Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

10 Ekim’de Türkiye’nin katliam karnesini hatırlamak

Bugün 10 Ekim… Türkiye’nin başkenti Ankara’nın göbeğinde 103 vatandaşın katledildiği ve hiçbir resmi görevlinin bu katliamdan dolayı sorumluluk üstlenip istifa etmediği kara günün 4. yıldönümü…

BOLD– Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek seferde en çok kişinin hayatını kaybettiği 10 Ekim Katliamı ne yazık ki modern Türkiye’nin ilk katliamı değil. Sorumluluk alma, devletin şeffaflığı, hukukun üstünlüğü, hesap sorulabilirlik gibi evrensel değerlere sahip olamadığımız sürece ne yazık ki son da olmayacak gibi görünüyor. 4 yıl önce hayatını kaybeden vatandaşlarımızı rahmetle anarken toplumsal yüzleşme yolunda bir adım olabilmesi umuduyla Türkiye’nin katliam geçmişine bir göz atmaya davet ediyoruz.

DERSİM KATLİAMI

Türkiye Cumhuriyeti devletinin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskân”a tabi tutuldu.

Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk, Müslüman, sünni yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.
Seyyit Rıza ve arkadaşları 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmak gerek.
Planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle anlatmıştır: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Dersimliler vergi veriyordu, çocuklarını askere gönderiyordu, merkezi yönetimin idarecilerine karşı gelmiyordu ve Cumhuriyet’e karşı bir tavır içerisinde de değildi.
Tek istedikleri “kendileri gibi” yaşamaktı. Ancak onların bu “iptidai” yaşamı yeni elitleri rahatsız ediyordu. Ulus devlet, farklılık istemezdi.

İstanbul matbuatı karakollara saldırıldığı, askerlerin kesildiği, devlet görevlilerinin yıllardır Dersim’e giremediği, Dersimlilerin vergi vermediği, çocuklarını askere göndermediği yalanlarını basarak dezenformasyon görevini layıkıyla yerine getirdi. Oysa devletin resmi belgeleri bile bu iddiaları yalanlamaktaydı. Ama kimse bunu sormadı, devlet ne diyorsa oydu.

33 KURŞUN

1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Bir bölümü İran topraklarında yaşayan Milan aşiretinin 1943’ün Temmuz ayında büyük bir hayvan sürüsünü kaçırdığı yolundaki ihbarlar üzerine gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran’a kaçtıkları için yakalayamadılar. Bunun sonrasında Özalp’ta yaşayan 40 akraba gözaltına alındı.

Mahkemenin 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp’a gelen Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 kişiyi sorgulanmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi.

İran sınırından koyun kaçakçılığı yapılan köylüleri casuslukla suçlayan Muğlalı, kaymakamın aksi yöndeki ifadesine rağmen köylüleri Yukarı Koçkıran köyü kırsalına götürdü. 33 köylü 28 Temmuz günü Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna dizilerek katledildi. 1947’de emekliye ayrılan Mustafa Muğlalı daha sonra yargılanarak idama mahkum edilse de yaşı gerekçe gösterilerek hapse gönderildi, 1951’de kalp krizinden öldü. Genelkurmay Başkanlığı daha sonra 33 kişinin katledildiği bölgedeki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi.

KANLI 1 MAYIS

1977’nin 1 Mayıs’ında 34 kişinin öldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı İşçi “Bayramı” tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe geçti. İşçi örgütlerinin ve sendikaların öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 500 bin kişi katıldı. Taksim’de gerçekleşen kutlamalarda her şey normal seyrinde başlamıştı. Katılım yüksek olduğundan program başladığında alana girişler halen devam etmekteydi. DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşması sırasında silah sesleri duyuldu. Kalabalık panik halindeyken Sular İdaresi ve İntercontinental Oteli`nin (Bugünkü The Marmara Oteli) üst katlarından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu`na itmeye başladı. 28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirdi, yaklaşık 130 kişi de yaralandı. Ateş açanların kim olduğu, bölgedeki ABD görevlilerinin varlığı, Kazancı Yokuşu’nu tıkayarak birçok ölümün müsebbibi olan kamyonun oraya konmasını kimin emrettiği gibi sorular hiçbir zaman soruşturma konusu olmadı.

