Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

10 Ekim’de Türkiye’nin katliam karnesini hatırlamak

Bugün 10 Ekim… Türkiye’nin başkenti Ankara’nın göbeğinde 103 vatandaşın katledildiği ve hiçbir resmi görevlinin bu katliamdan dolayı sorumluluk üstlenip istifa etmediği kara günün 4. yıldönümü…

BOLD– Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek seferde en çok kişinin hayatını kaybettiği 10 Ekim Katliamı ne yazık ki modern Türkiye’nin ilk katliamı değil. Sorumluluk alma, devletin şeffaflığı, hukukun üstünlüğü, hesap sorulabilirlik gibi evrensel değerlere sahip olamadığımız sürece ne yazık ki son da olmayacak gibi görünüyor. 4 yıl önce hayatını kaybeden vatandaşlarımızı rahmetle anarken toplumsal yüzleşme yolunda bir adım olabilmesi umuduyla Türkiye’nin katliam geçmişine bir göz atmaya davet ediyoruz.

DERSİM KATLİAMI

Türkiye Cumhuriyeti devletinin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskân”a tabi tutuldu.

Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk, Müslüman, sünni yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.
Seyyit Rıza ve arkadaşları 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmak gerek.
Planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle anlatmıştır: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Dersimliler vergi veriyordu, çocuklarını askere gönderiyordu, merkezi yönetimin idarecilerine karşı gelmiyordu ve Cumhuriyet’e karşı bir tavır içerisinde de değildi.
Tek istedikleri “kendileri gibi” yaşamaktı. Ancak onların bu “iptidai” yaşamı yeni elitleri rahatsız ediyordu. Ulus devlet, farklılık istemezdi.

İstanbul matbuatı karakollara saldırıldığı, askerlerin kesildiği, devlet görevlilerinin yıllardır Dersim’e giremediği, Dersimlilerin vergi vermediği, çocuklarını askere göndermediği yalanlarını basarak dezenformasyon görevini layıkıyla yerine getirdi. Oysa devletin resmi belgeleri bile bu iddiaları yalanlamaktaydı. Ama kimse bunu sormadı, devlet ne diyorsa oydu.

33 KURŞUN

1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Bir bölümü İran topraklarında yaşayan Milan aşiretinin 1943’ün Temmuz ayında büyük bir hayvan sürüsünü kaçırdığı yolundaki ihbarlar üzerine gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran’a kaçtıkları için yakalayamadılar. Bunun sonrasında Özalp’ta yaşayan 40 akraba gözaltına alındı.

Mahkemenin 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp’a gelen Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 kişiyi sorgulanmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi.

İran sınırından koyun kaçakçılığı yapılan köylüleri casuslukla suçlayan Muğlalı, kaymakamın aksi yöndeki ifadesine rağmen köylüleri Yukarı Koçkıran köyü kırsalına götürdü. 33 köylü 28 Temmuz günü Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna dizilerek katledildi. 1947’de emekliye ayrılan Mustafa Muğlalı daha sonra yargılanarak idama mahkum edilse de yaşı gerekçe gösterilerek hapse gönderildi, 1951’de kalp krizinden öldü. Genelkurmay Başkanlığı daha sonra 33 kişinin katledildiği bölgedeki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi.

KANLI 1 MAYIS

1977’nin 1 Mayıs’ında 34 kişinin öldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı İşçi “Bayramı” tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe geçti. İşçi örgütlerinin ve sendikaların öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 500 bin kişi katıldı. Taksim’de gerçekleşen kutlamalarda her şey normal seyrinde başlamıştı. Katılım yüksek olduğundan program başladığında alana girişler halen devam etmekteydi. DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşması sırasında silah sesleri duyuldu. Kalabalık panik halindeyken Sular İdaresi ve İntercontinental Oteli`nin (Bugünkü The Marmara Oteli) üst katlarından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu`na itmeye başladı. 28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirdi, yaklaşık 130 kişi de yaralandı. Ateş açanların kim olduğu, bölgedeki ABD görevlilerinin varlığı, Kazancı Yokuşu’nu tıkayarak birçok ölümün müsebbibi olan kamyonun oraya konmasını kimin emrettiği gibi sorular hiçbir zaman soruşturma konusu olmadı.

MARAŞ KATLİAMI

19 Aralık’ta başlayıp 26 Aralık’ta sona eren ve Aleviler ve sol görüşlü kişiler hedef alındığı katliam 12 Eylül Darbesi’ne gerekçe olarak kullanılan olaylardan biri olarak kabul edilir.
19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, milliyetçi bir film olan Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli filmin gösterimi sırasında patlayıcı madde atıldı. Bombayı kimin attığı tesbit edilemese de şehirde birden “solcular attı” söylentisi çıktı.

Galeyana getirilen kalabalık bir grup ile Türkoğlu ilçesinden getirilen bir grup ülkücüyle birlikte sloganlar atarak Cumhuriyet Halk Partisi il merkezine ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği binalarına saldırdı.

Dönemin Kahramanmaraş valisi Abdülkadir Aksu kente askeri güç gönderilmesini istediğini ancak talebinin uygun görülmediğini söyledi. Emniyet güçlerinin etkisiz kaldığı/bırakıldığı olaylar birkaç gün içinde kitlesel çatışmalara döndü. Mahallelerde barikatların kurulduğu çarpışmalar gerçekleşti.

Saldırılar sonucunda resmi verilere göre 105 kişi öldü, 176 kişi yaralandı, 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. Bölge insanları ise ölü sayısının 500’e yakın olduğunu ifade etmektedir. Sıkı yönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar devam etti. 804 sanıktan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırıldı. İdam ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı.

Yargıtay kararı bozdu, idam cezaları uygulanmadı. Diğer cezalar da 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ertelendi ve suçlular serbest bırakıldı.

ÇORUM KATLİAMI

Çorum’da 1980 Mayıs-Temmuz aylarında meydana gelen olaylar asılsız olduğu sonradan ortaya çıkan “camiler yakıldı” haberleri üzerine başladı. İle dışarıdan kişilerce körüklendiği daha sonra ortaya konan olaylarda Alevi mahallerine saldırılması sonucu çoğu Alevi olmak üzere 57 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı.

