Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

10 Ekim’de Türkiye’nin katliam karnesini hatırlamak

Bugün 10 Ekim… Türkiye’nin başkenti Ankara’nın göbeğinde 103 vatandaşın katledildiği ve hiçbir resmi görevlinin bu katliamdan dolayı sorumluluk üstlenip istifa etmediği kara günün 4. yıldönümü…

BOLD– Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek seferde en çok kişinin hayatını kaybettiği 10 Ekim Katliamı ne yazık ki modern Türkiye’nin ilk katliamı değil. Sorumluluk alma, devletin şeffaflığı, hukukun üstünlüğü, hesap sorulabilirlik gibi evrensel değerlere sahip olamadığımız sürece ne yazık ki son da olmayacak gibi görünüyor. 4 yıl önce hayatını kaybeden vatandaşlarımızı rahmetle anarken toplumsal yüzleşme yolunda bir adım olabilmesi umuduyla Türkiye’nin katliam geçmişine bir göz atmaya davet ediyoruz.

DERSİM KATLİAMI

Türkiye Cumhuriyeti devletinin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskân”a tabi tutuldu.

Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk, Müslüman, sünni yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.
Seyyit Rıza ve arkadaşları 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmak gerek.
Planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle anlatmıştır: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Dersimliler vergi veriyordu, çocuklarını askere gönderiyordu, merkezi yönetimin idarecilerine karşı gelmiyordu ve Cumhuriyet’e karşı bir tavır içerisinde de değildi.
Tek istedikleri “kendileri gibi” yaşamaktı. Ancak onların bu “iptidai” yaşamı yeni elitleri rahatsız ediyordu. Ulus devlet, farklılık istemezdi.

İstanbul matbuatı karakollara saldırıldığı, askerlerin kesildiği, devlet görevlilerinin yıllardır Dersim’e giremediği, Dersimlilerin vergi vermediği, çocuklarını askere göndermediği yalanlarını basarak dezenformasyon görevini layıkıyla yerine getirdi. Oysa devletin resmi belgeleri bile bu iddiaları yalanlamaktaydı. Ama kimse bunu sormadı, devlet ne diyorsa oydu.

33 KURŞUN

1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde 33 köylü 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Bir bölümü İran topraklarında yaşayan Milan aşiretinin 1943’ün Temmuz ayında büyük bir hayvan sürüsünü kaçırdığı yolundaki ihbarlar üzerine gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran’a kaçtıkları için yakalayamadılar. Bunun sonrasında Özalp’ta yaşayan 40 akraba gözaltına alındı.

Mahkemenin 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp’a gelen Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 kişiyi sorgulanmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi.

İran sınırından koyun kaçakçılığı yapılan köylüleri casuslukla suçlayan Muğlalı, kaymakamın aksi yöndeki ifadesine rağmen köylüleri Yukarı Koçkıran köyü kırsalına götürdü. 33 köylü 28 Temmuz günü Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna dizilerek katledildi. 1947’de emekliye ayrılan Mustafa Muğlalı daha sonra yargılanarak idama mahkum edilse de yaşı gerekçe gösterilerek hapse gönderildi, 1951’de kalp krizinden öldü. Genelkurmay Başkanlığı daha sonra 33 kişinin katledildiği bölgedeki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi.

KANLI 1 MAYIS

1977’nin 1 Mayıs’ında 34 kişinin öldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı İşçi “Bayramı” tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe geçti. İşçi örgütlerinin ve sendikaların öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 500 bin kişi katıldı. Taksim’de gerçekleşen kutlamalarda her şey normal seyrinde başlamıştı. Katılım yüksek olduğundan program başladığında alana girişler halen devam etmekteydi. DİSK Başkanı Kemal Türkler’in konuşması sırasında silah sesleri duyuldu. Kalabalık panik halindeyken Sular İdaresi ve İntercontinental Oteli`nin (Bugünkü The Marmara Oteli) üst katlarından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.

İnsanlar panik halde kaçmaya çalışırken panzerler de kalabalığın arasına doğru girmeye ve kitleleri sıkıştırarak Kazancı Yokuşu`na itmeye başladı. 28 kişi ezilme ya da boğulma nedeniyle, 5 kişi vurulma nedeniyle, 1 kişi de panzer altında kalarak yaşamını yitirdi, yaklaşık 130 kişi de yaralandı. Ateş açanların kim olduğu, bölgedeki ABD görevlilerinin varlığı, Kazancı Yokuşu’nu tıkayarak birçok ölümün müsebbibi olan kamyonun oraya konmasını kimin emrettiği gibi sorular hiçbir zaman soruşturma konusu olmadı.

MARAŞ KATLİAMI

19 Aralık’ta başlayıp 26 Aralık’ta sona eren ve Aleviler ve sol görüşlü kişiler hedef alındığı katliam 12 Eylül Darbesi’ne gerekçe olarak kullanılan olaylardan biri olarak kabul edilir.
19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, milliyetçi bir film olan Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli filmin gösterimi sırasında patlayıcı madde atıldı. Bombayı kimin attığı tesbit edilemese de şehirde birden “solcular attı” söylentisi çıktı.

