Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Tenkil Müzesi izlenimleri: Caddeye çıkıp haykırmak istedim…

Tenkil Müzesi’nin beşinci sergisi Belçika Limburg’da açıldı. Üç yılı aşan Tenkil Süreci’nin en çarpıcı izleri ve hatıralarının bulunduğu sergiden izlenimler…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Halime Gülsu’nun sarı kazağı ve başörtüsü, Ege’de hayatını yeni kaybeden çocukların eşyaları, Ahmet Turan Özcerit’in oğluna mektubu, Meriç’i protez bacaklarıyla aşan Zeynep’in kırmızı ayakkabıları ve Gökhan Açıkkollu’nun eşofmanının cebinden 3 yıl sonra çıkan not…

Her yıl Ölüler Günü olarak anılan 1 Kasım’da Belçika’nın Limburg şehrinde anlamlı bir sergi açıldı. Merkezi Frankfurt’ta bulunan Tenkil Müzesinin hazırladığı sergi, 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde işkence sonucu ölüme sürüklenen, kalp krizi ya da kanser gibi hastalıklara yakalanıp hak ihlalleri nedeniyle hayatını kaybedenler ile Meriç Nehri ve Ege Denizinden geçip özgürlüğe kavuşmak isterken ölenlerin yaşadıklarını anlatıyor.

1 Kasım’da Belçikalılar kapısını bacasını kapatıp mezarlıklara akın ediyor. Vefa ve saygının gereği olarak ölülerinin evlerini çiçeklerle donatıyorlar. Cuma günü öğleden sonra vardığımız şehirde dükkanlar bu yüzden kapalı, in cip top oynuyordu. Bir süre şaşkınlıkla Hasselt Havermart Caddesi üzerinde gezindikten sonra sergi hazırlıklarının devam ettiği Limburg eski adalet sarayının içine girdim ve Ölüler Günüyle özdeşleşen; Tenkil sürecinde yitip giden birçok isimle karşılaştım…

Esma Uludağ, Halime Gülsu, Gökhan Açıkkollu, Ahmet Turan Özcerit, Hatice Akçabay ve çocukları, 9 aylık Nurbanu, Betül ve Naime Civelek, Halil Dinç, Kevser teyze… Sonra da tekrar caddeye çıkıp haykırmak geldi içimden. “Buradaki ölüleri de ziyaret edin. Onlar işkenceden, zulümden kaçarken ölen masum insanlar!’ diye.

Yapmadım tabi ama adalet sarayının karşısındaki yeşil banka oturup tam 3 yıl önce 31 Ekim 2016’da İstanbul’dan uçağa binip Belçika’ya indiğim o güne gittim. Adalet ve hukukun artık mumla arandığı Türkiye’de tepe taklak edilen hayatımı, tepe taklak edilen hayatları düşündüm. Yaşatılan bu acılar uzun yıllar unutulacak gibi değil. Sergilenen eşyalara baktıkça ve sergi açılışında Ceyda’nın cam vitrinde sergilenen ayakkabısına sarılmasına tanık olunca bunu daha iyi anlıyorsunuz.

HİLMİ YAVUZ GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE BAYILDI

Akşam saat 19.00’da açılan sergide ilk olarak küçük bir panel düzenlendi. Mete Öztürk’ün yönettiği panele, 35 günlük bebeğiyle hapse giren Rana Öğretmen (isim müsteardır), Mümtazer Türköne’nin koğuş arkadaşı Zafer Özsoy, “Gülerek Geçtim Meriç’ten” şiirini yazan Halil Dinç’in eşi Nihayet Dinç, protez bacaklarıyla Meriç’i aşıp Avrupa’ya sığınan Zeynep ve annesi katıldılar ve yaşadıklarını bir kez daha anlattılar.

Özellikle Rana Öğretmen, 11 ay boyunca cezaevi ortamında bir bebekle kalmanın zorluklarını anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Hayatının en zor günlerinin 9 gün kaldığı gözaltı süreci olduğunu ifade eden Zafer Özsoy, yazar Hilmi Yavuz’un gözlerinin önünde nasıl bayıldığına şahit olduklarını anlattı.

CEYDA AYAKKABILARINI GÖRÜNCE…

Eşini Tenkil Sürecinde Atina’da kaybeden, Tenkil Müzesinin Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ sergiye eşi ve çocukları; Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda ile gelmişti. Konferans bittikten sonra sergi alanına dağılan herkes eşyalara doğru yönelmişti ki Ceyda, koştu koştı koştı ve cam vitrinde sergilenen ayakkabılarına sarılıp öylece kalakaldı. Uzunca bir süre ben de öylece onu izledim. Sonra ablası, abisi ve babasıyla birlikte anneleri Esma Uludağ’ın köşesini seyredurdular.

