Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

10 Ekim’de Türkiye’nin katliam karnesini hatırlamak

Bugün 10 Ekim… Türkiye’nin başkenti Ankara’nın göbeğinde 103 vatandaşın katledildiği ve hiçbir resmi görevlinin bu katliamdan dolayı sorumluluk üstlenip istifa etmediği kara günün 4. yıldönümü…

BOLD– Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek seferde en çok kişinin hayatını kaybettiği 10 Ekim Katliamı ne yazık ki modern Türkiye’nin ilk katliamı değil. Sorumluluk alma, devletin şeffaflığı, hukukun üstünlüğü, hesap sorulabilirlik gibi evrensel değerlere sahip olamadığımız sürece ne yazık ki son da olmayacak gibi görünüyor. 4 yıl önce hayatını kaybeden vatandaşlarımızı rahmetle anarken toplumsal yüzleşme yolunda bir adım olabilmesi umuduyla Türkiye’nin katliam geçmişine bir göz atmaya davet ediyoruz.

DERSİM KATLİAMI

Türkiye Cumhuriyeti devletinin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskân”a tabi tutuldu.

Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk, Müslüman, sünni yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.
Seyyit Rıza ve arkadaşları 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmak gerek.
Planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle anlatmıştır: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Dersimliler vergi veriyordu, çocuklarını askere gönderiyordu, merkezi yönetimin idarecilerine karşı gelmiyordu ve Cumhuriyet’e karşı bir tavır içerisinde de değildi.
Tek istedikleri “kendileri gibi” yaşamaktı. Ancak onların bu “iptidai” yaşamı yeni elitleri rahatsız ediyordu. Ulus devlet, farklılık istemezdi.

İstanbul matbuatı karakollara saldırıldığı, askerlerin kesildiği, devlet görevlilerinin yıllardır Dersim’e giremediği, Dersimlilerin vergi vermediği, çocuklarını askere göndermediği yalanlarını basarak dezenformasyon görevini layıkıyla yerine getirdi. Oysa devletin resmi belgeleri bile bu iddiaları yalanlamaktaydı. Ama kimse bunu sormadı, devlet ne diyorsa oydu.

33 KURŞUN

1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Bir bölümü İran topraklarında yaşayan Milan aşiretinin 1943’ün Temmuz ayında büyük bir hayvan sürüsünü kaçırdığı yolundaki ihbarlar üzerine gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran’a kaçtıkları için yakalayamadılar. Bunun sonrasında Özalp’ta yaşayan 40 akraba gözaltına alındı.

Mahkemenin 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp’a gelen Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 kişiyi sorgulanmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi.

İran sınırından koyun kaçakçılığı yapılan köylüleri casuslukla suçlayan Muğlalı, kaymakamın aksi yöndeki ifadesine rağmen köylüleri Yukarı Koçkıran köyü kırsalına götürdü. 33 köylü 28 Temmuz günü Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna dizilerek katledildi. 1947’de emekliye ayrılan Mustafa Muğlalı daha sonra yargılanarak idama mahkum edilse de yaşı gerekçe gösterilerek hapse gönderildi, 1951’de kalp krizinden öldü. Genelkurmay Başkanlığı daha sonra 33 kişinin katledildiği bölgedeki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi.

KANLI 1 MAYIS

1977’nin 1 Mayıs’ında 34 kişinin öldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı İşçi “Bayramı” tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe geçti. İşçi örgütlerinin ve sendikaların öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 500 bin kişi katıldı. Taksim’de gerçekleşen kutlamalarda her şey normal seyrinde başlamıştı. Katılım yüksek olduğundan program başladığında alana girişler halen devam etmekteydi. DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşması sırasında silah sesleri duyuldu. Kalabalık panik halindeyken Sular İdaresi ve İntercontinental Oteli`nin (Bugünkü The Marmara Oteli) üst katlarından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu`na itmeye başladı. 28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirdi, yaklaşık 130 kişi de yaralandı. Ateş açanların kim olduğu, bölgedeki ABD görevlilerinin varlığı, Kazancı Yokuşu’nu tıkayarak birçok ölümün müsebbibi olan kamyonun oraya konmasını kimin emrettiği gibi sorular hiçbir zaman soruşturma konusu olmadı.

MARAŞ KATLİAMI

19 Aralık’ta başlayıp 26 Aralık’ta sona eren ve Aleviler ve sol görüşlü kişiler hedef alındığı katliam 12 Eylül Darbesi’ne gerekçe olarak kullanılan olaylardan biri olarak kabul edilir.
19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, milliyetçi bir film olan Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli filmin gösterimi sırasında patlayıcı madde atıldı. Bombayı kimin attığı tesbit edilemese de şehirde birden “solcular attı” söylentisi çıktı.