Galeyana getirilen kalabalık bir grup ile Türkoğlu ilçesinden getirilen bir grup ülkücüyle birlikte sloganlar atarak Cumhuriyet Halk Partisi il merkezine ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği binalarına saldırdı.

Dönemin Kahramanmaraş valisi Abdülkadir Aksu kente askeri güç gönderilmesini istediğini ancak talebinin uygun görülmediğini söyledi. Emniyet güçlerinin etkisiz kaldığı/bırakıldığı olaylar birkaç gün içinde kitlesel çatışmalara döndü. Mahallelerde barikatların kurulduğu çarpışmalar gerçekleşti.

Saldırılar sonucunda resmi verilere göre 105 kişi öldü, 176 kişi yaralandı, 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi. Bölge insanları ise ölü sayısının 500’e yakın olduğunu ifade etmektedir. Sıkı yönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar devam etti. 804 sanıktan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırıldı. İdam ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı.

Yargıtay kararı bozdu, idam cezaları uygulanmadı. Diğer cezalar da 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ertelendi ve suçlular serbest bırakıldı.

ÇORUM KATLİAMI

Çorum’da 1980 Mayıs-Temmuz aylarında meydana gelen olaylar asılsız olduğu sonradan ortaya çıkan “camiler yakıldı” haberleri üzerine başladı. İle dışarıdan kişilerce körüklendiği daha sonra ortaya konan olaylarda Alevi mahallerine saldırılması sonucu çoğu Alevi olmak üzere 57 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı.

SİVAS KATLİAMI

Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı… 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nin yakılması sonucu Pir Sultan Abdal Şenlikleri sebebiyle şehirde bulunan 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatını kaybetti. Hadise saatlerce sürmesine rağmen küçük bir askeri birlikle kolaylıkla bastırılabilecek olaylara bilinçli olarak müdahale edilmediği önemli bir iddia olarak öne sürülse de hiçbir kamu görevlisi bu sebeple ceza almadı.

Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi göz göre göre ölüme terk edildi.

BAŞBAĞLAR KATLİAMI

5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde 33 sivil öldürülüp köyün ateşe verildiği olayı PKK üstlendi. Olaylarla ilgili olarak 20 kişi gözaltına alındı ve haklarında idam ile çeşitli sürelerde hapis cezası istemiyle dava açıldı. Sanıkların 18’i bu davalardan beraat etti, 2’si mahkum edildi

LİCE KATLİAMI

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te 16 kişi öldürüldü, çok sayıda ev ve işyeri yakıldı. Yüzlerce kişi göçe zorlandı. Olaylar Kürt meselesine farklı bakışıyla bilinen ve aynı yılın 17 Şubat’ında şüpheli bir kazada hayatını kaybeden Orgeneral Eşref Bitlis’e yakınlığıyla tanınan Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın helikopterden indiği sırada keskin nişancı ateşiyle öldürülmesi üzerine başladı. İlçeye PKK’ların saldırıdğını söyleyen güvenlik güçleri şehri ağır silahlar ve tanklarla abluka altına aldı.

Dönemin Lice Emniyet Amiri Mustafa Özkan da, ifadesinde PKK’lilerin saklandığı iddia edilen, ancak sonradan sivillerin sığındığı anlaşılan Hacı Mehmet Cantürk Camii’nin dönemin Lice Kaymakamı Mustafa Ünlüsoy’un talimatıyla tank, top ve ağır makineli silahlarla vurulduğunu söyledi.

Olayla ilgili olarak daha sonra açılan davanın resmi tutanaklarında o gün ilçeye PKK’nın saldırdığına dair hiçbir bulguya rastlanmadığı yer aldı. Aradan geçen 26 yıla rağmen saldırıya katıldığı tespit edilen bir örgüt mensubu halen mevcut değildir.

21 yıl sonra zamanaşımının bitmesine kısa bir süre kala sorumluluğu olduğu iddia olunan yetkililere dava açıldıysa da bütün sanıklar beraat ettirildi.

ROBOSKİ KATLİAMI

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski bölgesinde 28 Aralık 2011 gecesi saat 21.39 ile 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak sınırından geçen köylülere 4 bomba atıldı. Katırlarla ilerleyen grubun terörist değil kaçakçı olduğu ve bu güzergahın bu amaçla sürekli kullanıldığı bilinmesine rağmen bombalanan grupta 19’u on sekiz yaş altında olmak üzere 34 kişi öldürüldü. Hayatını kaybedenlerin yarısından fazlası Encü ailesindendi.

Köylülerin taleplerine rağmen bölgeye yardım gönderilmedi. Ölenlerin parçalanmış bedenleri aileleri tarafından battaniyelere sarılarak katır sırtında kilometrelerce taşındı.

Ana akım medya, ertesi gün Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinde yayımlanan duyuruya kadar konuya yer vermedi. Dönemin başbakanı AKP’li Erdoğan “Uludere’yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir. Biraz sabredelim ölen 34 kişiyle ilgili yargı kararını bekleyelim. Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum.” dedi.