Mehmet Ali Uludağ ve çocukları…

KIZIM SARI KIYAFETLERİNİ ÇOK SEVERDİ

Limburg Sergisini anlamlı kılan birkaç özellik daha bulunuyor. 2017 yılında kurulan müze, iki yıldır Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde gezici sergiler gerçekleştiriyor. Limburg’taki sergide mağdurlara ait birçok eşya ilk kez sergileniyor.

27 Eylül 2019’da Ege’de botun batması sonucu ölen Işık, Kara ve Zenbil ailelerine ait eşyalar Tenkil Müzesinin koleksiyonuna hemen dahil edilmiş. Serginin girişinde ilk onlarla karşılaşıyoruz.

Gonca-Ebubekir Kara, evlatları Mustafa (6) ve Gülsüm’ün (8) o gün giydiği kıyafetlere notlar iliştirilmişler: “Kızım sarı kıyafeti çok severdi ama Ege Denizi yeşile döndürdü. Mustafa kıyafetlerine çok önem verirdi, düzenli bir çocuktu. İnşallah onlar Allah’ın cennetine gittiler. Rabbim bir daha hiçbir kardeşimize bu acıyı yaşatmasın. Zalimlerin son kurbanı bizim çocuklarımız olsun.” Eşyaların yanında ayrıca mavi bir balon, oyuncak telefon, Gülsüm’ün gözlükleri, Mustafa’nın cebinden çıkan kağıt para da yer alıyor.

YAVRUM BİBERONUNU ESKİTEMEDEN ÖLDÜ

Aynı gün Fatma-Nazir Işık çifti de Ege’de iki çocuğunu kaybetti. Mir İbrahim Işık’ın (3) biberonunu ve siyah terliğini müzeye bağışlayan Fatma Işık oğlunu şöyle anlatmış:

“Mir İbrahim suyu çok severdi. Suyla oynamayı çok isterdi ancak elbisesi ıslandığında çok rahatsız olurdu, onun değiştirilmesini isterdi. Bu mavi çorap yolculuğa başlamadan önce hafif ıslandığı için değiştirilmesini istedi, değiştirdik, cebimizde kalmıştı. Kendimize saklamıştık ancak müzede olması daha uygun olur diye düşündük. Mir bu terliği çok severdi. Bir sürü terliği olmasına rağmen sadece bunu giyerdi. Sırf o seviyor diye yanımıza aldık. Biberen Mir Mahirimin ilk biberonuydu. Yavrum tek biberonunu eskitemeden vefat etti. İnşallah Rabbim diğer tarafta bizleri kavuştursun. Geride kalanlara uzun ömürler versin.”

Zenbil ailesinden ise Kevser Sezer ve kızı Meltem Zenbil’in başörtüleri sergileniyor. 58 yaşındaki Kevser Sezer yola çıkmadan önce yanına ‘diploma kayıt örneği’ yazan bir belge de almış. Sergide tanıştığımız damadı Oğuz Zenbil’e ne olduğunu sorduk: “Belge, sertifika ne varsa gelirken getirmek istemiştik. Kayınvalidem de kaymakamlıktan eğitim durumunu gösteren bu belgeyi almış. Naylon poşetin içindeydi, zarar görmemiş.” dedi Oğuz Zenbil, nemli gözyaşlarıyla sergiyi gezerken.

CANIM OĞLUM SİNAN

Tenkil sürecinde cezaevlerinde yazılan mektuplar büyük önem taşıyor. Özellikle hak ihlali nedeniyle vefat edenlerin duygularını ve durumlarını yansıtan bu belgelerin ayrı bir anlamı oluyor. Cezaevinde kanser olduktan sonra hayatını kaybeden Doç. Ahmet Turan Özcerit’in oğlu Sinan’a yazdığı mektup, müzenin koleksiyonuna dahil edilen ilk mektup.

Mektubuna “Oğlumun gün geçtikçe olgunlaştığını görmek çok güzel bir duygu” diyerek başlayan Özcerit, bir babadan oğluna yazılabilecek belki de en güzel mektuplardan birini tarihe bırakmış oldu. Özcerit mektubunda oğluna insanlıktan, adaletten yana olmasını, vicdanıyla hareket etmesini tembihliyor. Bir akademisyen olarak gelecek planlarıyla ilgili vizyon çiziyor. Mektubun yanı sıra Ahmet Turan Özcerit’in cezaevinde kullandığı spor ayakkabısı, çizgili tişörtleri ve bir bilekliği de bulunuyor.