Galeyana getirilen kalabalık bir grup ile Türkoğlu ilçesinden getirilen bir grup ülkücüyle birlikte sloganlar atarak Cumhuriyet Halk Partisi il merkezine ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği binalarına saldırdı.

Dönemin Kahramanmaraş valisi Abdülkadir Aksu kente askeri güç gönderilmesini istediğini ancak talebinin uygun görülmediğini söyledi. Emniyet güçlerinin etkisiz kaldığı/bırakıldığı olaylar birkaç gün içinde kitlesel çatışmalara döndü. Mahallelerde barikatların kurulduğu çarpışmalar gerçekleşti.

Saldırılar sonucunda resmi verilere göre 105 kişi öldü, 176 kişi yaralandı, 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. Bölge insanları ise ölü sayısının 500’e yakın olduğunu ifade etmektedir. Sıkı yönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar devam etti. 804 sanıktan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırıldı. İdam ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı.

Yargıtay kararı bozdu, idam cezaları uygulanmadı. Diğer cezalar da 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ertelendi ve suçlular serbest bırakıldı.

ÇORUM KATLİAMI

Çorum’da 1980 Mayıs-Temmuz aylarında meydana gelen olaylar asılsız olduğu sonradan ortaya çıkan “camiler yakıldı” haberleri üzerine başladı. İle dışarıdan kişilerce körüklendiği daha sonra ortaya konan olaylarda Alevi mahallerine saldırılması sonucu çoğu Alevi olmak üzere 57 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı.

SİVAS KATLİAMI

Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı… 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nin yakılması sonucu Pir Sultan Abdal Şenlikleri sebebiyle şehirde bulunan 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatını kaybetti. Hadise saatlerce sürmesine rağmen küçük bir askeri birlikle kolaylıkla bastırılabilecek olaylara bilinçli olarak müdahale edilmediği önemli bir iddia olarak öne sürülse de hiçbir kamu görevlisi bu sebeple ceza almadı.

Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi göz göre göre ölüme terk edildi.

BAŞBAĞLAR KATLİAMI

5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde 33 sivil öldürülüp köyün ateşe verildiği olayı PKK üstlendi. Olaylarla ilgili olarak 20 kişi gözaltına alındı ve haklarında idam ile çeşitli sürelerde hapis cezası istemiyle dava açıldı. Sanıkların 18’i bu davalardan beraat etti, 2’si mahkum edildi

LİCE KATLİAMI

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te 16 kişi öldürüldü, çok sayıda ev ve işyeri yakıldı. Yüzlerce kişi göçe zorlandı. Olaylar Kürt meselesine farklı bakışıyla bilinen ve aynı yılın 17 Şubat’ında şüpheli bir kazada hayatını kaybeden Orgeneral Eşref Bitlis’e yakınlığıyla tanınan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın helikopterden indiği sırada keskin nişancı ateşiyle öldürülmesi üzerine başladı. İlçeye PKK’ların saldırıdğını söyleyen güvenlik güçleri şehri ağır silahlar ve tanklarla abluka altına aldı.

Dönemin Lice Emniyet Amiri Mustafa Özkan da, ifadesinde PKK’lilerin saklandığı iddia edilen, ancak sonradan sivillerin sığındığı anlaşılan Hacı Mehmet Cantürk Camii’nin dönemin Lice Kaymakamı Mustafa Ünlüsoy’un talimatıyla tank, top ve ağır makineli silahlarla vurulduğunu söyledi.

Olayla ilgili olarak daha sonra açılan davanın resmi tutanaklarında o gün ilçeye PKK’nın saldırdığına dair hiçbir bulguya rastlanmadığı yer aldı. Aradan geçen 26 yıla rağmen saldırıya katıldığı tespit edilen bir örgüt mensubu halen mevcut değildir.

21 yıl sonra zamanaşımının bitmesine kısa bir süre kala sorumluluğu olduğu iddia olunan yetkililere dava açıldıysa da bütün sanıklar beraat ettirildi.

ROBOSKİ KATLİAMI

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski bölgesinde 28 Aralık 2011 gecesi saat 21.39 ile 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak sınırından geçen köylülere 4 bomba atıldı. Katırlarla ilerleyen grubun terörist değil kaçakçı olduğu ve bu güzergahın bu amaçla sürekli kullanıldığı bilinmesine rağmen bombalanan grupta 19’u on sekiz yaş altında olmak üzere 34 kişi öldürüldü. Hayatını kaybedenlerin yarısından fazlası Encü ailesindendi.