MARAŞ KATLİAMI

19 Aralık’ta başlayıp 26 Aralık’ta sona eren ve Aleviler ve sol görüşlü kişiler hedef alındığı katliam 12 Eylül Darbesi’ne gerekçe olarak kullanılan olaylardan biri olarak kabul edilir.
19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, milliyetçi bir film olan Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli filmin gösterimi sırasında patlayıcı madde atıldı. Bombayı kimin attığı tesbit edilemese de şehirde birden “solcular attı” söylentisi çıktı.

Galeyana getirilen kalabalık bir grup ile Türkoğlu ilçesinden getirilen bir grup ülkücüyle birlikte sloganlar atarak Cumhuriyet Halk Partisi il merkezine ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği binalarına saldırdı.

Dönemin Kahramanmaraş valisi Abdülkadir Aksu kente askeri güç gönderilmesini istediğini ancak talebinin uygun görülmediğini söyledi. Emniyet güçlerinin etkisiz kaldığı/bırakıldığı olaylar birkaç gün içinde kitlesel çatışmalara döndü. Mahallelerde barikatların kurulduğu çarpışmalar gerçekleşti.

Saldırılar sonucunda resmi verilere göre 105 kişi öldü, 176 kişi yaralandı, 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. Bölge insanları ise ölü sayısının 500’e yakın olduğunu ifade etmektedir. Sıkı yönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar devam etti. 804 sanıktan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırıldı. İdam ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı.

Yargıtay kararı bozdu, idam cezaları uygulanmadı. Diğer cezalar da 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ertelendi ve suçlular serbest bırakıldı.

ÇORUM KATLİAMI

Çorum’da 1980 Mayıs-Temmuz aylarında meydana gelen olaylar asılsız olduğu sonradan ortaya çıkan “camiler yakıldı” haberleri üzerine başladı. İle dışarıdan kişilerce körüklendiği daha sonra ortaya konan olaylarda Alevi mahallerine saldırılması sonucu çoğu Alevi olmak üzere 57 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı.

SİVAS KATLİAMI

Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı… 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nin yakılması sonucu Pir Sultan Abdal Şenlikleri sebebiyle şehirde bulunan 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatını kaybetti. Hadise saatlerce sürmesine rağmen küçük bir askeri birlikle kolaylıkla bastırılabilecek olaylara bilinçli olarak müdahale edilmediği önemli bir iddia olarak öne sürülse de hiçbir kamu görevlisi bu sebeple ceza almadı.

Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi göz göre göre ölüme terk edildi.

BAŞBAĞLAR KATLİAMI

5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde 33 sivil öldürülüp köyün ateşe verildiği olayı PKK üstlendi. Olaylarla ilgili olarak 20 kişi gözaltına alındı ve haklarında idam ile çeşitli sürelerde hapis cezası istemiyle dava açıldı. Sanıkların 18’i bu davalardan beraat etti, 2’si mahkum edildi

LİCE KATLİAMI

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te 16 kişi öldürüldü, çok sayıda ev ve işyeri yakıldı. Yüzlerce kişi göçe zorlandı. Olaylar Kürt meselesine farklı bakışıyla bilinen ve aynı yılın 17 Şubat’ında şüpheli bir kazada hayatını kaybeden Orgeneral Eşref Bitlis’e yakınlığıyla tanınan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın helikopterden indiği sırada keskin nişancı ateşiyle öldürülmesi üzerine başladı. İlçeye PKK’ların saldırıdğını söyleyen güvenlik güçleri şehri ağır silahlar ve tanklarla abluka altına aldı.

