Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

BOLD Ege adalarında sıkışıp kalan mülteci kamplarında

BOLD, Ege Adalarında sıkışıp kalan binlerce mülteciyi yerlerinde görüntüledi. Sadece 2 yıl içinde 139 çocuğun hayatını kaybettiği kamp ve ötesi….

BARBAROS KAYA

BOLD – İlk mülteci botu Yunan balıkçı kasabalarından biri olan Skala Sikamania kıyılarına çıktı. Midilli’nin en kuzeyindeki kasaba olan Skala, Türkiye’nin Ayvacık kıyılarına yaklaşık 12 km uzaklığında. Türkiye kıyılarından gecenin en zifiri karanlığında yola çıkmış olacaklar ki 110 dakikalık yolculuğun sonunda, günün ilk ışıkları ile Yunanistan’ın en büyük 2. Adası Midilli kıyılarına çıkabildiler. Sabah güneş doğarken karanlıkta salına salına gelen bota doğru koştum ve 16 kişilik bottan sevinçle inen 53 kişiyi görünce bir an için duraksadım. Islak halde kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve gençler… Fotoğraf çekmeye başladıktan 2 dakika sonra arkamdan bir Sivil Toplum Kuruluşu olan Light House Relief gönüllüleri arabayla geldiler ve ıslanmış çocuk ve yaşlıları battaniyeye sardılar. Yunanistan’a çıkan mültecilerin heyecanlı halleri 15 dakika sonra polisin gelmesiyle son buldu. 4 yıldır bu bölgede çalışan polis memuru, sadece 1 saat önce, 70 metre ilerideki başka kıyıda 37 kişilik farklı bir mülteci botu ile uğraştığını söyledi.

MİDİLLİ’DE SIKIŞAN MÜLTECİLERİN ÇIĞLIĞI

Temmuz ve Ağustos aylarında, 13.000’den fazla insan Yunan kıyılarına indi, Eylül ayında ise bu yükseliş daha da tırmandı ve Eagen Boat Report’un raporuna göre sadece Eylül ayında 30 bin 381 kişi Türkiye’den Yunanistan’a geçti. 2019 yılı mayıs ayı ortasından itibaren Yunanistan’a deniz yoluyla ulaşan sığınmacıların sayısı son iki senenin üzerine çıktı. Yunan adalarına geçişteki rakamlar, AB ile Türkiye arasında imzalanarak Mart 2016’da yürülüğe giren anlaşmadan bu yana ilk kez bu sayıya ulaştı. Mülteci avukatı Liana Sparou, bu mülteci dalgalanması, Avrupa’nın yeni bir mülteci krizinin eşiğine geldiği ve bu krizle tekrardan yüzleşeceklerini dile getirerek, ‘’Avrupa’nın en önemli kaygısı, mülteci sorunu tekrar ortaya çıktı’’ diye ekliyor.

2015 yılında Avrupa’nın Türkiye ile imzaladığı mülteci geri kabul antlaşması doğrultusunda Türkiye’ye 6 milyar dolar para verildi. Bu antlaşmanın ardından Türkiye kendi sınır tedbirlerini artırarak Avrupa’ya geçmeye çalışan mülteci akımını durdurdu. Bu durum Avrupa’nın göç krizini büyük ölçüde kolaylaştırdı. Ancak bu ritim, Ağustos ayından bu yana değişti ve üç yıldan daha uzun bir süredir en yoğun ay olan Ege Denizi’nde yeni bir kitlesel göç dalgası başladı. 2015’teki mülteci krizinin zirvesinde, Suriye ve Irak’ta şiddetli savaşlar yaşanırken, 211.000 mülteci, 12.5 kilometrelik bir geçişi tek ayda yapmıştı.

Midilli adasının kuzeyinde görev yapan Yunan sahil güvenlikten bir personel ‘’Türkiye sınır güvenliğini bilinçli olarak gevşetti. Sadece sabah 8 ile öğlen 1 arasında devriye atıyorlar. Kaçakçılar da bunu biliyor ve günün geri kalan zamanında rahatlıkla insan kaçakçılığı yapabiliyorlar. Bu olay temmuz ayından hemen sonra başladı.’’ Dedi. Ayrıca eskiden Türk-Yunan sahil güvenlik ekipleri kaçakçılık üzerine ortak operasyonlar yapabildiklerini de anlattı.

Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, temmuz ayında yaptığı açıklamada, Avrupa’nın, mülteci antlaşması için söz verdiği paranın bir kısmını hala Türkiye’ye vermediğini söylemişti. Bunun üzerine Erdoğan Batı’yı yine mülteciler üzerinden tehdit etti, “Kapıları açmak zorunda kalırız. Bu yükü sadece biz mi çekeceğiz? Misafir ettiğimiz sığınmacıların yükünün paylaşımı konusunda AB başta olmak üzere dünyadan olması gereken desteği alamadık. Almak için bunu yapmak zorunda kalabiliriz” dedi.

Erdoğan’ın açıklamaları ile birlikte Türkiye’nin mülteci politikası sert bir değişikliğe uğradı. 7 yıldır Türkiye’de bulunan Afganlar ve Suriyeliler birer birer ülkelerine deport edilmeye başlandı. ‘’Kitlesel Göçler’’ üzerine doktorası olan Mustafa Namal’a göre bu strateji, Türkiye’nin barındırdığı yabancıları başka ülkeye göç etmek zorunda bırakma politikası olarak değerlendiriliyor. Namal, ‘’4 milyona yakın Suriyeli mülteci, ve yüzbinlerce Afgan mülteci Türkiye’de yaşıyor. Türkiye’de başlayan deport (geri aide) olayları ve türk halkının sergilediği ayrılıkçı yaklaşımlar, hayatı yabancılar için olanaksız kılıyorsa ya da Türkiye, Avrupa’yı uzak tutma çabalarını gevşetirse, etki Avrupa için dramatik olabilir.’’ Dedi.

Avrupa’nın sınırı olarak görülen Yunanistan ise oldukça kaygılı. Türkiye’nin Avrupa’yı tehdidi sonucu mültecilerin adımını attığı ilk yer Yunanistan oluyor. Türkiye’ye olan yakın adaları, mülteciler için birkaç saatlik bot macerası sonrasında Avrupa’da bir yaşam hakkı elde edebilme şansı yaratıyor. Tabi bir çok mülteci Avrupa kıyılarına varmayı Avrupa’da bir yaşam gibi düşünürken, durum çok da düşündükleri gibi olmuyor. Yunanistan’ın Midilli, Sakız, Samos, Kos, Leros gibi adalarında Ortadoğulu mülteciler için kurulan mülteci kampları yer alıyor. Adalardan geçen mülteciler öncelikle bu adalarda ki kamplarda resmi işlemlerini yapmak zorundalar. Yoğun göç dalgasına yönelik kamp şartları geliştirilmediği için de ortaya hapishane gibi bir ortam çıkıyor. Yunan hükümeti de resmi prosüdürleri çok uzun bir zamana yayarak mülteci meselesini ana karaya taşımamak gibi bir politika izliyor. Her bir mültecinin adada ki işlemlerini tamamlama süresi ortalama 2 yılı buluyor.

Midilli Adası bu adalar arasında en fazla göç alan bölge. 3 bin kişilik kapasiteli Moria kampında 16 bin mülteci yaşıyor. Kamp Midilli merkezden uzak, Moria kasabasının yanında ki dağın eteklerine kurulmuş. Ama kapasitesini çok fazla aştığı için, kampın askeri bölgesi dışında ormanın içinde korsan bir kampta oluşmuş durumda. İnsanlara sadece bir çadır verilerek kampın dışında, ormanın içinde yaşamak zorunda bırakılıyor.

Moria kampının dışında ki yaşam ise bir insanın yaşaması için uygun bir ortamdan çok uzak.

Barınacak çadır bile zor bulunuyor. Çadırlarda ortalama 25-30 kişi kalıyor.

Sabah, öğle ve akşam yemekleri düzensizce veriliyor. Çoğu zaman yemek herkese yetmiyor. İnsanlara sabah bir kibrit kutusu peynir ve bir ekmek veriliyor. Öğle yemeği ise bir kase sıcak yemek (bezelye, nohut, fasulye) ve bir ekmek; akşam ise çoğu zaman ekmek ve bir kase çorba dağıtılıyor. İnsanlar yemek alabilmek için ortalama 3 saat sıra bekliyor. 17 aydır kampta yaşayan Afgan mülteci Abdullah Dadan, ‘’2 saat yemek sırası kamp bölgesinde çok alışıldık bir durum haline geldi. Artık önemli olan sırada beklemek değil, o kadar bekledikten sonra yemeğin bitmemesi. Son 2 aydır yemek çok çabuk bitiyor. Sıranın büyük bir kısmı yemek alamıyor.’’ Diyerek durumu özetliyor.

