Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Öznur Çakar Belgeseli: “Bebeği kucağında bir anne koğuştan içeri girdiğinde…”

“Bebeğimin üzerine çay dökülmüştü, gardiyanlar savcıyı akşamın o saatinde rahatsız edemeyeceklerini söylüyordu. Acıyla ağlayan bebeğime baktım ve nereye düştüğümü anladım.”

BARBAROS KAYA

BOLD ÖZEL – Öznur Çakar, Konya Ereğli Cezaevinin Kadınlar koğuşunda 9 ay çocuğu ile birlikte hapis yatan tutuklu annelerden biriydi. 2017 şubat ayında, 22 kişi kaldıkları koğuşta, akşam sayımından sonra 7 aylık bebeğinin üzerine çay döküldü ve acil hastaneye götürülmesi için koğuş kapısına vurup infaz koruma memurunu çağırdılar. Akşam olması nedeniyle cezaevinin revirinde doktor olmadığı  söylendi. İnfaz koruma memurları durumu savcıya bildiremeyeceklerini ve bu yüzden hastaneye götüremeyeceklerini söylediler.

Gerekçeleri ise “Savcıyı rahatsız edersek bize kızıyor, kendiniz bir şeyler yapın’’ oldu. Anne Çakar o anları anlatırken “İşte o zaman nasıl bir yere düştüğümün farkına vardım’’ diyor. 7 aylık bir bebek ile cezaevine giren Çakar 9 aylık cezaevi şartlarında çocuğu ile yaşadığı yaşam mücadelesini tüm detayları ile anlattı. Onun hikayesi sayıları bine yaklaşan tutuklu bebeklerin ve annelerin hikayesi…

Çakar ailesi..

15 TEMMUZ SONRASI DEĞİŞEN HAYATLAR

Öznur Çakar, 15 Temmuz 2016’dan önce Konya’da özel bir şirkette halkla ilişkiler departmanında çalışıyordu. Tenkil Süreci’nde eşi ve kendisi hakkında arama kararı çıkartıldı. Gerekçe Hizmet Hareketi’ne yakınlıklarıydı.

16 Kasım 2016 yılında aynı gün yapılan ev araması sırasında önce öğretmen eşi gözaltına alındı. 2 saat sonra farklı polisler yine aynı evi aramaya geldiler ve bu sefer 2 çocuk annesi Öznur Çakar’ı gözaltına aldılar. Yeni doğum yapmış ve 7 aylık bebeğinin olması gözaltına alınmaması için yeterli olmadı ve Kasım 2016’da gözaltına alındı.

Anne Çakar, gözaltına alınırken 7 aylık bebeğini de yanına almak zorundaydı. Çakar, ‘’Emniyet nezareti kasım ayında çok soğuktu, sürekli 7 aylık kızım Bahar’ı düşünüyordum, onun üşümemesi için çok uğraştım. Bir yandan da aklım evde bıraktığım 5 yaşında ki Fatih’deydi. O sırada boşluğa düşmüş gibiydim ve sadece yaşadığım anda çocuklarıma bir şey olmaması için uğraşıyordum’’ dedi.

Çakar, 7 aylık Bahar ile emniyet nezaretinde 2 gün kaldı. Polis amiri sorguda “Kendini düşünmüyorsan bebeğini düşün, bu havalarda hapiste ve karakol nezaretlerinde çocuğun heder olur. Yaptığın suçu itiraf et çocuğunu kurtar.’’ teklifiyle geldi. Anne Çakar, “Ben bir suç işlemedim ve itiraf edecek hiçbir şeyim yok, masumken hapse gireceksem de girerim’’ diyerek hapis macerasını başlattı.

Daha 7 aylıkken hapishaneyle tanışan Bahar…

BEBEKLE HAPİSHANE HAYATI

Önce Sulh Ceza Mahkemesine çıktı ve eşi ile birlikte aynı gün tutuklandı. Konya Ereğli cezaevine giderken yanında sadece kazaklar içerisine sarılmış 7 aylık kızı Bahar ve Baharın bebeklik eşyaları vardı. Gece 03 civarında cezaevine girdiğinde bebek malzemelerinin hiçbirini içeriye almadılar. Sabaha doğru kucağındaki bebekle koğuşuna götürüldü ve 9 ay kalacağı hapis hayatı başlamış oldu.

“Cezaevinde çocuğunuz ile birlikte kalıyorsanız en çok zorlanacağınız konu kesinlikle gıda oluyor’’ diye cümlesine başlıyor Çakar. “Bir bebeğe uygun yemek asla bulamıyorsunuz. Ek gıda talep ettiğinizde bebek maması getiriyorlar ama onu pişirecek ocak olmadığı için boş yere getiriyorlar.’’ sözleriyle hapiste ki çocukların yemek sorununu dile getiriyor. “Bir de bebek kaşığı yok. Bize verdikleri kaşık çok büyüktü ve biz bile kullanamıyorduk, çocuğa nasıl yedirelim’’ sözleri ile en küçük ihtiyaçlarının dahi cezaevi yönetimince sorun edildiğini anlatıyor.