Köylülerin taleplerine rağmen bölgeye yardım gönderilmedi. Ölenlerin parçalanmış bedenleri aileleri tarafından battaniyelere sarılarak katır sırtında kilometrelerce taşındı.

Ana akım medya, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinde yayımlanan duyuruya kadar konuya yer vermedi. Dönemin başbakanı AKP’li Erdoğan “Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir. Biraz sabredelim ölen 34 kişiyle ilgili yargı kararını bekleyelim. Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum.” dedi.

Emri verenin Erdoğan olup olmadığı halen tartışma konusu. Ancak Roboski Katliamı’ndan sonra Erdoğan’ın gerek Kürt meselesi gerek sair konularda devletin klasik katı güvenlikçi politikalarına yönel(til)mesi de dikkatlerden kaçmadı.

Yılmaz Özdil 6 Ocak 2012’de Hürriyet’teki yazısında “Entel barların romantik tayfası “50 liracık için canını tehlikeye atmak zorunda kalan masum köylü” filan diyor ama… Haftada iki sefer yaptığında, ayda 15 bin lira kazanıyor o masum! Sayın terörist’le sayın kaçakçı arasında katır tepmişe dönmek istemiyorsa, bir karar vermesi lazım artık devletin…” ifadelerini kullanarak Kürtler söz konusu olduğunda sağcı devletçi ile solcu devletçi arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koydu.

Olaydan dolayı hiçbir kamu görevlisi ceza almadı. Aileler devletin verdiği tazminatı kabul etmedi. Ölenlerin yakınlarının kurduğu dernek KHK ile kapatıldı. Ortada tek suçlu (!) olarak ölenler kaldı.

HENDEK OPERASYONLARI

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından memnun olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) milliyetçi rüzgârlar estirerek başlattığı operasyonlarda sivil mahallelerde tank gibi ağır silahlar kullanıldı.

Açılmasına bile bile göz yumulan hendekler bahane edilerek yapılan operasyonlarda 800’e yakın güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi. Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı saldırılarda ölen sivillerin sayısının 2 bini bulduğu ifade ediliyor.

Sivillere ait cesetler günlerce sokakta kaldı, çocuk naaşları dondurucularda saklandı. Uzun sokağa çıkma yasakları günlük hayatı yaşanamaz hale getirildi.

SURUÇ KATLİAMI

20 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde, Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerinin basın açıklaması yaptığı sırada intihar saldırısı düzenlendi. IŞİD’in düzenlemiş olabileceği ifade edilen saldırı 34 kişi hayatını kaybetti, 104 kişi de yaralandı.

Suruç Katliamı’ndan önce güvenlik önlemlerinin alınması amacıyla dönemin kaymakam ve emniyet müdürü ile yapılan toplantıya katılan HDP ve DBP ilçe eş başkanları, toplantıda mutabakat sağlanmasına rağmen alınacak denilen güvenliğin hiçbirinin alınmadığını söyledi.

(HDP) Suruç İlçe Eş Başkanı Suphi Koçyiğit “Normalde ilçenin her yerinde bekleyen polisler o gün ortalıklarda yoktu. O gün Suruç dışında her yerde güvenlik önlemleri alınmıştı, ancak ilçede tek bir önlem yoktu.” diye konuştu.

7 Haziran 2015’te AKP’nin kısmi güç kaybına uğradığı seçimlerden sadece bir buçuk ay sonra gerçekleşen katliamın ardından sosyal medyada AKP yakın hesaplarda “teröristler öldü” şeklinde yorumlar yapıldı.

10 EKİM ANKARA KATLİAMI

Türkiye’nin en kanlı katliamı olan Ankara Katliamı’nın 4. yılında da adalet arayışı sürerken; AKP, 103 kişinin hayatını kaybettiği katliamın dosyasını kapattı, tek bir sorumlu istifa etmedi.
Ankara’da 4 yıl önce bugün, 10 Ekim 2015’te Türkiye’nin en kanlı saldırısı meydana geldi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin “Savaşa inat, barış hemen şimdi” çağrısıyla Ankara’da yapılacak olan “Emek Barış Demokrasi Mitingi”nden önce toplanan binlerce kişi IŞİD’in düzenlediği söylenen canlı bomba saldırısına uğradı. Saldırıda 103 kişi hayatını kaybederken, yüzlerce kişi de yaralandı.