SİVAS KATLİAMI

Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı… 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nin yakılması sonucu Pir Sultan Abdal Şenlikleri sebebiyle şehirde bulunan 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatını kaybetti. Hadise saatlerce sürmesine rağmen küçük bir askeri birlikle kolaylıkla bastırılabilecek olaylara bilinçli olarak müdahale edilmediği önemli bir iddia olarak öne sürülse de hiçbir kamu görevlisi bu sebeple ceza almadı.

Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi göz göre göre ölüme terk edildi.

BAŞBAĞLAR KATLİAMI

5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde 33 sivil öldürülüp köyün ateşe verildiği olayı PKK üstlendi. Olaylarla ilgili olarak 20 kişi gözaltına alındı ve haklarında idam ile çeşitli sürelerde hapis cezası istemiyle dava açıldı. Sanıkların 18’i bu davalardan beraat etti, 2’si mahkum edildi

LİCE KATLİAMI

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te 16 kişi öldürüldü, çok sayıda ev ve işyeri yakıldı. Yüzlerce kişi göçe zorlandı. Olaylar Kürt meselesine farklı bakışıyla bilinen ve aynı yılın 17 Şubat’ında şüpheli bir kazada hayatını kaybeden Orgeneral Eşref Bitlis’e yakınlığıyla tanınan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın helikopterden indiği sırada keskin nişancı ateşiyle öldürülmesi üzerine başladı. İlçeye PKK’ların saldırıdğını söyleyen güvenlik güçleri şehri ağır silahlar ve tanklarla abluka altına aldı.

Dönemin Lice Emniyet Amiri Mustafa Özkan da, ifadesinde PKK’lilerin saklandığı iddia edilen, ancak sonradan sivillerin sığındığı anlaşılan Hacı Mehmet Cantürk Camii’nin dönemin Lice Kaymakamı Mustafa Ünlüsoy’un talimatıyla tank, top ve ağır makineli silahlarla vurulduğunu söyledi.

Olayla ilgili olarak daha sonra açılan davanın resmi tutanaklarında o gün ilçeye PKK’nın saldırdığına dair hiçbir bulguya rastlanmadığı yer aldı. Aradan geçen 26 yıla rağmen saldırıya katıldığı tespit edilen bir örgüt mensubu halen mevcut değildir.

21 yıl sonra zamanaşımının bitmesine kısa bir süre kala sorumluluğu olduğu iddia olunan yetkililere dava açıldıysa da bütün sanıklar beraat ettirildi.

ROBOSKİ KATLİAMI

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski bölgesinde 28 Aralık 2011 gecesi saat 21.39 ile 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak sınırından geçen köylülere 4 bomba atıldı. Katırlarla ilerleyen grubun terörist değil kaçakçı olduğu ve bu güzergahın bu amaçla sürekli kullanıldığı bilinmesine rağmen bombalanan grupta 19’u on sekiz yaş altında olmak üzere 34 kişi öldürüldü. Hayatını kaybedenlerin yarısından fazlası Encü ailesindendi.

Köylülerin taleplerine rağmen bölgeye yardım gönderilmedi. Ölenlerin parçalanmış bedenleri aileleri tarafından battaniyelere sarılarak katır sırtında kilometrelerce taşındı.

Ana akım medya, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinde yayımlanan duyuruya kadar konuya yer vermedi. Dönemin başbakanı AKP’li Erdoğan “Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir. Biraz sabredelim ölen 34 kişiyle ilgili yargı kararını bekleyelim. Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum.” dedi.

Emri verenin Erdoğan olup olmadığı halen tartışma konusu. Ancak Roboski Katliamı’ndan sonra Erdoğan’ın gerek Kürt meselesi gerek sair konularda devletin klasik katı güvenlikçi politikalarına yönel(til)mesi de dikkatlerden kaçmadı.

Yılmaz Özdil 6 Ocak 2012’de Hürriyet’teki yazısında “Entel barların romantik tayfası “50 liracık için canını tehlikeye atmak zorunda kalan masum köylü” filan diyor ama… Haftada iki sefer yaptığında, ayda 15 bin lira kazanıyor o masum! Sayın terörist’le sayın kaçakçı arasında katır tepmişe dönmek istemiyorsa, bir karar vermesi lazım artık devletin…” ifadelerini kullanarak Kürtler söz konusu olduğunda sağcı devletçi ile solcu devletçi arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koydu.

Olaydan dolayı hiçbir kamu görevlisi ceza almadı. Aileler devletin verdiği tazminatı kabul etmedi. Ölenlerin yakınlarının kurduğu dernek KHK ile kapatıldı. Ortada tek suçlu (!) olarak ölenler kaldı.

HENDEK OPERASYONLARI

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından memnun olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) milliyetçi rüzgârlar estirerek başlattığı operasyonlarda sivil mahallelerde tank gibi ağır silahlar kullanıldı.

Açılmasına bile bile göz yumulan hendekler bahane edilerek yapılan operasyonlarda 800’e yakın güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi. Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı saldırılarda ölen sivillerin sayısının 2 bini bulduğu ifade ediliyor.

Sivillere ait cesetler günlerce sokakta kaldı, çocuk naaşları dondurucularda saklandı. Uzun sokağa çıkma yasakları günlük hayatı yaşanamaz hale getirildi.

SURUÇ KATLİAMI

20 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde, Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerinin basın açıklaması yaptığı sırada intihar saldırısı düzenlendi. IŞİD’in düzenlemiş olabileceği ifade edilen saldırı 34 kişi hayatını kaybetti, 104 kişi de yaralandı.

Suruç Katliamı’ndan önce güvenlik önlemlerinin alınması amacıyla dönemin kaymakam ve emniyet müdürü ile yapılan toplantıya katılan HDP ve DBP ilçe eş başkanları, toplantıda mutabakat sağlanmasına rağmen alınacak denilen güvenliğin hiçbirinin alınmadığını söyledi.

(HDP) Suruç İlçe Eş Başkanı Suphi Koçyiğit “Normalde ilçenin her yerinde bekleyen polisler o gün ortalıklarda yoktu. O gün Suruç dışında her yerde güvenlik önlemleri alınmıştı, ancak ilçede tek bir önlem yoktu.” diye konuştu.

7 Haziran 2015’te AKP’nin kısmi güç kaybına uğradığı seçimlerden sadece bir buçuk ay sonra gerçekleşen katliamın ardından sosyal medyada AKP yakın hesaplarda “teröristler öldü” şeklinde yorumlar yapıldı.