Anne Çakar, çocukla hapiste olmanın temel sorunlarını sıralarken temizlik ve sağlığa dikkat çekiyor: ‘’Eğer çocuğunuz rahatsızlanırsa ve acil bir şey olursa hastaneye gitmeniz çok zor. Tamamen kendi imkanlarınız ile bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Bunu anladıktan sonra da bir mikrop yada üşütecek bir şey olmaması için çok uğraşıyorsunuz’’

Anne Çakar ve iki çocuğu şimdi özgür ve mutlu..

ÜÇ KATLI RANZALARDA AĞLAMA SESİ KESİLMEYEN ÇOCUKLAR

Sıralama da üçüncü sırayı güvenlik problemleri alıyor. “Çok küçük bir koğuşta (kapasite 9 kişilik) 23 kişi kalınabiliyor ve her taraf ranza. Ben koğuşa ilk girdiğimde 3 katlı ranzayı görünce şok geçirdim. O ranzanın bazı uçları kesiyor ve demirden yapılmış bir şey. Çocuklar çok fazla kaza yapabiliyor. Zemin, saf beton ve bir şey sermek yasak. Bazen battaniye seriyorduk ama gardiyanlar görürse battaniyeyi alıp, bağırıyorlardı ‘Devlettin battaniyesini yere nasıl serersiniz’ diyerek. Bir de üst katta yatakhaneler vardı ve üst merdivenler çocuklar için çok tehlikeliydi. Demir korkuluklar çocuklar için tasarlanmamıştı ve çocuklar biraz hareketli olsa oradan düşebilirdi.’’ dedi.

Çakar, “Hapisteki bir çocuk oyun alanı olarak nereyi kullanabilir’’ diye sorarken çocukların sağlıklı ruh hallerine sahip olmamalarını oyun oynayamamalarına bağlıyor. Dışarıdan gelebilecek tüm oyuncakların ceza evine girişi yasak. “Bahçede ki rögar kapağından bazen böcekler çıkardı ve çocuklar bu böcekler ile oynamayı çok severdi’’ derken başta kendi çocuğu Bahar olmak üzere tüm çocukların oyun dramını gözler önüne seriyor. Oyun oynayamayan çocukların ise sürekli ağladığını söyleyen Çakar, “Kendi koğuşunuzdaki çocuklar sussa, yan koğuştan ağlama sesi gelir. Çocukların ağlama sesi hiç kesilmez’’ diyor.

DEMİR KAPI SESLERİYLE AĞLAYARAK UYANAN ÇOCUKLAR

“Gün içinde evrak ve yemek vermek için açılan kapı ve kapı mazgalından çıkan demir sesinin olduğu yerde hiçbir çocuk uyuyamaz.” diyen Çakar, “Gardiyanların Demir kapıyı açarken kapı kolunu sert indirmesi sonucu ortaya çıkan ses koğuşun içinde büyük bir yankı yapıyor ve çocuklar günde 4-5 kez bu sesle birlikte ağlayarak uyanıyorlar’’ dedi. Tahliye olduktan sonra da Bahar’da yüksek sese karşı bir korku başladığını söylüyor, anne Çakar.

Koğuşların sık sık arandığını dile getiren Çakar, “Her sabah ve her akşam sayım yapılıyor ve bu sayıma erkek gardiyanlarda katılıyor. Sürekli de koğuş araması oluyordu ve mahremiyet tamamen ortadan kalkıyordu.” diyerek kendilerine saygı da duyulmadığını belirtiyor.

BEBEĞİNİ DÜŞÜREN ANNE

Kadın koğuşların hemen hemen hepsinde en az 2 çocuk olduğunu anlatan Öznur Çakar’ın yan koğuşunda tanık olduğu bir olay ise hapishanelerdeki kadınların durumunu gözler önüne seriyor. 2017 Ocak ayında Konya Ereğli T Tipi Kapalı Cezaevi D2 koğuşunda hamile bir kadın ortam şartlarından dolayı düşük yapıyor ve görevlilere şiddetli karın ağrısının olduğunu söylemesine rağmen hastaneye götürülmüyor. Bir süre sonra karnında ki düşük bebek kadını da zehirliyor. Fenalık geçirip bayılan kadını hastaneye kaldırmaya çalışıyor ama yolda hayatını kaybediyor. Öznur Çakar’ın hemen yan koğuşunda olan bu hadise, hapishane de herkes de korkuya sebep oluyor. Çakar, böyle bir hadiseden sonra “Artık güvende olmadığımı ve yaşamak için çok uğraşmam gerektiğini o günden sonra anlamıştım’’ diyerek korkusunu dile getiriyor. Böyle bir olaya tanıklık eden Öznur Çakar, tüm hapishane yönetimini sorumlu tutuyor. Her ne kadar kaldığı hapishane müdürlerinin ismini bilmese de baş gardiyanın olaydan bağımsız olamayacağını dile getiriyor. “Sorumlulardan birisi kesinlikle Konya Ereğli T Tipi Kapalı Cezaevi’nin Seyit isimli baş gardiyanı olduğunu düşünüyorum.’’ diyerek üstü kapatılan dosyanın sorumlularından birinin ismini veriyor.