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olamayan AKP’nin “Millet kaosu seçti” sözü, aslında seçimlerden iki gün önce 5 Haziran 2015’te HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bomba ile başlayan bir süreci işaret ediyordu. 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamı bu sürecin en kanlı adımları oldu ve kitleleri korkuyla yönlendiren AKP1 Kasım seçimlerinde o zamana kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara olayından sonra oylarımız arttı.” açıklaması aslında her şeyin itirafıydı ama elbette kimse bu konunun üstüne gitmedi. Aynı Davutoğlu 23 Ağustos 2019’da ise “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok kişi, insan içine çıkamaz. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır.” dedi.

10 Ekim Katliamı ile ilgili olarak hiçbir kamu görevlisi görevi ihmalden soruşturulmadı. Dönemin –seçim sebebiyle- geçici İçişleri Bakanı olan Selami Altınok gazetecilerin “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Güvenlik zaafı yoktur.” şeklinde cevap verirken hemen yanında yer alan Adalet Bakanı Kenan İpek’in gülmesi ise aslında devletin olaya bakışının ifadesiydi.

15 TEMMUZ TENKİL SÜRECİ

7 Haziran- 1 Kasım 2015 tarihleri arasında uyguladığı şiddet ve korku politikasının kitleleri etkilemekteki başarısından emin olan AKP’nin karanlık ortaklarıyla el ele vererek gerçekleştirdiği 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan, yetişmiş insan kaynağını diktatörlüğünün önündeki en büyük engel olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ne karşı misli görülmemiş bir kıyım başlattı. Yüz binlerce insan işinden oldu, binlerce kişi ülkeyi terk etti.

Yaşadığı baskılara dayanamayarak intihar edenlerin sayısı 80’e yaklaşırken Türkiye’yi terk etmeye çalışırken Meriç’te ya da Ege’de boğulanların sayısını ise tam olarak bilmek mümkün değil. Cezaevlerindeki şüpheli ölümler, Gökhan Açıkollu gibi işkenceden öldüğü kesinleşenler, kanserden hayatını kaybedenler düşünüldüğünde 15 Temmuz tenkil süreci şimdiden bu toprakların gördüğü en büyük kıyım haline gelmiş durumda. Üstelik etkileri hala devam eden ve öyle görülüyor ki en az bir nesil daha devam edecek. Toplumsal yapıda ve adalet kavramında açılan yaranın tamiri ise çok daha uzun sürecek.

BOLD ÖZEL

AKP’nin sosyal adaleti yok: Sondan ikinci olduk!

Türkiye ve dünya gündeminin öne çıkan haberleri Safa Kalender ile Bold Medya Ana Haber’de… Türkiye borç batağında… BOLD

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Alman vatandaşına Türkiye’de ağır işkence

Almanya’nın acil pasaportla Türkiye’den çıkardığı Erdem Can’ın babasına işkence yapıldığı, doktor eşliğinde duruşmaya çıkartıldığı ortaya çıktı. İşte ailenin yaşadığı dehşet.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 17 yaşında gözaltına alınan ve Alman Konsolosluğunun verdiği acil pasaportla Türkiye’den çıkartılan Erdem Can’ın babasının işkence gördüğü ve Almanya’nın kararında bunun etkili olduğu ortaya çıktı.

Ailenin Çorum’da yaşadıklarını Erdem Can’ın Almanya tarafından Türkiye’den çıkartılmasıyla ilgili haberimizin ardından bugün baba Ahmet Can’a yapılanları yayınlıyoruz.

Halen Çorum Cezaevinde tutuklu bulunan Ahmet Can, Nisan 2019’da gözaltına alındı.  Can ve eşi evlerinin içinde çıplak aramaya zorlandı ardından Çorum Kaçakçılık ve Organize Şube’ye (KOM) götürüldü.

32 yaşındayken Akdeniz anemisi teşhisi konulan ve bu yüzden tekniker olarak görev yaptığı Alman Demir Yollarından (Deutsche Bahn) emekli edilen Ahmet Can’a (49) 8 günlük gözaltı sürecinde işkence yapıldı.

Ahmet Can, gözaltı sürecinde üç kez krize girdi, KOM Şube’ye iki kez ambulans çağrıldı, bir kez de hastaneye götürüldü. Sorgu sırasında “Ben Alman vatandaşıyım, beni sorgulayamazsınız” diyen Ahmet Can’ın bu uyarısından sonra avukatı aracılığıyla Alman Konsolosluğu devreye girdi ve serbest bırakıldı. Ekim 2019 sonunda, atak geçirdiği sırada imzalatılan 250 sayfalık ifadesini reddettiği için tekrar tutuklandı. Ahmet Can’ın gözaltında yaşadıklarını oğlu Erdem Can anlattı:

BU AHMET CAN HAYIR KURUMU MU?

