarca üstümü ve eşyalarımı onursuzca aradılar. Herhangi bir suç unsuruna rastlanmadılar. Gözaltında tutmalarının sebebi, üzerimde kaçakçılardan satın aldığım ve başkasına ait olan bir pasaport taşımamdı. Ben on yıldır Suriye’de yaşıyordum. Ve savaş koşulları nedeniyle Avrupa’ya vizesiz gidebileceğim bir pasaport temin ederek gitmek istedim.

Lübanlı yetkiler, beni serbest bırakacaklarını söylüyorlardı. Ancak 13 Mart akşamı beni apar topar havaalanına götürdüler. Oraya gözlerim bağlı ve ellerim arkadan kelepçeli bir şekilde götürüldüm. Havaalanına varınca arabada ellerimi ve gözlerimi açıp indirdiler. Havaalanının özel bir girişiydi. Beni alelacele kör bir noktaya çektiler. Orada yüzlerini görmediğim şahıslar, gözlerimi hızla bağlayıp kafama çuval geçirdiler. Ellerimi de arkadan kelepçelediler. Ayın hızla ve panikle koştururcasına, işkenceyle beni bir uçağa bindirdiler. Uçağın sessiz çalışmasından özel bir uçak olduğunu anladım.

Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra uçaktan inerken, bağırarak kaçırıldığımı ve kim olduğumu söylemeye çalışınca hem ağzımı bantladılar, hem de elleriyle sıkıca kapatarak nefes almamı engellediler. Uçaktan indikten yaklaşık 15 adımlık bir mesafeden sonra koştururcasına ve saldırganca beni bir yere soktular. Aynı kişiler girdiğimiz yerde hızla kelepçelerimi açıp, işkenceyle zorla çırılçıplak soydular. Sonra çıplak halde sürükleyerek beni süngerli bir hücreye attılar. Gözlerim hala bağlıydı. Yanıma iki parça giysi attılar.

Bir süre ellerim arkadan kelepçeli ve gözlerim bağlı halde bekledim. Yine saldırganca kapımı açıp hızla işkenceyle beni altı adımlık uzaklıktaki bir yere soktular. Beni bir sandalyeye oturtup dışarı çıktılar.

Odadaki “R” harfini telaffuz edemeyen bir ses; “Hoş geldin Ayten. Biz seni tanıyoruz. Biz senden birkaç şey öğrenmek istiyoruz. Aslında bildiğimiz şeyler ama onaylatmak istiyoruz. Konuşacak mısın?” diye sordular. Benim onlarla konuşacak hiçbir şeyim yoktu.

Orta yaşlı olduğunu tahmin ettiğim bir kişi, düzgün bir Türkçeyle konuşuyordu. “Bak seninle benden başka kimse konuşmayacak. Bu odada sadece sen ve ben varız. Kamera yok, Konuştuklarımız aramızda kalacak. Sonra çıkıp gideceksin” dedi.

Yine konuşmayacağımı söyleyince, daha sert bir ses tonuyla “Bana seninle ilgili sonsuz yetki verildi. Bu devlet senin için özel uçak kaldırdı. Burası başka yere benzemez. Buradaki herkes işini profesyonelce yapar. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Konuşacak mısın?” diye sordu. Ben de bilmediğim bir yerde, tanımadığım kişiler tarafından işkenceye tabi tutulduğum bir ortamda, hiçbir koşulda konuşmayacağımı söyledim.

Sorgucu. “Burası emniyet ya da hapishane değil, Burada süre sınırı yok. Bir Allah, bir de biz varız. Bizim sözümüz geçer” dedi. Yine konuşmayacağımı söyleyince, beni tekrar hücreye attılar.
Yaklaşık 25 gün boyunca ellerim arkadan kelepçeli, gözlerim bağlı ve başıma çuval geçirilmiş bir haldeydim. İlk başlarda kapıyı hangi aralıklarla açtıklarını algılayamıyordum. Düşünce yetimi yitirmemek ve bilincimi kaybetmemek için beynimi zorluyordum. Günleri kapının açılıp kapanma durumuna göre sayabiliyordum. Zorla kahvaltı vermeye çalıştıkları saatin sabah olduğunu anlıyordum. Günde iki kez kapı zorla yemek vermek için, üç kez de tuvalete götürmek için açılıyordu. Bana zorla yemek yedirmeye çalışıyorlardı. İlk günler sadece su içiyordum. Bir bardak suyu da tuvalete götürdüklerinde veriyorlardı. Bazen onu da vermiyorlardı. Küçücük hücrede kafamdaki çuvalla havasızlık çekiyor, nefes almakta zorlanıyordum. Susuzluktan ağzım, boğazım, burnum kurumuştu. Bazen burnum kanıyor ve kan yüzüme ellerime birikip kuruyordu.

Tuvalet anı hariç kollarım bütün gün kelepçeliydi. Gözlerim ise tuvaletteyken bile bağlı kalıyordu. Kelepçeden dolayı kollarımda ağrılar, şişlikle ve uyuşmalar oluyordu. Bileklerimde yaralar oluşmuştu. Tuvalete gözlerim bağlı götürülmeme rağmen kapısının yarım olduğunu anladım. “Böyle mi yapacağım, beni görüyorsunuz” dediğimde, ahlaksızca bağırarak “Evet, öyle yapacaksın, istersek bakarız” dediler. Oradaki her anım işkenceye dönüştürülmüştü. “Burada onur, ahlak, edep diye bir şey yok. Bunların hepsi dışarıda kaldı” diye bağırıyorlardı.

İlk başlarda hemen her gün beni “R” harflerini telaffuz edemeyen kişi sorguluyordu. Sorgulardan birinde sorgucu kafamdaki çuvalı çıkardı. Göz bandım bağlı kaldı. Sorgucu burnumda biriken ve ağzıma kadar akan kanı gördü. Ellerimdeki kan kurumuş, bileklerim iltihaplanmıştım. Tahminen birinci ayın sonuydu. O gün ilk kez yine gözlerim bağlı haldeyken ağzımı ve burnumu yıkayabildim. Çok kötü koktuğumun da farkındaydım. Ama orada yıkanmak da istemiyordum. Onlardan hiçbir şey istemiyordum. Bu onları daha da öfkelendiriyordu. “Burada avukat, hakim, savcı yok. Burada ölsen kimsenin ruhu duymaz, umurunda da olmaz. Zaten kimse seni arayıp sormuyor. Senden umudu kestiler. Hiçbir yerde kaydın geçmedi bile” diyordu sorgucu.

Özellikle 90’lı yıllarda ülkemizde onlarca insanın kaybedilip katledildiğini biliyordum. Bana da aynı şeyi yapabilirlerdi. Ama beni kimsenin arayıp sormadığına inanıyordum.