“SİZİN KOĞUŞUNUZDA DOKTOR YOK MU?”

Anne Öznur Çakar, koğuşlarında İdil isimli başka bir çocuğun kafasını ranzanın demirine vurduğuna şahit oluyor. Gardiyanı çağırdıklarında, “Şu anda doktor yok, sizin koğuşunuzda doktor yok mu? O ilgilensin işte’’ dediğini söylüyor. Konuyu anlatırken Çakar, “O an içimden olaya gülmek geldi, ama gülmedim tabi ki. Çünkü bir çocuk kafasını demire vuruyor ve yüzünün yarısı mosmor oluyor. Gardiyanlar ise bizi başlarından savıyor. İçeride bir çocuk ile yaşamak gerçekten çok zor. Hiçbir zaman devlet güvencesinde değildik.’’ sözleriyle şartların zaman zaman yaşam mücadelesi noktasına evrildiğini belirtiyor.

KOĞUŞA BEBEKLİ BİR ANNE GELDİĞİNDE

Anne Çakar’ı hapishanede en çok etkileyen olay ise koğuşlarına yeni bir kadının gelmesi oldu. Kucağında 2 aylık bebek ile koğuşa giren kadını görünce, ağlamaktan kaçamadığını söyleyen Çakar, “Bir avuç bebek, annesi ile birlikte hapiste. Bu anı görünce çok etkilendim. Göz yaşlarıma hakim olamadım ve ‘Allah’ım daha ne kadar bebek?’’ demek zorunda kaldım. 1 hafta boyunca bu durumun etkisinde kaldım. Bebeği görmeye dayanamıyordum ve o bebek hapiste büyüdü’’ dedi.

7 aylıkken hapse giren Bahar, anneleri ile beraber hapse giren 864 bebekten sadece biriydi. Bu rakam giderek artıyor.

9 ay hapishane şartlarında bebeğini büyüten Öznur Çakar durumun aciliyetini maddeler halinde anlatıyor:

Bu şartlar altında;

• Bebekler ek gıda alamıyor.
• Emekleyebilecekleri bir alan yok.
• Çocuk bezi gibi zaruri ihtiyaçlar söylendikten 2-3 hafta sonra geliyor.
• Bazı yerlerde ıslak mendil bile yasak.
• Çocuklar hastalanıyor ve kimi zaman bir hafta sonra ancak doktora götürülebiliyor.
• Çocuklara ayrı yatak verilmiyor, hatta gözaltındayken battaniye üzerinde kalmak zorunda kalıyorlar.
• Annelerin sütü olmadığı vakit mama dahi alınmıyor, yeni doğmuş bebeklerin normal yemek yemek zorunda kaldıkları zamanlar oluyor.
• Koğuşlar ya çok soğuk ya çok sıcak.
• Buzdolabı olmayan koğuşlarda bebeklerin sütlerinin ve başkaca gıdalar ekşiyip bozuluyor.
• Çocukların oyuncakları yok, varsa da koğuşa alınmıyor. Boyalar da alınmıyor, resim bile yapamıyorlar, tv izlemeleri dahi kısıtlanıyor ve daha bir çok zorluklar.

YASA BEBEKLİ KADINLARI KORUYOR AMA

Avukat Kadir Demir, konuyla ilgili açıklamasında yasaların, hamile ve yeni doğum yapmış kadınları koruduğunu söylüyor. 5275 nolu Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16. Maddesinin 4. Fıkrasında diyor ki; “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur”.

Avukat Demir yasanın yoruma açık olmadığını söylüyor ve herkesin anlayabileceği şekilde konuya açıklık getiriyor; “Bu madde apaçık diyor ki; 6 aydan küçük bebeği olan kadınlar ve hamile kadınlar cezaevinde tutulamazlar.’’

Öznur Çakar hapishane ortamını anlatırken cümlelerini şu şekilde tamamlıyor: ‘’Annelerinin suçlu olup olmadığı dahi kesin olmamasına rağmen, tamamen suçsuz çocukların hapishane gibi bir yerde kalmak zorunda olmaları hukuka ve kamu vicdanına sığmaz. En mutlu olmaları gereken zamanları hiç olmayacak şartlarda geçirmesi, buna sebebiyet verilmesi bana sorarsanız en büyük suçtur. Daha ötesinde vicdansızlıktır. Mevcut durumda, belirttiğimiz yasa hükümlerinin uygulanmadığı son derece açık. Kaldı ki, hangi sözleşmeye bakarsanız bakın, çocukların oyun oynama hakkından, gelişim hakkından, sağlık hakkından bahseder. Mevcut uygulamayla bu sözleşmelerin topyekun tepelendiği de aşikar. Benim başıma da bu olay geldi ve ben bu konunun hayatım boyunca takipçisi olacağım. Her zaman içeride ki annelere daha iyi şartlar sağlanması için mücadele edeceğim’’ diyerek sözlerini tamamladı.

