Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Gökhan Açıkkollu’nun ölüm anına ilişkin ilk kez yayınlanan görüntüler

Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltındayken işkenceyle öldürülen tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu’nun son anlarını gösteren nezarethane güvenlik kamerası görüntülerine BOLD Medya ulaştı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – OHAL döneminde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltındayken şeker ilaçları verilmeyen, yapılan işkenceden sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu’nun (42) son nefesini verdiği anların görüntülerine BOLD ulaştı. Görüntülerde tek kişilik hücrede beş kişiyle tutulan Açıkkollu’nun fenalaştıktan sonra görevli polisleri çağırdığı, polislerin gelmediği, yatağına tekrar uzanarak kıvranarak can verdiği görülüyor.

23 Temmuz 2016’da 15 polis tarafından evinde gözaltına alınıp İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürülen ve 13 gün boyunca ağır işkencelere maruz kaldığı ortaya çıkan Açıkkollu, 5 Ağustos 2016 sabahı saat 04.35’te Vatan Emniyet’in nezarethesinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Açıkkollu’nun ağır işkencelere maruz kaldığına ilişkin, aynı nezarethanede kalan arkadaşları, resmi ifadelerle savcılığa başvurmasına rağmen işkence soruşturması kapatıldı. Açıkkollu’nun işkenceye götürülürken ve yarı baygın işkenceden getirilirken nezarethane kameralarında görüldüğü belirtilen ifadeler üzerine aile avukatları görüntüleri talep etti.

Ancak savcılık dava dosyasına talep edilen görüntülerin tamamını koymadı. Seçilerek konulan nezarethane içi görüntüler bile ölümün ihmalle gerçekleştiğini gösteriyor.

BOLD’un ulaştığı ve ilk kez yayınlanan görüntüler Gökhan Açıkkolu’nun son anlarına ait güvenlik kamerası kayıtları. 54 dakika 51 saniyelik görüntülerde Açıkkollu’nun nezarethanede hayatını kaybettiği açıkça görülüyor. O anlara tanıklık eden bir adli tıp profesörü de ifadesinde yaşananları doğruluyor.

VATAN EMNİYET C-3 NOLU NEZARETHANE

Yer İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bodrum katı, C-3 No’lu Nezarethane. Tek kişilik, bir kaç metrekarelik hücrede 5 kişi kalıyor. Bir yatakta 3, diğer yatakta 2 kişi uyumaya çalışıyor. Açıkkollu, 3 kişinin uyuduğu yatakta en sağda. Üzerinde beyaz atlet ve lacivert renkli eşofman bulunuyor.

Kalp krizinin ilk belirtileri saat 04.19’da başlıyor. Gökhan Açıkkollu, sol tarafına dönüp uyumaya çalışıyor. 3 dakika sonra saat 04.22’de kalkıp yatağının üstünde oturuyor. Birkaç saniye sonra tekrar uzanıyor. Can acısıyla bir sağa bir sola dönüyor ama uyuyamıyor.

Rahatsızlığı artınca 04.26’da yataktan kalkıp parmaklıkların önüne geliyor. 5 dakika boyunca polislere sesini duyurmaya çalışıyor ama başaramıyor. Kritik dakikalar hızla akıp gidiyor.
Ayakta duracak hali kalmayınca önce duvara yaslanıyor, ardından demir parmaklıklara tutunuyor.

Saat 04.31’de polislerin gelmeyince tekrar yatağına dönüyor ve 04.35’te Gökhan Açıkkolu’nun vücudunda kasılmalar görülüyor.

O gece iki polis tarafından kollarından sürüyerek işkenceden getirilip nezarethaneye atıldığı şahitlerin ifadelerinde geçen 42 yaşındaki öğretmen, bu dakikadan sonra acı içinde kıvranıyor. Birkaç saniye sonra nezarethanedeki diğer kişilerin Gökhan Öğretmen’in çıkardığı sesler sebebiyle uyandığı görülüyor. Uyku sersemliği ile ilk anda ne olduğunu anlamıyorlar. Sonra Açıkkollu’nun kasılan ellerini açmaya ve dışarıdan yardım çağırmaya uğraşıyorlar.