Kamp bölgesinde insanlar arasında çok fazla kavga olduğu iddia ediliyor. 1 yılını doldurmuş Suriyeli Ahmet ortamı anlatırken kendinden örnek veriyor; ‘’ben bir keresinde Somalililer ile kavga ettim. Kavga boyunca kimse ayırmadı ve ardından polise şikayet ettiğimde bana ‘’uslu dursaydın’’ diyerek başlarından sağdılar.’’ Diyerek kamp düzenini anlattı. Burada hayat nasıl diye sorduğumuzda hemen hemen herkes ‘’Neredeyse her akşam kavga çıkıyor ve insanlar yaralanıyor. Hiçbir zaman polisi göremezsiniz’’ ortak cevabını alıyoruz.

Kampta ki çocukların oyun alanı hiç yok. En büyük eğlenceleri yılanlar, böcekler, akrepler, ve sıçanlardan oluşmaktadır. Moria kampında hizmet veren MSF (Sınır Tanımayan Doktorlar) doktorlarından Max Récamier, ‘’Yazın zehirli hayvanlar tarafından ısırılan çocukların oranında büyük bir artış oldu. Ayrıca insanların bir çoğunun kronik hastalıkları var ve burada ki sağlık hizmetleri yetersiz. Avrupanın sağlık örgütleri buraya gelmesi gerekiyor.’’ Diyerek acil çağrıda bulundu.

Kamp haberini yapmak için Midilli adasına indiğim gün (24 Eylül 2019 saat: 06:45) sabah saatlerinde Moria kampından bir çocuğun öldüğü haberi geldi. Kampın hemen yanında şehir merkezine giden bir yol var ve bu yol yayalar tarafından da çok yoğun kullanılıyor. O yolda bir kamyonun altında kalarak hayatını kaybeden bir Afgan çocuğun haberi ile kampı ziyaret ettim. Kampa giderken de dikkatimi yolda ki kalabalık insanlar çekti. Kamptan bir yere giderken ya da gelirken kullandıkları yol, araçların arasından geçiyor. Ve o kalabalık ta çok dikkatli olmazsanız bir kişiye zarar verebilirsiniz.

Kampın genelinde çöp ve lağım kokusu hakim. Yüzlerce kişi tek bir duş kullanmaya zorlanıyor ve insan dışkısının kokusunu sürekli alıyorsunuz. İnsanların otobüse bindikleri durağın altından açık kanalizasyon geçiyor ve yağmurlu havalarda pislik kanalizasyondan taşıyor. Mülteciler otobüse binmek için lağımlı suya basmak zorunda kalıyor.

Aziz Emirutullah, 1 buçuk yıldır her geceyi, karısı, 2 yaşındaki oğlu ve 4 ve 11 yaşlarında iki kızıyla tertemiz tuttuğu küçük bir çadırın içinde başka 4 kişilik bir aile ile yaşıyor. Tüberküloz hastası olmasına rağmen toprağın üzerinde yatmak zorunda kalıyor. 1 buçuk yılda 22 kez doktora göründü ama her seferinde ‘’bol bol su iç’’ demekten başka bir tedavi yöntemi bulamadığını anlatıyor.

“Beklememiz hayatlarımızı köreltiyor. Bu şartlar altında yaşamak, yaşama sevincimi elimden aldı. Hayallerim ve çocuklarımın geleceği için düşündüğümden çok uzağım. Moria kampına geleceğimi bilseydim kesinlikle gelmezdim buralara” dedi ve zaman zaman öksüren bir sesle. “Hepimiz acı çekiyoruz.” Diyerek kendini ifade etti.

“Günün her yemek saatinde, yapılacak resmi işlemlerde, buradaki her şey için, sıraya girmeliyiz. Duşlar için, tuvaletleri kullanmak, yiyecek almak için, her gün 7 saat boyunca sıraya girmem gerekiyor, ”dedi 44 yaşındaki elektronik mühendisi Reza Kimino. Çocukları ile birlikte Türkiye’de 5 yıl yaşamış. Ramazan bayramının ilk gününde marketten eve giderken polisler tarafından durduruluyor ve İstanbul’da yaşama hakkı olmadığı için Suriye’ye geri iadesi yapılıyor. ‘’Beni kelepçeleyip, zorla bir kağıt imzalattılar ve İdlib’e gönderdiler. İdlib’de ne bir ev, ne bir akraba ne de bir tanıdık var. Zaten güvenli bölge de sayılmaz. Savaş hala devam ediyor. Ben de 3 gün boyunca geri ailemin yanına dönmeyi planladım. 2 bin dolar vererek kaçakçıların kazdıkları tünelleri kullandım ve Türkiye’ye girdim. İstanbul’a gidip aileme ulaştım ve 1 hafta sonra Yunanistan’a geldik. Hayatımda geçirdiğim en kötü bayramdı’’ diyerek yaşadıklarını anlatıyor.