Öznur Çakar’ın yan koğuşuna 40 günlük bebekken giren ve 3 yıldan fazla süredir annesi ile birlikte hapis yatan Asım Sencer Uslu bebek, Öznur Çakar’ın unutamadığı mahpus bebeklerden birisi.

SUSAMAM… 15 dakikalık dev rap klip…

BOLD ÖZEL

Beyninde iki kist tespit edilen hasta tutuklunun tedavisi yaptırılmıyor

Hasta tutuklu Lütfi Koç, 9 aydır kolonoskopi ve endoskopi sırası bekliyordu. Doktor kanserden şüphelendi. Koç’un beyninde iki kist çıkmasına karşın tedavisi engellendi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Korona salgını nedeniyle hasta tutukluların hayatı daha da zorlaştı. Tedavi hizmetlerinden oldukça zor yararlanan, doktora gitmek için sıra bekleyen hastalar, artık hastaneye sevk edilmiyorlar. Mecbur kalınarak götürülenler ise dönüşte 14 gün boyunca hücrede yaşamak zorunda kalıyor.

29 Nisan 2019 tutuklanan Lütfi Koç, Haziran 2019’dan bu yana kolonoskopi ve endoskopi sırası bekliyordu. İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesinde göründüğü doktor, “Kanserden şüpheleniyorum, 3 gün sonra sizi kolonoskopi ve endoskopi için çağıracağım” dedi.

HASTALIK ÜSTÜNE HASTALIK

9 aydır hastaneye götürülmeyi bekleyen Lütfi Koç, bu süreçte 95 kilodan 75’e düştü. Önce İzmir 1 Numaralı F Tipi Cezaevindeydi, sonra Menemen Cezaevine sevk edildi. Hasta olan eşinin Menemen’de daha da kötüleştiğini ifade eden Züleyha Koç, “Kolonoskopi, endoskopi çekilmek üzere Haziran 2019’da doktor talimat verdi, fakat hala o çekilemedi. Derken diğer rahatsızlıkları ortaya çıktı. Menemen’de kasık fıtığı oldu. Uyuşmalar artınca doktor nörolojiye sevk etti. Maalesef beyinde iki tane kist görüldü.” dedi.

TETKİKLER YARIM KALDI

Eşinin ikinci MR çekiminin 31 Mart 2020’de yapılacağını ama koronavirüs nedeniyle hastaneye götürülmediğini söyleyen Züleyha Koç, “Tüm tetkikler yarım olduğu için tedavisi başlanamadı. Maalesef durumun ciddiyeti ne boyutta onu dahi bilemiyoruz.” ifadelerini kullandı.

ARADIĞINDA ÖNCE HELALLEŞİYORUZ

Koç şöyle devam etti: “Eşim hep endişeli. Aradığımda önce helalleşiyoruz. Sonra haftaya sağ kalırsak diye devam ediyoruz. Kistler baskı yapıyormuş. Bu tarz düşünceleri tetikliyor. Doktor felç geçirmişsin demiş. Eşim ben fark etmedim ama uyuşmalarım çok deyince ‘sen fark etmesen de beyin kaydedicidir’ demiş. Kistlerin olduğu yer ameliyat edilecek yerde değil, yapılacak müdahale riskli olabilir demiş doktor. Eşim bir tarafıma vuruyorum, hissedemiyorum, diyor. Kist psikolojik sorunlar oluşturacak yerdeymiş. Kaygı, endişe bozukluğu gibi. Zaten yaşadıkları onu paranoyaya yakın bir yerde tutuyor.”

OĞLU YÜZDE YÜZ AĞIR ENGELLİ

Oğlunu bir yıl içinde sadece iki kez görebilen Lütfi Koç, “Oğlanı görmeyeli aylar oldu, hep rüyamda görüyorum.” diyor.

Özel bir yurtta memur olarak çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında 2 Kasım 2018’de İzmir’de gözaltına alınan Lütfi Koç (45), oğlu Muhammed Yahya’nın durumu göz önünde bulundurularak 2 gün sonra denetimli serbestlikle bırakılmıştı. 7 ay sonra, 29 Nisan 2019’da duruşma için gittiği mahkemede tutuklanmasına karar verdi. 9 Temmuz 2019’da çıkarıldığı ilk mahkemede savunma yapamadan 8 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf Mahkemesi kararı bozdu, ceza 6 yıl 15 aya düşürüldü.

