Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Semra Polat: Ben kimseyi satmam!

Onu kamuoyu bir fotoğraf karesiyle tanıdı.  Kelepçeli ama başı dik, gülümseyen bir kadın fotoğrafıydı. Fotoğraf, hem kelepçeli ‘dik duruş’ hem de başörtülü bir kadının başörtülü bir polis tarafından kelepçelenmesiyle “28 Şubat devam ediyor” bağlamında çok konuşuldu.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Ajanslara düşen fotoğraftaki kelepçeli kadının kim olduğu bilinmiyordu. Haberlerde sadece Konya’da cemaate yönelik operasyon yapıldığı belirtiliyordu. Çok konuşulan fotoğraftaki kadını uzun bir arayışın ardından bulduk. O kişi, beden eğitimi öğretmeni Semra Polat’tı. 

Semra Polat’la hem o fotoğrafı, hem 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a yaşadıklarını hem de bir mülteci botuyla ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı süreci konuştuk.

O FOTOĞRAF ÇEKİLDİĞİNDE KOCAM TUTUKLUYDU

Tenkil Süreci’nde hayatı alt üst olan Semra Polat’ın önce çalıştığı okul kapatılmış. Karı koca tarlalarda işçilik yaparak hayata tutunmaya çalışmışlar bir süre. Sonra akademisyen kocası inşaatlarda çalışmaya başlamış: 

“O fotoğraf çekildiğinde kocam tutukluydu. Kocamın tahliyesini beklerken, beni de gözaltına aldılar. Çocuklarımı bırakacak kimsem yoktu. İçim yanıyordu ama en güzel kıyafetimi giyerek çıktım evden. İnsanlar benim özellikle ismini söylemek istemediğim örgüt suçlamasıyla alındığımı bilsinler istedim. Ve gülümseyerek ilerledim. Çünkü korkmadım” diyen Semra Polat, 28 Şubat’tan beri baskıya alışık bir isim. Kapıyı açtığında gördüğü başörtülü polis önce bir rahatlama hissi oluşturmuş ama en çok baskıyı da o polisten görmüş. 

“O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında. 

İnsanların başörtüsü kendi tercihleridir. Yani başörtülü diye herhangi bir şeye sokmak istemem ama ben kapıyı açtığımda başörtülü polis görünce kendimi bir anda çok güvende hissettim açıkçası. Açık polis gelse de kendimi güvende hissederdim o ayrı konu ama hani halimden anlar diye düşündüm. Ama davranışları çok kabaydı. Çocuklarımın gözünün önünde, çocuklarına verme ümit vs. 

Ama o sırada bakıyorum, başörtüsü mağduriyeti yaparak bir yerlere gelmiş, İslamı kullanan insanlar, başörtüsünden dolayı yeri göğü inleten insanlar, orada ben de başörtülü bir insanım, beni tutuklayan polis de başörtülü bir polis ama bana yapılan zulmü görmüyorlar. 

28 ŞUBAT’TA DA ZULÜM GÖRDÜK BUGÜN DE

Üniversitenin son iki yılında daha yoğun yaşadım 28 Şubat’ı, kampüs yasağı vardı, içeri almıyorlardı. Ana giriş kapısından girmeden başörtülü biçimde gitmeye çalışıyorduk ama sürekli okulun güvenliği tarafından siren sesiyle uyarılarak, açın başınızı diyerek herkesin içerisinde bağırarak başlarımızı açtırıyorlardı. Yani o dönemde de zulüm gördük bu dönemde de zulüm gördük. 

O dönem başörtülülere yapılan bir zulüm vardı başörtüsünden dolayı yaptıkları, diğer grubun. O zulüm yapılan kişiler, şimdi tam tersinden başörtülü  bir şekilde başörtülüye zulüm yapmaya başladılar. Ve buna hiç kimsenin sesi çıkmadı. 

Başörtüsü benim için o kadar değerli bir şey ki. Kendimi bayanlar arasında eşit hissettiğim, yani başörtülü olduğum için ezik hissetmediğim eşit hissettiğim bir kıyafettir benim için başörtüsü. Ben malum şahsa Tayyip Erdoğan’a ellerimi açıp o kadar dua ederdim ki, başörtüsü serbestisi geldiğinde. Başörtülü çalışmaya başladığımda. Meğerse böyle bir kural vs. kanun hiçbir şey yokmuş, kağıt üzerinde olan hiçbir şey yok. 

Sonrasında bakıyorum, bu serbestliği yaşayan bir memur tarafından koluma kelepçe takılıyor ve sert davranılıyor ve buna hiç kimsenin sesi çıkıyor. Kabataş’ı duyuyorduk yani insanlar neler yaptılar. Hala görüntülerini beklediğimiz. Ama orada hiç kimsenin sesi çıkmıyor ve dindar bir şehir olarak adlandırıldığımız yerde.”

ARKADAŞIMIN EVİNİ TAŞLADILAR

Kocasının çalıştığı üniversite ve kendi çalıştığı okul kapatılınca Semra Polat, iki çocuğuyla beraber zor günler geçirir. İlk zorluk ekonomiktir ama sonrasında daha büyük zorluklar gelecektir: 

“15 Temmuz’dan önce başladı bizim hayatımızın zorlukları. 17/25 Aralık olaylarından sonra ciddi baskılar görmeye başlamıştık. Okullara kayyım atandı. Hiçbir şekilde maaşlarımızı vermiyorlardı.  O yaz okul kapandıktan sonra tatile gittik. 

15 Temmuz’dan bir hafta önce evimize döndük. Bir hafta içerisinde yeni seneye dönük neler yapabilirim diye yıllık planlamamı çıkarmaya başladım. Bir gecede selalarla uyandık. 

Sabah arkadaşlarımı aradım, nasılsınız diye. Bir arkadaşımın evini taşlamışlardı. Camlarını yerle bir etmişlerdi. Ve hastaydı çocuğu. Gırtlak kanseriydi. Çıkmadık hiç dışarıya, çocuklarımı camın kenarından uzak tutuyordum. 

23 Temmuz’da da genelgeyle okulun kapatıldığı, çalışma izinlerimizin iptal edildiğini duyduk. 

7 yaşında karar vermiş bir çocuktum ben öğretmenliğe. O zamandan beri her şeyinizi, hayatınızı belki de verdiğiniz bir meslek. Bir anda gitti. Ben kendime sordum; ne hissediyorsun şu anda? Dedim ki, ne olursa olsun ben yanlış bir şey yapmadım. 

3-4 gün sonra eşimin çalıştığı üniversite kapatıldı ve biz beş parasız kaldık ortada. Çünkü maaş alamadan çalışıyorduk zaten. Ve paramız bankada kaldı. Bayram tatilinden döndüğümüz için çocuklarımın 25 lira bayram harçlıkları var bir de arabamızın deposu benzin dolu. Dolabımda kış için koyduğumuz malzemeler var. 