Saat 04.36’da mavi tişörtlü biri kapıyı açıp geri gidiyor. O anlarda Açıkkollu, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyor. Boynunu tutamıyor. Gökhan Öğretmen’i yanındakiler kaldırıp yatağa oturtmaya çalışıyor.

Saat 04.37’de bu defa kamera, içeri giren mor tişörtlü birini kaydediyor. Gökhan Açıkkollu’nun yüzüne, boynuna su serpiyor. Güvenlik kamerası kayıtlarına göre kalp krizi geçiren Açıkkollu’nun nezarethane dışına çıkarıldığı saat 04.39.

BAYGIN HALDE SANDALYEYE OTURTULUYOR

Bu dakikadan sonra yaşananlara dair kamera kaydı yok. Ancak İstanbul Emniyet Müdürlüğünde o gece görevde olan polisler tarafından tutulan ‘Dış Kapı Sağ Güvenlik Kamerası’nın çözümlerinde ihmalin devam ettiği görülüyor. Aşağıda yayınladığımız bu çözümlere göre Gökhan Açıkkollu önce bir sandalyeye oturtuluyor ve ayaklarının altına başka bir sandalye konuluyor. Bir yandan da 112’ye haber veriliyor.

“MÜDAHALE ETTİĞİMDE ÖLDÜĞÜNÜ ANLAMIŞTIM”

O gece başka bir nezarette gözaltında bulunan iki doktor Açıkkollu’ya kalp masajı yapıyor. Gelen doktorlardan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ., 5 Ağustos günü öğlen saat 12.35’te verdiği ifadesinde Açıkkollu’ya yaptıkları masajı ve öldüğü andaki tanıklıklarını şöyle anlatıyor:

“Ben 23 / 07 / 2016 günü gözaltına alınarak Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretine getirildim. Ben İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalında profesör olarak görev yapmaktayım. Olay günü yani 05/08/2016 saat 04.35 sıralarında nezarethaneden yattığım esnada kendisini polis olarak bildiğim bir şahıs gelerek bana “Yan koğuşta bayılan bir hasta var, bakabilir misiniz” dedi. Ben de hemen terliklerimi giyerek koğuşumdan çıktım ve hastanın yanına gittim. Daha önce hiç görmediğim bir şahsı sırt üstü masanın üzerine yatırmışlardı ve bu hastanın etrafında 6-7 kişi vardı. Bunların içerisinde daha önce doktor olarak tanıdığım Adli Tıp Kurumunda görevli doktor L. B. isimli şahıs hastaya kalp masajı yapıyordu. Ben de hemen hastaya yardım etme amaçlı nabzına baktım fakat nabzı atmıyordu. Daha sonra boynundan tekrar nabzına baktım fakat yine nabız alamadım. Daha sonra müdahalede bulunan L. B.’a “Hasta kaç dakikadır bu durumda?” diye sordum. L. B. da bana “Hocam 5-6 dakikadır solunum ve nabız yok” dedi. Bunun üzerine L. B.’ın yorulduğunu düşünerek kalp masajına ben devam ettim. 3-4 defa kalp masajı yaptığı sırada 112 görevlileri geldi. 112 görevlileri şahsa elektro şok vereceğinden hastanın sert zeminde olması gerektiğinden hastayı yere aldık ve 112 görevlileri hastaya müdahale ederken ben de oradan ayrılarak kaldığım koğuşa geçtim. Daha sonra 112 görevlilerinin hastayı hastaneye götürdüğünü duydum. Ben şahsa müdahale ettiğim esnada şahsın zaten öldüğünü anlamıştım fakat bu şahsın kesin olarak öldüğünü sabaha karşı görevli polis arkadaşlardan öğrendim.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ.’nin anlatıp polislerin yazdığı Bilgi Tutanağı.

Güvenlik Kamera Kayıtları İzleme Tutanağına göre toplamda 1 saat 25 dakikalık görüntülerin 48. dakika 25. saniyesinde 112 görevlileri içeri giriyor. 30 dakika canlandırma çalışması yapıyorlar ve ancak sonuç alınmayınca 1 saat 25. dakika 55 saniyede Gökhan Açıkollu’yu sedyeye koyup hastaneye götürüyorlar.