9 AYLIK NURBANU’NUN MAKASLA KESİLEN KIYAFETLERİ

Serginin en hüzünlü bebek kıyafeti 8 aylık Nurbanu Yeni’ye aitti. Ege Denizinde yitip giden Yeni ailesinden Gökhan Yeni ve iki çocuğunun kıyafetleri de eşi tarafından müzeye bağışlanmış. Gökhan Yeni’nin ayakkabıları, Nurbanu’nun beyaz tişörtü ve morgda makasla kesilerek çıkarılan pantolonu, Burhan’ın (2) yine kesilerek çıkarılmış tişörtü Tenkil sürecinin sembol kıyafetleri arasında.

GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN CEBİNDEN 3 YIL SONRA ÇIKAN NOT

Tenkil Müzesi Gökhan Açıkkollu’nun işkence gördüğü sırada kırılan gözlüğünü daha önce sergilemişti. Bu sergide ilk kez kalp krizi geçirdiği anın görüntülerine ve o anda üzerinde bulunan kıyafetlere yer veriyor. Sergide eşyaların yanına yerleştirilen 1 saat 25 dakikalık video sürekli izlenebilecek.

Açıkkollu’nun gözlüğü, saati ve gözlük kabının yanında bir not dikkat çekiyor. Şöyle yazıyor notta: “Seni çok seviyoruz. Bizi merak etme. Kendine dikkat et. Allah’a emanet ol. Ailen. 28.06.2016 Saat: 02.00”

Mümine Açıkkollu, 24 Temmuz 2016’da gözaltına alınan eşinin İstanbul Emniyet Müdürlüğünde olduğunu öğrenince gece yarısı apor topar ona birkaç parça eşya hazırlar, ilaçlarını da alır ve götürür. Kıyafetleri polise teslim etmeden önce de eşofmanın cebine bu notu koyar. Artık çocuklarıyla birlikte bir Avrupa şehrinde yaşayan Mümine Açıkkollu bu not ile tekrar sergi hazırlıkları sırasında karşılaşınca çok duygulanmış.

  

Mersin Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği için hayatını kaybeden İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu (32), cezaevine ilk girdiği günlerde avluda sarı kazağı ve çiçekli başörtüsüyle bir kare çektirmişti. Ölmeden önce çekilen bu fotoğraftaki kıyafetler ile kullandığı ilaçları kapları için de özel bir vitrindeki yerini almıştı.

PROTEZ BACAKLARIYLA SINIRLARI AŞAN ZEYNEP

Meriç’te üç çocuğuyla birlikte hayatını kaybeden Hatice Akçabay’ın çocuklarının kıyafetleri, Yunanistan’da kalp krizi geçirerek vefat eden “Gülerek Geçtim Meriç”ten şiirinin şairi Halil Dinç’in tişörtü ve şapkası, görüş yolunda ölen Hatice-Enes Civelek’in kızları Betül ve Naime’nin mor ve gri hırkaları, protez bacaklarıyla Meriç’i geçip  Yunanistan’a yürüyen Zeynep’in kırmızı ayakkabıları yine ilk kez sergilenen eşyalar arasında bulunuyor. Zeynep o akşam çok mutluydu. Böyle zor bir yolculuğu başarıyla tamamlamış olmanın mutluluğu vardı üzerinde… Ölüler Gününde, ölümü hatırlatan Limburg sergisinde, Zeynep’in mutluluğuna giden engellerle dolu ama güzel de bir başlangıç vardı…

Tenkil Müzesi gezici sergilerine devam edecek. Aralık 2019’da Almanya’nın Kassel şehrinde, Ocak 2019’da Romanya Bükreş’te olacak bu özel eşyalar… (www.tenkilmuseum.com, @TenkilMuzesiTR @tenkilmuzesi)

Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

BOLD ÖZEL

NBA’de S Sport’tan skandal uygulama! “Enes Kanter yok, yayın var”

Boston Celtics’in bu gece Miami Heat ile oynayacağı maçta Enes Kanter’in sakatlığı nedeniyle yer almayacağının açıklanmasının ardından, S Sport, ilk kez bir Celtics karşılaşmasını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlayacak.

MUHAMMET ALİ TOKSOY 

BOLD NBA- Türkiye, dünya sansür tarihine yeni bir kara sayfa ekleyecek. Yalnız bu kez bir yayını yapmayarak veya keserek değil, aksine bir maçı canlı yayınlayarak bu rezaleti gerçekleştirecek. Olayı daha iyi anlamak için biraz geriye gitmekte fayda var.