“FETÖCÜLERİN EŞLERİ SİZE HELALDİR”

Sonrasında o kadar çok eylem oluyor, insanlar sokaklardalar ve sürekli bizle alakalı propaganda yapıyorlar. Beni en çok korkutan şey, “Fetöcülerin eşleri size helaldir” kelimesi beni inanılmaz korkutmuştu. Burada güvende değiliz diye düşündük ve bir sabah erkenden çıktık. 

Gittiğimiz yerde de aynı şekilde hiç paramız yok. Tarımın yoğun olarak yapıldığı yerdi gittiğimiz yer. Eşimle birlikte tarlada çalışmaya karar verdik. Sabah çok erken vakitte kalkıyorduk, çilek dikmeye gittik beraber ama hiç anlamıyoruz. Nasıl yapılabileceğini bilmiyoruz. Gece 2’de kalkıp, sabah namazında gidip güneş doğmadan geri dönmemiz gerekiyordu o sıcakta çalışmamak adına. 

İlk indim işçi minibüsünden, çeltik tarlası, pirinç ekilen yerdi indiğimiz yer ve bir anda milyonlarca sivrisinek bana hücum etti. Talan etti derler ya, meğer ki işçiler bunu biliyormuş, herkes sinek ilaçlarını getirip üzerlerine sıkıyorlarmış ama ben bunu bilmiyordum. Hiç görmedim. Ve o kadar sinekler tarafından arı sokulmuş gibi bütün vücudumu mahvettiler. Her tarafım sinek ısırığı oldu. 

İşin yöntemini bilmediğim için çamurlara bata çıka o tarlada çalıştım. Kredi kartımızın borcumuzu orada çalıştığımız parayla ödedik. Günlük 30 liraya çalışıyorduk. 

Sonra odunculuk yaptık birlikte. Sırtımızdan dağlardan odunları taşıyarak, odunculuk yaparak geçindik bir müddet. 

TARLADA ÇALIŞIRKEN BİLE “OH OLSUN” DİYORLARDI

Bir gece damda yatıyoruz, ayın aydınlığıyla yatsı namazını kıldım. Tanıdığımız insanlar da operasyon geçirmeye başladılar. Çocuklarıma baktım, eşime baktım, yakınlarıma baktım. Allah’ım dedim ben de tutuklanırsam gözaltına alınırsam, iki yavrumu emanet edebileceğim hiç kimse yok. Çok utanıyorum sonradan bunu söylediğim için. Allah’ım dünyaya bakıyorum şu an, bu çocukların güvenli olabilecekleri tek yer toprağın altı altı. Bir gün ben bir şey yaşarsam sana emanet ediyorum onları.  O kadar ki herkes sizden nefret ediyor. Sokağa çıkıyorsunuz, tarlada çalışırken bile bizim ihraç olduğumuzu öğrenince insanlar “oh” işte. Yaşadınız başınıza bunlar geldi. 

Sonrasında okul açıldı. Benim için en zor günlerden biriydi. Çocuklarımı alıp okula götürdüm. Zil çaldım zil sesi. Ben de bir öğretmendim nihayetinde. Sıralarda başlarında öğretmen olmayan sınıflar vardı. Hepsi ihraç edilmiş öğretmenlerdi. 

Bir yerde sigortalı iş başvurusunda bulunamıyorsunuz kimse sizi almıyor. Yani yaşam hakkı tanımıyorlar size. Böyle bir ortam. 

EŞİMİN AYAKLARINDAKİ ÇATLAKLARDAN HARÇLARI AYIKLIYORDUM

Eve gittim eşime dedim ki, köşe başında bir nalbur var onun önünde inşaat işçilerini gördüm, istersen git kendini tanıt, onlarla da çalışabilirsin. Eşim de hiçbir şekilde eline kürek kazma almış birisi değil. Hiç bilmiyor bu tarz şeyleri. Hiç tereddüt etmeden olur dedi, gederim çalışırım yaparım. Gitti inşaatta başladı çalışmaya, çok uzak bir inşaat ama evden yürüyerek gidiyordu. Ayaklarının altı patladı böyle su topladı. Tabi işin usulünü bilmediği için o inşaattaki harçların hepsi ayaklarının içine girdi. Ben akşamları onun ayaklarındaki harçları çıkartıyordum.

O uzanıp ayaklarını uzatıyordu, ben içindeki çatlaklardan harçları çıkartıyordum. Ama diyordum helal lokma. Hiç şikayetçi değilim. Sonuçta ben üniversite hocasının da eşiydim, onun da güzelliklerini yaşadım. İnşaat işçisinin de eşi olabilirim, oldum. Hiç problem değildi. Ama onu o halde görmek, elleri patlamıştı. Çünkü bilmiyordu işin ehli değil. 

EŞİMİ 1.5 DAKİKALIK DURUŞMADA TUTUKLADILAR

Bir gün sabah namazını kıldım, tam geri çocukların yanına gittim kapı çaldı. Tabi sabah namazında çalan kapı, otomatikman tahmin ediyorsunuz polisler geldi diye. Kapıyı açtılar, zaten çocuklarım uyanmışlardı. Duvarın kenarına çöktüler korkuyla. Dediler eşinizi arıyoruz. 

Eşimden itirafçı olmasını istiyorlar, hemen diyorlar evine geri dön, bize sadece beş isim ver yeterli. Eşim de diyor ki ben suçsuzum, beni neyle suçladığınızı söyleyin. Daha sonra hakim 1,5 dakika süren mahkemede ‘beni ikna edemedin’ diyor ve tutukluyor. Gitti. 2107’ye girdiğimiz gün gitti. 

Eşim tutuklandı cezaevine götürüldü, bizim için zor günlerin başlangıcıydı. 

Cebimdeki son inşaattan kalan parayla dedim ki eşime gidip daha güzel kıyafetler alacağım, mutlu olsun orada. Hatta konuşurken arkadaşlarıma eşim şimdi mektup yazıp ne kadar çok para harcamışsın diyecek. Gerçekten de öyle oldu, eşyaları aldığında ne kadar çok para harcamış bu ya demiş. Hatta espri yapmış, bizim hanım bana müebbetlik eşyalar göndermiş şeklinde. 

İLK GÖRÜŞTE KENDİMİ VELİ TOPLANTISINDA HİSSETTİM

İlk görüşe gittiğimde kaldırıma baktığımda kendimi veli toplantısında hissettim, o kadar çok öğrencim oradaydı ki, ilk göreve başladığım yıldan son yılıma kadar. Onlar bana bakıyor ben onlara bakıyorum, onlar kafalarını çeviriyorlar ben çeviriyorum. Utanıyoruz birbirimizden, biz ne yapıyoruz burada. 