Dönemin Lice Emniyet Amiri Mustafa Özkan da, ifadesinde PKK’lilerin saklandığı iddia edilen, ancak sonradan sivillerin sığındığı anlaşılan Hacı Mehmet Cantürk Camii’nin dönemin Lice Kaymakamı Mustafa Ünlüsoy’un talimatıyla tank, top ve ağır makineli silahlarla vurulduğunu söyledi.

Olayla ilgili olarak daha sonra açılan davanın resmi tutanaklarında o gün ilçeye PKK’nın saldırdığına dair hiçbir bulguya rastlanmadığı yer aldı. Aradan geçen 26 yıla rağmen saldırıya katıldığı tespit edilen bir örgüt mensubu halen mevcut değildir.

21 yıl sonra zamanaşımının bitmesine kısa bir süre kala sorumluluğu olduğu iddia olunan yetkililere dava açıldıysa da bütün sanıklar beraat ettirildi.

ROBOSKİ KATLİAMI

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski bölgesinde 28 Aralık 2011 gecesi saat 21.39 ile 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak sınırından geçen köylülere 4 bomba atıldı. Katırlarla ilerleyen grubun terörist değil kaçakçı olduğu ve bu güzergahın bu amaçla sürekli kullanıldığı bilinmesine rağmen bombalanan grupta 19’u on sekiz yaş altında olmak üzere 34 kişi öldürüldü. Hayatını kaybedenlerin yarısından fazlası Encü ailesindendi.

Köylülerin taleplerine rağmen bölgeye yardım gönderilmedi. Ölenlerin parçalanmış bedenleri aileleri tarafından battaniyelere sarılarak katır sırtında kilometrelerce taşındı.

Ana akım medya, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinde yayımlanan duyuruya kadar konuya yer vermedi. Dönemin başbakanı AKP’li Erdoğan “Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir. Biraz sabredelim ölen 34 kişiyle ilgili yargı kararını bekleyelim. Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum.” dedi.

Emri verenin Erdoğan olup olmadığı halen tartışma konusu. Ancak Roboski Katliamı’ndan sonra Erdoğan’ın gerek Kürt meselesi gerek sair konularda devletin klasik katı güvenlikçi politikalarına yönel(til)mesi de dikkatlerden kaçmadı.

Yılmaz Özdil 6 Ocak 2012’de Hürriyet’teki yazısında “Entel barların romantik tayfası “50 liracık için canını tehlikeye atmak zorunda kalan masum köylü” filan diyor ama… Haftada iki sefer yaptığında, ayda 15 bin lira kazanıyor o masum! Sayın terörist’le sayın kaçakçı arasında katır tepmişe dönmek istemiyorsa, bir karar vermesi lazım artık devletin…” ifadelerini kullanarak Kürtler söz konusu olduğunda sağcı devletçi ile solcu devletçi arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koydu.

Olaydan dolayı hiçbir kamu görevlisi ceza almadı. Aileler devletin verdiği tazminatı kabul etmedi. Ölenlerin yakınlarının kurduğu dernek KHK ile kapatıldı. Ortada tek suçlu (!) olarak ölenler kaldı.

HENDEK OPERASYONLARI

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından memnun olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) milliyetçi rüzgârlar estirerek başlattığı operasyonlarda sivil mahallelerde tank gibi ağır silahlar kullanıldı.

Açılmasına bile bile göz yumulan hendekler bahane edilerek yapılan operasyonlarda 800’e yakın güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi. Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı saldırılarda ölen sivillerin sayısının 2 bini bulduğu ifade ediliyor.

Sivillere ait cesetler günlerce sokakta kaldı, çocuk naaşları dondurucularda saklandı. Uzun sokağa çıkma yasakları günlük hayatı yaşanamaz hale getirildi.

SURUÇ KATLİAMI

20 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde, Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerinin basın açıklaması yaptığı sırada intihar saldırısı düzenlendi. IŞİD’in düzenlemiş olabileceği ifade edilen saldırı 34 kişi hayatını kaybetti, 104 kişi de yaralandı.