4 aydır Moria kampında yaşayan Suriyeli Reza“Nerede olduğumuz önemli değil. Sadece yasal olarak bir yerde yaşamak, güvende olmak ve çocuklarımın okula gittiğini görmek istiyorum.” dedi.

Kampın kapasitesinin 5 katını çıkması, konaklama ve yer bulma sorunları oluşturuyor. Bir çok kişi dışarıda toprak üzerinde yatarken bir çok kişi de üst üste 3 konteynırlı bir ortamda kalabalık halde kalıyorlar. Böyle bir ortamda sık sık kazalar meydana geliyor.

29 Eylül 2019 Cumartesi günü kampın içindeki çok katlı bir konteynırın elektrik şartelinden çıkan yangın sonucu bir bebek ve bir Afgan kadın yanarak hayatını kaybetti. Uzun süren yangını mülteciler kendi imkanları ile söndürmeye çalıştı. Moria kampında çıkan yangına itfaiyenin ve polisin yavaş müdahale ettiği gerekçesiyle mültecilerin başlattığı protestolara polis, biber gazı ile müdahale etti. Kampta konuyla ilgili açıklama yapılmaksızın, bir çok uluslararası haber ajansı yangını Afgan mültecilerin çıkardığını ve polis ve itfaiyelerin olaya müdahale etmesini engellediklerini yazdılar. Konuyla ilgili kampta bulunan Afganlar bunun devlet propagandası ve tamamen yalandan ibaret bir suçlama olduğunu söyledi. Kampta yangın öğleden sonra 3:20 gibi başlamıştı ve polisle olan çatışma ise yangından sonra 17:10 sularında meydana geldi. Vahid Rehulyuni ise İngilizcesi sayesinde çıkan haberleri okuduğunu ve hepsinin bir devlet propagandası olduğunu söylüyor. ‘’Yunanistan bizi Türkiye’ye geri iade etmenin peşinde. Bu gibi durumlarda ‘’mülteciler rahat durmuyor’’ diyerek kamuoyu oluşturuyorlar. Bizi kötü gösterip anakaraya aldırmamaya çalışıyorlar. Gazeteciler de bunların ekmeğine bal sürüyor’’ diyerek haklarında yalan haber çıktığını söylüyor.

Avupa Birliği ile Türkiye arasında, 2016 yılının Mart ayında imzalanan Mülteci Geri Kabul Anlaşması gereğince, yasa dışı yollardan Yunanistan’a geçen göçmenler Türkiye’ye iade edilebiliyor. AB’de karşılığında Türkiye’ye mali yardım yapmayı taahhüt etmişti. Midilli’de ki Moria kampında mültecilerin 2-3 yılı aşkın bekleyişinin temel sebebini de uzmanlar buna bağlıyor. EUROPEAN Lawyers in Lesvos avukatlarından Aida Samani ‘’Yunanistan’ın burada ki amacı mültecileri güvenli bölge gösterdikleri Türkiye’ye iade etmek. Eğer Avrupa ile Türkiye arasında ki mülteci geri kabul antlaşması devam ederse, tüm Suriyeli, afgan, İranlı, Pakistanlı mültecileri Türkiye’ye geri gönderecekler. Bu çok büyük bir haksızlık. Bu insanlar Türkiye’de uzun yıllar yaşadı ve Avrupa’ya geldi. Çünkü Türkiye bu insanları ülkelerine geri gönderiyor. Türkiye kesinlikle mülteciler için güvenli bölge değil’’ diyerek kaygılarını dile getirdi.

Ankara 2019 yılında şu güne kadar, 32.000 Afgan’ı sınır dışı etti. 200 bine yakın Suriyeli de Türkiye’de, geri gönderilme korkusu yaşıyor.