Emri verenin Erdoğan olup olmadığı halen tartışma konusu. Ancak Roboski Katliamı’ndan sonra Erdoğan’ın gerek Kürt meselesi gerek sair konularda devletin klasik katı güvenlikçi politikalarına yönel(til)mesi de dikkatlerden kaçmadı.

Yılmaz Özdil 6 Ocak 2012’de Hürriyet’teki yazısında “Entel barların romantik tayfası “50 liracık için canını tehlikeye atmak zorunda kalan masum köylü” filan diyor ama… Haftada iki sefer yaptığında, ayda 15 bin lira kazanıyor o masum! Sayın terörist’le sayın kaçakçı arasında katır tepmişe dönmek istemiyorsa, bir karar vermesi lazım artık devletin…” ifadelerini kullanarak Kürtler söz konusu olduğunda sağcı devletçi ile solcu devletçi arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koydu.

Olaydan dolayı hiçbir kamu görevlisi ceza almadı. Aileler devletin verdiği tazminatı kabul etmedi. Ölenlerin yakınlarının kurduğu dernek KHK ile kapatıldı. Ortada tek suçlu (!) olarak ölenler kaldı.

HENDEK OPERASYONLARI

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından memnun olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) milliyetçi rüzgârlar estirerek başlattığı operasyonlarda sivil mahallelerde tank gibi ağır silahlar kullanıldı.

Açılmasına bile bile göz yumulan hendekler bahane edilerek yapılan operasyonlarda 800’e yakın güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi. Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı saldırılarda ölen sivillerin sayısının 2 bini bulduğu ifade ediliyor.

Sivillere ait cesetler günlerce sokakta kaldı, çocuk naaşları dondurucularda saklandı. Uzun sokağa çıkma yasakları günlük hayatı yaşanamaz hale getirildi.

SURUÇ KATLİAMI

20 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde, Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerinin basın açıklaması yaptığı sırada intihar saldırısı düzenlendi. IŞİD’in düzenlemiş olabileceği ifade edilen saldırı 34 kişi hayatını kaybetti, 104 kişi de yaralandı.

Suruç Katliamı’ndan önce güvenlik önlemlerinin alınması amacıyla dönemin kaymakam ve emniyet müdürü ile yapılan toplantıya katılan HDP ve DBP ilçe eş başkanları, toplantıda mutabakat sağlanmasına rağmen alınacak denilen güvenliğin hiçbirinin alınmadığını söyledi.

(HDP) Suruç İlçe Eş Başkanı Suphi Koçyiğit “Normalde ilçenin her yerinde bekleyen polisler o gün ortalıklarda yoktu. O gün Suruç dışında her yerde güvenlik önlemleri alınmıştı, ancak ilçede tek bir önlem yoktu.” diye konuştu.

7 Haziran 2015’te AKP’nin kısmi güç kaybına uğradığı seçimlerden sadece bir buçuk ay sonra gerçekleşen katliamın ardından sosyal medyada AKP yakın hesaplarda “teröristler öldü” şeklinde yorumlar yapıldı.

10 EKİM ANKARA KATLİAMI

Türkiye’nin en kanlı katliamı olan Ankara Katliamı’nın 4. yılında da adalet arayışı sürerken; AKP, 103 kişinin hayatını kaybettiği katliamın dosyasını kapattı, tek bir sorumlu istifa etmedi.
Ankara’da 4 yıl önce bugün, 10 Ekim 2015’te Türkiye’nin en kanlı saldırısı meydana geldi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin “Savaşa inat, barış hemen şimdi” çağrısıyla Ankara’da yapılacak olan “Emek Barış Demokrasi Mitingi”nden önce toplanan binlerce kişi IŞİD’in düzenlediği söylenen canlı bomba saldırısına uğradı. Saldırıda 103 kişi hayatını kaybederken, yüzlerce kişi de yaralandı.

7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olamayan AKP’nin “Millet kaosu seçti” sözü, aslında seçimlerden iki gün önce 5 Haziran 2015’te HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bomba ile başlayan bir süreci işaret ediyordu. 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamı bu sürecin en kanlı adımları oldu ve kitleleri korkuyla yönlendiren AKP1 Kasım seçimlerinde o zamana kadarki en yüksek oy oranına ulaştı.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ankara olayından sonra oylarımız arttı.” açıklaması aslında her şeyin itirafıydı ama elbette kimse bu konunun üstüne gitmedi. Aynı Davutoğlu 23 Ağustos 2019’da ise “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok kişi, insan içine çıkamaz. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır.” dedi.

10 Ekim Katliamı ile ilgili olarak hiçbir kamu görevlisi görevi ihmalden soruşturulmadı. Dönemin –seçim sebebiyle- geçici İçişleri Bakanı olan Selami Altınok gazetecilerin “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Güvenlik zaafı yoktur.” şeklinde cevap verirken hemen yanında yer alan Adalet Bakanı Kenan İpek’in gülmesi ise aslında devletin olaya bakışının ifadesiydi.