Suruç Katliamı’ndan önce güvenlik önlemlerinin alınması amacıyla dönemin kaymakam ve emniyet müdürü ile yapılan toplantıya katılan HDP ve DBP ilçe eş başkanları, toplantıda mutabakat sağlanmasına rağmen alınacak denilen güvenliğin hiçbirinin alınmadığını söyledi.

(HDP) Suruç İlçe Eş Başkanı Suphi Koçyiğit “Normalde ilçenin her yerinde bekleyen polisler o gün ortalıklarda yoktu. O gün Suruç dışında her yerde güvenlik önlemleri alınmıştı, ancak ilçede tek bir önlem yoktu.” diye konuştu.

7 Haziran 2015’te AKP’nin kısmi güç kaybına uğradığı seçimlerden sadece bir buçuk ay sonra gerçekleşen katliamın ardından sosyal medyada AKP yakın hesaplarda “teröristler öldü” şeklinde yorumlar yapıldı.

10 EKİM ANKARA KATLİAMI

Türkiye’nin en kanlı katliamı olan Ankara Katliamı’nın 4. yılında da adalet arayışı sürerken; AKP, 103 kişinin hayatını kaybettiği katliamın dosyasını kapattı, tek bir sorumlu istifa etmedi.
Ankara’da 4 yıl önce bugün, 10 Ekim 2015’te Türkiye’nin en kanlı saldırısı meydana geldi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin “Savaşa inat, barış hemen şimdi” çağrısıyla Ankara’da yapılacak olan “Emek Barış Demokrasi Mitingi”nden önce toplanan binlerce kişi IŞİD’in düzenlediği söylenen canlı bomba saldırısına uğradı. Saldırıda 103 kişi hayatını kaybederken, yüzlerce kişi de yaralandı.

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olamayan AKP’nin “Millet kaosu seçti” sözü, aslında seçimlerden iki gün önce 5 Haziran 2015’te HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bomba ile başlayan bir süreci işaret ediyordu. 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamı bu sürecin en kanlı adımları oldu ve kitleleri korkuyla yönlendiren AKP1 Kasım seçimlerinde o zamana kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara olayından sonra oylarımız arttı.” açıklaması aslında her şeyin itirafıydı ama elbette kimse bu konunun üstüne gitmedi. Aynı Davutoğlu 23 Ağustos 2019’da ise “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok kişi, insan içine çıkamaz. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır.” dedi.

10 Ekim Katliamı ile ilgili olarak hiçbir kamu görevlisi görevi ihmalden soruşturulmadı. Dönemin –seçim sebebiyle- geçici İçişleri Bakanı olan Selami Altınok gazetecilerin “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Güvenlik zaafı yoktur.” şeklinde cevap verirken hemen yanında yer alan Adalet Bakanı Kenan İpek’in gülmesi ise aslında devletin olaya bakışının ifadesiydi.

15 TEMMUZ TENKİL SÜRECİ

7 Haziran- 1 Kasım 2015 tarihleri arasında uyguladığı şiddet ve korku politikasının kitleleri etkilemekteki başarısından emin olan AKP’nin karanlık ortaklarıyla el ele vererek gerçekleştirdiği 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan, yetişmiş insan kaynağını diktatörlüğünün önündeki en büyük engel olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ne karşı misli görülmemiş bir kıyım başlattı. Yüz binlerce insan işinden oldu, binlerce kişi ülkeyi terk etti.

Yaşadığı baskılara dayanamayarak intihar edenlerin sayısı 80’e yaklaşırken Türkiye’yi terk etmeye çalışırken Meriç’te ya da Ege’de boğulanların sayısını ise tam olarak bilmek mümkün değil. Cezaevlerindeki şüpheli ölümler, Gökhan Açıkollu gibi işkenceden öldüğü kesinleşenler, kanserden hayatını kaybedenler düşünüldüğünde 15 Temmuz tenkil süreci şimdiden bu toprakların gördüğü en büyük kıyım haline gelmiş durumda. Üstelik etkileri hala devam eden ve öyle görülüyor ki en az bir nesil daha devam edecek. Toplumsal yapıda ve adalet kavramında açılan yaranın tamiri ise çok daha uzun sürecek.