Görüş salonuna geldiğimizde iki tane öğrencim yanıma geldiler. Yıllardır ben onlara öğütler verdim yol gösterdim. Dedi ki bana çocuk, onlar ikinci açık görüşü yapıyorlar Ağustos ayında alınmış babaları, “Hocam, birinci kural ağlamayın, eşiniz sizi çok güçlü görsün” bunu diyen küçücük bir çocuk. Diğeri de dedi ki hocam birazdan içeriden çıktıklarında aileler birbirlerine sarılacaklar ve ağlayacaklar. Onlara bakmayın. Onlara baktığınız zaman ağlarsanız. Eşiniz sizi öyle görmesin. Tamam dedim. 

Tabi tutamıyorum, karşımda öğrencilerim babalarıyla sarılıyorlar ve hüngür hüngür ağlıyorlar. Kapıya durdum bekliyorum eşimin gelmesini. Böyle geliyor mahkumlar, mahkum dediğimiz insanlar, aslında mahkum değiller Yusuflar onlar. O kadar vakarlı, o kadar terbiyeli. Düzgünce sıraya giriyorlar, imzalarını atıyorlar. Böyle baktım, Allah’ım dedim ne olursun Efendimiz’in ‘Ahir zaman kardeşlerim’ dediği insanlar ne olur bu insanlar olsun. 

Yani nurlu, tertemiz, en güzel kıyafetlerini girmişler ve hepsi başları dik bir şekilde geliyorlar. 

POLİSLER BENİM İÇİN GELDİ

30 Ocak 2018 yine sabah namazımı kıldım. Çocukların yanına gittim. Tak diye asansör sesi. Ben hemen fırladım zaten. Geldi eşim geldi mutluluğuyla bir anda. Sonra kapı çaldı. Önce bir irkildim. Kapımın deliğine baktım. Bir parmak var. Çığlık attım eşim geldi diye. O herhalde kapatır parmağıyla. Sonra sakin ol  dedim. Kim o diye sordum. ‘Polis’ dedi. Ben yıkıldım kaldım. Polis niye gelir. Eşimi aldınız zaten. Kendime hiç ihtimal vermiyorum. 

Çocuklarım, o an o manzarayı hiç unutamıyorum. İkisi de kalkmışlar uyku mahmurluğu, küçücük çocuklar bunlar ikisi de duvara yaslanmışlar, korkmuş şekilde duruyorlar. Ve titriyor küçük kızım. 

Hiç kimsem yok çocukları bırakabileceğim. Çocukların annesi babası kimsesi olmayınca Çocuk Esirgeme Kurumu’na götürüyorlar. Bir anda ondan korktum. Eyvah dedim çocuklarımı elimden alırlarsa. 

Telefonumu elimden aldılar, hemen evimi paldır küldür aradılar. Arkadan ekip başka ekip otosu geldi, polisler evin içine doldu. Ben böyle bakıyorum. Ne oluyoruz diyorum.

Benim dedim aileme haber vermem lazım, çocuklarımı birine emanet etmem lazım, avukatıma söylemem lazım. Hayır alamazsın telefonunu dediler. E dedim ben ne yapacağım o zaman çocuklarımı. 

SEN DE Mİ ANNE..

Ev araması devam ederken, çocuklarım oturma odasına geldiler. Büyük kızım oturma odasına geldi. ‘Anne ya sen de mi anne’ dedi. ‘Sen de mi gideceksin. Anne sen gitme. Anne babamı zaten götürdüler. Sen de mi gideceksin.’ Dedim kızım hiç merak etme ben geleceğim, korkma. Bak sana kardeşini emanet edeceğim. Ben geleceğim. 

Ve o polis. O da bir annedir eminim o bayan polis, ‘Çocuklarına ümit verme, niye çocuklarına ümit veriyorsun, akşam geleceğini nereden biliyorsun’ dedi. Ve azarladı beni çocuklarımın yanında. Dedim hayır ben inanıyorum, ben çocuklarımı bırakmayacağım. 

Ben de biliyorum hemen gelemeyeceğimi ama çocuklarıma onu söylemek zorundaydım. Korkmalarını engellemek için, zaten 1 yıldır babaları yok. 

Çocuk ağır bir şeydi evimden polisler eşliğinde çocuklarımla ellerinden tutup çıkmak. Polis arabasına bindirdim çocuklarımı. Çocuklarım şaşkın. Etrafa bakıyorlar, herkes apartmandan çıkmış bakıyor. Çocuklarla beraber polis otosuna biniyorsunuz ve sizi götürüyorlar. Ama o esnada, şu şey çok fazla. Kalben o kadar rahatım ki, suçsuzluğun verdiği güven var içimde. Ben bir şey yapmadım. Beni istediğiniz yere götürebilirsiniz, ben suçsuzum. 

Gidiyorum ama ya diyorum Allah’ım bunlar beni niye gözaltına alıyor olabilirler. Operasyondaki isimlere baktım, hiçbirini tanımıyorum. Eşime çok ciddi baskılar vardı itirafçı olması adına. Dedim acaba bunlar beni götürüyorlar, ‘eşin elimizde konuş’ diye baskı mı yapacaklar. 

Çocuklarımı geride bıraktım, kimsem yok, ne yapacaklar, ne edecekler düşüncesi var. Sonra dedim ki bu araba benim için tabut da olabilirdi. Ben şu an ölü de olabilirdim. Geride bıraktıklarımı sonuçta Allah’a bıraktım. O esnada, nefsiniz, rabbiniz, siz ve şeytanınız oluyor. Başka hiçbir şey yok, hiç kimse yok. 

BİR İTİRAFÇININ İFADESİYLE GÖZALTINA ALINDIM

Ve şunu dedim hep, Allah’ım ne olursun, sıratı dünyada geçer insanoğlu. Ben şu an sıratı geçiyorum. Beni kimsenin hakkına girmeden akşam evime ulaştır. Kimsenin. Çünkü daha sonradan öğreniyorum, bir itirafçının ifadesiyle gözaltına alınıyorum. 

O esnada gökyüzüne baktım. Belki bir daha göremem. Çünkü ölürüm herhalde dedim, bunlar işkence yaparlar. Götürüyorlar çünkü. Evlere bakıyorum, apartmanlara bakıyorum, gökyüzüne bakıyorum. Buraları bir daha ne zaman görürüm bilmiyorum. Çünkü zaten eşinizi almışlar, 1,5 yıldır adam zaten yok. 

KORKMADIM

Hastanenin kapısında basın sizi hazır bekliyor. Dedim ki, bunlar beni haberlere çıkaracaklar. Servis edecekler. Ve kelepçeli bir şekilde çıkaracaklar sizi oradan. İnsanlar beni adli bir suçlu olarak algılamasınlar. Allah korusun bir katil, bir hırsız, bir arsız, farklı şekilde algılamasınlar diye. En güzel kıyafetlerimi giyip çıktım evden ilk başta bu düşünceyle. Çıkarken de gülümsemem gerektiğini hissettim. Ama içim yanıyor. Acaba eşim ne yapacak benim haberimi alınca. Çocuklarım dışarıda ne yapacaklar. Çocuklarımı çocuk esirgemeye alabilirler, şu an kimse olmadığı için yanlarında. Ama buna rağmen dedim ki hayır ben suçsuzum, ben masumum. Korkan kişi yüzünü gizler. Korkarsan orada üzgün durursun. Korkmadım. Çünkü ben bir şey yapmadım. 