15 TEMMUZ TENKİL SÜRECİ

7 Haziran- 1 Kasım 2015 tarihleri arasında uyguladığı şiddet ve korku politikasının kitleleri etkilemekteki başarısından emin olan AKP’nin karanlık ortaklarıyla el ele vererek gerçekleştirdiği 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan, yetişmiş insan kaynağını diktatörlüğünün önündeki en büyük engel olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ne karşı misli görülmemiş bir kıyım başlattı. Yüz binlerce insan işinden oldu, binlerce kişi ülkeyi terk etti.

Yaşadığı baskılara dayanamayarak intihar edenlerin sayısı 80’e yaklaşırken Türkiye’yi terk etmeye çalışırken Meriç’te ya da Ege’de boğulanların sayısını ise tam olarak bilmek mümkün değil. Cezaevlerindeki şüpheli ölümler, Gökhan Açıkollu gibi işkenceden öldüğü kesinleşenler, kanserden hayatını kaybedenler düşünüldüğünde 15 Temmuz tenkil süreci şimdiden bu toprakların gördüğü en büyük kıyım haline gelmiş durumda. Üstelik etkileri hala devam eden ve öyle görülüyor ki en az bir nesil daha devam edecek. Toplumsal yapıda ve adalet kavramında açılan yaranın tamiri ise çok daha uzun sürecek.

BOLD ÖZEL

Parkinsonlu tutuklunun cezası bitti ama tahliye yok!

Dört yıldır cezaevinde tutulan ileri derecede Parkinson hastası Türkçe öğretmeni Bilal Sel, denetimli serbestlik zamanı geldiği halde tahliye edilmiyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Sendika üyeliği, çocuğunu gönderdiği okul ve Bankasya hesabı nedeniyle tutuklanan Türkçe öğretmeni Bilal Sel, hasta olduğu halde 4 yıldır cezaevinde. 6 yıl 8 aylık cezasının yatarı geçen hafta bitmesine rağmen, cezayı Yargıtay onaylamadığı için serbest bırakılmadı.

14 yıllık öğretmen Bilal Sel, 29 Temmuz 2016’da tutuklandı. Önce Kırşehir Cezaevine gönderildi. 2013’te yakalandığı hastalığı cezaevinde daha da ilerleyince adli tıp kararıyla Temmuz 2019’da Metris Rehabilitasyon Tipi Cezaevine sevk edildi.

Sel, rapor için Adli Tıp Kurumuna 5 kez tekerlekli sandalye ile götürüldü.  Kişisel ihtiyaçlarını tek başına görmekte zorlandığı halde her seferinde ‘cezaevine kalabilir’ raporu verildi. Kendisini muayene eden doktorlarda biri “Biz seni hala tahliye etmedik mi?” derken, diğeri “İçerisiyle dışarısı arasında senin için ne fark var” diyebildi.

15 yıllık evli olan Bilal Sel’in 1 kızı bulunuyor. İstanbul Metris 2 Nolu Rehabilitasyon Tipi Cezaevi, 2018.

“3 KEZ DÜŞTÜ, BEYNİNDE HASAR OLUŞTU”

Bilal Sel ile en son şubat ayında görüşebildiklerini söyleyen eşi, “Orada yapayalnız kalıyor. Bu yıl içinde 3 kez düştü, beyninde hasar oluştu. Doktorlar rapora yazdılar bunu. Kırşehir’e nakledilmesi için başvurduk ama kabul edilmedi.” dedi.

Bilal Sel, genellikle ileri yaşlılarda görülen Parkinson’a 30’lu yaşlarında yakalandı. Yeni doğmuş bir bebek gibi yürüyor. Adımını başlatamıyor, yürümeye başlayınca da kendini durduramıyor. Vücut öne gidiyor, ayakları geride kalıyor. Duvarlara tutunarak adım atıyor. Sağ kolu, omzu, dili sallanıyor. Dönem dönem konuşması bozuluyor. Ağzı içe doğru kasılıyor. Sağ elini kullanmıyor.

Bilal Sel’in eşi Eylül 2019’da eşinin hapiste yaşadıklarını Bold Medya’ya anlatmıştı. 

İstanbul Metris 2 Nolu Rehabilitasyon Tipi Cezaevi, 2019.

Bilal Sel, 15 yıl Ankara Şereflikoçhisar’da Türkçe öğretmenliği yaptı.

Adli Tıp doktorundan hasta tutukluya: Senin için içeriyle dışarının ne farkı var!

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Sürgün akademisyen Şadi Aydın: “Üniversiteye atanan kayyum 5 bin kitabıma el koydu”

Mevlana ve Mevlevilik alanında Türkiye’deki sayılı uzmanlardan biri olan sürgün akademisyen Şadi Aydın, kayyumun el koyduğu 5 bin kitabını geri alabilmenin yollarını arıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Sürgün akademisyen Doç. Dr. Şadi Aydın, Türkiye’de sayıları çok az olan Mevlana ve Mevlevilik uzmanı akademisyenlerden biri.

KHK ile kapatılan Mevlana Üniversitesi çatısı altında birçok kitap hazırladı ve makaleler yazdı. Farsça’dan çevirdiği çok kıymetli eserler var. Mevleviliğin kurucusu, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in Divânı ve yine sürgünde tamamladığı Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in Mâarif adlı meşhur eseri bunlardan bazıları.