Babam Alman’ya iki yaşında gelmiş. Dedem gurbetçi, maden işçisi. Bana Duisburg’ta Deutsch Bahn’da tekniker olarak görev yapıyor. Fakat 32 yaşında hastalığı nedeniyle emekli ediliyor. Babamı Cemaat soruşturmaları kapsamında tutukladılar ama bir cemaat geçmişi yok. Hatta bildiğim kadarıyla Süleyman Efendi Cemaati kökenli. Orada yetişmiş ama daha sonra bir bağı olmamış.

Babam yardımsever bir insandır, kapısına geleni geri çevirmez. Babamın tek suçu bu süreçte zor durumdaki mağdur insanlara yardım etmek! Babamı ‘neden onlara yardım ettin’ diye sorguladılar. Hatta hakim, ‘Bu Ahmet Can hayır kurumu mu’ demişti. Önce babamın telefonunu dinlemişler, nisanın sonunda Ramazana 1 hafta kala baskın yaptılar, sabah 6’da. Yumruklarla kapıya vuruyorlar, hatta kapıyı kırmak için aletleriyle geliyorlar. Kapıyı geç açanların kapılarını kırmışlar. 6-7 polis gelmiş. Bağırma, hakaret, küfür… Biz sizin neler karıştırdığınızı biliyoruz, siz şusunuz, siz busunuz, yakaladık sonunda sizi gibi ifadeler…

Kız kardeşim çok korkmuştu. Çıplak aramadan sonra evi talan ediyorlar. Herkes şok oldu. Bütün her şeyi indirmişler. Şampuanlarımızı dökmüşler, pirinçlerin, şekerlerin içine ellerini sokmuşlar. Babamın saat koleksiyonu vardı. Onu da vergi dairesine bildirmişler, telefon kaçakçılığından. Nokia kullanılamaz telefon bulundu yazıyor, bunlar telefon kaçakçılığı yapıyor diye bir de o davamız var.

Çorum’daki yerel gazeteler ve A Haber’de babam Alman olduğu için ‘4 ay önce yurt dışından geldiler, yeni yapılanma kurdular, biz operasyon yaptık’ gibi şeyler yazılmış. Bunlar doğru değil tabi. Biz zaten Çorum’da yaşıyorduk. Hatta babam 130 tane telefon getirmiş, program yüklüymüş. Babam emniyette ‘neden böyle yapıyorsunuz’ soruyor, onlar da medyanın abartması diyor. Medyaya onlar haber veriyor sonuçta.

GÖZALTINDA ÇOK KÖTÜ ŞEYLER YAPILDI

Babama gözaltında çok kötü şeyler yapıldı. Şöyle söyleyeyim, üzerinde kapşonlu bir sweetshirtü, içinde de beyaz atleti vardı. Tişörtün rengi ona geçmiş. Eşyaları eve gelince şok geçirmiştik, baba sana ne yaptılar dedik. ‘Çok kötüydü, hiçbir şey hatırlamıyorum, beni sürükleyerek götürdüklerini biliyorum’ dedi sadece.

Kolunda serumla bir ara uyumuş. Ayağına vurup uyandırmışlar. 3-4 gün sorguya sabah 10’da alıyorlar, gece 3’te bırakıyorlar. Çok bir şey hatırlamadığını söyledi. Zaten sürekli atak geçiriyor. 4 günde 64 kilodan 58’e düşüyor. İki kere ambulans çağırmışlar, bir kere de sorguya sağlık ekibi geliyor. Yani göz altındayken 3 kere doktor gördü.

EMNİYETTEKİ GÖRÜNTÜLERİ İSTEDİK, MAHKEME REDDETTİ

Akdeniz anemisi hastalığının atakları oluyor. Stres en büyük tetikleyicisi. Atak geçirirken ağır uyuşturucular veriliyor. Mesela karın ağrısıyla başlıyor, iki büklüm oluyor, nefes alamıyor. İlk günlerde ilaçlarını kullanamamış babam. İlacını kullanmayı bir gün bıraksa atak hemen gelir. Her gün iki sabah, iki öğlen, iki de akşam olmak üzere ilaç alıyordu. Kullandığı ağrı kesiciler ağır olduğu için bilinç kaybına sebep oluyor. Mesela bağırsağına sancı girdiğinde belirtisi bağırsak kanseri gibi oluyor. Avukatımız mahkemeden emniyetteki görüntüleri istedi, mahkeme reddetti.