Arabadan indirilir indirilmez, etrafınız bir basın ordusu karşılıyor. Ve ben hepsine selam vererek ilerledim, gülümseyerek ilerledim. Acile girdiğimde herkese selam verdim, gülümseyerek selam verdim. Çünkü ben kötü bir insan değilim. 

İnsanlar kelepçeli gördüğü zaman meraklı gözlerle bakıyor. Ama benim anlım ak başım dik. Yanlış bir şey yapmadım. Özellikle de anlaşılmasını istedim, malum örgüt, ismini telaffuz etmek istemiyorum, kendime küfür gibi geliyor o isim. Bundan alındığımı anlasınlar diye. 

BİZİ ETKİN PİŞMANLIĞA ZORLAYACAKLARINI ANLADIM

Bizi aldıklarında, içeriye girdiğimde, hiç tanımadığım bir sürü bayan vardı. Hiç tanımadığım. Çoğu sağlıkçıydı, diş hekimleri vardı. Sonrasında bir polis memuru geldi. “Sizinle benim çok işim yok. Sizden ulaşmam gereken yerler var” dedi. Ben hemen anladım. Bunlar bizi etkin pişmanlık için çok zorlayacaklar. 

Ve ben çok dikkatli dinledim polisi. Çünkü eşimden de biliyorum. Sorgu nasıl oluyor neler yapıyorlar. Sonrasında avukatım geldiğinde, bu polis memuru diyor ki, ‘Bu polis memuru diyor ki, senin müvekkilin çok konuşacak bir insan gibi duruyor, çok bilgiye sahip bir insan gibi duruyor. Git ikna et konuştur onu’. 

Sonrasında avukat odasında görüşürken nezarethaneden o kadar çok çığlıklar geliyordu ki, bayanlar. Ağlıyorlar. Çıkarın bizi buradan diye bağırıyorlar, çocuk sesleri. 

Polis önce tuzak sorular yöneltiyor size. Önce çay falan getirdiler. İçmedim çaylarını vs. Ben biraz dik dik konuşunca hangi diziyi izliyorsun diye sordular bana. Ben de Fazilet Hanım ve Kızlarını izliyorum dedim. Belli belli, Fazilet gibi biraz şeysin.. manasında. Oradan bana Diriliş izliyor musun Payitaht izliyor musun? Oradan benim devletle ilgili düşüncelerimi ölçmeye çalışıyorlar. Dedim bakın ben niye buradayım? Benim iki tane gözü yaşlı çocuğum kaldı orada, hemen sorunuzu sorun, beni niye getirdiniz buraya ben bunu öğrenmek istiyorum. 

BANA 15 TEMMUZ’U SORUN

Sorguya geçildikten sonra, zaten size hiç 15 Temmuz sormuyorlar. Kurban verdin mi, burs verdin mi, sohbet yaptın mı, sohbete gittin mi?

Polis bunları dedikçe, ben ona diyorum ki, bana 15 Temmuz’u sorun bana niye 15 Temmuz’u sormuyorsunuz. Madem beni terörist olarak buraya getirdiniz, vatan haini olarak buraya getirdiniz, bunun en büyük şeyi 15 Temmuz. Bana 15 Temmuz’u soracaksınız. Ben ne yaptım 15 Temmuz’da. Bir öğretmen olarak, bir bayan olarak, bir anne olarak. 

Tamam tamam ona da geleceğiz dedi.  

BÜTÜN ŞALTERLERİM ATTI

Tabi ben polis sorgusunda bir bayanın itirafçı olan bir bayanın işte beni belli bir vazifeli olarak gösterdiğini öğrendikten sonra benim zaten bütün şalterleriniz atar ya, ağzıma geleni saydım orada. Sonrasında hatta polis dedi ki, ‘seni aşağıya atarım, bir ay sonra sorguya alırım. Bir ay boyunca nezarethanede kalırsın’. 

İsterseniz beni bin yıl bile atabilirsiniz oraya hiç umurumda değil ama bir başkasının yalan beyanından dolayı beni burada tutamazsınız. 

Sonrasında bayan ifadesini geri çekiyor. Yanlış bir ifade olmuş diye ama o yanlış ifade yüzünden kaç bayan içeride biliyor musunuz? Yüz tane bayan. Yüz tane bayan yanlış ifade yüzünden benim yaşadıklarımı yaşadı. Ve benim eşim üç günde cezaevinde yaşadığı şeyler. Bir deri bir kemik kaldı benden haber alıncaya kadar. Yanlış ifadeden yüz tane çocuğun göz yaşı. 

O sabah benim çocuklarım o yanlış ifadeden dolayı ağladılar. Ve ben o yanlış ifadeden dolayı buradayım. 

SUİZANNA DÜŞÜYORLARDI

Bayan ifadesini geri çekmesine rağmen mahkeme kuruldu. Tam 7 tane mahkeme kuruldu. Ben etkin pişmanlığı kabul etmediğim için çok baskı görmüştüm. Hatta polis ifademi evin bir köşesine koydum arkadaşlarım geldikleri zaman korkarak bakıyorlardı bana. Hani çabuk çıktın neden? Merak ediyorlardı, suizanna düşüyorlardı. Önce ifademi okuyabilirsiniz, sonra benimle konuşabilirsiniz. Ben kimseyi satmam, dedim. 

KADERİN HÜKMÜNÜ KARDEŞLERİNDEN SORGULAYAMAZSIN

İnanın şunu söyleyeyim; benim eşim de itirafçıların iftirasına uğradığı için bu yaşadıklarımızı yaşıyor,  yaşadı ve çok ağır bedeller ödedik. O an da yaşadıklarınızı insan düşmanınıza dilemez. O gözaltı süreçleri, o cezaevi süreçleri. Yani ben anlam veremiyorum, insanlar nasıl bir başkasına iftira atabiliyorlar. Nasıl yapabiliyorlar bunu? Sen onu yaşadın. Ben çocuklarımın göz yaşlarını gördüm. Halimi gördüm.  Ve ben buna rağmen aynı şeyi bir başkasının yaşamasına nasıl vicdanınız el veriyor. Anlattığınız şeyin istediğiniz kadar doğru olduğunu düşünün. 

Bir şiir var ya “Kaderin hükmünü kardeşlerinden sorgulayamazsın.” Kaderde o var, o çile var, o cezaevi var ama sen onun sebebini kardeşlerinden bilemezsin. Tutuklanmadım ama adım adım her gün polis tarafından takip edildim. Dışarıya çıkıyorum, siyah camları olan beyaz bir pikap beni takip ediyor sürekli. İlk başta korktum. Ne oluyoruz yani. Ne oluyoruz yani. 