10 EKİM ANKARA KATLİAMI

Türkiye’nin en kanlı katliamı olan Ankara Katliamı’nın 4. yılında da adalet arayışı sürerken; AKP, 103 kişinin hayatını kaybettiği katliamın dosyasını kapattı, tek bir sorumlu istifa etmedi.
Ankara’da 4 yıl önce bugün, 10 Ekim 2015’te Türkiye’nin en kanlı saldırısı meydana geldi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin “Savaşa inat, barış hemen şimdi” çağrısıyla Ankara’da yapılacak olan “Emek Barış Demokrasi Mitingi”nden önce toplanan binlerce kişi IŞİD’in düzenlediği söylenen canlı bomba saldırısına uğradı. Saldırıda 103 kişi hayatını kaybederken, yüzlerce kişi de yaralandı.

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olamayan AKP’nin “Millet kaosu seçti” sözü, aslında seçimlerden iki gün önce 5 Haziran 2015’te HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bomba ile başlayan bir süreci işaret ediyordu. 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamı bu sürecin en kanlı adımları oldu ve kitleleri korkuyla yönlendiren AKP1 Kasım seçimlerinde o zamana kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara olayından sonra oylarımız arttı.” açıklaması aslında her şeyin itirafıydı ama elbette kimse bu konunun üstüne gitmedi. Aynı Davutoğlu 23 Ağustos 2019’da ise “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok kişi, insan içine çıkamaz. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır.” dedi.

10 Ekim Katliamı ile ilgili olarak hiçbir kamu görevlisi görevi ihmalden soruşturulmadı. Dönemin –seçim sebebiyle- geçici İçişleri Bakanı olan Selami Altınok gazetecilerin “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Güvenlik zaafı yoktur.” şeklinde cevap verirken hemen yanında yer alan Adalet Bakanı Kenan İpek’in gülmesi ise aslında devletin olaya bakışının ifadesiydi.

15 TEMMUZ TENKİL SÜRECİ

7 Haziran- 1 Kasım 2015 tarihleri arasında uyguladığı şiddet ve korku politikasının kitleleri etkilemekteki başarısından emin olan AKP’nin karanlık ortaklarıyla el ele vererek gerçekleştirdiği 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan, yetişmiş insan kaynağını diktatörlüğünün önündeki en büyük engel olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ne karşı misli görülmemiş bir kıyım başlattı. Yüz binlerce insan işinden oldu, binlerce kişi ülkeyi terk etti.

Yaşadığı baskılara dayanamayarak intihar edenlerin sayısı 80’e yaklaşırken Türkiye’yi terk etmeye çalışırken Meriç’te ya da Ege’de boğulanların sayısını ise tam olarak bilmek mümkün değil. Cezaevlerindeki şüpheli ölümler, Gökhan Açıkollu gibi işkenceden öldüğü kesinleşenler, kanserden hayatını kaybedenler düşünüldüğünde 15 Temmuz tenkil süreci şimdiden bu toprakların gördüğü en büyük kıyım haline gelmiş durumda. Üstelik etkileri hala devam eden ve öyle görülüyor ki en az bir nesil daha devam edecek. Toplumsal yapıda ve adalet kavramında açılan yaranın tamiri ise çok daha uzun sürecek.

BOLD ÖZEL

Beşiktaş’ta başkanlık koltuğu ortada, camia Adalı-Çebi çekişmesi bekliyor

Beşiktaş pazar günü seçime gidiyor. Son dönemlerin en çekişmeli başkanlık yarışı olacak. Yarıştaki üç adayın son durumları, ve seçimin detaylı analizi..

BOLD – Beşiktaş’ta 20 Ekim pazar günü başkanlık seçimi yapılacak. Fikret Orman’ın görevi bırakacağını açıklamasının ardından Siyah-Beyazlı camia yeniden seçim sürecine girdi. Başkanlık koltuğu için Serdal Adalı, Ahmet Nur Çebi, İsmail Ünal ve Hürser Tekinoktay resmi olarak aday oldu. Ancak İsmail Ünal bugün adaylığını geri çekerek üç ismi yarışta baş başa bıraktı.

KULİSLER ADALI-ÇEBİ ÇEKİŞMESİ BEKLİYOR

Beşiktaş’ın Akaretlerdeki tesislerinde gerçekleşecek seçimlere yaklaşık 15 bin kongre üyesinin katılma hakkı bulunuyor. Ancak sandığa gidecek üye sayısı 10-12 bin civarı olması bekleniyor. Süreçte herkesin merak ettiği soru şu: Kim kazanacak? Ve kazanan Beşiktaş’a ne verebilecek. Serdal Adalı mevcut yönetimde olması bir avantaj gözükse de oylar ortada. Orman’a tepki aleyhine de işleyebilir. Dengeli bir oy dağılımında her adayın başkanlık şansı var. Koltuğun sahibini tahmin etmek oldukça zor. İsmail Ünal’ın son dakika çekilmesi dengeleri değiştirebilir. Ancak kulisler yarışın Adalı ile Çebi arasında geçeceği net bir şekilde ortada.

KULÜBÜN MALİ TABLOSU VE ABDULLAH AVCI

Önce yeni başkanı nelerin beklediğine bakalım. En büyük sorun kulübün borçları. Yaklaşık 3 milyar lirayı bulan borç, kim seçilirse seçilsin uzun vadede ciddi bir şekilde yönetilmesi gerekiyor. Kısa vadede ise futbolcu ve personel ödemeleri var. Bunun içinde nakit paraya ihtiyaç duyuluyor. Koltuğa oturacak isim 100 milyon liralık bir ödemeyi hazır tutması gerekiyor. Sonrasında yeniden durum değerlendirmesi şart.

İkincisi ise Teknik Direktör Abdullah Avcı’nın takımın başında kalıp kalmayacağı. Görünen şu ki seçilen kim olursa olsun Avcı ile devam etmek zorunda. Abdullah hocayı göndermek hem kulübe ekstra maliyet hem de yeni bir hocanın gelmesi sezonu gözden çıkarmak anlamına gelir. Şu ortamda Abdullah Avcı’dan daha iyi bir teknik adamda bulmak da zor.