Beni susuz bıraktıkları bir gece fenalaştım. Hücremin bir yerinden ses geldi. Kamera olduğunu anladım. 24 saat gözetleniyordum. Sabah bana zorla müdahale ettiler. Gözlerim bağlı, ellerim kelepçeli halde beni hücreme uzak olmayan revir gibi bir yere götürüp, kollarımı ve bacaklarımı esnek elastik bir şeritle bağlayıp serum verdiler. Bir yandan da gözlerimi açmaya çalıştılar. Yaklaşık 25 gün gözlerim hiç açılmamış, göz kapaklarım yapışmıştı. Bir sıvıyla gözlerimi açtılar. Işığa bakamıyordum. İlk başta buğulu bir şekilde bana müdahale edenleri gördüm. Kar maskeliydiler. Sadece gözleri görünüyordu. Revirde iki sandalye ve sağlık malzemeleri vardı. Revirin dışından ilk kez bir kadınının sesini duydum. Sanki bir işin organizasyonunu yapar gibi biriyle konuşuyordu. “Komisyon gelecek, Bundan dolayı şöyle olsun …. “gibi bir şeyler söylüyordu. Hem bu kadının konuşmasından, hem de hücrenin üst katındaki mesai saatlerindeki ayak seslerinden, oranın resmi bir kurum olduğunu tahmin ettim. Neresi olduğunu bilmediğim bu resmi kurumun tahminen bodrum katı işkencehaneydi.

Müdahaleden sonra psikolojik işkence devam etti. Sorgucu “Banyo yapmayı kabul etmezsen, hortumla, fırçayla zorla yıkarlar. Herkes geldiği yere adapte olur, sana her şeyi zorla yapıyoruz” dedi. Banya dedikleri yer, tuvaletin yanında, ince bir perdeyle kaplıydı. Oradan da görüyorlardı. Banyo gibi özel günlerimi de işkenceye çevirmişlerdi. Pedlerimi tek tek verip ahlaksızca laflar ediyorlardı. Orası insanlığın bittiği bir yerdi.

Bazen gün içinde, bazen de gece işkence sesleri geliyordu. Çığlık, ağlama sesleri yakından geliyordu. Hep erkek sesleriydi. Genellikle “Konuşacak mısın, abilerini çağırayım mı? Hacı Abin gelsin mi? Buradan çıkmak istiyorsan konuş” sesleri geliyordu. Orada kaç kişi gözaltındaydı bilmiyorum. Ama kapıların açılıp kapanma seslerinden 7 hücre olduğunu tahmin ediyordum. Orada gözaltında olan insanlarla hiçbir irtibatım olmadı.

Tahminen ikinci ayda hücremin içinde gözlerimi açıp, ellerimi de önden kelepçelediler. Hücreden, tuvalet, sorgu ya da revire götürüleceğim zaman gözlerimi bağlayıp, çuval geçiriyorlardı. Kolumdan tutup, her fırsatta taciz ederek götürüyorlardı.

Gözlerim hücre içinde açılınca nasıl bir hücrede kaldığımı görebildim. Hücreyi de tarif etmek istiyorum. Hücremin her tarafı gri renkli bir halıflexle kaplıydı. Sağ üst köşede kamera vardı. Duvarları yaklaşık iki metre yükseklikteydi. Karşılıklı iki duvarda tabak büyüklüğünde delikli havalandırma vardı. Klima havalandırma sistemiydi. Tam karşıdaki beyaz kapının hizasındaki gri renkliydi. Hücre yaklaşık 1,5 x 2 metre boyutundaydı. Kapının en üst kısmında yaklaşık bir karışlık parmaklıklı bir boşluk vardı. Buraya takılan spot lamba ile hücrenin bir kısmı aydınlanıyordu. Kapının içeri bakan kısmı da halıflex ile kaplıydı. Kapıya vurduğumda hiç ses çıkmıyordu. Yerde set sünger zemin vardı. Üst kattan mesai saatleri olduğunu tahmin ettiğim vakitlerde kadın ayakkabısı topuk sesi geliyordu. Düzenli gelen bu ayak seslerinden oranın resmi bir kurum olduğunu düşündüm.

Yaklaşık 2,5 ay olmuştu. Bedenimde yaralar çıkmış, derim pul pul dökülüyordu. Hızla zayıflıyordu. Bana defalarca zorla müdahale ettiler, tahliller yaptılar. Bendenimdeki yaralar nedeniyle tüm bedenime zorla jel sürüp ahlaksızca laflar ediyorlardı.

Su son müdahaleden sonra “R” harflerini telaffuz edemeyen sorgucu beni başka birine havale etti. Havale ettiği kişinin de yetkili olduğunu ve hakkımda son kararı vereceğini söyledi. Böyle yaparak, bundan sonra zora başvuracaklarını ima ediyorlardı. Öyle de oldu. O kapının açıldığı her an işkenceye dönüşüyordu. Sürekli “Gebereceksin buralarda, Değer mi? Direndiğini kim biliyor. Susunca ne oluyor? Kimsenin s…nde değilsin. A…na koduğumun …” gibi ahlaksızca laflar ediyorlardı.

Hücreme klimadan bazen soğuk, bazen de sıcak hava veriyorlardı. Bazen de sigara kokusu veriyorlardı. Birkaç kez yaklaşık yarım gün soğuk hava verdiler. Donacak hale geliyordum. Çok sıcak hava verdiklerinde ise terliyor ve nefes almakta zorlanıyordum. Bazen 6-7 saat sesli müzik dinletiyorlardı. Dinletilen müzik; Türklüğü öven marşlar, vurmalı ve gürültülü yabancı şarkılar, duygusal Türkçe şarkı-türkülerdi.

Psikolojik işkence her gün sürüyordu. Günlük olarak kapımı açanlar: “Bizi devlet yetiştirdi. Burada her tür donanıma sahibiz. Kırık olsa alçıya alırız, organ yetmezliği olsa organ nakli yaparız. Tedavi eder, ayağa kaldırır sonra seanslar halinde işkenceye davam ederiz. Bu böyle sürer gider. Bunun sonu yok. Burası cehennemin dibi. Buradan kurtuluşun yok. İnsan anatomisi hakkında her şeyi biliyoruz. Profesyonelce çalışırız. Ölmezin ama ölmek için yalvarırsın. Bir gün çıkarsan, akıl sağlığın yerinde olur mu, bilemeyiz” diyorlardı.