Sonrasında mahkemeler devam ediyor sürekli. Gidiyoruz geliyoruz. Ha bire dosyaya bir şeyler ekleniyor. Ha bire birileri benimle ilgili şeyler söylüyor. Hiç yapmadığım şeyleri söylüyorlar, bir de enteresan tarafı. Sonrasında düşündük, ceza alacağım kesinleşiyordu hani. Bir şekilde tutuklayacaklar bunlar beni. Çünkü eşimi ben kendim gönderdim ve 1.5 yılına mal oldu. Bir çok değerini, birçok şeyini kaybederek döndü oradan. Ve dedim ki artık ikinci kez bu delikten bir kez daha ısırılmayacağım ve teslim olmayacağım. O yüzden dedim bize yol gözüktü. Biz gidelim..

Türkiye’yi terk etme kararı aldık, çünkü bir geleceğimiz yoktu artık orada. Eşimin cezası onandığında gidecekti yine terk edecekti bizi, ben cezaevine girecektim çocuklarımız yine ortalıkta kalacaklardı. Velev ki cezamız bitti, yattık çıktık, sayılı gün geçer ama bu sefer çocuklarımıza bir hayat bırakmayacaktım. Sonra karar verdik. Çok zor bir karardı benim için. 

KAPKARA BİR GECEYDİ

Kapkara bir geceydi bizim yola çıkışımız. Soğuk yağmurlu. Hiçbir yıldızın olmadığı, ayın olmadığı bir gece. İki saat boyunca nehre kadar yürümek zorunda kaldık. Hiçbir şekilde gözümüzün önünü hiçbir şey görmüyor. Bir bilinmeze doğru yola çıktık. 

Bota bindik, çocuklarıma dedim kapatın gözlerinizi. O ana şahit olmalarını istemedim. Ama titriyorlar. Kedi kalır ya soğukta öyle titriyorlar. Sonra bir tane çalı ucu vardı. Son anda fark ettik onu. Fark etmeseydik, botumuzu delip bizi o su alıp götürecekti. Çünkü girdap girdap akıp gidiyor ve debinin yüksek olduğu bir zaman dilimi. İlerledikten sonra bir anda pat diye bir ses geldi. Eyvah dedik batıyoruz. O anda gözüm hiçbir şey görmedi kendimi suyum içine attım hemen. Baktım kenar, görmüyorum da neresi olduğunu, sonra baktım elimle ilerledim, yer burası. Sonra botu çekip çocuklarımı indirdim. 

Nerede olduğumuzu bilmiyoruz şiddetli şekilde yağmur yağmaya başladı. O kadar şiddetliydi ki göz gözü görmüyor. Gücümün tam tükendiği bir andı. 

BAĞIRA BAĞIRA ARKADAŞLARIMA DUA ETTİM

Eşim arkamdan geldi omzuma dokundu. Dedi bak bütün peygamberlerin yaşadıklarını yaşamaya çalışıyoruz. ‘Hazreti Yusuf’un yaşadıklarını yaşadık zindan gördük, Hazreti Yunus Aleyhisselam gibi balığın karnından çıktık, çok zor bir yolculuktu, su, gece, karanlık. Şimdi Nuh Aleyhisselam’ın tufanı gibi bir tufan var üstümüzde. Sonra açtım ellerimi “Allah’ım ne olur bunun adı hicret olsun, yalvarırım sana. Biz gerçekten hicret etmiş olalım. Ve bağıra bağıra inleye inleye, arkadaşlarımın isimlerini saya saya, çocuklarının ne olur dedim tüm mazlumları kurtar.’. 

Saatlerce 6 saat boyunca o yağmurda yürüdük. Takatimiz kalmadı. Bir köyün ışıkları gözüktü. Köye dik olarak gidemiyoruz bataklık bir yer. Köye paralel olarak gidiyoruz. Ama bakıyorum biz gidiyoruz ışıklar da gidiyor. Telefonlarımız çekmiyor.

Köyün içine girdikten sonra bekliyoruz ki polis gelsin bizi alsın. Kapıları çaldık uyanın bizi polise şikayet edin haber verin. Kendi aramızda espri yapıyoruz. Türkiye’de polise yakalanmamak için uğraşıyoruz, burada polise yakalanmak için uğraşıyoruz. Oluktan akan yağmur suyunu içerek ayakta durabildik. Kimse bize kapıyı açmadı. 

Baktık herkes arkadaşlarımız herkes orada. Herkes bizi karşıladı. Yatakları filan yapmışlar. Her yeni gelene izzet ikramlar böyle. Etrafı kapatmışlar aileler için. İşte burada kalabilirsiniz. Herkes bize yatağını verdi siz yatın dinlenin. Onlar gidince biz yeni gelenlere yaptık. Dedik her yerde iyiler var. 

HER ŞEYİ SIFIRLADIM ŞİMDİ YENİDEN İNŞA EDECEĞİM

Şimdi insan onurunu koruyacağı garanti edilen, anayasalarının ilk maddelerine konulmuş bir ülkedeyim. Korkmadan yaşayabileceğim bir yerde yaşamak istedim.  Ona da ulaştım. Şu anda sıfırım. Koskacaman bir sıfırım. Şu ana kadar anlattığım hikayede her şeyini kaybetmiş bir insan var karşınızda. Mesleğimi kaybettim, diplomamı kaybettim, malımı mülkümü kaybettim, hayatımı sıfırlayarak geldim buraya. Buradan da yeniden inşa etmeye başlayacağım.

BOLD ÖZEL

“Çoluk çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın’daki işkencecilerdir”

Eşini ve 3 yaşındaki oğlunu Ege Denizi’nde kaybeden KHK’lı edebiyat öğretmeni Hasan Aksoy, uzun sessizliğini mahkemede bozdu: “Ailemi yok eden işkencecilerdir.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Tarih 28 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Ege Denizi’nde, üçü bebek olmak üzere 7 kişi hayatını kaybetti. Sürgüne zorlanan edebiyat öğretmeni Aksoy ve ailesi de batan teknenin içindeydi. Hasan Aksoy ne 3 yaşındaki oğlunu ne de eşini kurtarabildi. Bir balıkçı teknesi gelip kendisini sudan çıkardığında eşi ve oğlu çoktan hayata gözlerini kapatmıştı.

Hasan Aksoy, hemen o gün gözaltına alındı, daha sonra tutuklanıp hapse gönderildi ve büyük bir sessizliğe gömüldü. Uzun bir süre yaşadıklarını, neden ülkesini terk etmek istediğini ailesi de dahil kimseye anlatmadı. Ta ki hayat arkadaşı Sena Aksoy’un “Çık mahkemede yaşadığımız soykırımı anlat, savunmanı muhakkak yap’ sözünü hatırlayana kadar…

Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da Bartın Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı ilk savunmasında, ailesiyle birlikte bir tekneye binip ülkesini terk etmesine sebep olanların Bartın emniyet müdürlüğündeki işkenceciler olduğunu söyledi.