CAMİA GÖZÜYLE ADAYLARIN DURUMU

Başkan Fikret Orman, seçim süreci ve adaylarla ilgili geçtiğimiz günlerde bir basın toplantısı yaptı. Orada kongre üyeleri ve üyelerin ödenen aidatıyla ilgili bir bilgiyi de kamuoyuyla paylaştı. Orman, Mayıs ayındaki seçimler öncesi 5264 kongre üyesinin aidatının ödenmesi ile ilgili konuştu. Kendisinin itham edildiğini vurgulayarak bazı bilgiler verdi.

Geçen sene yapılan kongre öncesinde 5264 kongre üyesinin aidatı yatırılmış. Tabi burada Orman’ın tek rakibi Hürser Tekinoktay’dı. Şimdi bu üyeler bu seçimde de oy kullanacak. Fikret Orman konuyu şöyle detaylandırıyor: “5264 yatan oyun 527’si benim dönemimde üye olmuş. 172’si kongreye gelmiş. 1609 kişi Yıldırım Demirören döneminde kongre üyesi olmuş, 333’ü gelmiş. 1056 kişi Bilgili döneminde olmuş, 236’sı kongreye gelmiş. 1884 kişi de Seba döneminde olmuş, 468’i kongreye gelmiş. Benim dönemimde üye olup salona gelenlerin önemli bir kısmı da Hürser hocaya vermiştir.”

Görünen o ki seçimin sonucunu da bu oylar belirleyecek. Bir önceki seçimde Orman’ın kazanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. 5264 kişiden 1209’u oy kullanmaya gelmiş. Bu seçimde katılım rakam 3000 civarı olabilir. Bu da seçimi kazanacak başkanı belirleyecektir.

SERDAL ADALI’NIN MAĞDURİYETİ KARŞILIK BULUYOR

Seradal Adalı son yönetimde ikinci başkan olarak görev yaptı. Daha önce Fikret Orman’a rakip olmuş kaybetmişti. Sonra aynı yönetimde beraber görev aldılar. Adalı, Siyah-Beyazlı camia için şike sürecinde hapis yatmış bir isim. Yıldırım Demirören başkanlığı döneminde futbolun başındaydı ve transfer görüşmesi yaptığı için bu ‘şike’ olarak değerlendirildi. Tayfur Havutçu ile birlikte cezaevine girdi. Demirören’in Adalı’yı yalnız bırakması camianın Adalı’ya sahip çıkmasında önemli rol oynadı.

Bu seçimde de Serdal Adalı’nın bu durumu dikkate alınacaktır. Fikret Orman’ın yönetiminde olması ve mevcut yönetimin devam etmesi de oy hanesine katkı sağlayacaktır. Maddi olarak da ilk etapta mevcut yükü karşılayacak gücü bulunması artı olarak hanesine yazılacak. İsmail Ünal’ın çekilmesi de kendisi için avantaj olacak. Ünal’ın ekibinde bulunan İzmir ekibinden Emin Önal’ın da Adalı’nın yanında olması da önemli.

AHMET NUR ÇEBİ’NİN BAŞARILARDA İMZASI VAR

Ahmet Nur Çebi, Fikret Orman’la birlikte 5 yıldan fazla yönetimde ikinci başkan olarak görev yaptı. Kulübün maddi manevi en zor dönemlerinde Orman’ın yanında yer aldı. Yeni stadın yapılmasında katkısı çok büyüktü. Yönetim içindeki akil insan olarak öne çıktı. Futbol takımının başarılarında hiç kuşkusuz payı vardı. Şenol Güneş’in Beşiktaş’a gelmesinde önemli rol oynadı. İki yıl üst üste yaşanan şampiyonlukta perde arkasındaki iletişim rolü oldukça güçlüydü. Güneş’in başarısının arkasında Çebi’nin desteği oldukça önemliydi.

Camia içinde ciddi bir ağırlığı ve saygınlığı var. Maddi olarak yönetimde olduğu dönemde de desteğini esirgemedi. Acil gereken miktarı seçim sonrası bulması kolay. En büyük sıkıntısı tarafsız kalması gereken Fikret Orman’ın hükmettiği üyelerin Adalı tarafına yönlendirilmesi. Çebi bunun içinde camianın sağ duyusuna güveniyor. Süleyman Seba sonrası gelen başkanların kulüp içindeki bir grup tarafından yönlendirildiğini iddia ediyor ve bu grubun kırılması gerektiğini savunuyor.

İSMAİL ÜNAL ÇEKİLME KARARI ALDI, EKİBİ ADALI’YA YAKIN

İsmail Ünal, Süleyman Seba döneminde ve Serdal Bilgili yönetiminde yer aldı. Kongre ortamlarını çok iyi biliyor. Beşiktaş belediye başkanlığını yapması, semti iyi tanıması avantajıydı. Ancak çekilme kararı aldı. Camia içinde gruplarla hareket etmeyeceğini ifade etmişti fakat ekibinden bazı isimlerin Adalı tarafına geçeceği konuşuluyor. Ünal’ın açıktan olmasa da Adalı lehine çekildiği belirtiliyor. Ancak kongre gününe kadar çok şey değişebilir.

HÜRSER TEKİNOKTAY DENGELERİ BOZABİLİR

Son seçimde hiç kimse Fikret Orman’ın karşısına çıkmayı göze alamazken Hürser Tekinoktay rakip olarak çıktı. Kazanamayacağını bilse de Beşiktaş’taki muhalefeti temsil etti. Fikret Orman Mayıs ayındaki seçimde 2882 oy alırken Tekinoktay 1617 oy aldı. Bu seçimde katılım oranı, oy dağılımı çok ince hesapların yapılmasına neden olabilir. Beşiktaş alt yapısını önem veriyor. Projeleri var ve idealist yaklaşıyor.