GÜVENLİK KAMERA KAYITLARI İZLEME TUTANAĞI 1

 

GÜVENLİK KAMERA KAYITLARI İZLEME TUTANAĞI 2 

NE OLMUŞTU?

Gökhan Açıkkollu, evinden gözaltına alındığı andan itibaren kötü muameleyle karşılaştı. Komşularının anlatımına göre evindeyken şeker krizi geçirdi. Gözaltındayken şeker ilaçları ve insülin ilaçları uzun süre verilmedi. Gözaltında kaldığı 13 gün boyunca işkence gördü. Kafası duvarlara vuruldu, sert darbelerin etkisiyle kırılmaz camlı gözlüğü, kaburgaları kırıldı. Sağlık kontrollerinde doktorlara sürekli darp edildiğini yüzlerce kez tekme ve tokat yediğini anlattı. Şeker ve panik atak rahatsızlığı olduğunu söyledi. Ama kimse dinlemedi. Eşi ilaçlarını ulaştırmak için günlerce uğraştı. İki kez şeker komasına girdi. Her gün yapması gereken insülin iğneleri Mümine Açıkkollu tarafından polislere teslim edilmiş olmasına rağmen 100 iğneden sadece 4’ünün kullanıldığını eşyaları geri verildiğinde ortaya çıktı. Gökhan Öğretmen, işkence ve kötü muameleye 13 gün dayanabildi…

Gökhan Açıkolulu’nun eşi Mümine Açıkkollu, eşinin öldüğü gece sorguya götürüldüğünü, işkence yapıldığını ve akşam saatlerinde iki polis tarafından kollarından sürüklenerek nezarethaneye geri getirildiğini, bu sırada göğsünü tuttuğunu ve göğsünün çok ağrıdığını o anlara şahitlik eden nezarethane arkadaşlarından dinleyerek aktardı.

Terör örgütü üyesi olmakla suçlanan Gökhan Açıkkollu 15 Temmuz’dan iki gün sonra KHK ile görevinden uzaklaştırıldı, 20 Şubat 2018’de ise pardon denilerek görevine iade edildi.

YARIN: GÖKHAN AÇIKKOLLU’YA YAPILAN İŞKENCEDEKİ KORKUNÇ AYRINTI!

5 AĞUSTOS 2019 PAZARTESİ: GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN 3. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE İLK KEZ YAYINLANAN GÖRÜNTÜLER VE FOTOĞRAFLAR EŞLİĞİNDE EŞİYLE YAPILAN ÖZEL RÖPORTAJLA GÖKHAN AÇIKKOLLU BELGESELİ.

‘Gökhan Açıkkollu’ özel belgeseli ölüm yıldönümü 5 Ağustos Pazartesi BOLD’da

BOLD ÖZEL

Eğitimci Hakan Kanat cezaevinde kanser oldu, yoğun bakımda

24 Temmuz 2016’dan beri tutuklu olan eğitimci Hakan Kanat hapiste tiroid kanseri oldu. Acil olarak Kırşehir’den Ankara’ya sevk edilen Kanat, önceki gün ameliyat edildi. Durumu hakkında henüz ailesine bilgi verilmeyen Kanat, yoğun bakımda yatıyor.

SEVİNC ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Cezaevindeki kanser hastalarının sayısı artıyor. Beş yıldır Kırşehir E Tipi Cezaevinde tutuklu olan 40 yaşındaki Hakan Kanat’a 15 gün önce tiroid kanseri teşhisi konuldu. Kırşehir’den Ankara Sincan Cezaevine sevk edilen ve önceki gün ameliyat edilen Kanat, şu anda Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıd Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisinde yatıyor.

HAPİSTEYKEN İKİ AMELİYAT GEÇİRDİ

Üç yıl önce de uyku apnesi hastalığı nedeniyle de ameliyat edilen Hakan Kanat’ın ailesine her iki ameliyatta da haber verilmedi. Ne Ankara’ya sevk edilirken ne de ameliyat sırasında hiçbir bilgi alamadıklarını söyleyen Hakan Kanat’ın eşi, “29 Eylül’de Kırşehir’de eşime biyopsi yapıldı, kanser olduğunu öğrendik. Durumunu sormak için Kırşehir Cezaevini arıyoruz, ‘burada, iyi’ diyorlar. Dün de aradım, aynı şeyi söylediler. Aynı gün içinde öğreniyoruz ki Ankara’ya sevk edilmiş, hatta ameliyat edilmiş.” dedi.