Kapımı açanlar tahminimce iki vardiya şeklindeydi. He iki vardiyada mutlaka biri çok saldırgan biri de beni ikna etmeye çalışan rolündeydi. Ama hepsi bana fiziki işkence yapmak için sabırsızlanıyorlardı, çünkü her gün tehdit ediyorlardı. Seslerden anladığım kadarıyla 10 kişiydiler. Çoğu düzgün Türkçe konuşuyordu. Birkaç kişi de İç Anadolu şivesiyle konuşuyordu. Seslerden oranın tüm temizliğini onların yaptığını anlıyordum.

Orada çook uzun süre kalacağımı söyleyen sözde yetkili sorgucu, orada işkencecilere beni beslemeleri için ne gerekiyorsa yapmaları talimatını verdi. Bu talimattan sonra beni sorgu odasına gözlerim bağlı halde götürdüler. Kollarımı açıp bileklerimden duvardaki halkalara kelepçelendim. Biri elektrik cihazıyla ellerime, parmaklarıma vücudumun çeşitli yerlerine elektrik verirken öteki ağzımı açıp zorla besleyici sıvı içirmeye çalışıyordu. Ağzıma sert plastik sokup, bu plastik hortumla vermeye çalıştılar. Ağzımda, dudaklarımda yaralar oluştu. Sonra hortumu çıkartıp, saçlarımı arkadan çekerek başım arkaya yatık halde verdiler. Nefes almakta zorlanıyordum, midem bulanıyordu. Üstüm başım şekerli sıvılardan ıslanmış ve yapış yapış olmuştu. Bu işkenceler süresince, yaklaşık bir ay boyunca sıvı gıdaların üstüme yapışan kokusu sinen kiriyle kaldım. Sıvılardan sonra zorla yemek yedirme işkencesi de askı, elektrik ve tehditlerle yapıldı.
Bir süre sonra da fiziki işkenceleri beni konuşturmak için yapyaya başladılar. Yaklaşık yirmi gün kesintisiz süren işkenceleri özetleyerek anlatacağım.

İlk günler işkenceler sabah, öğlen akşam oluyordu. Daha sonra daha çok gece geç saatlerde yapıldı. Günün geri kalan saatlerinde ise sürekli psikolojik işkence uyguluyor, taciz ediyor ve saatlerce ayakta tutuyorlardı.

İşkence odasına gözlerim bağlı götürülüyordum. Önce üstümü soyuyor, sonra da askıya alır pozisyonda ellerimi duvardaki demir halkalara kelepçeliyorlardı. Çıplak bedenimin hemen her yerine elektrik cihazı ile bastırıp bir süre tutuyorlardı. Bunu yaptıklarında tüm bedenim titreyerek sarsılıyor son sesimle çığlıklar atıyordum. Bayıltıncaya kadar bunu tekrar tekrar yapıyorlardı. Elektrik cihazıyla bedenime bastırdıkları her yerde iki tane yarık gibi noktalar oluşuyordu. Aralarında 2 cm. olan izler. Tutuklanıp hapishaneye geldiğimde arkadaşlarım vücudumdaki yara bere izini saydı. 898 yara-bere vardı. Bayılacak hale gediğimde beni banyo-tuvaletin olduğu yere götürülüp tazyikli suyla işkenceye devam diyorlardı. Saatlerce suyla boğma işkencesi yaptıkları oluyordu. Biri bana tazyikli su sıkacakken diğeri kafamdaki çuvalın isinin su dolması için tutuyordu. O elektrik cihazını suyla boğma işkencesi sırasında da kullandılar. Bazen de kafamdaki çuvalı çıkarıp gözlerimi açarak ağzıma, burnuma su tutuyorlardı. Bir ara yanlışlıkla kapı açıldı. Kafasında maske olmayan sivil birini gördüm. Uzun boylu, zayıf, 45 yaşlarında ince-uzun yüzlü, top sakallı, gözlüklü, hafif kır saçlı, küçük gözlü biriydi. Onu gördüğümü farkedince, hızla kapıyı kapatıp gitti. Onu gördüğüm için işkenceyi artırdılar. Yaklaşık beş saat su işkencesi yaptılar. Günün geri kalan vakitlerinde de hücreye ya da tabut biçimindeki bir bölmede saatlerce ayakta tutuyorlardı.

Tabut denilen yerde hareket etmek imkansızdı. Hücrede ise her fırsatta kapıyı açıp kaba dayak, tehdit ve küfürler oluyordu. En az iki kez çok yoğun bir şekilde özellikle yüzüme ve kafama vurdular. Ağzım, burnum kan içinde kalıp, yüzüm gözüm şişip morarıncaya kadar bunu yapıyorlardı. Serçe parmaklarımdan ve yak baş parmaklarımdan verdikleri bir elektrik vardı. Parmaklarıma metal bir halka bağlayıp (bantlayıp) uzaktan kumandayla veriyorlardı. Birkaç kez bayılıp ayağa kalkamayacak hale gelmiştim. Elektriğe ara verdiklerinde askıda tutup bedenimin her yerini parmak, sopa ve jopla taciz ediyorlardı. Jopu cinsel bölgelerime sokmaya çalışıp her türlü ahlaksızlığı yapıyorlardı.
“Harbi” dedikleri kalın bir sopayla da tecavüz tehdidinde bulunuyorlardı. Çok ayakta durmaktan soba borusu kadar şişen ayaklarıma jopla, sopayla vurup falaka çekiyorlardı. Ayak parmaklarımı penseyle burup kırmakla tehdit ettiler. Elimden üç tırnağımın altına sivri bir şey sokup serçe parmağımı yaktılar. Parmağımdaki yara ve tırnağımdaki iltihap aylarca iyileşmedi. Zaman zaman beni ters çevirip, kafa üstü tutup ayaklarımdan bağlıyorlardı. Bu sırada da ayaklarıma vuruyorlardı. Bedenim iyice güçten düşüp midem bulanınca da indirip bu sefer farklı işkenceler yapıyorlardı. Örneğin şişme bir tekerleğin içine oturtup jopla tecavüz girişimleri oldu. Özellikle regl olduğum zaman işkencenin şiddetini artırıp, uykusuz bırakıyorlardı.
Bir defasında ped bantları gözüme tutup midem bulanıncaya kadar saatlerce beklettiler. “Bu daha bir şey değil, bizde daha yeni teknolojik yöntemler var. Sana kimyasal veririz gerekirse… “ dediler. Bir gün ben askıdayken ne olduğunu bilmediğim bir sıvıyı kolumdan enjekte ettiler. İşkencelerin hemen her aşamasında bulunan bir kişiye “Devrim” diye hitap ediyorlardı. Birine de “Hacı”
Bir gün işkencehanede gözlerimi açtılar. Hepsi kara giyimli, kara maskeliydi. İçerde 5-6 kişi vardı. İşkence odası yaklaşık 2,5 x 4 metre genişlikteydi. İçeri gerer girmez karşıdaki duvarda iki demir halka vardı. Duvarda kan ve isten lekeler vardı. Odanın bir bölümü iki basamak yükseklikte, bu bölümde bir büro masası, arkasında Atatürk’ün başkomutan kıyafetli resmi, sandalye, sehpa vardı. Sehpanın üzerinde kırbaç, jop, sopa, pense, elektrik verdikleri tabancaya benzer cihaz, iki tane de spot lamba vardı.