5 yaşındaki Muhammed Yahya yüzde yüz ağır engelli. Epilepsi nöbetleri geçiriyor. Görmüyor, konuşamıyor, yürüyemiyor. Devamlı gergin ve güvende hissetmek için sürekli elinin tutulmasını istiyor. Uyku düzeni yok, bakıma muhtaç, devamlı birinin yanında olması gerekiyor.

KIZI KAS HASTASI

11 yaşındaki kızında ise geçen sene kas rahatsızlığı başladı ve Müsküler Distrofi (çocuklarda görülen kas erimesi) tanısı ile takibe alındı. Evin tek çocuğu olan Züleyha Koç, hem hasta çocuklarıyla ilgileniyor hem 80 yaşındaki annesine bakıyor, hem de tutuklu eşinin durumuna çare arıyor!

Lütfi Koç, iki kız kardeşi, babası, kızı ve Muhammed Yahya ile birlikte, bir görüş gününde.

15 Ocak 2015 doğumlu Muhammed Yahya Koç’un babasız geçen ilk doğumgünü.

Muhammed Yahya’nın elini kim tutacak?

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Mahpuslardan Meclis’e mektup yağdı: Tehlike altındayız

Türkiye’nin dört bir yanından tutuklu mahpuslar, TBMM Genel Kurulunu mektup yağmuruna tuttu. Korona günlerinde neler yaşadıklarını neler olabileceğini yazdılar.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu başta olmak üzere birçok tutuklu CHP Miletvekili Sezgin Tanrıkulu’na da mektup gönderdi. Şanlıurfa 2 Nolu T Tipi Cezaevinden öğretmen Ahmet Koçyiğit, Kayseri Bünyan Cezaevinden öğrenci Miyase Nur Ay ve Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevinden Mustafa Geylani mektuplarında cezaevindeki korona önlemlerini anlattı ve taleplerinin TBMM’ye iletilmesi istedi.

10 KİŞİLİK KOĞUŞTA 24 KİŞİYİZ

10 kişilik koğuşta 24 kişi kaldıklarını belirten Ahmet Koçyiğit, “Koronavirüs nedeniyle kapalı açık görüşler iptal oldu. Bu gidişle bu kısa sürmeyecek. Bize yapılan bu içe kapatma ne kadar çözüm olacak. Dışarıdan gıda geliyor, gazete geliyor, bütün personel dışarıyla temas halinde. Allah muhafaza bir tespit olunması durumunda bütün hapishaneye yayılır.” dedi.

SON PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ

44 aydır tutuklu bulunduğu ifade eden Koçyiğit şöyle devam etti: “Eğer iş ciddi olacaksa personel de bizim gibi dışarıya çıkmaması lazım. Personele maske veriliyor ama yetersiz. Sizlerden istirham ediyoruz. Meclis Başkanı ile görüşmeniz, sesimizi duyurmanız. İnfaz yasasının acilen geçirilmesi. En azından bu kadar uzun içeride kalanlara yönelik bir kararın alınıp adli tedbirlerle bırakılması sağlansın. Ev hapsi de olur. Yarın bu kurumlara bir virüs girerse son pişmanlık fayda vermez. Sizler İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesisiniz. Tüm üyelere bunu söyleyin. Eşimiz, çocuğumuzla görüşmez olduk. Sıkıntı üstüne sıkıntı.”

DEZENFENKTAN VERİLMİYOR, ELLE ARAMA YAPILIYOR

14 Kasım 2017’den itibaren tutuklu olduğunu söyleyen Miyase Nur Ay (25), koğuşta 12 kişi olduklarını, aynı eşyaları, lavaboyu, yemek kepçesini kullandıklarını ve bunların hepsinin kendileri için risk olduğunu yazdı.

Cezaevlerinde her ne kadar tedbir alındığı söylense de durumun pek de öyle olmadığını anlatan Ay, “Sürekli dışarıyla bağlantılı memurlarla muhatap oluyorum. Sürekli onların elle aramalarına maruz kalıyorum. Hastaneye bir mahkum gittiğinde tedbiren karantinaya alınıyor ama hastaneye mahkum getirip götüren memur kendini karantinaya almıyor. Sonra da aynı memur bizlere yemek dağıtıyor. Bizlere dezenfenktan, eldiven ve maske verilmiyor. Bizler cezaevinde çok tehlikedeyiz.” ifadelerini kullandı.

ANNEM, KARDEŞİM HASTA

Annesinin ve kız kardeşinin kronik astım hastası olduğunu, annesinin de bir de akciğer rahatsızlığı bulunduğunu ifade eden Ay, babasının inşaat ustalığı yaparak hem ailesine hem kendisine bakmak zorunda olduğunu vurguladı.