BOLD ÖZEL

İdare Mahkemesinden delilsiz ‘şifahi’ adalet

15 Temmuz’un ardından KHK’larla ihraç edilenlere yönelik hukuksuz kararlara bir yenisi daha eklendi. Bir ihbar üzerine açılan ceza davasından beraat eden KHK’lı, ihracının iptali için Ankara 24. İdare Mahkemesine dava açtı. Mahkeme, dosyada delil bulamayınca MİT’in şifahi(sözlü) olarak verdiği bilgiye dayanarak davayı reddetti.

BOLD – Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi, ceza davasından beraat eden KHK’lının ihracına karşı açtığı davayı reddetti. Mahkeme herhangi bir delile yer vermediği gerekçeli kararında emniyet ve MİT Bölge Başkanlığının şifahi(sözlü) bilgilendirmesini ihraç için yeterli buldu.

KHK’yla ihraç edilen bir kişi, hakkındaki ihbar üzerine gözaltına alınıp tutuklanması talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevkedildi. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklama talebini reddetti. Hakkında açılan davadan da tanığın beyanlarını reddetmesi üzerine beraat etti. Ancak OHAL Komisyonu memuriyete iadesine dair başvuruyu reddedince KHK’lı Ankara 24. İdare Mahkemesine dava açtı.

İSTİHBARATIN ŞİFAHI BİLGİSİYLE KARAR VERDİ

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi, Emniyet ve MİT Bölge Başkanlığının KHK’lı kişinin cemaat ile irtibatının bulunduğu yönündeki ‘şifahi’ bilgilendirmesini yeterli bularak davayı reddetti. Mahkemenin gerekçeli kararında, “…emniyet istihbaratında ve MİT Bölge Başkanlığından verilen şifahi bilgide kişinin yoğun olarak FETÖ mensupları ile ilişki içerisinde olduğu ve onlarla yoğun bir şekilde irtibat ve ilişkisinin bulunduğu bildirilmiştir” denildi.

Ankara 24. İdare Mahkemesinin hukuksuz ‘şifahi’ kararı.

Sedat Peker’in son videosu Hizmet Hareketine kurulan tuzağı deşifre etti

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Mikrofonu açık unutan Prof. Dr. Ahmet Özmen online derste nasıl torpil yaptığını anlattı

Sakarya Üniversitesi’nde online canlı ders sırasında mikrofonunu açık unutan Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özmen, staj alımlarında nasıl torpil yaptığını detaylarıyla anlattı.

BOLD – Sakarya Üniversitesi Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi Yazılım Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özmen’in online dersi sırasında bir öğretim görevlisi arkadaşı yanına geliyor. Özmen, arkadaşıyla konuşabilmek için bilgisayar başındaki öğrencilerine “Derse 5 dakika ara veriyorum” diyerek kamerasını kapatıyor ancak mikrofonunu açık unutuyor.

KİMSEYE YAYMAMALI!

Özmen, öğretim görevlisi arkadaşına, kendisine bir başvuru geldiğini, BAUM (Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi) müdürü ve bölüm başkanı olduğunu söylediğini aktarıyor. Başvuru sahibinin gelip staj yapabileceğini ama kimseye yaymaması gerektiğini ise özellikle vurguluyor.

“DAYISI BİZDE PROFESÖR”

Özmen’in bu ifadelerinin ardından arkadaşı da “Bizde profesör dayısı, ben tanımıyorum” diyerek torpil rezaletini deşifre ediyor. Daha sonra Ahmet Özmen, kendi yeğeninin de geleceğini anlatıyor.

Ardından derse döndüğünde mikrofonun açık olduğunu fark eden Prof. Dr. Özmen, öğrencilere “Sorun yok siz de duymuş oldunuz biz böyle arada konuşuyoruz zaten mesele değil” diyor.