Aksoy, “Savcı beye söylemek istediğim tek şu var; o kadar işkence yapılan insan var, o kadar işkence altında alınan ifade var ve bu işkencecilerle alakalı yapılan bana bir tane, bir tane bakın, ikinciyi sormuyorum, bir tane işlem göstersinler, Allah rızası için bir tane işlem. Bu işkencecileri korumasınlar. Benim çoluğumun çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın ilindeki işkencecilerdir. Başka hiç kimse değildir. Eğer Bartın’da işkence olmasaydı sizin tabirinizle ben ne adaletten kaçardım ne de teslim olmazdım.” dedi.

İşkence altında alınan bir ifade nedeniyle kendisi hakkında yakalama kararı çıkarıldığını, ifade verenlerle yüzleşmek istediğini söylemesine rağmen bu taleplerinin kabul edilmediğini yazan Aksoy, “Ufacık Bartın’da bile yapılan işkenceleri hepiniz bilmekte ve görmektesiniz. İnsanların bu durumu mahkeme huzurunda dile getirmelerine rağmen bırakın işlem yapmayı, adeta her dönemin işkencecileri gibi bu dönemin işkencecileri de koruma altına alınmıştır ve bu işkencecilerin kimler olduğu, insanlara hangi zulümleri yaptıkları tek tek anlatılmış ve kayıtlara da girmiştir.” ifadelerini kullandı.

İŞKENCECİLERİN İSİMLERİNİ VERDİ

Aksoy, işkencecileri mahkemede isim vererek şöyle anlattı: Benim ile alakalı aleyhte beyanları olan şahıslar da ilk kollukta baskı altında işkence altındaki, insanlık dışı şartlarda alınan ifadelerini reddediyor hatta bunları yapan kişileri, bu mahkemede huzurlarınızda söylüyorlar. Diyorlar ki, isimlerini Ayhan, İlkay ve Fatih diye bildiğimiz, duyduğumuz kişiler tarafından ve KOM müdürü tarafından bizlere baskı, cebir ve şiddet uygulandı. Ne yazık ki ne kadar söylerse söylesinler mahkeme bu ifadeleri duymuyor!”

“KONUŞ! YOKSA SENİ CENAZEYE GÖNDERMEYİZ”

En son Bartın Kız Meslek Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan Hasan Aksoy, eşi Sena Aksoy ve oğulları Yusuf Baha ile birlikte 28 Temmuz 2018’de Ayvalık’tan Midilli adasına geçmek için bir tekneye bindiler. Tekne adaya varamadan alabora oldu. Toplam 16 kişinin olduğu teknede 7 kişi hayatını kaybetti. Eşi Gökhan Yeni ve daha bebek olan Nurbanu ve Burhan’ı kaybeden Gülfem Yeni de o geceyi yaşayan ve acısını hala taze olan annelerden biri.

Hasan Aksoy olaydan sonra tutuklanıp Balıkesir Burhaniye Cezaevine gönderildi. Bir yıl burada kalan Askoy, geçen yıl Ramazan ayında ailesinin yaşadığı Mersin’e nakil istedi. Hala Tarsus 1 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu.

Aksoy’a eşinin ve oğlunun cenazesine katılma izni verilmedi. Olaydan sonra alınan ilk ifadesinde “Konuş! Yoksa cenazeye göndermeyiz” denilerek tehdit edildi. Cenazeler için ilk başta araba vermeyen Bursa Belediyesi sosyal medyada yükselen tepkiler nedeniyle geri adım attı. Cenazeler Bursa’dan Sinop’un Durağan ilçesine götürüldü ve cenazelere otopsi yapıldığı için hemen burada defnedildi. Hasan Aksoy, eşine ve oğluna son görevini yerine getiremedi. Annesi, babası ve kardeşleri de cenazeye yetişemedi.

“TÜM POLİTİKACILAR UTANÇ İÇİNDE SUSSUN!”

Hasan Aksoy savunmasında bu olaya da değindi:

“Topluma nasıl bir nefret empoze edilmiş ise, nasıl bir korku verilmiş ise insanlar cenazelere saygı duyma duygusunu dahi yitirmiş hale gelmişler. En basiti bizim olayımız. Gördünüz, yaşadınız, siz de duydunuz hakim bey. Ege’de vefat eden Suriyeli bebek vardı, Aylan Kurdi ve o dönemde onun için timsah gözyaşı dökenler, gözyaşı dökmek için sıraya girenler bütün zevab takımı, en alttan en üste bütün devlet kademeleri kendi vatanının kendi öz evlatları için nasıl bir kini, nasıl bir nefreti içlerinde barındırıyorlarsa bırakın gözyaşı dökmeyi adeta cenazelerine dahi sahip çıkılmama yarışına girildi ve bunlar Bursa’da millete ait olan cenaze araçlarını yine bu milletin kendi öz çocuklarına cenaze nakil aracı verilmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde bile bazı milletvekilleri insafa gelip konuşma yapmak zorunda kaldı… Günahsız bebelere yapılan zulme sessiz kalmaya gerçekten değer miydi? Şimdi benim hiçbir zaman büyümeyecek evladım, ciğerparem Yusufumun bedenini dahi toprağa verememiş bir babanın feryadı olarak bu ülkenin bütün politikacıları, bütün adalet mekanizması, eğer adalet varsa bütün yetkililer başlarını öne eğsin ve utanç içinde sussun.”

“YAPILAN SOYKIRIMI YÜREĞİME KAZIDINIZ”

Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da yaptığı 3 sayfalık bu savunmasından sonra 29 Temmuz 2019’da el yazısıyla 29 sayfadan oluşan ikinci bir savunma daha hazırladı ve 1 Ağustos 2019’da görülen karar duruşmasında kendini tekrar savundu. Tutuklu olmasının TC Anayasası’na aykırı olduğunu maddeler halinde açıklayan Aksoy savunmasının sonunda, evladını ve eşini kaybetmiş bir insan olarak verilecek hiçbir cezanın, acısının yakınından dahi geçemeyeceğini haykırdı:

“Eşimi, çocuğumu, kayıp etmeme rağmen normalde duyulsa gülüp geçilecek sebeplerle beni de tutuklayıp zindana attınız. 2 canımı bile toprağa vermeme müsaade etmeyerek yapılan soykırımı yüreğime kazıdınız. Vereceğiniz hiçbir ceza denizden tekneye çıkardığımda sessizce yatan gözleri bu dünyaya kapanmış bebelere bakarken yaşadığım acının yakınından dahi geçemez. Üç günahsız sabinin ve onlarcasının katili olmak zorunda bırakılan sözde adaletten zaten adalet beklemiyorum.
İstediğiniz, önceden belli olan cezayı korkmadan, kahramanca, rahat rahat bana verebilirsiniz. Dedim ya arkamda Allah’tan başka kimse yok…

“MERHAMET ZULMÜN MERHEMİ OLAMAZ”

Sizlerden merhamet istemiyorum, hiç kimsenin şahsıma acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası, ne bana acıyın ne de soykırıma kurban verdiğim eşime ve çocuğuma!! Merhamet zulmün merhemi olamaz. Bu yazmış olduğum savunma haşirdeki mahkemeyi kübraya bir arzuhaldir. Ve dergahı ilahiyeye de bir şekvadır. Allah elbette adil-i mutlaktır.”