Divan Kurulu’nun başkan adaylarına verdiği yemek davetine Hürser Tekinoktay’ın davet edilmemesi büyük tepki çekti. Serdar Adalı, Ahmet Nur Çebi ve İsmail Ünal Beşiktaş’ın akil heyeti ile bir araya gelirken Tekinoktay’ın çağrılmaması hiç yakışık almadı. Divan başkanı Tevfik Yamantürk bu konuda sınıfta kalırken Beşiktaş’ta bu tür ayak oyunlarının her zaman ters tepebileceği de unutulmamalı. Mali durum için 3.5 milyar TL bulabileceklerini ancak bunun geleceği temlik altına almak olduğunu söyleyen Tekinoktay, birleşme konusunda ise, “Beşiktaş menfaati varsa, koalisyona da varım” diyor.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Gurbette eşimi kaybetmiş, çaresizliğin dibine vurmuştum”

“Geçtim Meriç’ten” şiiriyle tanınan ve Atina’da hayatını kaybeden eğitimci Halil Dinç’in eşi, vefatın yıldönümünde tüm yaşadıklarını anlatan bir mektup yazdı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL- Atina’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Ankara Samanyolu Cemal Şaşmaz Kız Lisesi Müdürü Halil Dinç’in (45) ölümünün üzerinden 14 ay geçti. Herkes onu eğitimci kimliğinin yanı sıra “Geçtim Meriç’ten” şiiriyle tanıdı. Yunanistan’da kampta tanıştığı Pakistanlı çocuklara da, Meriç’i yol edinenlere de dizeleriyle umut oldu Halil Dinç. Fakat kalbi yaşadıklarına dayanamadı ve 16 Ağustos 2018 sabahı hayatını kaybetti.

Oğlu İhsan’ı Türkiye’de bırakan, iki kızıyla Atina’da tek başına kalan eşi Nihayet Dinç ise eşinin ardından darmadağınık olan hayatını toparlamak için uğraştı. Aile Haziran 2019’da tekrar Belçika’da bir araya geldi ama o zorlu günlerin acısı hala geçmiş değil.

15 Temmuz’dan sonra başlayan Tenkil sürecinde yaşadıklarını kaleme alan Türkçe öğretmeni Nihayet Dinç, eşinin cenazesi için sela okunmasını engelleyen müftüyü, uyuşturucu konulan, ateşe verilen okullarını, hayat arkadaşının kalp krizi geçirdiği o sabahı ve zorlu yol hikayesini yazdı.

Halil Dinç ve Nihayet Dinç 

Ben 1972 Van doğumluyum. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Bölümü mezunuyum. 1995’te mezun oldum. Okul yıllarında hizmetin evlerinde kaldım. Son sınıfta hizmetin dershanesinde stajerlik yaptım.

Halil Dinç 1972 Trabzon doğumlu. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi mezunu. 1992 mezunu. Eşim de öğrencilik yıllarında Ankara’da hizmetine evlerinde kaldı. Eşim mezun olduktan sonra Van’a sözleşmeli öğretmen olarak geldi. Serhat Fen Lisesi Kurumlarında Türkçe öğretmeni olarak çalıştı.

Ben de son sınıftayken stajerlik yapıyordum. Halil bey bize ders anlatıyordu. Eşimle orada tanıştık. Kaderi ilahi o öğretmen ben öğrenciydim. Daha sonra Halil bey bana izdivaç talebiyle geldi. Ben de kabul ettim ve 2 Ağustos 1995’te evlendik. İkimiz de hizmetin kurumlarında çalışıyorduk. Sonra o fen lisesi müdürü oldu. Toplam ben 4 yıl, eşim 8 yıl Van’da çalıştık.

Eşimle ilk tanıştığımızda bana yaptığımız işin zor olduğunu, gün gelir hapis gibi şeylerin başımıza gelebileceğini söyledi. “Ben seni kucağında 3 çocukla bırakıp hapse girebilirim” dedi. Beni böyle kabul eder misin diye sordu. Ben de kabul ettim.

DARBE GECESİ TATİLDEN DÖNMÜŞTÜK

Daha sonra 3 yıl Sivas’ta, 2 yıl Sinop’ta, 1 yıl Samsun’da çalıştık. 2007’de Ankara’ya geldik. O Yusuf Tanık’ta müdür oldu. Ben öğretmen. O daha sonra Ülkü Ulusoy İlköğretim’de müdür oldu. Daha sonra Halil Bey Cemal Şaşmaz Kız Lisesinde, ben de İbrahim Avcı İlköğretimde Türkçe öğretmeni olarak çalıştık.

Tabi 17-25 Aralık süreci başladı. Biz bundan hem maddi hem manevi çok etkilendik. Maaşlarımızı alamamaya başladık. Kayıtlarımızda azalma oldu. İnsanlar korkuyordu. Çocuklarını bizden almaya başladılar. Çevreden tepkiler almaya başladık. Bu durum 15 Temmuz darbeye kadar devam etti. Darbe gecesi biz tatilden dönmüştük. Evdeydik. Haberleri izliyorduk. O anda olanları gördük. Çok endişelendik.

OKULA UYUŞTURUCU VE 1 DOLAR KOYMUŞLAR

Eşimin okulunda güvenlik görevlileri eşimi aradılar. Okulun taşlandığını, kendilerinin herhangi bir can güvenliğinin olmadığını söylediler. Kaçtılar. Eşim, diğer okul müdürleri, öğretmenler okula gidemedi. Pursak İlköğretim Okulunu ateşe verdiler. Cemal Şaşmaz müdür yardımcısı bir gece okula girdi. Baktı. Her yere 1 Dolarlar koymuşlar. Masalarda, dolaplarda uyuşturucu koymuşlar. Hepsini klozete atmış. Çok kötü günlerdi.

Daha sonra biz iki aya yakın görümcemlerde kaldık. Ama eşim öğretmenlerini merak ettiği için kendisini tehlikeye atarak Ankara’ya gidip geliyordu.

HAPİSTE OLAN HER ARKADAŞIMIN ÇİLESİ SANKİ BOYNUMDA, DERDİ

Durumlara çok üzülüyordu. Tanıdıklarından, öğretmenlerden tutuklananlar olmuştu. Bizim eski evimize de gelmişler. Kapıları kırmışlar. Beni ve eşimi arıyorlarmış. Biz yeni taşındığımızdan ikametgahı almamıştık. Eşim bizden ayrıldı. Gaybubet yapmaya başladı. Her eve geldiğinde onu biraz daha çökmüş görüyordum. 15 kilo verdi. Sanki 10 yaş yaşlanmıştı. Elleri egzema olmuş, parmaklarından kan geliyordu. Ama doktora gidemiyorduk. 

Elinden geldiğince mağdurlara yardım etti. Para buldu. Ziyaret etti. Diyebilirim ki son nefesine kadar Hizmet etti. Bana diyordu ki “Belki ben hapiste değilim ama hapiste olan her arkadaşımın çilesi sanki boynumda.” Çok ar etti. Yapılanları kabul edemiyordu. Bir şiiri vardı “Halkım beni tanımadı” Bunu okur ağlardı.