TEDBİR TEHLİKEYE DÖNÜŞTÜ

Nur, mektubunun sonunda dosyasının durumunu anlatarak tahliyesini istedi:

“Yeni çıkacak yasa terör suçlarını kapsarsa söylenen şartlara göre tahliye olabiliyorum. Lütfen bu zor günlerde insan ve suç ayrımı yapılmasın. Benim almış olduğum hüküm İstinaf Mahkemesi tarafından usulen bozulup tekrar tekrar ağır ceza mahkemesine gönderilmiştir. Benim 2 buçuk yıldır tutukluluğum tamamen tedbir amaçlıdır. Ama artık bu tedbir, tehlikeye dönüşmüştür.”

SAĞLIĞIMDAN VE CAN GÜVENLİĞİMDEN CİDDİ ANLAMDA KAYGILIYIM

Mustafa Geylani ise, 4 haftadır Gümüşhane Cezevinde olduğunu, tecride maruz kaldığını ve her türlü virüsü kapacak koşullarda bulunduğunu yazdı: “Sağlık Bakanlığının her gün TV’lerde tekrarlanan 14 kuralın bir tanesini bile uygulayabilecek koşullarım yok. Zaten kir-krom içindeki odamı yıkayacak araç gereç verilmiyor. Verilse bu odayı tek başıma yıkayabilecek fiziki güce sahip değilim.”

52 yaşında, kalp ve tansiyon hastası olduğu belirten Geylani, “Burada kelimenin tam anlamıyla tansiyonum tavan yapmış ama kurum yönetimi bunu ciddiye almıyor. Aşırı yüksek tansiyonumla dalga geçen personel oluyor. Sağlığımdan ve can güvenliğimden ciddi anlamda kaygılıyım” dedi.

AHMET KOÇYİĞİT’İN MEKTUBU

MİYASE NUR AY’IN MEKTUBU

MUSTAFA GEYLANİ’NİN MEKTUBU

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Almanya’da yaşayan KHK’lı nükleer tıpçı, korona çalışması nedeniyle ABD’den davet aldı

KHK’lı Nükleer Tıp Uzmanı Murat Sadıç, korona tedavisiyle ilgili iki çalışmasıyla Amerika’dan hızlı kabul aldı. Harvard’a bağlı hastanede çalışmalarını sürdürecek.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Koronavirüsle mücadele hastanelerde sürerken, bilim dünyası da hem aşı bulmak hem de tedavi yöntemleri üzerine yoğun çalışmalarını sürdürüyor.

Onlardan biri de Nükleer Tıp Uzmanı Murat Sadıç. KHK’yla ihraç edilen, zorlu bir hapis sürecinden sonra Türkiye’yi kaçak yollarla terk etmek zorunda kalan Sadıç, şu an Almanya’da mülteci konumunda ancak akademisyen olarak da çalışmalarını sürdürüyor.

Alman Dışişleri Bakanlığı’na sunduğu projesi kabul edilen Sadıç, son iki yıldır aldığı fonla radyoaktif madde üretim alanında çalışıyor. Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’dan Misafir Profesör olarak kabul alan Sadıç, korona virüsü tedavisi nedeniyle yaptığı son iki çalışmayı sunması üzerine ailesiyle birlikte hızlıca Amerika’ya davet edildi.

Sadıç, 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşadıklarını, korona salgını sürecinde Almanya’da çalıştığı hastanede sağlık çalışanları için alınan önlemleri ve korona tedavisi için üzerinde çalıştığı nükleer tıp alanındaki iki projeyi BOLD’a anlattı:

Murat Sadıç dönemin TÜBİTAK Başkanı’ndan ödülünü alırken.

“KORONA TEDAVİSİ ÜZERİNE İKİ ÇALIŞMAM VAR”

“Dünyada virüse özgü tedavi yöntemi henüz yok. Aşı ve ilaç tedavisi için bilim insanları çalışıyor. Virüsün yüzeyindeki reseptör ya da almaç dediğimiz şeyleri hedef alarak aşı geliştirmeye çalışılıyor. Ya da bazı çalışmalarda virüsü izole edip genetiğini sekanslamaya (dizilim) yönelik aşılar var. Genel itibariyle aşılar bu mantıkta üretilmeye çalışılıyor.

Benim bulduğum ve çalıştığım yöntem nükleer teknolojiyi kullanmak üzerine. Virüsün yüzeyinde bulunan bir reseptör veya proteini belirleyip, bunu radyoaktif bir madde ile birleştirip kodlayarak, bunu virüsün hem tanısında hem de tedavisinde kullanabilmek.

Nükleer tıp rutininde bazı kanserlerde buna benzer tanı ve tedavi yöntemini kullanıyoruz. Bu özellikle son 4-5 yıldır çok popüler bir konu ve pek çok kanser türünde çığır açtı. Buna teranostik deniyor. Terapi ve diyagnostiğin birleşimi.

Benim yöntemimde, virüse ait özel bir yapı belirlenip, virüs nerede olursa olsun gidip onu bulup hem görüntü elde edip hem de yok edeceğiz.