Bu sırada elime bir ayna verdiler. Yüzüm mor ötesi, kapkara ve şişti. Bedenimin her yeri morluklar, yara bere içindeydi. Bu haldeyken sözde bana insani davrandıklarını ve onlarla işbirliği yapmamı söylüyorlardı. İstediğin kadar para, istediğim yerde yaşam imkanı, kimlik veririz ama önce bizimle işbirliği yapmalısın diyorlardı. Yine onlarla konuşmayacağımı söyleyince beni askıya alıp kırbaçlamaya başladılar.

Her gün şiddeti artıracaklarını ve işkencenin farklı türlerini uygulayacaklarını söylüyorlardı. Konuşacak bir şeyim olmadı halde kafamı duvara vurup “çıkar kafasının içindekileri, seni motive eden şey nedir? Seni motive eden şeyleri çıkar” diye bağırıyorlardı. Saçlarımı kopartırcasına çekip beni oradan oraya savuruyorlardı. Saçlarımın bir kısmı ellerinde topak topak oluyordu. “İstersek kafa derini de yüzeriz” diyorlardı. Kafamda alnımda, burnumda morluklar, şişlikler oluştu.

Bana bir kez daha serumla ve bedenime, yüzüme sürdükleri krem-jelle müdahale ettiler. Hatırladığım kadarıyla üç gün serum verdiler. Daha fazla fiziki işkence yapmak için beni sözde tedavi ettiklerini söylüyorlardı. Bu tedavi süreci yaklaşık yirmi gün sürdü. Bu süre zarfında günlük olarak işkence odasında maskeli, kısa boylu, yaşlı, takım elbiseli ve kravatlı iki kişi bedenimdeki izleri kontrol ediyordu. Onlarla birlikte 5-6 kişi daha oluyordu. Bedenime hepsi bakıyordu. Ama asıl olarak yaşlı iki kişi yetkili gibiydi. Yine günlük olarak konuşup konuşmayacağımı sorup tehditler savuruyorlardı.

Tahminen tedavi işkencesinin yirminci günüydü. Beni yine gözlerim kapalı, ellerim kelepçeli halde sorgu odasına götürdüler. Benimle en son konuşan sorgucu, “Buradaki süren doldu, zaten gideceksin, istersen konuşalım” dedi. Yine konuşmayacağımı söyleyince, “Seni adalete teslim edeceğiz. Aklına başka bir şey gelmesin. Hapislerde çürüyeceksin” dedi.

Sonra da beni hücreme götürüp kendi giysilerimden verdiler. Ellerimi arkadan plastik kelepçeyle kelepçeleyip gözlerimi bağladılar. Basamağı yüksek, karşılıklı koltukları olan ve kapısı yana çekilerek açılan bir arabaya iki kişi arasında bindirildim. Kulaklarıma motosiklet sesinin geldiği bir kulaklık taktılar. Yaklaşık bir saat sonra araba durdu. Arabadan indirip birkaç adım yürüttüler. Sonra da arkamdan plastik kelepçemi kesip, gözlerimi açarak arabadan hızla uzaklaştılar. Ortalık zifiri karanlıktı, önüme bıraktıkları eşyaları fark ettim. Birkaç saniye sonra da birileri etrafımı sardı. Panikle, ellerindeki ışıkla yaklaşıp soru sormaya başladılar. “Kimsin, adın ne?” gibi sorular… Açık bir arazideydik, yüksek bir yerdi. Uzaktan şehrin ışıkları nokta gibi görünüyordu. Sorularına cevap vermedim. Sanki beni orada bulmuş gibi rol yapıyorlardı. Saçı arkaya taralı, kalın birleşik kaşlı, esmer gibi kolumdan tuttu. Göstermelik olarak çantamı aramalarını söyledi. Üstünkörü bakıp panik havası yaratmaya devam ettiler. Aynı kişi bana kimliğini gösterip, “Ankara TEM polisiyim, hakkında ihbar var” dedi. Bir minibüse bindirdiler. Bana adımla hitap ediyorlardı. “Biz seni Ayten diye aldık, ismin Ayten değil mi?” diye sordu. TEM polisinin bana işkence edenlerle ortak hareket ettiğini anladım ve onlara cevap vermedim.

Bu açık araziden TEM polisi tarafından alındığım tarih 28 Ağustos 2018 olarak geçiyor. Bundan önceki altı aylık işkenceli süreç hiç yaşanmamış gibi sahte gözaltı tutanağı tutuldu.

Ankara TEM polisi, beni al ay boyunca gözaltında tutup işkence yapanları bilmediğini iddia edebilir mi? Ankara TEM polisi bildiklerini gizleyerek yaşadığım işkencelerde payı olduğunu ortaya koymuyor mu?

Yüzlerce yara bereli, yaklaşık 40 kilogramlık, ayakta duramayan o halimle hiç bilmediğim açık bir arazide benim ne işim olabilir ki? Hem de gece vakti, Ankara’yı hiç bilmediğim halde, üstümde Türk parası bile yokken tek başıma orada ne yapabilirdim? Üstelik önümdeki çantalardaki eşyaların karmakarışık, bazılarının da paramparça edildiğini gören TEM polisi, hala bir ihbar sonucu beni aldığını iddia edebilir mi? Beni orada bulmuş gibi uydurulan bu senaryonun haklı, meşru ve mantıklı bir yanı yoktur. Bu akıldışı senaryoya kimsenin inanması mümkün değildir. Madem aranıyordum ki ben bunu hiç bilmiyordum, neden resmi işlemler uygulanmadı? Bunun yerine kaçırılıp işkenceye maruz kaldım?