Derken böyle yaşamak zorlaşmaya başladı. Çocukların psikolojisi hiç kolay değildi. Her an yakalanma korkusu hiç kolay değildi. Eşimin ismi yeni oluşumda geçmeye başlamıştı. Tek çaremiz arabamızı satıp birkaç kuruş para bulup buralardan, vatandan terk-i diyar etmekti.

Tabi ben çok korkuyordum. Meriç’te boğulanları gördükçe cesaretim azalıyordu. Ama eşim bana cesaret verirdi. Her zaman öyleydi. Biraz ümitsizliğe kapılsam Allah bizimle beraber derdi. İmanına kurban olduğum çok imanlıydı.

Ben ona senin Amerika vizen var. İstersen sen git biz sonra geliriz dedim. Ama o hayır Nihayet ne sen bensiz (!), ne de ben sensiz yaparım dedi. Birlikte gitmeye karar verdik. Bu arada çocuklarım;

1) İnci Dinç (12) Yaş

2) Ahsen Din (18) Yaş

3) İhsan Dinç (22) Yaş

EŞİM HERKESE MORAL VERMEYE ÇALIŞIYORDU

İhsan’ Türkiye’de bıraktık. O sonra gelecekti. Meğer babasının cenazesini almak için kalmış orada yavrum. Meriç’i geçme hikayemiz korktuğumuz gibi olmadı. Kolay geçtik. Hapse konulduk. Askerler bize çok iyi davrandılar. Hapiste her saatte bir, bir aile geliyordu. Hepsi de bizim arkadaşlarımızdı. Doktor, avukat, hakim, hemşire, öğretmen… her meslekten vardı. Herkesin hikayesi farklıydı. Çok acı hikayeler dinledik.

Eşim herkese moral vermeye çalışıyordu. Saçları hep aktı. O yüzden herkes ona abi diyordu. Ama fark ediyordum. Yine çok üzülüyordu. Sürekli başı ağrıyordu. Ben de ona hep arveles verdim. Hapisten sonra bizi açık kampa aldılar. Orada Afrinli bir aile vardı. Afrin operasyonunda Türk askerleri evlerini basmış. Onlar da buralara gelmek zorunda kalmış. Onlarla ilgilenmeye çalıştı. Davasını anlattı. Bana, Nihayet Kürtçe bilen arkadaş varsa boş geçirmesinler, bu insanlara davamızı anlatsınlar derdi.

“BANA BİR ŞEY OLURSA BU ŞİİRİ YAYINLAYIN”

Kampta Pakistanlı çocuklar vardı. Perişan bir durumdalardı. Halil bey içlerinden birisine ezan okuma görevi verdi. Hep beraber cemaatle namaz kılıyorlardı. Duymuşlar Halil Bey’in öldüğünü, kampta Meriç şiirini dinliyorlarmış. 

Gelelim “Gülerek Geçtim Meriç” şiirine. Bence bu şiir Yunanistan’daki arkadaşların ağzında marş gibi söylendi. Ancak Yunanistan’a geçen bu şiiri anlar ve ağlardı. Çocuklar bile bu şiiri ezberlemişti.

Eşim bu şiiri yola çıkmadan 3 gün önce kaleme almış. Bana ilk okuttuğunda çok şaşırdım. Halil bey dedim, sen daha oradan geçmeden nasıl bu kadar anlamlı ve duygulu yazdın. Dedi ki, ben bu şiirini oradaki şehitlerin hissiyatını düşünerek yazdım. Bana bir şey olursa bunu yayınlayın, dedi. 

Kamp, hapis, zindan derken 12 gün sonra Atina’ya geldik. Bizi bir misafirhaneye aldılar. İki aile birlikte kalıyorduk. Atina’yı pek sevmedik. Oradan hemen gitmek istedik. Evrakları hazırlattı. Çarşamba yolculuk var dedi. Maalesef o gün yolculuk olamadı. Biraz üzülmüştü. Gece paraları saydı. Nihayet biz bu paralarla ancak 4 defa deneyebiliriz (denemek geçmeye çalışmak). Ben olsun üzülme Allah kerimdir dedim.

MUTLUYDU, HASTA FİLAN DEĞİLDİ

Sabah oldu ev arkadaşlarımız başka bir yere kahvaltıya gittiler. Biz evde dört kişiyiz. Eşim evde bize güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Mutluydu. Hasta filan da değildi. Gel beraber pazara gidelim dedi. Pazardan o kadar çok şey aldı ki ben bile şaşırdım. Markete gittik. Bana dedi ki, gel elini tutayım nasılsa burada kimse görmez.

Eve geldik. Ortanca kızımın morali pek iyi değildi. Ona dedi ki, hazırlan seni döner yemeye götüreceğim. Kendisi tıraşını oldu. Banyoya girmek için hazırlandı. O anda bana seslendi. Bir baktım yere yığılmış. Bilinç yok. Kızımla banyonun dışına çıkardık. Evde yalnızız. Kimseyi tanımıyoruz. Dil bilmiyoruz. Abileri aradım ambulans çağırın diye.

ATİNA YIKILMIŞ, ALTINDA KALMIŞTIM

Apartmanları dolaştım. Kimse yok. Kızım bir saate yakın ağız ve kalp masajı yaptı. Ben de şuursuzca aynı Hz. Hacer gibi oradan oraya deli gibi koşturuyorum. Küçük kızım kanepelerden atlıyor. Ne olur baba ölme! Apartmanın altı doldu insan. Ben balkonda ambulans ambulans diyorum. Sonra abiler geldi. Eşimin kalbi durmuştu. Ben çaresizliğin dibine kadar vurmuş, gurbette çınarımı kaybetmiş, Atina yıkılmış, altında kalmış, kısaca kıyametim kopmuştu. Halil Bey’i ambulansa bindirdiler. Götürdüler. Ama ben iyileşecek gelecek diye bekliyorum. Sonra beni götürdüler. Ve o sözü, dünyayı başıma yıkan, benim yarımı öldüren, Halilin öldü lafını duyunca tek şey düşündüm. Ölmeyi.