26 Temmuz 2016’da Türkiye’den ayrılmaya karar veren ve artık akademik hayatını Almanya’da sürdüren Aydın, tüm bu çalışmalarını, 1000’i nadide olmak üzere 5 bin kitabın bulunduğu şahsi kütüphanesinde yaptı. Üniversitede yöneticiliğini yaptığı Mevlana Araştırmaları Merkezindeki çalışma odasında yer alan kütüphanesindeki kitaplar ise artık yok. Üniversite KHK ile kapatılınca Aydın’ın kitaplarına el kondu ve daha sonra Mevlana Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi’ne devredildi. Şu anda kitaplarının akıbetini bilmiyor, böyle değerli eserlerin sahaflara satıldığına dair rivayetler var.

İki yıldır kütüphanesine ulaşmak için Selçuk Üniversitesi‘ne dilekçe gönderdiğini söyleyen Şadi Aydın, “Kütüphanemi geri almak için Selçuk Üniversitesi yöneticilerine iki defa dilekçe yazmama rağmen bir cevap alamadım. Ülke Moğollardan bugüne böyle bir zulme maruz kalmadı. Kütüphanemi geri istiyorum” diyor.

Kütüphanesindeki her kitabın ayrı bir hikayesi olduğunu belirten Şadi Aydın, Türkiye’den ayrılırken nasıl bir kültür hazinesi bıraktığını ve kitaplarının başına ne geldiğini Bold’a anlattı.

Şadi Aydın, Konya Mevlana Araştırmaları Merkezindeki çalışma odasında kızıyla birlikte.

15 Temmuz günü yine üniversitedeki odanızda mıydınız?

O gün haftanın son günüydü. Her zaman olduğu gibi yine Mevlana Üniversitesi’nde derse girmiş çıkmış, yorulmuş, öğleden sonra ise Bahaeddin Veled hazretlerinin Mâarif adlı eserinin tercümesiyle meşgul olmuş ve bitkin bir halde eve dönmüştüm ki bir süre sonra tiyatro canlı olarak televizyonlardan naklen verilmeye başlandı.

Sonrasında sizin için süreç nasıl işledi?

Sözde darbeden önce üniversitemize kayyım atanmıştı. 15 Temmuz’dan bir hafta sonra Mevlana Üniversitesi diğer 15 vakıf üniversitesiyle birlikte KHK ile kapatıldı. Dünya tarihinde bu olayın benzeri yoktur. Bu durum üniversite ve bilim tarihine kara bir yazı ile kaydedildi. Türkiye’de bırakın ilim ve bilimle ilgilenme imkanını yaşama imkanının dahi kalmadığını düşünerek yurt dışına çıktım. Çok kısıtlı imkanlarla bilime katkıda bulunmaya çalıştım. Yarım kalan bazı makale ve kitap çalışmalarımı bitirerek yayımladım. Mevlana Üniversitesi’nde çalışma odamda kalan şahsi kütüphanemin yokluğu beni kaynaklara ulaşma noktasında epey zorladı.

Üniversiteden ayrıldığınızda kitaplarınızı niye almadınız ki?

23 Temmuz 2016 tarihinde üniversitemiz KHK ile kapatılınca üniversiteye gittim lakin içeri girmek mümkün olmadı. Bütün odalar mühürlenmiş ve girişler yasaklanmıştı. Birkaç gün sonra da yurt dışına çıktığımdan dolayı kütüphanemin akıbetini öğrenemedim.

Değerli bir kitaplık olduğunu her fırsatta söylüyorsunuz, ne tür kitaplar vardı?

Çok değerli bir kütüphanem vardı. Yaklaşık 5 bin kitabın içinde 1000 kadar nadir eser bulunuyordu. Türk Edebiyatı, Fars Edebiyatı ve tasavvuf ile ilgili eserler. Hepsinin ayrı ayrı satın alınma veya sahaflardan toplanma hikayesi vardı. Klasik Fars edebiyatı ve tasavvuf literatürünün hemen hemen bütün kaynakları mevcuttu. Ankara, İstanbul ve Tahran sahaflarından toplanmış nadide eserler.

Kütüphaneyi kurmaya ne zaman başlamıştınız?

90’lı yıllarda Ankara’da öğrenciyken kitaba karşı ilgim başlamıştı. Daha sonra akademiye adım atınca bu ilgi doğal olarak arttı. Kazancımın önemli bir kısmını kitaba harcadım. Bazı zamanlar cebimdeki son kuruşu kitaba verip eve ekmeksiz gittiğim olmuştur. Hiç unutmam, Molla Camî’nin Heft Evreng adlı eserini Tahran’da bir sahafta görmüştüm. Ancak kitabın ücreti biraz fazlaydı. Epey bir müddet sahafın önünden geçerken göz ucuyla kitabın yerinde durup durmadığına bakıyordum. Meblağı denkleştirince koşup eseri satın aldım. Birçok kitabı böyle topladım. Tahran‘da İnkılap ve Veli-i Asr caddesindeki kitapçı ve sahaflara sorun söylesin. Her kitabın bir hikayesi var.