Yaşadığım işkencelerden dolayı aylardır tedavi görüyorum. Tedavi sürecim, bende oluşan tahribatlar, kullandığım ilaçlar hapishanedeki sağlık dosyamda mevcuttur. Vücudumun çeşitli bölgelerindeki bazı izler hala duruyor. Kas erimesinden dolayı kollarımda ve bacaklarımda güçsüzlük, uyuşmalar ve zaman zaman hissizlik oluşuyor. Kafama aldığım güçlü darbelerden dolayı hala zedelenen ve şişen bölgelerin ağrısı devam ediyor. Kronik astım, Akdeniz anemisi taşıyıcılığı ve guatrımdaki nodüller nedeniyle ömür boyu ilaçlar kullanıp, düzenli kontroller yaptırmak zorundayım. Tek başıma yaşamımı idame ettiremediğim için hücremde kalan arkadaşlarım, ihtiyaçlarımın giderilmesine yardımcı oluyor. Sonuç olarak ömür boyu kullanmak zorunda olduğum bazı ilaçlara rağmen bedenimdeki yaralar kapandı; ancak içimdeki yaralar asla kapanmayacak.

Hakkımdaki iddialara gelince, ben yaklaşık on yıldır Suriye’de yaşıyordum. Antakyalı ve Arap kökenli olduğum için akrabalarımın çoğu Suriye’nin Lazkiye ilinde yaşar. Ben de orada onlarla yaşıyordum. Suriye’de Amerika’nın ve işbirlikçilerinin saldırılarında paramparça edilmiş bedenleri, bombardımanlarla yerle bir edilmiş şehirleri gördüm. Benim akrabalarımdan da ölenler oldu. Açlığı, yoksulluğu, hukuksuzluğu oradaki halkla birlikte yaşadım. Suriye’deki savaşın baş sorumlusunun Amerika olduğunu biliyorum. Amerika daha önce de Irak’ta milyonlarca insanı katletti. Afganistan’ı işgal etti; Libya’yı ikiye böldü. Şimdi de Venezuela’ya müdahale etmek istiyor. İran’ı ve zaman zaman Türkiye’yi bile tehdit ediyor. Ülkemizde bulunan açık ve gizli onlarca Amerikan üssünün olmasından, açlığın ve yoksulluğun baş sorumlularından olan Amerika’ya ve bizi Amerika’ya çeşitli anlaşmalarla, borçlanmalarla bağımlı hale getiren tüm işbirlikçilere karşı öfkem büyük. Filistin halkının kanını döken topraklarını işgal eden Siyonist İsrail’e ve onu destekleyen herkese karşıyım. Ben anti-emperyalist, anti-siyonist enternasyonal bir insan olduğum için geçmişte de hakkımda haksız davalar açılmış, işkenceli gözaltılar yaşamıştım. Bunlar ülkemizde yaşanan adaletsizliklerin bir örneğiydi sadece.

Ülkemi çok sevdiğim halde bu adaletsizliklerini sürmesini istemediğim için Suriye’de yaşamaya karar vermiştim. Çünkü ülkemizde yaşanan adaletsizliklerden ben ve ailem fazlası ile payımıza düşeni yaşamıştık. Ailemden yaşamını yitirenler oldu en son altı aylık işkenceli süreçle ailem benden hiçbir haber alamamıştı. Tarifsiz acılar yaşayan babam bana olan hasreti ile, endişe ile vefat etmiş. Benim yaşadığımı hiç öğrenemedi. O öldüğünde ben o gizli işkencehanede idim. Babamın vefat ettiğin mahkemeye çıkarıldığım gün avukatımdan öğrendim.

Sizin çocuklarınız, can parçanız yarım saat okuldan eve geç gelse ortalığı bir birine katarsınız değil mi? Benim ailem altı ay benden haber alamadı. Ben o sırada canlı canlı bir mezara gömülmüştüm. Benim sevdiklerime yaşattığı acıyı hayal edebiliyor musunuz?

Şimdi Suriye’de neden yaşadığımı anlayabilmişsinizdir sanırım. Suriye’deki savaş koşulları nedeni ile bir Avrupa ülkesinde yaşamaya geçen sene karar verdim. Akrabalarımın bir kısmı gitmişti. Ben de Avrupa’ya gitmeye çalışırken gözaltına alındım ve az önce anlattıklarımı yaşadım.

Benim hiçbir yerde herhangi bir yasa dışı örgütle bağım yoktur. İddianamede geçen isimleri tanımıyorum. Kod adım da yoktur. Hakkımda açılan bir dava olduğunu ve listede yer aldığımı bilmiyordum. Ortada her hangi bir eylem, bilgi olmadığı halde neden hala tutukluyum? Neden altı ay boyunca işkence gördüm?

Ankara TEM’deki 3 günlük gözaltı sürecinden sonra savcılığa ve Sulh ceza hakimliğine çıkarılıp yaşamakta olduğum durumu, işkenceleri anlatmak istedim. Yara berelerimle, incecik bedenimle ayakta duramayacak halde olamama rağmen kafalarını kaldırıp bakmadılar. “Dava konumuz değil” deyip sözümü kestiler. Merak edip tek bir soru bile sormadılar. “Suç duyurusunda bulun” dediler.
Hapishanede iken suç duyurunda bulundum. Savcı kısa süre içinde “takipsizlik” verdi. Sebep olarak da listede olmam gösterilmiş. Bu ülkede listelerde olan onlarca aydın, sanatçı, antiemperyalist, antifaşist. Devrimci, demokrat düşünceye sahip olan insan var. Listede olmak için basit bir davadan aranıyor olmak bile yeterlidir.

Aranmama sebep olan İstanbul’daki davamın iddianamesine baktım benim o olayla hiçbir alakam olmadığı gün gibi ortada. Öyle ki ilk savunmamı yaptıktan sonra serbest bırakıldım. Çok iyi biliyorsunuz ki o iddianamenin içinde hakkımda tek bir iddia bile yoktur. Ama buna rağmen altı ayı bilmediğim bir yerde bilmediğim ama devlet için çalıştıklarını söyleyen işkenceciler tarafından alıkonula biliyorum. Bunun hesabını kim nasıl verecek? Yokmuş, yaşanmamış gibi üstü kapatılacak mı? Bu konuda sessiz kalmayacağınızı umuyorum. Daha hiç huzurunuza çıkarılmadan benim cezam işkencelerle kesiliyor. Bu ülkede sık sık işkenceye sıfır tolerans nutukları çekilirken ben bunları yaşadım. Ülkede işkencenin alası var. Ve sessiz kalındıkça devam edilecek. En azında ben adalet mücadelemi sonuna sürdüreceğim. Sizi de bu konuda görece çağırıyorum.

Ankara iddianamesinde geçen basın yayın ve internet yoluyla beni sahiplenenlerin yazıları “Delil” olarak gösterilmiş. Benim yaşadıklarımı öğrenen herkesin beni sahiplenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Hakkımda somut hiçbir delil olmaması nedeniyle zorlama delil yaratılmaya çalışılıyor. Ben antiemperyalist, enternasyonalist, devrimci, demokrat düşüncelere sahip bir insanım. Bu düşünceleri paylaşan ve insan olan herkes beni sahiplenebilir, acılarıma ortak olabilir. Sadece insanlıktan çıkmış ve işkenceyi doğru bir yöntem olarak görün zihniyetler, beni sahiplenen açıklamaları suç unsuru olarak gösterebilir.