OKUL MÜDÜRÜ ŞİKAYET ETTİ

Önce çalıştığı okul müdürü, sonra da kuzeni tarafından şikayet edildiği için Cemaat soruşturmaları tutuklanan Hasan Aksoy 10 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Karar 28 Ağustos 2019’da İstinaf Mahkemesi tarafından onaylandı. 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Aksoy, “Ben 1 Eylül’de ihraç edildim. 4 Ekim’de aranmam başlamış, arama kararı olmadan firari diye ihbar (24 Ağustos 2016) edilmişim.” demişti.

16 Aralık 2014 doğumlu Yusuf’un son doğum günü.

Hasan Aksoy, 29 Temmuz 2019’da yaptığı 29 sayfadan oluşan ikinci savunmasında hakkındaki ‘suçlama’lara ayrıntılarıyla cevap verdi, tüm iddiaları çürüttü ve “Okulda çalışmak, bankaya para yatırmak, havale, eft yapmak, işkence altındaki tanık beyanları nasıl terör örgütü üyeliğine mesnet edilir? Daha bunları siz evrensel hukukun cari olduğu hiçbir platformda, gerçek mahkemelerde izah edememiş ve tarihin utanç sayfalarına kazınmışken, bu şekilde verilen kararlar paçavralar gibi dökülürken, hadi diyelim kulları kandırdınız da ahirette Allah’ı nasıl kandıracaksınız?” diye sordu.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Enes Kanter ırkçılığa karşı formasıyla protestolara katıldı

NBA yıldızı Enes Kanter, George Floyd’un polis şiddeti sonucu öldürülmesinin ardından başlayan ırkçılık karşıtı harekete Boston’da meydanlara inerek destek verdi.

MUHAMMET ALİ TOKSOY 

BOLD NBA- Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde 46 yaşındaki siyahi Amerikalı George Floyd’un polis memuru Derek Chauvin tarafından, gözaltına alındığı sırada nefessiz bırakılarak, öldürülmesi sonucu başlayan protestolar, ülke genelinde artarak devam ediyor.

Acı olayın gerçekleştiği ilk andan itibaren, sosyal medya hesaplarından polis şiddetini kınayan onlarca twit atan Enes Kanter, paylaştığı videoda ‘Irkçı bir toplumda, ırkçı olmamak yeterli degildir. Irkçılık karşıtı olmalıyız. Sesini duyur. Bir şeyler değişmeli ve bunun kendi kendine olmasını beklememeliyiz. Hayatımız, önemli olan konular hakkında sessizleştiğimiz zaman sona eriyor’ diye konuşmuştu.

CELTICS FORMASIYLA MEYDANLARA İNDİ

Türk yıldız dün de Boston’da 11 numaralı Celtics forması ile meydanlara inerek protestoculara destek verdi. Kendisine büyük bir ilgi gösteren kalabalığın karşısında, beni duyabilmeniz için maskemi çıkarmak istiyorum diyerek sözlerine başlayan NBA yıldızı, ilk olarak yaptığınız şey için sizlere teşekkür etmek istiyorum, sizlere gerçekten minnettarım. İkinci olarak söylemek istediğim şey, değişmeye ihtiyacımız var ve bilirsiniz değişim beklemez. Duygusalım ama tarihin doğru tarafındayım. Siyahların hayatı önemlidir. (black lives matter) sloganıyla sözlerini tamamladı.

Enes Kanter kalabalık grupla birlikte slogan attı. George Floyd’un ölmeden önce söylediği son söz olan “I can’t breathe” (Nefes alamıyorum)” sözlerini slogan olarak kullanan Enes Kanter ve göstericiler protestonun sona ermesinden sonra meydandan ayrıldılar.

Enes Kanter akşam saatlerinde eylem sırasında yapmış olduğu konuşmanın bir bölümünü ‘Her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.’ Boston ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kardeşlerimle müttefik olduğum için gurur duyuyorum sözleriyle paylaştı.

KANTER’DEN ERDOĞAN’A: “KAPA ÇENENİ”

Erdoğan ABD’deki polis şiddetini kınamak için attığı twitte ‘Yaratandan ötürü insanlığı sevmeyi bize öğreten islam medeniyetinin bir üyesi olarak, bu insanlık dışı zihniyeti kınıyorum. Türkiye, nerede hangi bahaneyle, hangi biçimde yapılırsa yapılsın insanlığı hedef alan tüm saldırılara karşı durmaktadır.’

NBA yıldızı Kanter, bu twiti alıntılayarak, ‘Erdoğan’ın insan haklarından bahsetmesi, Üsame bin Ladin’in özgürlük hakkında konuşmasını duymak gibidir. Bütün dünya sizin lunatik bir diktatör olduğunuzu bilir. Sadece çeneni kapa!’ sözleriyle karşılık verdi.

ENES KANTER’E TWİTTER’DA ÖVGÜ YAĞDI 

Enes Kanter’in polis şiddeti ve ırkçılığa karşı verdiği tepkiye ABD sosyal medya kullanıcıları büyük destek verdi. Bir kullanıcı attığı twitte, ‘Enes Kanter, her zaman bir basketbolcudan daha fazlası olmuştur. O adam muhteşem bir insan hakları aktivisti, Dün başlamadı. Kanter, basketbol kariyerinin tam anlamıyla yarısında, Erdoğan ile insan hakları konusunda savaşıyor ve biz ona hak ettiği saygıyı göstermeliyiz.’ ifadelerini kullandı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

İki çocuğumuzla gözaltına alındık, saatlerce fiziksel işkenceye maruz kaldım

Tutuklu öğretmen Önder Bozkurt, gözaltında yaşadıkları işkenceleri yazdı. Eşinin psikolojisinin bozulduğunu ifade eden Bozkurt, çaresizliğini haykırmak istediğini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 19 Şubat 2018’de eşi ve iki çocuklarıyla birlikte Gümüşhane’de gözaltına alınan Önder Bozkurt gözaltındayken yaşadığı işkenceleri anlattı. HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Bozkurt, “Bir haftalık o süreci unutmamız mümkün değil. Hayatımızda derin izler bıraktı. İki çocuğumuzla birlikte alındık. Sözlü hakaret, itham ve galiz küfürlerin dışında bir hafta boyunca her gün ters kelepçe ile ayakta bekletildim. Her gün sistematik olarak bu yapıldı. En önemlisi saatlerce fiziksel şiddete maruz kaldım. Detaylarını anlatarak sizin daha da üzülmenizi istemiyorum.” dedi.