Mülteci Kurtarma ekibinin kara merkezli gözlem ekibine liderlik eden Nick Sands-Robinson bölgedeki az sayıda Sivil Toplum Kuruluşlarından biri. Bir çok STK zaman geçtikçe bölgeden ayrılma kararı aldı. Nick ‘’Geride kalan STK’lar çok yoruldu. Mülteci krizi tekrar başladı ve hazırlıksız yakalandık. Biz yeni gönüllülerimizle yardıma koşabiliyoruz ama bir çok yardım kuruluşu bunalmış hissediyor. 4 yıldır burada yaşayan biri olarak bunu gözlemleyebiliyorum.’’ diyor.

20’ye yakın STK bölgede faaliyet gösteriyor. Bir çoğu kamp bölgesinin teknik işleri ile uğraşıyor. Sabah 10 civarında kampa gidip 16:00’a kadar çalışıyorlar. Ardından kamp bölgesine 15 kilometre uzaklığında Midilli merkeze gelerek bar ve cafelerde sosyalleşiyorlar. Gönüllülerin yaş ortalaması 19 ile 35 yaş arlığında. Bir çoğu sebebini söylemeksizin gazeteciler ile konuşmama kararı almış durumda. Geçmiş yıllarda bazı gazeteciler bu gönüllüler hakkında ‘’amaçları ilginç yaz tatili geçirmek ve sosyalleşmek’’ niyeti taşıdıklarını yazdılar.

Franziska Grillmeier midilli adasına bir buçuk yıl önce gelen bir araştırmacı. Moria kampında ki durumu anlattıktan sonra son 3 ayda oluşan mülteci artışının sebebini Türk sahil güvenliğinin kasıtlı olarak rahatlatıcı devriyelere bağlıyor. Grillmeier, ‘’Erdoğan’ın musluğu açıp kapatarak Avrupa’yı fidye tutma mücadelesi olarak görüyorum’’ dedi. Hollanda asıllı araştırmacı Grillmeier, popülist bir tepkiden korkan Almanya’nın, yasadışı deniz geçişlerini endişe ile izlediğini söylüyor.

Midilli adasının bir çok duvarında grafiti ile yazılmış ‘’no borders’’ yazısı görüyorsunuz. Boş bir duvara yazı yazan Afgan mülteci Muhammet’de ‘’NO BORDERS’’ yazmaya çalışıyor. Bir yandan gözleri sokağın başından geçecek polise bakarken bir yandan da hızlı hızlı duvara çiziyor. ‘’Niye hep aynısını yazıyorsunuz’’ diye sorduğumda, ‘’bu bizim en büyük çığlığımız’’ diyor ve duvara çizmeye devam ediyor.

Adada mültecileri istemeyen Ortodoks bir kitle var. Mültecilerin çıktığı plajlara büyük hac işaretleri koyarak mülteci istemediklerini dile getiriyorlar. Özellikle Midilli’nin karşısında ki Türkiye’ye ait Ayvalık ilçesine bakan kıyılarına büyük haçlar dikili. Bazı mülteciler bu durumdan rahatsız olmuşlar ki, sahildeki bu haçı kırmışlar. Ortodoks kilisesi de yerine çok daha büyük bir haç dikerek cevap verdi.

Moria kampında her geçen gün trajik hikayeler yaşanıyor. Kötü teknik şartlar, bürokrasi arasında sıkışmış binlerce insan, Avrupa’da artan mülteci rahatsızlıkları ve sürekli geride bırakmak zorunda kaldığı savaş bölgesindeki evine geri gönderilme korkusu ile insanlar uzun süredir yaşam mücadelesi veriyor. Bu mücadeleyi veren gençlerden birisi, 16 yaşındaki Nasır El-Rohman. Afganistan’da ki kendi eyaletindeki diğer 18 kişiyle birlikte sıkışık bir çadırda yaşıyor. Okulu bombalandıktan sonra 8 ay önce Afganistan’dan ayrıldı; Ailesini sadece bir aile üyesini kaçırmak için yeterli parası vardı, bu yüzden Nasır yalnız ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Yunanistan’a geldiğinden beri, yakın tarihli bir hava saldırısı sırasında koluna saplanan iki şarapnel yarası için tedavi görmedi.

Tedavi şartlarının çok kötü olduğunu anlatıyor: “Bana sadece sordular: Kaç yaşındasın, hasta mısın? Ve beni dışarıda bıraktılar.’’ diyerek çaresizliğini anlatırken zoraki gülümsüyor. Bunu bana anlatırken arkadaki duvarda ‘’They killed our dream’’ yazıyordu.