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, bu dava asıl olarak bir işkence davasıdır. Hakkımdaki tüm iddialar boştur. Zorlamadır. Benim çoktan dışarda olmam gerekirken önceki mahkemelerime güvenlik gerekçesi ile getirilmedim. Savunma hakkım engellendi. Tutsaklık koşullarını hapishanelerin durumunu, her gün uygulanan keyfilikleri siz de çok iyi biliyorsunuz.

Sağlık durumum kapalı bir mekanda bile yaşamama elverişli değilken vücudumda yaşatılan tahribatların dışında yaşadığım işkencelerin içinde her gün yeniden yeniden yaşarken tutukluluk halimin devamı işkence ile başlayan hakkımdaki yargısız infazın da devamıdır.

Son olarak; tüm suçlamaları reddediyorum benim yasa dışı bir örgütle bağlantım yoktur, kod adım yoktur. Yasa dışı hiçbir faaliyetim yoktur. Altı ay işkence gördüğüm yerin ve sorumluların araştırılıp yargılanmasını istiyorum. Beni Türkiye’den gelen işkencecilere teslim eden Lübnan hükümetinin de suçlarını itiraf etmesi ve sorumluları yargılaması için tüm hukuki girişimlerimi sürdüreceğim. Sizin de bu konuda girişiminiz olmasını talep ediyorum. Tahliyemi ve beratımı talep ediyorum.

AYTEN ÖZTÜRK

Listen to “Gözaltındaki kadına 6 ay kesintisiz işkence edildi” on Spreaker.

Ailesinin gözleri önünde kaçırılan Salim Zeybek’in eşi o an ve sonrasında yaşananları anlattı

BOLD ÖZEL

Eğitimci Hakan Kanat cezaevinde kanser oldu, yoğun bakımda

24 Temmuz 2016’dan beri tutuklu olan eğitimci Hakan Kanat hapiste tiroid kanseri oldu. Acil olarak Kırşehir’den Ankara’ya sevk edilen Kanat, önceki gün ameliyat edildi. Durumu hakkında henüz ailesine bilgi verilmeyen Kanat, yoğun bakımda yatıyor.

SEVİNC ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Cezaevindeki kanser hastalarının sayısı artıyor. Beş yıldır Kırşehir E Tipi Cezaevinde tutuklu olan 40 yaşındaki Hakan Kanat’a 15 gün önce tiroid kanseri teşhisi konuldu. Kırşehir’den Ankara Sincan Cezaevine sevk edilen ve önceki gün ameliyat edilen Kanat, şu anda Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıd Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisinde yatıyor.

HAPİSTEYKEN İKİ AMELİYAT GEÇİRDİ

Üç yıl önce de uyku apnesi hastalığı nedeniyle de ameliyat edilen Hakan Kanat’ın ailesine her iki ameliyatta da haber verilmedi. Ne Ankara’ya sevk edilirken ne de ameliyat sırasında hiçbir bilgi alamadıklarını söyleyen Hakan Kanat’ın eşi, “29 Eylül’de Kırşehir’de eşime biyopsi yapıldı, kanser olduğunu öğrendik. Durumunu sormak için Kırşehir Cezaevini arıyoruz, ‘burada, iyi’ diyorlar. Dün de aradım, aynı şeyi söylediler. Aynı gün içinde öğreniyoruz ki Ankara’ya sevk edilmiş, hatta ameliyat edilmiş.” dedi.

Ölümcül hastalığa yakalanan bir insana ve kendilerine yapılan bu muamelenin insani ve hukuki olmadığını belirten eşi, “‘Neden doğru bilgi verilmediğini sorunca telefonu yüzümüze kapatıyorlar. Nerede olduğunu, başına ne geldiğini öğrenmek hakkımız değil mi?” ifadelerini kullandı.

GEÇEN  YIL BABASI BU YIL ANNESİ VEFAT ETTİ

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 24 Temmuz 2016’da tutuklanan Hakan Kanat, Bylock, Bank Asya hesabı, çocuğunu KHK ile kapatılan okullara gönderme ve Kırşehir’de kapatılan bir öğrenci yurdunda müdürlük yaptığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Yargıtay, verilen cezayı fazla bulduğu için kararı bozdu. 2 Kasım 2121’de tekrar mahkemeye çıkacak olan Kanat evli ve iki çocuk babası. Üst üste üzüntüler yaşayan Kanat’ın geçen yıl babası, birkaç ay önce de annesi vefat etmişti.

CEZAEVİNDEKİ KANSERLİ HASTALAR

İnsan Hakları Derneği’nin 31 Mart 2020’de açıkladığı son rapora göre Türkiye cezaevlerinde 590’ı ağır hasta olmak üzere toplam 1564 hasta mahpus bulunuyor. Kanser gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele eden birçok hasta mahpus da var. Bold Medya’nın araştırmasına göre Temmuz 2016’dan bu yana yaklaşık 50 kişi cezaevlerinde kanser olduktan sonra hayatını kaybetti.

4. evre kanser hastası Ayşe Özdoğan (Antalya L Tipi), Gülden Aşık (Bandırma), Fatımatüzzehra Babacan (Afyon), HDP eski milletvekili Hatice Kocaman (Diyarbakır), Ahmet Polat Önel (Kandıra), Yusuf Özmen (Erzurum), Abdülaziz Örpek (Diyarbakır), Ahmet Karakuş (Manisa), Rıdvan Yıldız (Silivri), Yasin Akaslan (Kırıkkale), Veysel Alıcı (Konya) bilinen tutuklu kanser hastalarından bazıları.

Hakan Kanat’ın kızı.

4 yılda tam 41 insan Türkiye cezaevlerinde kanser olup öldü

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Oya Baydar: Türkiye’ye döneceğim, o yüzden dikkatli konuşacağım

Sürgün yıllarını geçirdiği Frankfurt’a 40 yıl sonra bu kez Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na katılımcı olarak gelen Oya Baydar, “Türkiye’ye döneceğim için dikkatli konuşacağım. Çünkü Türkiye’de yazıyorum” kaydını düşerek Bold’un sorularını cevapladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Üç darbe gördü, defalarca tutuklandı, işkenceye uğradı… 1980 darbesinden sonra 12 yıl Almanya’da yaşamak zorunda kalan Türkiye’nin en önemli edebiyatçılarından Oya Baydar, tüm yaşadıklarıyla bugünü karşılaştırınca, “Bunu söylemek çok acı bir şey ama Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü.” diyor.