BENİ MORGA GÖTÜRDÜLER

Ama ölemezdim. Çünkü ben bir anneydim. Kalbim parça parça Türkiye’deki oğlumu düşündüm. Evdeki kızlarımı gariplerimi düşündüm. Ben onlara nasıl babanız öldü diyecektim. O anda Hz. Meryem gibi “Keşke unutulsaydım, keşke hiç doğmasaydım, bir daha adımı kimse anmasaydı, kaybolup gitseydim.” sözünü söyledim.

Fakat imtihan yaşamak zorundaydım. Allah bana yeter ! dedim. Beni morga götürdüler. Kıyamıyorum Halilimin yüzüne bakmaya. Elini tuttum. Orada değildi. Kıyafetini çıkarmıştı. Tabi bayılmışım. Beni aldılar arabaya bindirdiler. Eve gitmek istemiyorum. Çocuklara ne diyecektim. Sığınağımız, çınarımız, duvarımız yıkıldı mı diyecektim.

ACIMIZI KİMSE ANLAYAMAZDI

Eve geldik. Ahsen bana baktı. Tabi anladı. O da orada düştü bayıldı. Küçük kızım dışarıdaydı. Ona da söylediler. Psikolog gelmişti. Ama psikolog senin yarana ne derman olur. Abiler, ablalar, bütün Yunanistan oraya döküldü. Ama acımızı anlayamazlardı. Akraba yok, kimse yok. Neyse abiler bizi o evden taşıdılar. Başka bir eve gittik. Yanımızda bize destek olan, benim canım arkadaşım ve eşinden Allah razı olsun. Tabi ben hiç iyi değilim. Ne yapacaktık Yunanistan’da. Eşimi Trabzon’a göndermeye karar verdik. Ailesi çok istiyordu. Kabrini hazırlamış, gelmesini bekliyorlardı.

KHK’LI BİR ARKADAŞI NAMAZINI KILDIRDI

Esma Uludağ’ın cenazesini taşıyan şirketle anlaştık. Eşimi otopsi için orada 9 gün beklettiler. O 9 gün bana ölüm gibi geldi. Sonra düşündük, Türkiye’de eşimi yıkamazlar. Orada abiler yıkadı, cenaze namazını bizim arkadaşlarımız kıldırdı. Eşimi en son o cenaze namazında gördüm. El salladım. Ahirette görüşürüz dedim. Tabi bayılmışım. Benden nabız alamıyorlar. Çocuklarım benim etrafımda anne ölme, anne ölme!

Bu arada oğlum haberi alır almaz bayılıyor. Daha dün babamla konuştum diyor. Yapayalnız. Bir iki arkadaşı yanına geliyor. Sonra o da cenazeyi almak için Trabzon’a geliyor. Trabzon havaalanında sadece İhsan ve bir enişte cenazeyi alıyor. Kardeşi korkuyor. Gelip almıyor. Trabzon’da eşim için ‘fetöcülerin elebaşısı geliyor, sakın selasını okutmayın ve namazını kıldırmayın diyor müftülük. Eşimin cenazesini bir KHK’lı arkadaşı kıldırıyor. Rabbim onların namert ellerini eşime sürdürmüyor. Bu arada ben perişan. Abiler bana ne yapalım abla, yola devam mı, yoksa Türkiye’ye mi dönersiniz. O kadar zor bir durum ki… Ne yapacağımı bilmiyorum. Atina bana mezar olmuş, nefes alamıyorum.

POLİS SENİ ALIYOR, KAFESE KOYUYOR

Türkiye’ye dönsem yakalanacağım. Akrabalarım dön ne olur, bir iki yıl yatarsın diyorlar. Ama çocuklarıma bir de bunu yaşatırsam kaldırmazlar. Sonra bir abi bana dedi ki, ‘Abla Halil abi, o namertlerin elini vücuduna sürdürmedi. Siz giderseniz Halil Abi çok üzülür.’

Kızım da ‘Anne babam bizi buraya getirdi, o olsaydı tekrar onlara teslim olmamızı istemezdi’ deyince yola devam etmeye, hicretimizi tamamlamaya karar verdik. Bu arada ben ilaca başladım. Psikolog bir arkadaş bana yardımcı olmaya çalıştı. Kendimizi biraz toparlamaya başlayınca Belçika’da kamp olmadığı için Belçika’ya geçmeye karar verdik.

Ahsen çok zayıflamıştı. 45 kiloya düşmüştü. Panik atak geçiriyordu. 6 defa onunla denedik. Olmadı. Her denememizde Ahsen daha çok yıpranıyordu. Polis seni alıyor, kafese koyuyor, bunlar kolay şeyler değil. Sonra tek denemeye karar verdi ve Elhamdülillah geçti. Belçika’da bir arkadaşımda kaldı. Ben küçük kızımla denemelere devam ettim.

HEPİMİZ YARALI BİR KUŞ GİBİYİZ

Bu arada İhsan da Belçika’ya farklı yollardan geldi. Dış hatlardan teslim oldu. İki ay hapis yattı. Sonra oturum aldı. İki kardeş artık birbirlerine dayanak olmaya başlamıştı. Ben Yunanistan’da 12 defa deneme yaptım. O kadar ayrı bir imtihan ki. Allahım kim bu durumda ve geçmek istiyorsa sen yardım et.

Küçük kızım artık havaalanını görmek istemiyordu. Şimdi bile havaalanı fobisi var. Bir yerde polis ve asker görünce rengi soluyor, hemen elimi tutuyor. Ben 10 Haziran 2019’da Belçika’ya geldim. Eşime haber gönderdim. “Halilim emanetlerine kavuştum.”

Şimdi hepimiz yaralı bir kuş gibiyiz. Birbirimizin yaralarını bazen sarıyor, bazen kanatıyoruz. Ben yarım kaldım, yarım olarak yoluma devam ediyorum. Rabbim beni de onun gibi hizmete hadim eylesin. Çocuklarıma da hakkı ve hakikati göstersin.

Meğer bu yol uzundur
menzili çoktur
derin sular var

ilahisini şimdi hepimiz yaşar olduk.

Bu yaşadıklarımdan hiçbir zaman Rabbime küsmedim. Ben yetim büyüdüm. Annemi 7, babamı 12 yaşında kaybettim. Ama rabbim beni hiç bırakmadı. Her zaman himayesini hissettim. Halilim bana onun bir nimetiydi. Nimeti veren O alan O. Ben yetimken bana sahip çıktı, okuttu, evlendirdi, sağlıklı çocuklar verdi, hizmetle tanıştırdı. Bu kadar nimet vermişken biraz da nikmet olmuş çok mu?