Ölümcül hastalığa yakalanan bir insana ve kendilerine yapılan bu muamelenin insani ve hukuki olmadığını belirten eşi, “‘Neden doğru bilgi verilmediğini sorunca telefonu yüzümüze kapatıyorlar. Nerede olduğunu, başına ne geldiğini öğrenmek hakkımız değil mi?” ifadelerini kullandı.

GEÇEN  YIL BABASI BU YIL ANNESİ VEFAT ETTİ

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 24 Temmuz 2016’da tutuklanan Hakan Kanat, Bylock, Bank Asya hesabı, çocuğunu KHK ile kapatılan okullara gönderme ve Kırşehir’de kapatılan bir öğrenci yurdunda müdürlük yaptığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Yargıtay, verilen cezayı fazla bulduğu için kararı bozdu. 2 Kasım 2121’de tekrar mahkemeye çıkacak olan Kanat evli ve iki çocuk babası. Üst üste üzüntüler yaşayan Kanat’ın geçen yıl babası, birkaç ay önce de annesi vefat etmişti.

CEZAEVİNDEKİ KANSERLİ HASTALAR

İnsan Hakları Derneği’nin 31 Mart 2020’de açıkladığı son rapora göre Türkiye cezaevlerinde 590’ı ağır hasta olmak üzere toplam 1564 hasta mahpus bulunuyor. Kanser gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele eden birçok hasta mahpus da var. Bold Medya’nın araştırmasına göre Temmuz 2016’dan bu yana yaklaşık 50 kişi cezaevlerinde kanser olduktan sonra hayatını kaybetti.

4. evre kanser hastası Ayşe Özdoğan (Antalya L Tipi), Gülden Aşık (Bandırma), Fatımatüzzehra Babacan (Afyon), HDP eski milletvekili Hatice Kocaman (Diyarbakır), Ahmet Polat Önel (Kandıra), Yusuf Özmen (Erzurum), Abdülaziz Örpek (Diyarbakır), Ahmet Karakuş (Manisa), Rıdvan Yıldız (Silivri), Yasin Akaslan (Kırıkkale), Veysel Alıcı (Konya) bilinen tutuklu kanser hastalarından bazıları.

Hakan Kanat’ın kızı.

4 yılda tam 41 insan Türkiye cezaevlerinde kanser olup öldü

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Oya Baydar: Türkiye’ye döneceğim, o yüzden dikkatli konuşacağım

Sürgün yıllarını geçirdiği Frankfurt’a 40 yıl sonra bu kez Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na katılımcı olarak gelen Oya Baydar, “Türkiye’ye döneceğim için dikkatli konuşacağım. Çünkü Türkiye’de yazıyorum” kaydını düşerek Bold’un sorularını cevapladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Üç darbe gördü, defalarca tutuklandı, işkenceye uğradı… 1980 darbesinden sonra 12 yıl Almanya’da yaşamak zorunda kalan Türkiye’nin en önemli edebiyatçılarından Oya Baydar, tüm yaşadıklarıyla bugünü karşılaştırınca, “Bunu söylemek çok acı bir şey ama Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü.” diyor.

KulturForum-Turkei Deutschland derneğinin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Oya Baydar, 20 Ekim’de başlayan 73. Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ilk konuşmasını dün yaptı. Bugün (22 Ekim 2021) 3. salonda saat 16.45’te “Türkiye’de Basın Özgürlüğü” başlıklı ikinci konuşmasını yapacak.

KENDİMİZİ AÇIK HAVA HAPİSHANESİNDE HİSSEDİYORUZ

Kültür Bakanlığı’nın 15 gün önce katılmaktan vazgeçtiği Frankfurt Kitap Fuarı‘na gelebilen birkaç yazardan biri olan Baydar, ülkenin geldiği durumu, gergin atmosferi ve aydınların, yazarların üzerindeki baskıyı anlattı. Otosansür uyguladığını ifade eden Baydar, “Kendimizi açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Boğuluyoruz” dedi.