Diğer ikinci bir çalışmam ise antikorlar üzerine. Vücudumuzda antikor dediğimiz savunma hücrelerimiz var. Doğal bağışıklık hücrelerimiz bunlar. Covid-19’a karşı tedavide, savunma amaçlı olarak bu antikorları dışarıdan vücuda verme gibi yöntemler düşünülüyor. Ama çalışma aşamasında. Çünkü engelleyici faktörler var.

Benim yöntemimde ise, bu hastalığa karşı geliştirdiğimiz antikorları radyoaktif bir maddeyle birleştirilip direk virüsün olduğu noktaya yolluyoruz. Lenfomalarda kullandığımız çok efektif bir yöntemin benzeri bu. Güdümlü füze gibi doğrudan virüse gidecek bir mekanizma.

Murat Sadıç Amerika’da eğitim gördüğü günlerde.

ABD ELÇİLİĞİ TÜM İŞLEMLERİMİ ÇÖZDÜ

Şu an Almanya’dayım ve burada hekimlerin denklik işlemleri oldukça uzun ve zorlayıcı bir prosedür. Amerika’da alanında sıra dışı başarılara imza atmış kişilere oturum veren bir program var. Ben de başvurumu yaparak Amerika tarafından ‘Sıradışı Akademisyen’ olarak kabul edilmiştim. Fakat bürokratik işlemlerim devam ediyordu.

Korona nedeniyle ABD, dünya çapında doktorlara kapılarını açtığını duyurdu. Ben de korona tedavisiyle ilgili önerilerim konusunda elçiliği bilgilendirdim. Bana hemen döndüler ve kısa özet istediler. Ben de projemi paylaştım. Benimle ilgili araştırma sürecini kaldırdıklarını, Türkiye’deki davanın kriminal değil siyasi olduğunu kabul ettiklerini belirtip, konsolosluğa davet ederek hemen vize vereceklerini söylediler. 

HARVARD’TAN KABULÜM VAR

Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’da da misafir profesör statüsünde kabulüm vardı zaten, işlemlerimi bekliyordum. İşlemlerimin ardından ABD’ye gidip korona ile ilgili çalışmalarımı orada sürdüreceğim.”

Murat Sadıç, Japonya’da çalışmalarını sürdürürken.

 ALMANYA’DA SAĞLIK ÇALIŞANLARININ MARKET ALIŞVERİŞİNİ DEVLET YAPIYOR

“Çalışmalarımı ülkemde gerçekleştirip Türkiye’nin ismini öne çıkarmak isterdim.” diyen Sadıç, Almanya ile Türkiye arasındaki yaklaşım farklarına da dikkat çekiyor:

“Türkiye’den konuştuğum hekim arkadaşlarım, salgınla ilgili büyük yönetimsel hatalardan söz ediyorlar. Bine yakın sağlık çalışanı enfekte olmuş durumda. Hayatını kaybedenler var. Almanya’da ise hekime verilen değeri anlatma açısından çok basit örnek vereyim. Hastaneler, sağlık çalışanlarının motivasyonu bozulmasın, başka hiçbir şey düşünmesinler diye market açtılar. Piyasada tükenen şeyler dahil her şey mevcut. Benim şu an bulunduğum hastanenin içinde de market açıldı. Sağlık çalışanları istediği siparişi verebiliyor ve hatta eve kadar götürme opsiyonu da sunuyorlar. Bu, sağlık çalışanına salgın esnasında nasıl değer verilmesi gerektiğinin göstergesidir.

Amerika, dünyanın her yerinden korona ile ilgili ufacık da olsun bilgisi olan herkesi hızlı vize için konsolosluklarıyla irtibata geçmeye çağırdı. Dönüp Türkiye’ye bakın, elinizde korona çalışması yapmış bilim insanları, akademisyen veya enfeksiyon uzmanı, genetikçi birçok uzman var siz bunları kullanmıyorsunuz, ihraç ediyorsunuz ya da hapse atıyorsunuz. Bu ülkeyi tahrip eden koronadan daha büyük virüs.”

 GELECEK VADEDEN BİLİM İNSANLIĞINDAN HÜCREYE

Murat Sadıç, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’yi terk etmeye kendisini iten süreci, ihraç, hapis ve sonrasını ise şöyle anlatıyor:

“Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık sürecimde, nükleer tıp biliminin kurucusu olarak gösterilen Prof. Abbas Alavi ile temasa geçtim. Benimle çalışmayı kabul etti ve Sağlık Bakanlığı görevlisi olarak Amerika’ya gittim. Amerika’da dünyaca ünlü profesörlerle UPENN-Harvard gibi üniversitelerde ciddi bilimsel çalışmalar yapma ve ayrıca dünyada nadir bulunan PET-MR yöntemiyle ilgili eğitim alma fırsatım oldu.