EKŞİ SÖZLÜK VE TWITTER TAKİPTE

Torpil skandalıyla ilgili Ekşi Sözlük’te “06.05.2021 saü’de torpil rezaleti” başlığı açıldı. Twitter’da de #meseledeğil etiketi altında rezalete tepki yağdı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevlerinde kaç insan koronavirüsten öldü?

Türkiye’yi Mart 2020’de etkilemeye başlayan koronavirüs salgınının üzerinden 14 ay geçti. Bu süre içinde cezaevlerinde Kovid-19 nedeniyle resmi açıklamaya göre 9, İHD’nin araştırmasına göre 17 insan hayatını kaybetti. Bold Medya olarak ise koronavirüs nedeniyle ölen; adını, yaşını, ölüm tarihini, kaldığı cezaevini tespit ettiğimiz mahpus sayısı 14.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ANALİZ 

Bir hafta içinde Türkiye cezaevlerinde 3 insan koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Afyon Bolvadin Cezaevinde virüs kapan makine mühendisi Ali Orhan 4 Mayıs’ta, Çanakkale E Tipi Cezaevinde hastalanan Yrd. Doç. Halil Şimşek 5 Mayıs’ta, Silivri 5 Nolu Cezaevinde korona olan eski yarbay Erdal Kılınç ise 12 Mayıs’ta öldü.

Türkiye’yi 14 Mart 2020’de etkisi altına alan salgın nedeniyle bugüne kadar cezaevlerinde kaç kişi öldü? Ceza ve Tevkifleri Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı 9 rakamı doğru mu? İnsan hakları dernekleri bu konuda ne diyor?

DOKUZ MAHPUS MU, YOKSA 17 MAHPUS MU?

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 18 Şubat’ta yaptığı resmi açıklamaya göre 14 Mart 2020’den itibaren cezaevlerinde 240 Kovid-19 vakası görüldü. Bu vakalar arasında bulunan 9 hükümlü virüse bağlı olarak yaşamını yitirdi. 18 Şubat’tan sonra medyaya yansıyan ölüm sayısı 4.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1 Nisan’da açıkladığı 2020 Cezaevleri Hak İhlalleri raporuna göre ise 14 Mart 2020’den itibaren Türkiye cezaevlerinde 17 mahpus koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Raporda ayrıca 20 farklı hapishaneden 489 tutuklunun Kovid-19’a yakalandığına dair İHD’ye başvuru yapıldığı bilgisi yer aldı.

TEADAVİ VE MUAYENE TALEPLERİNE GEÇ CEVAP VERİLİYOR

Resmi rakamlara göre cezaevlerinde şu anda 276 bin tutuklu var. İHD’nin raporuna göre Türkiye hapishaneleri mahpus sayısı bakımından tarihinin en yoğun dönemini yaşıyor ve bu durum yoğun hak ihlâllerini de beraberinde getiriyor. İHD raporunda, koronavirüs belirtisi gösterenlerin “muayene ve tedavi taleplerinin karşılanmadığı ya da geç cevap verildiğine” ilişkin çok sayıda başvuru aldıklarını belirtiyor.

Bold Medya olarak bizim yaptığımız araştırmaya göre ise 14 Mart 2020’den itibaren cezaevlerinde koronavirüs nedeniyle ölen; adını, yaşını, mesleğini, ölüm tarihini ve kaldığı cezaevini tespit edebildiğimiz kişi sayısı 14. Arif Yıldırım ve İsmet Nice adlı iki mahpus dışında hepsinin de fotoğrafına ulaştık. İşte o isimler…

1- Mehmet Yeter (70), 3 Nisan 2020, Bafra T Tipi Cezaevi ve Samsun Cezaevi.

2- İsmet Nice (60), 4 Nisan 2020, Şakran Cezaevi (fotoğrafına ulaşamadık).

3- Arif Yıldırım (70), 14 Nisan 2020, Ankara Sincan Cezaevi (fotoğrafına ulaşamadık).

4- Veysel Atasoy, polis, 12 Eylül 2020, Kütahya Tavşanlı Cezaevi.