HASTANEDEN ÇIKARTILIP BİR DOKTOR İKİ HEMŞİREYLE DURUŞMAYA GETİRİLDİ

Babam orada yaşadıklarından sonra bir daha toparlayamadı. Hep acile götürdük. En son midesine vurup da bir şey yiyemeyince hastaneye kaldırmak zorunda kaldık. İkinci mahkemesine 4 gün kalmıştı, babam yine atak geçirdi, hastaneye yatırdık. Mahkemeye gidecek durumda değildi. Hatta doktor ben bu şekilde bu hastayı gönderemem dedi. Çorum Özel Hastanesi. Mahkeme hastaneden babamın duruşmaya gelmesini talep etti. Ve hastane de babamı gönderdi. Mahkeme salonuna bir kolunda avukatı, bir kolunda annem iki büklüm halde gitti. Hakim bir-iki soru sorduktan sonra babam zaten kendinden geçti. Ambulans çağırmak zorunda kaldılar.

Emniyetteki ifadeni kabul ediyor musun diye sordular, O da etmiyorum diyor. Babamın ifadesine, ’15 Temmuz’dan sonra biz onu öğrencilerle ilgilensin diye görevlendirdik’ gibi bir şey eklemişler. Babam atak halindeyken evet veya hayırdan başka bir şey söyleyemiyor, o ifadesine yazılanları reddettiği için şu an tutuklu zaten. Ondan sonra tekrar ambulans geldi, tekrar hastaneye gitti. Sonra bir daha yazı yazdılar. Bir doktor iki de sağlık personeli, yanında tekrar mahkemeye çağırdılar. Aynı gün içerisinde oluyor bu. Babam ‘Ben emniyette bu haldeydim. Bana 250 sayfa imzalattılar, hiç birini hatırlamıyorum” dedi. Eğer babam emniyetteki ifadesini kabul etseydi, hiç ceza almadan, hatta savcı koruma istersen koruma da verebilirim demiş, bunu bile teklif ettiler.

Sonra hakim sorguyu kesmek zorunda kaldı. Tekrar hastaneye götürüldü. 1-2 gün daha hastanede yattıktan sonra çıktı. O hastane de bize çok kızdı. Ben sizin böyle olduğunuzu bilseydim kesinlikle kabul etmezdim dedi.

KONSOLOSLUK MAHKEMEYE HEYET GÖNDERDİ

İlk gözaltına alındığımızda babam beni sorgulayamazsınız demiş. Neden demişler. Cenevre Anlaşmasına göre, ben yurt dışı uyrukluyum, sizin önce Alman Konsolosluğundan izin almanız gerekir. Çok büyük suç işlersiniz ve ben sizi dava ettiğimde sıkıntıya girersiniz, demiş. O zaman aradılar, konsolosluk devreye girdi. Avukatımızı her hafta aramaya başladılar. Gözaltından sonra Ankara’ya bizi çağırdılar. Avukatımızla gittik, bütün başımızdan geçenleri anlattık. Alman bir avukat hepsini not etti. Avukatımıza bizi her konuda bilgilendirmeniz gerekiyor dedi. Hastane raporlarını da istediler, cezaevine babamı ziyarete gideceklerini söylediler. Konsolosluk 2. mahkemeye bir Alman ve 1 Türk olmak üzere bir heyet gönderdi. Babam belli aralıklarla kan tahlili, idrar tahlili yaptırması lazım ve şu anda 14 kişilik koğuşta 38 kişi kalıyorlar.”

TUTUKLANMA GEREKÇESİ: YARDIM

Alman vatandaşı Ahmet Can’a önce Hizmet Hareketi mensuplarına yardım ettiği gerekçesiyle, ardından örgüt üyesi olduğu iddiasıyla dava açıldı. Serbest bırakıldıktan sonra 3 kez mahkemeye çıkan Can, 25 Ekim 2019 tarihindeki son mahkemede sorgu esnasında alınan ifadesini reddettiği için tekrar tutuklanarak 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesinde.

Ahmet Can’ın gözaltındayken giydiği tişörtü.