Fuar alanında yaptığı konuşmasına başlarken Türkiye’ye dönecek bir yazar olarak dikkatli konuşacağını söyleyen Baydar, “Türkiye’ye döneceğim. O yüzden dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.” dedi. Avrupa ülkelerinden özellikle Almanya’dan yeterince dayanışma göremediklerini de belirtti.

EMİNE ERDOĞAN İÇİN DUVARLARA AYIP ŞEYLER YAZILMIŞTI, OSMAN HEPSİNİ SİLDİRTTİ

Köşe yazılarında AKP’li kadın siyasetçilere ve Emine Erdoğan’a seslenen yazılar yazan Baydar, ülkede hukukun değil, keyfiliğin hüküm sürdüğünü vurguladı. Yakın arkadaşı Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak’ın iktidarın rehineleri olarak hapiste olduklarını belirten Bayar, “Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti.” dedi.

Baydar, Türkiye’nin geleceğinden pek umutlu değil ama gençlere ümitlerini kesmemelerini tavsiye ediyor, “Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin de meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir.” diyor.

80 darbesinden sonra Frankfurt’ta yaşamak zorunda kaldınız. O dönemde olaylar nasıl gelişti?

Bir konferans, bir toplantı için 3-4 günlüğüne yurt dışına çıkmıştım. O sırada 9 aylık olan çocuğumu anneme bırakmıştım. Bir otel odasında, sabah birden telefon çaldı. Sabah çok erken çalan telefonları hiç sevmem. Saat 6’ydı. Bir arkadaşım arıyordu. “Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. İki gün sonra dönecektim. “Türkiye’de darbe oldu, nah dönersin” dedi. Otelin yeşil, uzun bir bahçesi vardı. Şöyle bir baktım oraya. Oya kaldın burada, dedim.

Eşiniz de burada mıydı?

O zaten benden önce yurt dışına çıkmıştı. Frankfurt’taydı. O zaman Politika gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. 70’lerde, 80’lerde yayınlanan Politika gazetesi vardı. Daha sonra kapatıldı. Aydın (Engin) tutuklandı. Tahliye edildiğinde yurt dışına çıkmıştı. O zaman, şimdiki gibi bu kadar sıkı değildi Türkiye. Böyle bir macerayla başladı ve 11,5 yıl sürdü. 1992’de dönebildik.

Almanya’da çalıştınız mı, oğlunuzu getirtebildiniz mi?

Kasımda annem getirdi. Yeşil pasaportu vardı. Tabi ben de çalıştım. Önce evde örgü ördüm. Üniversite mezunu Almanlardan ve akademisyenlerde oluşan iyi bir çevremiz vardı. Sonra Türkçeye yapılan çevirileri redakte etmeye başladım. Almancayı biraz daha öğrenince SPD’nin Türklere danışmanlık veren bir firması vardı. Oraya girdim. Aydın da şoförlük yaptı. Bir bakıma en çok paramız olan bir dönemdi. Şimdikinden daha iyiydi.

Yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, o mecburiyet, bu duyguları nasıl aşabildiniz?

Şöyle oluyor: Hep bavullarınızın üzerinde oturur gibi bir dönem yaşıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, istemediğiniz halde alışıyorsunuz. Kedi aldım, çiçekler, saksılar aldım. Kedi yerleşik hayvandır. Kedi alınca “Oya yerleştiğini kabul ediyorsun galiba.” dedim. Ama geri dönebilmek için hep bir gelişme bekledik.

Nasıl döndünüz?

1991’de kısmi af oldu. Özal dönemi. Hem eşimin hem benim 30 yıla varan davalarımız vardı ve bir kısmı da mahkumiyetle sonuçlanmıştı. Af gelince bazı maddeler değişti. 1991’de önce eşim döndü. Birkaç ay sonra biz de döndük. Aradan 40 sene geçmiş. Yeniden Frankfurt’tayım. Türkiye’de hiçbir şey tarih olmuyor. Hep yeniden kısır bir döngü yaşıyoruz.

Türkiye’ye dönerken bir düzelme olacağını düşünüyor muydunuz?