Yani ‘’onlar hayallerimizi öldürdü’’.

BOLD ÖZEL

Tutuklu anne Elif Güven: 40 ay önce dağılan yuvamın hüznünü yaşıyorum

17 aydır hapiste olan Elif Güven, darmadağın edilen yuvasını ve cezaevinde yaşadıklarını anlattı. Güven, “Bu satırlar ifade etmek istediklerimin binde biri bile olamaz.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Bandırma M Tipi Cezaevinde bulunan iki çocuk annesi Elif Güven, HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup göndererek hem yaşadıklarını hem de cezaevinde tanık olduğu anne ve bebek manzaralarını yazdı.

25 Ocak 2020 tarihli mektubuna “40 ay önce eşimin tutuklanmasıyla birlikte dağılan yuvamın hüznümü yaşıyorum. 10 ay boyunca çocuklarımı göremeden geçirdiğim zamanlar ve sonrasının bütün kadınların ortak çığlığı olduğunu düşünerek bu mektubu yazıyorum” diyerek başlayan Güven, “Kadınların ve çocukların mağduriyetlere dur deyin” çağrısında bulundu.

10 AY ÇOCUKLARIMI GÖREMEDİM

Cemaat soruşturmaları kapsamında 24 Eylül 2018’de tutuklanan Elif Güven (35), Adana’da özel bir yurtta idarecilik yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor. Aynı nedenlerle 10 yıl hapis cezasına çarptırılan eşi Selim Güven ise 3 yıldır tutuklu.

Halim (8), Nedim (6) adında iki erkek çocuğu bulunan Elif Güven’in çocuklarına Çanakkale’de yaşayan dede ve anneanne bakıyor. Adana’da oturdukları için tutuklandığında Tarsus Cezaevine gönderilen Güven, 10 ay çocuklarını göremediğini söylüyor. Daha sonra eşiyle birlikte Bandırma Cezaevine sevk edilen Güven çifti, şimdi sadece açık görüşlerde onlarla buluşabiliyor. Üzüntüden yüz felci geçiren anneanne ise hasta haliyle iki erkek çocuğunu büyütmeye çalışıyor. Annelerinden 1,5 yıldır uzak çocuklar ise psikolojik travma içinde.

Kastamonu Üniversitesi Bilgisayar Teknikerliği bölümünden mezun olan Elif Güven ve çocukları Halim (8) ile Nedim (6).

Mektubuna “Burada öyle hayatlara şahit oldum ve öyle hayatlar dinledim ki bu satırlarım ifade etmek istediklerimin binde biri bile olamaz. Yaşadıklarımıza gözler kör olmuş, kulaklar sağır olmuş gibi. Yine de bir umut sesimi duyurma çabasıyla tarihe not düşmek istiyorum” diye devam eden Güven’in bir annenin ve çocuklarının cezaevinde neler yaşadığına dair gözlemleri şöyle:

ÇOCUKLAR İLK ÖNCE MEMUR VE SAYIM KELİMESİNİ ÖĞRENİYOR

“Önceden çocuklarımızın ilk öğrendiği kelimeler anne ve baba iken, şimdi bu ortamdaki çocukların öncelikli kelimeleri memur ve sayım oldu. Cezaevindeki hayatı yurt dışı olarak algılayan çocuklarla birlikte tüketiliyoruz biz.

GECE UYANIP DUA EDEN ÇOCUKLARIN GÖZYAŞLARIYLA SABAHLADIK

Gecenin bir vakti uyandığında yine cezaevinde olduğunu anlayıp yatağında ellerini açarak dua eden çocukların gözyaşlarıyla sabahladık. Bir çocuğun annesi ve babasıyla birlikte evlerinde olmasını istemek en büyük lüksümüz oldu. Kantin alışveriş günümüzde mazgaldan verilen birkaç abur cubura kocaman gözlerle sevinen çocukların mutluluğuna gizledik hüznümüzü. İlk adımını gördüğümüz çocuklara sevinirken hiç hijyenik olmayan o soğuk zemin üzerine her düştüğünde bizim içimiz kanadı.

BURADAKİ TEYZELERİM EVLERİNİ ÇOK ÖZLEDİ ALLAHIM

Oyun oynayacak alanı olmadığı için evinin bahçesini ve arkadaşlarını özleyen çocuğun ‘Buradaki teyzelerim evlerini çok özledi ama en çok ben özledim Allahım’ diyen çocukların yakarışları bizi bu dört duvardan daha fazla sıktı. Çocuğu yanında olan anne ayrı hüzün yaşadı, uzak olan anne ayrı hüzün yaşadı. Hangisi daha acımasızdı bilemedik!