 

Almanya 17 yaşındaki genci acil pasaportla Türkiye’den çıkardı

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Almanya 17 yaşındaki genci acil pasaportla Türkiye’den çıkardı

Erdem Can, işkence mağduru bir ailenin oğlu. Ailesiyle gözaltına alındı. Yaşadığı dehşet üzerine Almanya devreye girip yeşil pasaportla Türkiye’den çıkardı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Nisan ayının sonunda 17 yaşındaki Erdem Can, anne ve babasıyla birlikte gözaltına alınarak kelepçelendi. Çorum Terörle Mücadele Şubesi’ne götürülen Erdem Can’ın babası işkence gördü, kendisi ise işkenceye varan uygulamalarla karşılaştı. Almanya doğumlu olan Can için Almanya Konsolosluğu devreye girdi ve yeşil pasaportla acilen Türkiye’den çıkardı. Almanya’nın hemen oturum verdiği Can, hem gözaltında yaşadıkları hem de ailesine yapılanlar yüzünden koruma altına alındı.

AİLEMİ BENİMLE TEHDİT ETTİLER

Yeşil pasaportun çok zor verilen bir pasaport olduğunu söyleyen Erdem Can, “14 saat gözaltında kaldım. Yere yatırdılar, ağır hakaretler ve küfürler ettiler, kelepçe taktılar. İfademi yalnız aldılar. Kanunlara göre kelepçe takmamaları gerekiyor. 17 yaşında olduğum için ifademi de psikolog ve avukat eşliğinde alınması lazım. Bunları yapmadılar. Ailemi benimle tehdit ettiler. Çocuğunu yetimhaneye vereceğiz şeklinde tehditler savurdular. 18 yaşına gelince tutuklanacağımı söylediler. Bu şekilde daha çok kırıcı sözler, onları söylemek istemiyorum. Bunlar hakkında dava açtı avukatımız. Ama Çorum’da polisler kendi aleyhine olan bütün dosyaları kapattırıyorlar.” dedi.

6 EVE BİRDEN BASKIN

Telefonlarına, bir miktar paralarına, babasının saat koleksiyonuna el konulduğunu ve geri verilmediğini söyleyen Erdem Can, geçtiğimiz Ramazan ayına bir hafta kala Çorum’da 6 eve birden yapılan baskında gözaltına alındı. O gün bir arkadaşının evine misafirliğe gitmişti. Sabah 6’da polisler geldi, kendisiyle birlikte dört kişiyi yere yatırdı. Ağır hakaretlere ve küfürlere maruz kaldılar. Ev darmadağın edilerek arandı. Aynı anda Can ailesinin evine de baskın yapılmış, annesi, babası çıplak aramadan sonra gözaltına alınmıştı.

ÖNÜME BİR PARÇA EKMEK FIRLATTILAR

Erdem Can dedesinin “o daha çocuk” çırpınışları üzerine 14 saat sonra serbest bırakıldı. Fakat emniyette kendi yaşıtı bir arkadaşıyla birlikte kaldığı odada kötü muamele gördü: “Beni arkadaşımla birlikte bir odaya attılar. Kapalı bir oda. Nezarethane değildi. Bir süre kendimi toparlayamadım, tam darp diyemesem de benzer şeyler yaşadım. Dalga geçtiler benimle. Çok fazla duygu istismarına uğradım. Sözle çok taciz ettiler. Aşağılayıcı kelimeler, küfürler… O odada uyumaya çalıştım, soğuktu, iki camı vardı. Camı bilerek kapattırmadılar. Kapatmayacaksın, dediler.”

Bir polisin “Yemek yer misin?” diye sorduktan sonra önüne bir parça ekmek fırlattığını söyleyen Can o an psikolojisinin çöktüğünü anlattı: “Ben haliyle açım. 12 saat olmuştu. Hala ne yemek ne su vermemişlerdi. Tuvalete izin vermiyorlar. Bir polis önüme ekmek fırlattı. Bu çok kötüydü. Ciddi anlamda çöktüm.”

‘EVDE 14 SİLAH VARDI DEDİ’ DİYE İFADEME YAZMIŞLAR

Söylemediği bilgilerin ifadesine yazıldığını belirten Can, “İfademi alırken ‘Evde kaç silah var’ diye sordular. Silah yok dedim. Aradılar, bulamadılar bir şey zaten. Sürekli kafa karıştırıcı sorular soruyorlar. Kalakalıyorsunuz. Ondan sonra bildiğini yazıyor. Ben mesela ifademi okuduğumda evde 14 silah var demişim, oysa ki öyle bir şey demedim. Düzelttirdim onu. Bir bilinçsizlik yapıp okumamış olsaydım o şekilde kalacaktı. Ayrıca senin babanın Hizmet Hareketiyle bağlantısı ne? Siz kimsiniz? Neler yapıyorsunuz? Faaliyetleriniz neler? şeklinde sorular sordular. Yani sanki gerçekten terör örgütüyle uğraşmışım gibi beni yargıladılar. Polisler konuşurken ‘buna napıcaz’ dediler benim hakkımda, ’18 yaşından küçük olduğu için çok fazla bir şey yapamıyoruz’ dediler.” diye konuştu.