Türkiye bütün sorunlarıyla ortadaydı. Yine sömürünün olduğu kapitalist bir ülkeydi ama ümidimiz de vardı. Demokratikleşme adına kısmi de olsa bir değişiklik olabilir diye düşünüyorduk. AKP iktidara geçeceği sırada o AKP, bu AKP asla değildi. Aslı buymuş galiba. Hata yaptığımı, bu aslı görmediğimi düşünüyorum.

AKP’yi desteklediğiniz için sizi de çok eleştirdiler değil mi.

Ben AKP’yi değil ama Anayasa, referandum gibi konularda getirdiği açılımları destekledim. Askeri, laikçi Kemalist vesayeti sona ereceğini ve ikinci sınıf vatandaşların ortadan kalkacağını düşündük. Ben laik bir kadınım, ayrıca da cumhuriyete inan biriyim o ayrı. Vesayet, baskı bunlar ayrı. Şimdi Kürtler ikinci sınıf vatandaş, o zaman da hem Türkler hem Müslüman muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaştı. Bunlar benim kabul edebileceğim şeyler değil. Üstelik ben de o mahalleden geliyorum. Bir toplumsal uzlaşma olabilir, aramızda yaratılmış olan büyük uçurumlar belki kapanabilir diye umut ettik.

ÇOK UMUDUM YOK

Herkes aynı şekilde umut etmişti. Epey de yol alındı ama sonra geriye dönüldü. Bundan sonrası için umut var mı? 

Çok umudum yok. Eskiden daha umutluydum. Ama yeniden bir hayal kırıklığı yaşadık. Şunu söyleyebilirim, yaşadığımız bu günlerde, askeri vesayet değil ama başka vesayetler başladı. Bu vesayet dediğimiz şey, bu otokratik rejim gerçekten de Türkiye’de demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini bize gösteriyor. Halkımız da demokrasi mücadelesini, demokrasiyi çok hazmetmiş değil. Mevcut iktidar kendi bekası için aramıza soktuğu kanlarla bizi iyice güçsüzleştirdi. Demokratik yöntemlerle Türkiye’yi idare etmeleri mümkün değil. Halbuki Türkiye’nin önemli bir kesimi hak diyor, adalet diyor, demokrasi diyor ama bu mücadeleyi veremiyor. Muhalefet ise herkesi kendi çevresinde toplayamıyor, her şeyi içselleştiremiyor. Yani Kürtler şurada, Müslümanlar burada çabalanıyor ama çok zor.

Son kitabınız “80 Yaş Zor Zaman Günlükleri” pek çok insana sizinle aynı duyguları hissettirmişti.

Yaşınız arttıkça daha umutsuz oluyorsunuz ama siz çok gençsiniz. Sizler göreceksiniz muhtemelen. Benim gibi hissetmeyin. Sizin daha zamanınız var. Yani bir cennet olmayacak ama mesela Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir. Türkiye’de tarih bir türlü geçmiş olamıyor, evet maalesef tarih tekerrür ediyor ama umudumuzu kesmeyelim.

AKP’li kadınlara Emine Erdoğan’a, Özlem Zengin’e seslenen yazılar yazdınız son dönemde. Bir geri dönüş oldu mu? Nasıl karşıladılar? 

Hayır, hiç olmuyor. Bazen bir küçük davayla karşılaşabiliyorsunuz. Ama başım şu anda çok fazla dertte değil. Eşimin yasağı var. Hala devam eden Cumhuriyet davası nedeniyle yurt dışına çıkamıyor. Her kelimemizi düşünerek yazmak zorundayız. Ben sert yazılar yazıyorum ama her sözcüğünü çok düşünerek yazıyorum. Bu başlı başına zaten sanatın, düşüncenin, yazının düşmanıdır. Özgürlükler olmadan, sanatçılar, yazarlar kendilerini özgür ve güvende hissetmeden tabi ki istedikleri gibi bir üretim yapmaları mümkün değil.

AYDINLAR BOĞULUYORUZ DİYOR

Yazılarınız makul ve yerinde eleştirilerdi, size de mi dava açacaklar? 

Kimin hakkında açmıyorlar ki. Mesela şu fotoğraflardaki (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak) insanlar bunu hiç hak etmediler. Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti. Olaylar başka taraflara yönlendirilmesin diye.