Kitaplarınızın başına ne geldiğini hiç öğrenemediniz mi?

Ben 15 Temmuz’dan on gün sonra ayrıldım Türkiye’den. Orada nefes almak mümkün değildi. Karabasanlar çökmüştü ülkeye adeta. Mevlana Üniversitesi daha sonra Selçuk Üniversitesi’ne devredildi. Konya’da bulunan bazı arkadaşlara üniversitedeki şahsi eşyalarımızın akıbetini sorduğumda sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Selçuk Üniversitesi yönetimine bir dilekçe yazarak kütüphanemin durumunu sordum. Maalesef bir cevap alamadım. Bir süre sonra ikinci bir dilekçe yazdım ve kitaplarımı istedim. Ona da cevap vermediler. Şu anda yurt dışında sahamla ilgili çalışmalar yapıyorum ve kütüphanemdeki kitaplara ihtiyaç duyuyorum. Bu kitaplar bana özeldi ve belirli bilimsel çalışmalar amacıyla biriktirmiştim. Piyasada bu kitapların çoğunu bulmak ve edinmek mümkün değil. Yeni baskısı yok.

Akademik çalışmalarınıza devam ediyorsunuz, kaynak olmayınca ne yapıyorsunuz?

Evet, bu doğru. Şimdilerde Mevlana ve Mevlevilik üzerine bazı araştırmalar yapıyorum. Ama kitap ve kaynak bakımından oldukça zorlanıyorum. Aradığım kitapların hepsi şahsi kitaplığımda vardı. Çiftçinin çifti çubuğu neyse bizim de her şeyimiz kitap ve kütüphane. Bu kütüphaneyi tabir yerindeyse çocuklarımın süt parasından keserek kurmuştum. Sadece benim değil onların da hakkı var. Fakat Moğolların bu asırdaki torunları kütüphanemi talan etti. Bazı kitaplarımın kitapçı ve sahaflarda satıldığını görüyorum. Umarım korktuğum olmamıştır.. Bir gün ülkeye hukuk ve adalet geri gelirse ben de kitaplarımın izini sürerim.

Türkiye’den sürgüne zorlanmış bir akademisyensiniz. Yerinizden, yurdunuzdan, kütüphanenizden oldunuz. Üreten biri için zor bir durum olsa gerek.

Kendi yazdığım onun üzerinde kitap var. Bugün elimde sadece bir tanesinin birkaç nüshası var. Kendi telifim olan kitaplarımdan dahi mahrumum, onları bile kütüphanemden alma imkanım olmadı. Bu menfur süreç dolayısıyla yarım kalan ve bende doğru dürüst kopyası bulunmayan çalışmalarım da ziyan oldu. El yazması eserler tarihiyle ilgili kıymetli bir kitabı Farsça’dan tercüme ediyordum. Çeviriye devam etmek için kitaba ihtiyacım var, bir yıldır kitabı arıyorum lakin bulamıyorum. Bütün akademik bilgi fişlerim odamda kaldı, çeyrek asırlık bilgi fişleri. İşte böyle bir şey Türkiye’de akademisyen olmak.

Mevlana’nın elinden düşürmediği kitabı sürgünde Türkçeye çevirdi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Serkan Kurtuluş ‘FETÖBORSASI’nda iş adamı listesini veren savcı ve istihbarat müdürünü açıkladı

Arjantin’de tutuklu bulunan silahlı çete lideri cihatçı Serkan Kurtuluş, FETÖBORSASI’nda iş adamları listesini kendisine veren savcı ve istihbarat müdürünün adını açıkladı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Suriye’de düşürülen Rus uçağının pilotunun öldürülmesi, organize suç örgütü faaliyetleri, zorla alıkoyma, yaralama, cinayet ve silah ticareti nedeniyle Interpol’ün listesinde bulunan Serkan Kurtulmuş, FETÖBORSASI ile ilgili de önemli bilgiler verdi.

Gürcistan’da yakalandıktan sonra önce Gürcistan polisine bildiklerini anlatan, ardından gizemli biçimde serbest bırakıldıktan sonra Arjantin’e geçen Serkan Kurtuluş, Interpol tarafından yakalandıktan sonra tekrar sorgulandı. Halen Arjantin’de tutuklu bulunan Kurtuluş, iş adamlarının Gülen Cemaati’ne yakın oldukları gerekçesiyle kaçırılıp, şantajla para kopartılması olayıyla ilgili çarpıcı bilgiler verdi.

Kaçırdıkları iş adamlarından bazılarına işkence de yaptıklarını anlatan Kurtuluş, iş adamları listesini dönemin İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Okan Batu ve İzmir Emniyeti İstihbarat Müdürü Kudret Dikmen’in verdiğini açıkladı. Serkan Kurtuluş, organizasyonun başında ise bir AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğunu söyledi.