NENE DİYE SESLENDİKLERİNDE İÇİMİZ BURKULDU

Yıllardır çocuklarımıza bakan büyüklerimizi kendi anne babaları gibi gördü çocuklarımız. Görüşlerimize geldiklerinde annesinin yüzüne bakıp “Nene” diye seslendiklerinde içimiz burkuldu. “Ne zaman işin bitecek, eve geleceksin?” sorularına kaçamak cevaplar bulmaya çalışmak kelimeleri boğazımızda düğümledi. Okula giden çocuğumuzun her veli toplantısında annesinin babasının yanında olmamasından dolayı duyduğu yalnızlığın çığlığı km’ler ötede bizim kulaklarımızda yankılandı. Bunlar gibi bir sürü iç yakan hayat gördük buralarda.”

ELİF GÜVEN’İN GERGERLİOĞLU’NA GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN ORİJİNALİ

Yüzde 50 çalışan tek böbreğini de cezaevinde kaybetti

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Yüzde 50 çalışan tek böbreğini de cezaevinde kaybetti

Üçüncü evre böbrek hastası Ramazan Sarıkaya, yüzde 50 çalışan tek böbreğini de cezaevinde kaybetti. Doktorların ifadesine göre artık nakil yapılması gerekiyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL– Şubat 2019’dan bu yana Balıkesir Kepsüt Cezaeevinde tutuklu bulunan Ramazan Sarıkaya (50), böbrek nakli yapılacak hale geldi. Bir böbreği 1997’de askerdeyken alınan Sarıkaya’nın ikinci böbreği yüzde 50 çalışıyordu. Cezaevine girdikten sonra o böbreğin işlevi de birdenbire yüzde 30’a düştü. Bir ay önce kontrole götürülen Sarıkaya’ya doktorlar “Artık nakil yapılması lazım” dedi.

40 KİŞİLİK KOĞUŞTA KALIYOR

Sarıkaya’nın eşi Müzeyyen Sarıkaya, “Doktor, eğer ortamı sağlıklı olursa yüzde 30’luk böbrek onu uzun süre götürür demişti. Yemesi, içmesi, tuvalet ihtiyacı bunlar böbrek hastaları için önemli. 40 kişi kalıyorlar koğuşta. 2-3 tuvalet var. Sıra gelene kadar vakit geçiyor. Böbrekte ürenin durmaması lazım. Hijyenik bir ortam değil.” ifadelerini kullandı.

Ramaza Sarıkaya ve çocukları bir görüş gününde.

“ÖLÜNCE Mİ TEHLİKE VAR DİYECEKLER”

Eşinin, Kasım ve Aralık 2019’da Balıkesir Şehir Hastanesine iki kez götürüldüğünü söyleyen Müzeyyen Sarıkaya, “İlk götürdüklerinde doktor rapora ölüm tehlikesi yoktur yazmış. Bunun sınırı nedir? Ne kadar ömür biçtiler ki, ölüm tehlikesi yok deniliyor. Yüzde 50 çalışan böbrek nasıl yüzde 30’a düştü, şimdi nasıl nakillik hale geldi. Bir ay önce gittiği doktor artık nakil yapılması lazım dedi. Ölünce mi tehlike var diyecekler. Buradaki kasıt nedir? Ortada bir suç yok, suç varsa bir yıldır mahkemesi neden sonuçlanmıyor. Bunlar içimizde hep bir ukde. Bunların hesabını kim verecek? Geri dönüşü olan bir hastalık değil. Çırpınmamız bundan dolayı.” diye konuştu. Müzeyyen Sarıkaya, ev hapsi ve ceza ertelemesi gibi seçenekler varken neden bunların uygulanmadığını da sordu.

Özel bir yurtta idarecilik yaptığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Sarıkaya’nın davası, 5 kez mahkemeye çıkmasına rağmen henüz sonuçlanmadı.

GERGERLİOĞLU’NUN SORU ÖNERGESİ

Ramazan Sarıkaya ile ilgili 18 Ocak 2020’de TBMM’ye soru önergesi veren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Anayasanın 98. ve TBMM İçtüzüğünün 96. ve 99. maddeleri gereğince Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e cevaplaması için 14 soru sordu:

1- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın ağır hasta bir şekilde Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olduğu iddiası doğru mudur?