Türkiye’de TÜBİTAK’la birlikte bazı projeler yürütüyordum. Son olarak Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi’nde Nükleer Tıp alanında çalışıyordum. Sonra 15 Temmuz oldu ve önce Dışişleri Bakanlığında çalışan eşim 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Sonrasında Bankasya hesabı nedeniyle tutuklandı. Bebeğimiz 1,5 yaşındaydı ve hem annesinden hem de anne sütünden mahrum oldu. Ardından ben “eşimin ihraç edilmesi” gerekçesiyle açığa alındım. Sonra ben de benzer gerekçelerle tutuklandım. Cezaevinde çok kötü günler geçirdim.

Türkiye’de çalıştığı son klinik..

LABORATUVARDAN ÇUKURA ATILDIM

Laboratuvarda çalışmalarımı sürdürürken bir anda tutuklanıp hapse girdim. Savcı bana “Senin gibi bir bilim insanının tutuklatmak istemiyorum ama Ankara’dan gelen talimat böyle.” dedi. Hala kulağımda bu sözler.

Sincan Cezaevi’nde çok kalabalık bir koğuşta üç hafta tutuldum, sonra bir gece yarısı jandarmaların darba varan davranışlarıyla 7-8 saatlik yemek ve lavabo molası olmadan yolculuk yaptık ve Amasya Cezaevi’ne götürüldüm. Kasti olarak yapılan bu nakil ile evimden ve ailemden kilometrelerce uzağa sürgün edildim. Burada insanlık suçu sayılan birçok muameleye tabi tutuldum.

8-9 metrelik bir çukur gibi hücreye konuldum. Bu hapishane odasında güneş yüzü görmeden günlerimi geçirdim. Avukatlarımla görüştürülmedim, eşimle görüştürülmediğim dönemler oldu. Cezaevi yönetiminin sürekli hakaret, yıldırma çabaları vardı.

GÜNLÜK 15 DAKİKA SU

Yaz çok sıcaktı. Günlük sadece 15 dakika su veriliyordu. Gece 4.00 ile 4.15 arasında. Suyu depolamama da izin vermiyorlardı. Yeme içmeniz ve kantin alışverişi kısıtlı. Ortamdaki böcek ve farelerden hiç bahsetmeyeyim.

Ayağımda bu ortamdan kaynaklı tümör çıktı. Ben doktorum ve ne olduğunun farkındayım. 10 dilekçe yazdım ama hastaneye götürülmedim. Yürüyemez hale geldim. Artık kapıları vurmaya başladım. Ağrı kesici de vermiyorlar. Sonra cezaevi hekimiyle görüşebildim. Hastaneye sevk etti beni ve ayağımdaki tümörü cerrahi olarak temizletmek zorunda kaldım.

BAŞARILARIM SUÇ OLDU

Mahkeme sırasında da birçok hukuksuzlukla karşılaştım. Hak etmediğim adaletsizlik ve davranışları gördüm. Savunma yapmama dahi izin verilmedi. Yargılamam çok kısa sürdü. Savcı mütaalasında, “29 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olması, Amerika’da eğitim görmesi, Amerika’daki sınavları geçmesi” gibi şeyleri suç sayarak vurgular yaptı ve sonrasında beni ceza vererek serbest bıraktılar.

Tahliye olduktan sonra iş bulamadım. KHK’lı olduğum için başvurularıma cevap dahi vermediler. Etrafımızda öcü muamelesi gördük. Sosyal ölüme terk edilmiştik. Pasaportuma el konulduğu için yurt dışına da çıkamıyordum. Sonrasında eşim ve küçük çocuğumla mecburen zor şartlarda, tehlikeli bir yolculuğu göze alıp ülkemizi terk etmek zorunda kaldık.

Uluslararası dergilerde yayınlanmış 100’e yakın bilimsel makalelerim, bildirilerim, ödüllerim var. Ülkeme hizmet etmek, insanlığa Türkiye’den yararlı olmak isterdim ama hayatımı kurtarmak durumuna düşürüldüm. Benim amacım insanlığa yararlı işler yapabilmek. Ama Türkiye’de ne çalışmama ne de yaşamama izin verilmedi. Ama dünya sadece Türkiye’den ibaret değil. Çok üzgünüm ülkem adına.

Eğitim aldığım hocaların onlarcası KHK’yla atıldılar. Bizi yetiştiren hocalardı, çoğu beraat etti ama yine meslekleri yaptırılmıyor. Yani beraat etmek bile Türkiye’de çözüm değil maalesef. Hukukun olmadığı bir yerden adalet aramak faydasız. Hayatımızın en verimli dönemlerini hayata yeniden tutunmak ve kaybettiklerimizi yeniden kazanmak için çabalayarak geçirmek durumunda bıraktılar bizi. Bu insanların heba edilmemesi ve bilim ışığında kullanılması lazım.”

Okumaya devam et

Popular