İŞ ADAMLARINI KAÇIRIP İŞKENCE YAPTIK

Kurtuluş, FETÖBORSASI olarak anılan kaçırma ve şantaj organizasyonunu şöyle anlattı:

“2016 yılında bana AKP’li genel başkan yardımcısının başında olduğu grubun içindeki Okan Batu ve Kudret Dikmen bir isim listesi verdiler. O listede çok kısa bir süre içerisinde tutuklanacak olan Cemaat mensubu iş adamlarının isimleri yazılıydı. Listede ismi yazılı olan iş adamlarını kaçırıp sorgulamamı istediler. Bazı iş adamları kaçırılıp sorgulandı. Bazılarına işkence yapıldı. Başsavcı Okan Batu’nun ve İstihbarat müdürünün istediği sorular sorulup videoya çekildi ve bu video görüntüleri kendilerine teslim edildi. Bir çok cemaat bağlantılı iş adamlarından yüklü miktarda paralar talep edilip alındı. Bazıları para ödediler ve ayrıca onların istediği şekilde ifade verip itirafçı oldular ve tutuklanmadılar. Bazı Cemaatçi iş adamlarının da iş yerlerine yönelik silahlı saldırılar düzenletip onların korkmasını sağlayıp para ödettiler.”

İŞ ADAMLARINDAN BİRİ ŞİKAYETÇİ OLMUŞTU

Yazar Can Özçelik’in FETÖBORSASI kitabında, Serkan Kurtuluş’un anlattıklarını teyit eden bilgiler var. İş adamı Tamer K’nın şikayetçi olmasıyla bir kısmı açığa çıkan İzmir’deki çetenin, İzmir İstihbarat Müdürlüğü organizasyonuyla iş adamlarına nasıl çöktüğünü savcılık ifadesinde Tamer K. anlatmıştı.

Konun üzerine gidip iddianame hazırlayan Cumhuriyet Savcısı Ferhat Deniz, tayin talebi olmadan Diyarbakır Bölge Adliyesi’ne tayin edilerek üye yapılmıştı.

Serkan Kurtuluş

100 BİN DOLARA TEMİZ KAĞIDI

Tarih: 17 Ağustos 2016

Yer: İzmir Ayakkabıcılar Sitesi

Serkan Kurtuluş, iş adamı Tamer K’yı cep telefonundan arayarak, “Ben Serkan Kurtuluş, iş yerinde misin. Seninle önemli bir şey konuşmak istiyorum. Ama telefonla olmaz” dedi.

Tamer K, biraz şaşırdı. Serkan Kurtuluş ismini daha önce duymuştu. “Mafya beni niye arar” diye düşündü. Biraz da tedirgin oldu ama “çok önemli” dediği şeyi de merak etmişti.

“İş yerindeyim” diyebildi sadece. Telefonu kapattıktan sonra da tedirginliği devam etti. Serkan Kurtuluş yanına gelmiş hal hatır sorma faslı geçtikten sonra sıra esas konuya gelmişti.

Hiç bekletmeden direkt konuya giren Serkan Kurtuluş, Tamer K’ya “FETÖ kapsamında gözaltı listesindesin” dedi. İş adamı şaşırmıştı. Aklına dört ay önce başka bir iş adamı olan Yüksel P’nin söyledikleri geldi. Nisan ayında Yüksel P. adındaki iş adamı da Tamer K’ya gelmiş ve “100 bin dolar verirsen seni FETÖ’den aklarız” demişti. 100 bin dolar isteyen Yüksel P’nin ise 2011 ve 2012’de FETÖ’nün iş adamları derneğinde yönetici olduğu, kendisini dernek toplantılarına davet edenlerin başında da Yüksel’in olması aklına gelmişti. “Bu nasıl bir ilişki ağı” diye düşündü.

Tamer K., bunları düşünürken Serkan Kurtuluş, devam etti: “Senin bu işini ben çözerim. Emniyet İstihbarat Dairesi müdürü benim arkadaşım. İstersen seni onunla görüştürebilirim” dedi.

Bu işin bir ekip tarafından yapıldığını ve adliye ile bağlantısının olduğunu anlattıktan sonra “Seni bu listeden çıkarabilirim. Seni aklayabilirim” diye konuştu.

Serkan Kurtuluş bu arada elinde telefonla bir yerlere mesaj atmıştı. Mesaj attığı kişi Emniyetteydi. “Bir saat sonra bekliyorum” dedi.

İş adamı bunun üzerine Serkan Kurtuluş’a güvenmişti. Serkan Kurtuluş’un arabasına binerek Emniyete doğru yola çıktılar. Tamer K’nın tedirginliği devam ediyordu. Hakkında gözaltı kararı vardı ve bu yüzden bir kaç gündür arabasında yatıyordu.

Serkan Kurtuluş, iş adamını sakinleştirmek için konuşuyor, “Merak etme, çay, kahve içip çıkacağız” diye garanti veriyor, Emniyete gitme amaçlarının kendisini ispatlamak olduğunu anlatıyordu. Emniyete vardıklarında hemen müdürün yanına çıktılar. Sekreteri müdür beye gelen kişileri haber vermiş bekletilmeden odaya alınmışlardı.

İstihbarat müdürü buyur etti, sekreterine çay söylemesi talimatını verdi. Çaylar içilirken Serkan Kurtuluş konuya girdi.