2- Bu iddialar doğruysa Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın hastalığı ne durumdadır?

3- Bu iddialar doğruysa 5275 sayılı kanun çerçevesinde tahliye edilmeme gerekçeleri nelerdir?

4- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın böbrek hastası olduğu iddiaları doğru mudur?Eğer doğruysa tedavisi ne şekilde yürütülmektedir?

5- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın tutuklandıktan sonra % 50 olan böbrek işlevinin % 35’e düştüğü iddiaları doğru mudur? Eğer bu iddialar doğruysa Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın böbrek işlevi neden % 35’e düşmüştür?

6- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın böbrek hastası olduğu iddiası doğruysa diğer mahpuslardan farklı bir şekilde yemeği,içeceği ve hijyeni farklı mıdır?

7- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaş cezaevinde kaldığı için kalan böbreğini kaybetmesi halinde sorumlu ya da sorumlular kim ya da kimler olacaktır?

8- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşa diyet raporu hazırlandığı iddiaları doğru mudur?

9- Bakanlığınıza iletilmiş bu konuyla ilgili şikayet var mıdır?

10- Son 3 yılda ağır hasta tutuklular için yapılmış çalışmalar nelerdir?

11- Son 3 yıldır Cezaevleri’nde çalışan personellerle ilgili açılan soruşturma sayısı kaçtır ve bu soruşturmaların akıbeti ne durumdadır?

12- Son 5 yılda cezaevlerinden hastalık nedeniyle tahliye olan kişi sayısı kaçtır ?

13- Son 10 yılda cezaevlerinde böbrek hastası olup böbreğini kaybeden yurttaş sayısı kaçtır?

14 Son 10 yılda cezaevlerinde böbrek hastası olup tahliye olan yurttaş sayısı kaçtır?

GEREKLİ İŞLEMLER BAŞLATILDI

Gergerlioğlu, soru önergesinden sonra Balıkesir’deki yetkili makamların Sarıkaya’nın tahliyesi için gerekli işlemleri başlattığını da iki gün önce duyurdu.

Dört çocuk babası Ramazan Sarıkaya bir görüş gününde.

Üçüncü evre böbrek yetmezliği hastası cezaevinde ölümün eşiğinde!

Anne mezara, baba cezaevine… Çocuklar yine ortada kaldı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 dakikalık adalet!

Türkiye’de birçok mahkemede 15 dakikada bir duruşma yapılıyor. İzmir 18. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün 18 kişi hakim karşısına çıkıp kendisini savunmaya çalıştı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – İzmir 18. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün sabah 09.00’dan 14.20’ye kadar 18 kişinin davası görülecek. 15 dakikada bir hakim karşısına çıkacak olan tutuklular kendilerini çok kısa bir sürede savunmak zorunda.

Aşağıda gördüğünüz liste, bugün İzmir 18. Ağır Ceza Mahkemesinin kapısına asılan Duruşma Listesi. Saat 14.20’ye kadar 18 kişi hakim karşısına çıkıp kendisini savunacak. İlk duruşma 09.00’da başlıyor. İkinci duruşma 5 dakika sonra. Daha sonraki tutuklular ise 15 dakikada bir salona alınacak. Listedekilerin hepsi ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ iddiasıyla yargılanıyor. 18 kişinin adının yer aldığı listede 8 kadın, 10 erkek tutuklu bulunuyor.

353 CEZAEVİNİN KAPASİTESİ 218 BİN 950

Türkiye’de birçok mahkemenin duruşma listesi bu şekilde. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Yılmaz Çiftçi, Kasım 2019’da yaptığı açıklamada cezaevlerinde yaklaşık 286 bin hükümlü ve tutuklunun bulunduğunu, kadın hükümlü/tutuklu sayısının da yaklaşık 11 bin olduğunu söylemişti. Çocuk statüsünde bulunan yaklaşık 2 bin 500 kişinin cezaevlerinde bulunduğunu ifade eden Çiftçi ayrıca cezaevinde annesinin yanında 780 çocuğun kaldığı bilgisini vermişti. Temmuz 2019 itibariyle ise Türkiye’de 353 cezaevi bulunduğu ve bu cezaevlerinin kapasitesinin 218 bin 950 olduğu açıklanmıştı.

Şehit eşine ‘terörist’ cezası

Okumaya devam et

Popular