KulturForum-Turkei Deutschland derneğinin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Oya Baydar, 20 Ekim’de başlayan 73. Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ilk konuşmasını dün yaptı. Bugün (22 Ekim 2021) 3. salonda saat 16.45’te “Türkiye’de Basın Özgürlüğü” başlıklı ikinci konuşmasını yapacak.

KENDİMİZİ AÇIK HAVA HAPİSHANESİNDE HİSSEDİYORUZ

Kültür Bakanlığı’nın 15 gün önce katılmaktan vazgeçtiği Frankfurt Kitap Fuarı‘na gelebilen birkaç yazardan biri olan Baydar, ülkenin geldiği durumu, gergin atmosferi ve aydınların, yazarların üzerindeki baskıyı anlattı. Otosansür uyguladığını ifade eden Baydar, “Kendimizi açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Boğuluyoruz” dedi.

Fuar alanında yaptığı konuşmasına başlarken Türkiye’ye dönecek bir yazar olarak dikkatli konuşacağını söyleyen Baydar, “Türkiye’ye döneceğim. O yüzden dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.” dedi. Avrupa ülkelerinden özellikle Almanya’dan yeterince dayanışma göremediklerini de belirtti.

EMİNE ERDOĞAN İÇİN DUVARLARA AYIP ŞEYLER YAZILMIŞTI, OSMAN HEPSİNİ SİLDİRTTİ

Köşe yazılarında AKP’li kadın siyasetçilere ve Emine Erdoğan’a seslenen yazılar yazan Baydar, ülkede hukukun değil, keyfiliğin hüküm sürdüğünü vurguladı. Yakın arkadaşı Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak’ın iktidarın rehineleri olarak hapiste olduklarını belirten Bayar, “Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti.” dedi.

Baydar, Türkiye’nin geleceğinden pek umutlu değil ama gençlere ümitlerini kesmemelerini tavsiye ediyor, “Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin de meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir.” diyor.

80 darbesinden sonra Frankfurt’ta yaşamak zorunda kaldınız. O dönemde olaylar nasıl gelişti?

Bir konferans, bir toplantı için 3-4 günlüğüne yurt dışına çıkmıştım. O sırada 9 aylık olan çocuğumu anneme bırakmıştım. Bir otel odasında, sabah birden telefon çaldı. Sabah çok erken çalan telefonları hiç sevmem. Saat 6’ydı. Bir arkadaşım arıyordu. “Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. İki gün sonra dönecektim. “Türkiye’de darbe oldu, nah dönersin” dedi. Otelin yeşil, uzun bir bahçesi vardı. Şöyle bir baktım oraya. Oya kaldın burada, dedim.

Eşiniz de burada mıydı?

O zaten benden önce yurt dışına çıkmıştı. Frankfurt’taydı. O zaman Politika gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. 70’lerde, 80’lerde yayınlanan Politika gazetesi vardı. Daha sonra kapatıldı. Aydın (Engin) tutuklandı. Tahliye edildiğinde yurt dışına çıkmıştı. O zaman, şimdiki gibi bu kadar sıkı değildi Türkiye. Böyle bir macerayla başladı ve 11,5 yıl sürdü. 1992’de dönebildik.

Almanya’da çalıştınız mı, oğlunuzu getirtebildiniz mi?

Kasımda annem getirdi. Yeşil pasaportu vardı. Tabi ben de çalıştım. Önce evde örgü ördüm. Üniversite mezunu Almanlardan ve akademisyenlerde oluşan iyi bir çevremiz vardı. Sonra Türkçeye yapılan çevirileri redakte etmeye başladım. Almancayı biraz daha öğrenince SPD’nin Türklere danışmanlık veren bir firması vardı. Oraya girdim. Aydın da şoförlük yaptı. Bir bakıma en çok paramız olan bir dönemdi. Şimdikinden daha iyiydi.

Yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, o mecburiyet, bu duyguları nasıl aşabildiniz?

Şöyle oluyor: Hep bavullarınızın üzerinde oturur gibi bir dönem yaşıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, istemediğiniz halde alışıyorsunuz. Kedi aldım, çiçekler, saksılar aldım. Kedi yerleşik hayvandır. Kedi alınca “Oya yerleştiğini kabul ediyorsun galiba.” dedim. Ama geri dönebilmek için hep bir gelişme bekledik.

Nasıl döndünüz?

1991’de kısmi af oldu. Özal dönemi. Hem eşimin hem benim 30 yıla varan davalarımız vardı ve bir kısmı da mahkumiyetle sonuçlanmıştı. Af gelince bazı maddeler değişti. 1991’de önce eşim döndü. Birkaç ay sonra biz de döndük. Aradan 40 sene geçmiş. Yeniden Frankfurt’tayım. Türkiye’de hiçbir şey tarih olmuyor. Hep yeniden kısır bir döngü yaşıyoruz.

Türkiye’ye dönerken bir düzelme olacağını düşünüyor muydunuz?

Türkiye bütün sorunlarıyla ortadaydı. Yine sömürünün olduğu kapitalist bir ülkeydi ama ümidimiz de vardı. Demokratikleşme adına kısmi de olsa bir değişiklik olabilir diye düşünüyorduk. AKP iktidara geçeceği sırada o AKP, bu AKP asla değildi. Aslı buymuş galiba. Hata yaptığımı, bu aslı görmediğimi düşünüyorum.

AKP’yi desteklediğiniz için sizi de çok eleştirdiler değil mi.

Ben AKP’yi değil ama Anayasa, referandum gibi konularda getirdiği açılımları destekledim. Askeri, laikçi Kemalist vesayeti sona ereceğini ve ikinci sınıf vatandaşların ortadan kalkacağını düşündük. Ben laik bir kadınım, ayrıca da cumhuriyete inan biriyim o ayrı. Vesayet, baskı bunlar ayrı. Şimdi Kürtler ikinci sınıf vatandaş, o zaman da hem Türkler hem Müslüman muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaştı. Bunlar benim kabul edebileceğim şeyler değil. Üstelik ben de o mahalleden geliyorum. Bir toplumsal uzlaşma olabilir, aramızda yaratılmış olan büyük uçurumlar belki kapanabilir diye umut ettik.

ÇOK UMUDUM YOK

Herkes aynı şekilde umut etmişti. Epey de yol alındı ama sonra geriye dönüldü. Bundan sonrası için umut var mı? 