TAKİP EDİLDİM

Serbest bırakıldıktan sonra 8 gün tek başına yaşamak zorunda kalan Erdem Can, takip edildiğini de söyledi: “Sürekli aynı kişiyi görüyordum. Takip edildiğim şuradan da belli, babam ifade verirken, senin oğlun şunları yapıyordu. Biz görüyorduk, biliyorduk, denilmiş. Annem-babam nezaretteydi. Biz kız kardeşimle birlikte dışarıda tek başımıza kaldık. Babaannem yaşadıklarımızı anlamadı. Kardeşimin psikolojik sıkıntıları oldu. Kardeşimi bir aile yakınımızın yanına gönderdik. Ben evde tek başıma kaldım. 8 gün sonra ailem gözaltından çıktı. Ama sonra babam tekrar gözaltına alınıp tutuklandı.”

BAĞLAMA ÇALIYOR, TÜRKÜ SÖYLÜYOR

2002’de Almanya Dinslaken şehrinde dünyaya gelen Erdem Can, 3 yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye döndü ve orada büyüdü. Görüştüğümüzde olayların etkisini hala üzerinden atamamıştı, kelimelerini çok zor toparlıyor ve sürekli uzaklara dalıp gidiyordu. “Daha çok şey yaşadım da hepsini unuttum. Unutmak istediğim şeyler vardı.” diyor.

Olaylardan bu kadar etkilenmesinde sanatçı kişiliğinin de etkisi büyük. Çorumlu bir bağlama üstadından ders alan Erdem, hem çalıp hem de türkü söylüyor. Alevileri çok sevdiğini ve bu yüzden bağlamaya merak sardığını belirtiyor. Yaşıtlarından farklı olarak Pir Sultan Abdal’dan, Muharrem Ertaş’tan, bozlaklardan bahsediyor. Uzun hava sevdiğini anlatıyor.

Erdem Can, 22 Şubat 2002’de Almanya Dinslaken’de dünyaya geldi.

ALMAN YETKİLİLERE ÇAĞRI

Hem Türk hem Alman vatandaşı olan Erdem Can, 22 Şubat 2020’de 18 yaşını girince Alman kanunları gereği iki vatandaşlıktan birini seçmesi gerekecek. Alman vatandaşlığına geçmek istediğini söyleyen Erdem Can, üç hafta önce ikinci kez tutuklanıp Çorum Cezaevine gönderilen babası için Alman yetkililere çağrıda bulundu:

“Beni buraya getirdiğiniz ve korumaya aldığınız için çok teşekkür ederim. Demokratik bir ülkede yaşamak ve burada iyi bir eğitim almak istiyorum. Biz 4 kardeşiz. İki abim burada okuyor ve ben de onlarla kalıyorum ama babam zor durumda. Hala Çorum Cezaevinde. Gözaltındayken işkence gördü. Babam sadece insanlara yardım ettiği için yargılanıyor. Hakkında bir örgüt üyesi olduğuna dair delil yok. Ellerinde hiçbir şey olmadan babamı tutuyorlar.”

Erdem Can, 7 ay önce Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan babası hakkında bilgi almak için kendisinin de alıkonulduğunu belirtti. Önce Hizmet Hareketi mensuplarına yardım ettiği gerekçesiyle, sonra da örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 3 hafta önce ikinci kez gözaltına alınan ve bu kez tutuklanan baba Ahmet Can, 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası şu an İstinaf Mahkemesinde.

YARIN

  • AKDENİZ ANEMİSİ HASTASI BABA AHMET CAN’A ÇORUM KOM’DA NASIL İŞKENCE YAPILDI?
  • ALMAN KONSOLOSLUĞU DEVREYE NASIL GİRDİ?
  • MAHKEMELERE KATILAN İKİ ALMAN YETKİLİ NE YAPTI?
  • GÖZALTINDAYKEN 3 KEZ DOKTORA GÖTÜRÜLDÜ
  • AMBULANSLA DOKTOR EŞLİĞİNDE MAHKEMEYE ÇAĞRILDI

Ahmet Can

Cezaevlerinde 457 ağır hasta tutuklu hükümlü var

Okumaya devam et

Popular