“BAŞKA İLLERDE DAHA FAZLASINI YAPIYORLAR”

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin her yerinde gözaltına alınan insanlara işkence yapıldığı biliniyor. Özellikle İstanbul, Ankara, Afyon, Bartın, Aksaray, Mersin emniyet müdürlüklerinde yapılan işkenceler, yaşayanların anlatımıyla ortaya çıktı. Önder Bozkurt, tüm illerde yapılan bu işkenceleri Gümüşhane TEM müdürünün ağzından aktararak mektubunda kayda geçirdi.

TEM müdürünün kendisiyle dalga geçer gibi “Önder, arkadaşların sana bunu yaptıklarını bilseydim izin vermezdim. Ama şunu bil ki, başka illerde daha da fazlası yapılıyor.” dediğini ifade eden Bozkurt, “Bana, ‘sen yine dua et’ der gibi içler acısı hallerini özetliyorlardı. Bu sözü söyleyen samimi olsaydı işkence yapanlar hakkında hemen işlem, soruşturma başlatırdı.” ifadelerini kullandı.

Özel dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor.

İŞKENCEYİ MAHKEMEDE ANLATTIM AMA RAPOR EDEMEDİM

Gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceyi rapor edemediğini belirten Bozkurt şöyle devam etti: “Çünkü eşim ile korkutuyorlardı. Bu hususta inanılmaz baskı yapıyorlardı. Gördüğüm bu muameleyi ağır cezada anlattım ve yazılı olarak sundum. Ancak hiçbir işlem yapılmadı. Yapmak bir yana en ağır ceza ile cezalandırdılar.”

Eşi Fatma Bozkurt’un da ağır hakaret ve küfürlere maruz kaldığını vurgulayan Önder Bozkurt, “Saatlerce ayakta bekletildi. Ve ağza alınmayacak, bir insanın kuramayacağı küfürler, cümleler. Kadın polis memuru olmaksızın 2 erkek polis tarafından Gümüşhane’nin Toful içle emniyetine götürüldü. Yoğunluk gerekçesiyle orada 6 gün kaldı eşim. Sudan başka ağzına bir lokma dahi almamış. Ben bunları cezaevine konulmamızın hemen ardından eşimin bana yazmış olduğu mektupta öğrendim.” diye yazdı.

Bozkurt: “İlk gözaltına alındığımızda bizi ayırdılar. Kızım annesinin yanında oğlum benimle kaldı. Annesi ile kızımı sağlık kontrolü için hastaneye götürüyorlar. Biri erkek, diğeri bayan memur… Gidiş-dönüş yolu boyunca arabayı süren erkek memur elini sertçe direksiyona vurup eşime hitaben nasıl vatana ihanet edersin, sen teröristin vs. Cümleler kuruyor. Şunu net bir şekilde söylemeliyim ki, insanlıktan nasibi yok böylelerinin direksiyona her vuruşu ve bağırışında kızım korkarak sımsıkı annesine sarılıyormuş.” dedi.

10’AR YIL HAPİS CEZASI

Cemaat soruşturmaları kapsamına tutuklanan Bozkurt çifti, önce Gümüşhane’de hapis yattı, son 5 aydır da Ağrı Patnos L Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan çift, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay’da. Önder Bozkurt mektubunda tutuklanma gerekçelerini anlattıktan sonra haklarında ifade veren tanıkların, ifadelerini geri çekmelerine rağmen böyle bir cezaya çarptırılmalarının şokunu yaşadıklarını da ifade etti:

BASKI İLE İFADE VERDİM, DEDİ

“Peki neydi hakkımızdaki iddialar: Eşimin birkaç tanık ve Bylock iddiası. Benim de tanık ve Bylock iddiası. Tahmin edeceğiniz gibi FEM dershanelerinde çalıştığım 4 yıla dönük iddialar. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi yargılamamızı yaptı ve akıllara durgunluk veren bir karar verdi. Eşimin iddianamesinin hazırlanmasına dayanak olan iki tanık mahkeme sürecinde ifadelerini geri aldılar. Birisi emniyette baskı ile bunu söylememi istediler dedi. Diğeri ise iftira attım dedi ve eşim buna rağmen serbest bırakılmadı.”

“KIZIMIZ CEBREN SÜTTEN KESİLDİ”

Dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor. Bozkurt çifti 28 aydır çocuklarından ayrı. İki kardeş de birbirinden ayrı. Betül anneanne, Bahadır babaanne yanında kalıyor. Gözaltına alındıklarında anne sütü emen kızının cebren sütten kesildiğini belirten Bozkurt, çocuklarından ayrı kalan eşinin psikolojisinin bozulduğunu söyledi ve serbest bırakılmasını istedi.

“KIZIM BİZİ HATIRLAMIYOR”

Koronavirüs nedeniyle ne eşini ne de çocuklarını görebildiğini, dilekçelerine cevap verilmediğini, mektup biriminin çalışmadığını belirten Bozkurt, eşinin sağlık durumundan endişelendiğini sözlerine ekledi:

“Eşim şu anda psikolojik ve ruhsal olarak bir çöküntünün içinde. 27 aydır durmadan ağlıyor. Bir anne canından parçasından olan yavrularından yıllardır ayrı. Bu hale taş olsa çatlardı. Defalarca ilgili makamlara yazdım, bu mağduriyete son verin dedim. Bir anneyi yavrusundan ayırmayın diye yazdım ama nafile. Kızım artık bizi hatırlamıyor bile. Oğlumuz ise bu sene anaokuluna başladı ancak devam etmek istemedi.”

“SİZE YALVARIYORUM, NE OLUR SESİMİZİ DUYURUN”

Önder Bozkurt mektubunun sonunda inşaatlarda çalışarak çocuklarına bakan ailelerinin de maddi manevi çok yıprandığını belirtti ve seslerinin duyurulmasını istedi:

“Bir çaresizliğe terk edilmiş durumdayız. Bugüne değin elime silah almadım, hayatım boyunca faydalı bir insan olmaya gayret ettim. Ancak şimdi birkaç tanık ifadesi ile terörist ilan edildim. Bu kadar kolay mı bir insanın terörist ilan edilmesi. Nasıl bir etiketin içine sokulmuşuz anlamakta güçlük çekiyorum… Aslında size yazmayacaktım. Ancak onca hukuksuzluk çaresizliğimi daha da derinleştirdi. Çaresizliğimi haykırmak istiyorum ancak sesimi duyuracak kişilerin azlığı ya da yokluğu beni daha da bir derin ümitsizliğe sevk ediyor… Allah rızası için size yalvarıyorum, ne olur sesimizi duyurun, ilgili makamlara sesimizi duyurun. Darmadağın olmuş ailemin bir benze olsun toparlanması adına, eşimin yavrularına kavuşması adına sesimizi duyurun. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.”

ÖNDER BOZKURT’UN ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU’NA YAZDIĞI 13 NİSAN 2020 TARİHLİ MEKTUBUN ORİJİNALİ

Cezaevinin çocuklar üzerindeki etkileri

 

Okumaya devam et

Popular