“Rabbim ebedi kavuşmalar nasip etsin”
“Ölüm niçin zor bilir misin? Çünkü onu yaşayan sağdır.”

Halil Dinç, ölümünden bir gün önce ailesiyle birlikte Atina’da.

HALİL DİNÇ’İN HALKIM BENİ ANLAMADI” DİYE SÖYLEYİP SÖYLEYİP AĞLADIĞI “SİTEM” İSİMLİ ŞİİRİ

Haliktan geldiler dedim
Halkım beni tanımadı
Şu ömrümü sebil ettim
Halkım beni tanımadı.

Ben çamur içtim bir nice
Ayaza tipiye durdum
Bal yesin dedim ömrünce
Salkım beni tanımadı

Bir ağaç altı gölgede
Misafirdim her bölgede
Bir yer değil tüm ülkede
Mülküm beni tanımadı

Güzel bir şiirim olsun
Bestesi herdem duyulsun
Mürekkebi kalbden çektim
Kilkim beni tanımadı.

İyi günde kötü günde
Dost sanmışım… attı künde
Güzellikler kaldı dünde..
Bilgim beni tanımadı.

Miractan dönen Nebiyi
Örnek aldım döndüm ona
Görsünler diye iyiyi..
Yetmedim ben yetemedim..
Bir hiç uğruna aldandı.
Halkım beni tanımadı.

Halil Dinç’in cenazesi, Vakfıkebir Çelebi Köyü mezarlığına defnedildi.

Halil Dinç’in “Geçtim Meriç’ten” şiiri vefatının ardından Dil ve Kültür Festivali için bestelenip seslendirildi..

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un kurbanları; müebbet verilen erler

Kimi 5 günlük, kimi 5 aylık erdi. 15 Temmuz’un kurbanı oldular. Müebbet hapis cezasına çarptırılan erlerin sayısı çok daha fazla ama ailelerin çoğu suskun.

BOLD ÖZEL- 15 Temmuz olduğunda; Ahmet Özdemir ve Mustafa Polat 5 günlük, Emirhan Doğancılı 20 günlük, Yasin Akgül 2,5 aylık, Recep Delice de 5 aylık erdi. Tunahan’ın Kurt’un ise terhisine 90 gün vardı. 249 kişinin ölümünden sorumlu tutularak müebbet hapis cezasına çarptırıldılar.

Onlar üç yıldır cezaevinde adaleti bekliyor, anneleri ve babaları da meydanlara çıkıp hak arıyor. İlk iki yıl adalete güvenen, bu yanlıştan dönülür diye çocuklarının cezaevinde olmasına ses çıkarmayan aileler artık çözümü meydanlara çıkmakta buldu. Sesini çıkarmayan, susmayı tercih eden aile sayısı ise çok daha fazla.

Ahmet Özdemir: 15 Temmuz gecesi Metris Kışlasından İBB’nin önüne götürüldü. Acemi Birliğini yaptığı Isparta’dan yola çıkıp pazartesi günü İstanbul’a gelip teslim olmuştu. Hayatında İstanbul’u ilk kez görüyordu. İBB’nin önünde o gece şehit edilen 14 kişinin ölümünden sorumlu tutuldu. Müebbet aldı. Anne Makbule Özdemir, eline kına yakıp askere gönderdi oğlunu. Silivri Cezaevinde.

Mustafa Polat: Mustafa da tıpkı Ahmet gibi Metris’ten İBB’ye götürüldü. Belediye binasının arka tarafındaki depoya nöbetçi olarak bırakılan Polat, olan bitenden habersiz orada beklerken, otelin penceresinden seslenen bir adam söyledikten sonra darbeden haberdar oldu. Korkudan havalandırma borusuna girip saklandığı halde müebbet hapis cezasına çarptırıldı. O da Silivri’de.

Emirhan Doğancılı: Ciğerlerinden iki kez ameliyat olan Emirhan Doğancılı, raporlu olmasına rağmen askere gitmeye karar vermiş bir gençti. Annesi Emine Kaya’ya “Yarın öbür gün askerliğini yapamadı, çürük bu diye kendime laf söyletmem” diyerek teslim oldu. O gece Kartaş Kışlasından Acıbadem Telekom’un önüne götürelen 34 erin arasındaydı. Balistik incelemeleri temiz çıktığı halde 7 müebbet verildi. Hala Silivri’de.

Yasin Akgül: Yasin Akgül de İBB önüne götürülen erler arasında. O gece komutanıyla arasında ilginç bir diyalog yaşanıyor. Komutanı, Yasin’den elindeki silahla halka ateş etmesini emrediyor. Yasin yapamıyor, bir da emrediyor, Yasin yine yapmıyor. Tehdit ediliyor, sıkmazsan ben seni vururm diye ve ayağından vuruluyor. Yasin de müebbet aldı. Şimdi Şakran Cezaevinde. Annesi Fadime Akgül, her hafta çarşamba günleri İzmir’den Ankara’ya gelip oğlunun suçsuz olduğunu meydanlarda haykırıyor.

Tunahan Kurt: Köprü davasında yargılanan Tunahan Kurt, babasının ifadesiyle o gecenin şanslı erlerinden. En az ceza alanlar arasında yer alıyor. 17,5 yıl. Müebbet verilmemesine seviniyor aileler! Tunahn o gece Kartal Maltepe Nurettin Maraşel Kışlasında çıkarılıp köprüye götürülüyor. Köprüye vardıklarında saat 02.19. Önce ZPT’den iniyor, miğferine bir kurşun isabet edince tekrar biniyor ve sabaha kadar çıkmıyor.

Recep Delice: Sivaslı bir ailenin oğlu olan Recep Delice, köyünde çobanlık yapan bir gençti. 4 Şubat 2016’da askere gitti. 15 Temmuz olduğunda 5 aylık erdi. O gece Kuleli’den Boğaz Köprüsüne götürüldü. Kekeme olan Recep, Köprü davalarında doğru dürüst kendini savunamadı bile ve 17,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. O da hala Silivri Cezaevinde.

 

Müebbet verilen 5 günlük erin babası: “Allah onlara da ciğer acısı versin. İnim inim inletsin”

Okumaya devam et

Popular