Osman Kavala’dan intikam mı alınıyor? 

Türkiye’ye dönecek biri olarak, aşırı bir şey söylemeyeyim ama Türkiye’de yasalar ve hukuk değil keyfilik hüküm sürüyor. Bu keyfilik nerelerden kaynaklanıyorsa Osman’da bu çok belirgin bir şekilde var. Osman bir çeşit rehine olarak tutuluyor. Neyin rehinesi o da belli değil. Arkamdaki fotoğraflar aslında benim söyleyeceklerimi çok iyi anlatıyor. Hepsi için şunu söyleyebilirim üçü de tamamen keyfi bir şekilde tutuklu. Bir suçları bir günahları yok. Onlar için iktidarın rehineleri diyebiliriz. Bu üç isim sadece sembol, binlerce insan cezaevinde. Türkiye’de kendimizi bir açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Gerçekten de Türkiye’nin havası son derece gergin. Özellikle aydınlar, demokratlar, gazeteciler, sanatçılar, düşünen insanlar bir çeşit boğulma hissiyle karşı karşıya. Boğuluyoruz diyorlar. Abarttığımı sanmayın. Yani bazen yurt dışına çıkınca ülkedeki durum abartılır. Abartmıyorum.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI DARBE DÖNEMLERİNDEN DAHA KÖTÜ

Siz Türkiye’de pek çok dönem yaşadınız, 1970’li yıllarda işkence gördünüz. O günleri yaşamış bir yazar olarak bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi bir ülkede 81 yaşına kadar gelmişseniz ve aydınsanız, siyasetle de ilgiliyseniz, çok şey görür çok şey yaşarsınız. Bende 3 darbe hatta 3 buçuk darbe bir de post modern darbemiz oldu. 3,5 darbe atlattım. Bunların hepsinde ya tutuklandım ya yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Hepsinin acısını yaşadım. Ve şunu söyleyeyim. Bugün Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü. Çok acı bir şey bunu söylemek. Demokrasi, özgürlük, hak ve özgürlükler, o dönemlerden çok daha geriye gitmiş durumda. Şimdi ben Türkiye’ye döneceğim. O yüzden konuşurken dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Ama bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Türkiye, dünyanın en büyük kitap fuarında yok

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bugün başlayan Frankfurt Kitap Fuarı’na 2 hafta önce katılmaktan vazgeçti. 110 ülkeden 7 bin 140 yayıncının yer aldığı fuarda Türkiye’den sadece Birgün Yayıncılık katıldı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Kültür Bakanlığı ve Türkiye Yayıncılar Birliği, tüm dünyadan yazar ve yayıncıların yer aldığı Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na (Frankfurt Buch Messe) katılmaktan iki hafta önce vazgeçti.

Kanada’nın konuk ülke olduğu fuarda yabancı ülkelerin stantları 4. salonda bulunuyor. Ağırlıklı olarak İtalya, Fransa, İspanya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayıncıların yer aldığı fuarda Türkiye sadece Birgün Yayıncılık ile temsil ediliyor. Edinilen bilgiye göre Kültür Bakanlığı, iki hafta önce fuar yönetimini arayarak rezervasyon yapılan stantları iptal etti.

Fuarda özellikle Arap ülkelerinden gelen yayıncıları devasa stantları dikkat çekiyor. 22-28 Mayıs 2022’de gerçekleştirilecek Abu Dhabi Kitap Fuarı için ayrı bir stant açılarak, kitap fuarının içinden fuar tanıtımı yapılıyor.

Yayıncılık trendlerinin belirlendiği, dünyanın en büyük fuarı olarak görülen Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı, geçen yıl koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmiş, oturumlar online gerçekleştirilmişti.

20-24 Ekim tarihleri arasında düzenlenen bu yılki fuar da kısmen korona kısıtlamalarının gölgesinde geçiyor. Ancak yazar-yayıncı ve okur buluşmaları gerçekleştiriliyor. Bu nedenle bu yılki fuarın sloganı “Frankfurt’a tekrar hoş geldiniz” olarak belirlendi. www.frankfurtbuchmesse.com

Fuarın bu yılki konuk ülkesi Kanada.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

Popular

Shares