Çok umudum yok. Eskiden daha umutluydum. Ama yeniden bir hayal kırıklığı yaşadık. Şunu söyleyebilirim, yaşadığımız bu günlerde, askeri vesayet değil ama başka vesayetler başladı. Bu vesayet dediğimiz şey, bu otokratik rejim gerçekten de Türkiye’de demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini bize gösteriyor. Halkımız da demokrasi mücadelesini, demokrasiyi çok hazmetmiş değil. Mevcut iktidar kendi bekası için aramıza soktuğu kanlarla bizi iyice güçsüzleştirdi. Demokratik yöntemlerle Türkiye’yi idare etmeleri mümkün değil. Halbuki Türkiye’nin önemli bir kesimi hak diyor, adalet diyor, demokrasi diyor ama bu mücadeleyi veremiyor. Muhalefet ise herkesi kendi çevresinde toplayamıyor, her şeyi içselleştiremiyor. Yani Kürtler şurada, Müslümanlar burada çabalanıyor ama çok zor.

Son kitabınız “80 Yaş Zor Zaman Günlükleri” pek çok insana sizinle aynı duyguları hissettirmişti.

Yaşınız arttıkça daha umutsuz oluyorsunuz ama siz çok gençsiniz. Sizler göreceksiniz muhtemelen. Benim gibi hissetmeyin. Sizin daha zamanınız var. Yani bir cennet olmayacak ama mesela Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir. Türkiye’de tarih bir türlü geçmiş olamıyor, evet maalesef tarih tekerrür ediyor ama umudumuzu kesmeyelim.

AKP’li kadınlara Emine Erdoğan’a, Özlem Zengin’e seslenen yazılar yazdınız son dönemde. Bir geri dönüş oldu mu? Nasıl karşıladılar? 

Hayır, hiç olmuyor. Bazen bir küçük davayla karşılaşabiliyorsunuz. Ama başım şu anda çok fazla dertte değil. Eşimin yasağı var. Hala devam eden Cumhuriyet davası nedeniyle yurt dışına çıkamıyor. Her kelimemizi düşünerek yazmak zorundayız. Ben sert yazılar yazıyorum ama her sözcüğünü çok düşünerek yazıyorum. Bu başlı başına zaten sanatın, düşüncenin, yazının düşmanıdır. Özgürlükler olmadan, sanatçılar, yazarlar kendilerini özgür ve güvende hissetmeden tabi ki istedikleri gibi bir üretim yapmaları mümkün değil.

AYDINLAR BOĞULUYORUZ DİYOR

Yazılarınız makul ve yerinde eleştirilerdi, size de mi dava açacaklar? 

Kimin hakkında açmıyorlar ki. Mesela şu fotoğraflardaki (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak) insanlar bunu hiç hak etmediler. Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti. Olaylar başka taraflara yönlendirilmesin diye.

Osman Kavala’dan intikam mı alınıyor? 

Türkiye’ye dönecek biri olarak, aşırı bir şey söylemeyeyim ama Türkiye’de yasalar ve hukuk değil keyfilik hüküm sürüyor. Bu keyfilik nerelerden kaynaklanıyorsa Osman’da bu çok belirgin bir şekilde var. Osman bir çeşit rehine olarak tutuluyor. Neyin rehinesi o da belli değil. Arkamdaki fotoğraflar aslında benim söyleyeceklerimi çok iyi anlatıyor. Hepsi için şunu söyleyebilirim üçü de tamamen keyfi bir şekilde tutuklu. Bir suçları bir günahları yok. Onlar için iktidarın rehineleri diyebiliriz. Bu üç isim sadece sembol, binlerce insan cezaevinde. Türkiye’de kendimizi bir açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Gerçekten de Türkiye’nin havası son derece gergin. Özellikle aydınlar, demokratlar, gazeteciler, sanatçılar, düşünen insanlar bir çeşit boğulma hissiyle karşı karşıya. Boğuluyoruz diyorlar. Abarttığımı sanmayın. Yani bazen yurt dışına çıkınca ülkedeki durum abartılır. Abartmıyorum.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI DARBE DÖNEMLERİNDEN DAHA KÖTÜ

Siz Türkiye’de pek çok dönem yaşadınız, 1970’li yıllarda işkence gördünüz. O günleri yaşamış bir yazar olarak bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi bir ülkede 81 yaşına kadar gelmişseniz ve aydınsanız, siyasetle de ilgiliyseniz, çok şey görür çok şey yaşarsınız. Bende 3 darbe hatta 3 buçuk darbe bir de post modern darbemiz oldu. 3,5 darbe atlattım. Bunların hepsinde ya tutuklandım ya yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Hepsinin acısını yaşadım. Ve şunu söyleyeyim. Bugün Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü. Çok acı bir şey bunu söylemek. Demokrasi, özgürlük, hak ve özgürlükler, o dönemlerden çok daha geriye gitmiş durumda. Şimdi ben Türkiye’ye döneceğim. O yüzden konuşurken dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Ama bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Türkiye, dünyanın en büyük kitap fuarında yok

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bugün başlayan Frankfurt Kitap Fuarı’na 2 hafta önce katılmaktan vazgeçti. 110 ülkeden 7 bin 140 yayıncının yer aldığı fuarda Türkiye’den sadece Birgün Yayıncılık katıldı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Kültür Bakanlığı ve Türkiye Yayıncılar Birliği, tüm dünyadan yazar ve yayıncıların yer aldığı Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na (Frankfurt Buch Messe) katılmaktan iki hafta önce vazgeçti.

Kanada’nın konuk ülke olduğu fuarda yabancı ülkelerin stantları 4. salonda bulunuyor. Ağırlıklı olarak İtalya, Fransa, İspanya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayıncıların yer aldığı fuarda Türkiye sadece Birgün Yayıncılık ile temsil ediliyor. Edinilen bilgiye göre Kültür Bakanlığı, iki hafta önce fuar yönetimini arayarak rezervasyon yapılan stantları iptal etti.

Fuarda özellikle Arap ülkelerinden gelen yayıncıları devasa stantları dikkat çekiyor. 22-28 Mayıs 2022’de gerçekleştirilecek Abu Dhabi Kitap Fuarı için ayrı bir stant açılarak, kitap fuarının içinden fuar tanıtımı yapılıyor.

Yayıncılık trendlerinin belirlendiği, dünyanın en büyük fuarı olarak görülen Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı, geçen yıl koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmiş, oturumlar online gerçekleştirilmişti.

20-24 Ekim tarihleri arasında düzenlenen bu yılki fuar da kısmen korona kısıtlamalarının gölgesinde geçiyor. Ancak yazar-yayıncı ve okur buluşmaları gerçekleştiriliyor. Bu nedenle bu yılki fuarın sloganı “Frankfurt’a tekrar hoş geldiniz” olarak belirlendi. www.frankfurtbuchmesse.com

Fuarın bu yılki konuk ülkesi Kanada.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

Popular

Shares