“Müdürüm, Tamer Bey, gözaltı listesine girmiş” dedi. Müdür hemen araya girerek, “Tamam Serkan. Sen bize bir müsaade et. Dışarıda biraz bekle Tamer’le bizi yalnız bırak” dedi.

Serkan Kurtuluş dışarıya çıkmıştı. Bilgisayarını açan müdür, hemen bir sorgu yapmıştı. “Yusuf ve Zuhal senin neyin oluyor” dedi. Tamer K., “biri kardeşim diğeri eşim” dedi.

Söyledikleri isimlerin FETÖ’ye ait derneklerde üyeliklerinin gözüküyordu. Tamer K., “Bu mümkün değil. Onların dernekle işi olmaz” dedi. Ama kendisi de aynı derneğe üye olmuştu. “İsteğim dışında üye yapmışlar öğrendiğim zaman hemen sildirdim” diyebildi.

Müdür bey daha sonra Tamer K., ile gözaltı listesini konuştu ve kendinden emin bir şekilde: “Bir şey olmaz. Rahat ol. Git evine yat” dedi. Ardından da odaya üç polis memuru çağırdı. “Çocuklar, Tamer beye soracağınız bir şey var mı” diye seslendi.

Polisler yanlarında getirdikleri liste ve fotoğrafları sırayla Tamer K’ya sormaya başladı ve teşhis işlemi bittikten sonra “Başka bir sorumuz yok” diyerek odadan ayrıldı. Ardından da müdür bey Tamer K’ya “Sen de gidebilirsin” dedi.

Tamer K, “Telefon numaramı vereyim mi” dese de “Biz seni buluruz” diyerek iş adamını yolcu etti.

Hakkında yakalama kararı olan Tamer K., elini, kolunu sallayarak girdiği Emniyetten yine elini kolunu sallayarak çıkmıştı. Serkan Kurtuluş’un dediği gibi olmuştu çay içip çıkmışlardı.

Tekrar Serkan Kurtuluş’un aracına binip hareket ettiler.

Serkan, Tamer K’ya kendisini ispatlamasının rahatlığıyla “Bak, dediğim gibi oldu değil mi?” diyerek seslendi. hakkında gözaltı kararı bulunurken hiçbir engelle karşılaşmadan girdiği emniyetten aynı rahatlıkla çakmanın şaşkınlığını üzerinden hala atamayan Tamer K ise şaşkın bir ifade ile “Evet. Haklı çıktın” yanıtını verebildi.

Şimdi sıra esas meseleye gelmişti.

Serkan Kurtuluş, “Emniyetteki arkadaşlar sana düzgün ifade verdirecekler. Bunun karşılığında 500 bin TL vermen gerekiyor” diyerek ağzındaki baklayı çıkardı. İş adamının gözleri büyüdü, kısık bir sesle “500 bin çok değil mi?” diyebildi.

Tüm mal varlığına tedbir konulmuştu. “Arabamı bile satamam” diye ekledi. Aklına bir çözüm geldi. Hakkında gözaltı kararı olmasına rağmen emniyete girip çıkarttıklarına göre bu işi de çözebilirlerdi.

Hemen o fikri söyledi: “Mallarımın üzerindeki tedbiri kaldırın 500 bin lira vereyim.”

Serkan, sinirlenmişti: “O iş öyle hemen olmaz. Sen parayı bul” dedi.

Ama Tamer’den olumsuz yanıt gelmişti. Serkan daha çok sinirlendi: “Millet istihbarat müdüründen randevu alamıyor. Milletin karısını, kızını gözaltına alıyorlar. Ben akşama kadar boşuna mı uğraştım. O zaman 250 bin TL vereceksin” diye bağırmaya başladı.

Tehdit etmeye başlayan Serkan, “Cezaevinde adamlarım var. ‘Beni Tamer azmettirdi’ diye söyletirim. Bunu FETÖ davasıyla da birleştirirler işin içinden çıkamazsın” dedi. Benden aldığı parayı da müdüre vereceğini söyledi ve yarın müdürle beraber yemek yiyelim. Müdür sana, “Serkan’a güven” derse yeterli olur mu? diye sordu.

İş adamı korkmuştu. Serkan’dan ayrıldıktan sonra hemen arkadaşını aradı. Onun da Emniyette tanıdığı İstihbarat müdür yardımcısı vardı. Tamer’in o müdüre gitmesini sağladı. Ertesi gün tekrar Emniyete giden Tamer, bu müdür yardımcısı tarafından Organize Şubeye yönlendirildi. Müdür yardımcısı ise Tamer K’ya “Emniyetten, sağdan soldan sizden para isterler. Sakın vermeyin” diye de uyardı.

Organize şubede gözaltına alınan iş adamı bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılarak tutuklandı.

Ancak iş adamı yaşadıklarını aklından çıkaramıyordu. Önce avukatı ile konuşan Tamer K, ardından da şikayetçi olmaya karar verdi.

Çete lideri Serkan Kurtuluş: Rahip Brunson’u öldürmem istendi suçu Gülen Cemaatine yükleyeceklerdi

Okumaya devam et

Popular