5- Yunus Gökgöz (30), memur, 10 Ekim 2020, İzmir Buca Cezaevi.

6- Hüseyin Özen (49), Bursa Telekom Bölge Müdür Yardımcısı, 14 Kasım 2020, Bursa H Tipi Cezaevi.

7- Kemal Polat (68), emekli şoför, 6 Aralık 2020, Kahramanmaraş Türkoğlu.

8- Metin Yücel (51), Avukat, 18 Ocak 2021, Düzce Cezaevi.

9- Kahraman Sezer, Diyarbakır Çevik Kuvvet eski Şube Müdürü, 30 Ocak 2021, İskenderun T Tipi Cezaevi.

10- Ersoy Karamustafa (44), Din Kültürü Öğretmeni, 13 Şubat 2021, Manisa T Tipi.

11- Önder Ateş (45), İngilizce öğretmeni, 3 Mart 2021, Samsun T Tipi Cezaevi.

12- Ali Orhan (56), makine mühendisi, 4 Mayıs 2021, Afyon Bolvadin Cezaevi (12 Nisan’da tahliye edilmişti).

13- Yrd. Doç. Halil Şimşek (53), 5 Mayıs 2021, Çanakkale E Tipi Cezaevi.

14- Yarbay Erdal Kılınç (48), 12 Mayıs 2021, Silivri 5 Nolu Cezaevi.

VAKALAR SAKLANIYOR MU?

Salgın başladığından bu yana cezaevlerindeki koronavirüs vakalarının saklandığı bilinen bir gerçek. Sincan Cezaevinde virüs kaptıktan sonra 14 Nisan 2020’de hayatını kaybeden 70 yaşındaki Arif Yıldırım’ın ölüm nedenini ortaya çıkardığı için insan hakları savunucusu HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında soruşturma başlatıldı. Gergerlioğlu ayrıca geçen yıl haziran ayında “Dalaman Açık Cezaevi’nden tahliye olduktan sonra vefat eden başka bir mahpus da var. Tahliye sonrası aileyle konuştum. Nusaybin’de yaşıyorlar. Bu mahpus da koronadan öldü.” demişti.

ÇELİŞKİLİ RESMİ AÇIKLAMALAR

Cezaevlerindeki vakaların saklandığına dair en kuvvetli delil, 3 Nisan 2020’de Samsun Cezaevinde koronavirüse yakalanıp ölen Mehmet Yeter ile ilgili iki ayrı resmi kurumdan yapılan çelişkili açıklamaydı. Samsun Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün 3 Nisan 2020’de yaptığı, Cumhuriyet Savcısı Serhan Güven imzalı açıklamaya göre Mehmet Yeter, Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve cenazenin bekletilmesi riskli olduğu için ailesine ulaşılmadan hemen defnedildi. Yeter’in ailesi ölümden ancak 5 gün sonra haberdar edildi ve oğlu Ferhat Yeter bu olaya isyan etti.

Sosyal medyada çok tepki çeken bu ölüm sonrasında 8 Nisan 2020’de Bafra Cumhuriyet Başsavcılığı ikinci bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve Mehmet Yeter’in koronavirüs nedeniyle değil, bacağındaki kangrene bağlı olarak hayatını kaybettiği ve ailesine de haber verildiği açıklandı.

Samsun ve Bafra olmak üzere iki cumhuriyet savcılığından açıklama yapılmasını nedeni; seker hastası Mehmet Yeter, 3 yıl Bafra Cezaevinde kaldıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle 16 Mart’ta Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Hastanesi’ne yatırıldı. Bir hafta sonra sol bacağı kangren nedeniyle kesildi. 26 Mart’ta taburcu edilen Yeter, Samsun Cezaevine gönderildi. Burada tekrar fenalaşan Yeter, 3 Nisan 2020’de öldü. Hangi açıklama doğru ve akla daha yatkın? Hemen defnedilmesini talimat veren 3 Nisan’daki mi, yoksa ölümünden 5 gün sonra yapılan açıklama mı?

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0