Enes Kanter’in geçtiğimiz yaz Boston Celtics ile sözleşme imzalamasının ardından, NBA’nin yayın haklarını elinde bulunduran SSport kanalı Boston’a sansür uygulamaya başladı. Celtics’in hiçbir maçını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlamayan SSport, NBA maçlarının değerlendirildiği programlarda Enes Kanter’in adını hiç anmadı. Enes Kanter’in rekor üstüne rekor kırıp Celtics tarihine geçtiği maçlar NBA gündemine oturuken, Türkiye’deki basın ve her konuda saatlerce konuşan yorumcular utanç verici bir sessizliğe gömüldüler.

İşte bu sansür rezaletini uygulayan SSport kanalı, Enes Kanter’in sakatlığı nedeniyle bu gece Heat maçında yer almayacağının açıklanmasının ardından, ilk kez bir Celtics karşılaşmasını Türk spikerlerin anlatımıyla yayınlayacak. Maçın yayınlanacağını, ünlü basketbol yorumcusu Kaan Kural twitter hesabından takipçileriyle paylaştı.

‘BACAĞIM KOPSA, YİNE DE ÇIKIP OYNARIM’

Twitin altına yorum yapan takipçilerinden birisi, ‘Durum çok komik. Hiçbir ülkede anlatamazsın bu durumu. Bir adam oynayınca maçlar verilmiyor, oynamayınca yayınlanıyor. Final bile olsa seyredemiyorsun’ derken, bir diğer takipçi ‘Faşizmin geldiği son nokta, tam bir ortadoğu ülkesi olduk’ şeklinde yorum yaptı. Olay trajikomik olunca bir takipçi, ‘Enes Kanter tam maç başladığında ‘ceee’ diye sahaya çıksa, ne gülerim ama!’ şeklinde espri yaparken, başka bir takipçisi ise ‘Ben kanterin yerinde olsam, ayağım kopsa çıkar oynarım’ diye paylaşımda bulundu.

SSPORT, SANSÜRE YENİ BOYUT KAZANDIRDI

Kanter geçen sene Portland ile Batı Konferansı finallerinde fırtına gibi eserken, yayıncı kuruluş maçları yayınlamamış, eğer Portland NBA finaline çıkarsa, bu karşılaşmaları da kesinlikle yayınlamayacaklarını duyurmuştu.

NBA tarihinde ilk kez Avrupa’da bir devlet konferans finalini yayınlamamış, bu olay dünyada büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı. Ancak bu sansürün üstüne çıkmanın mümkün olmayacağını düşünenler yine yanıldı. Sansüre yeni bir boyut kazandıran SSport, Enes Kanter’in olmadığı Miami Heat maçını Türkçe yayınlayacak. Türk oyuncunun dönmesiyle birlikte taraftarlar, Boston Celtics NBA finaline çıksa dahi maalesef takımlarını izleyemeyecekler.

Paulo Coelho, Kobe Bryant’sız kitabı yazmak istemedi; taslakları sildi

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Bebeğiyle tutuklu Semanur Kütükçü: “Oğlumla psikolojik şiddete karşı savaşıyoruz”

Bebeğiyle 21 aydır tutuklu Semanur Kütükçü, ‘kadına ve çocuğa şidddete hayır’ diyenlere seslendi, hapis ortamında kendisini teselli eden oğlunu ve yaşadıklarını anlattı.

BOLD ÖZEL – 3 yaşındaki oğlu Kerem Sabri ile birlikte Kırıkkale Keskin Cezaevinde kalan Semanur Kütükçü (33), HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak “Oğlumla özgürlüğüme kavuşmak istiyorum” dedi.

8 AYLIKKEN GÖZALTINA ALINDIM

8 aylık hamileyken 26 Eylül 2016’da gözaltına alındığını ifade eden Kütükçü, “O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.” ifadelerini kullandı.

BİR SÜRÜ KADIN YATIYOR, SEN DE YAT

Kerem Sabri 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de tekrar tutuklanan Kütükçü, mahkemede çocuğuna bakacak kimsenin olmadığını söylemesine rağmen hakimin ‘içeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat’ kanaatiyle tutuklama kararı verdiğini ve bebeğiyle Uşak Cezaevine gönderildiğini belirtti ve “Oysa o dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.” diye yazdı.

MEB’e bağlı bir yurtta çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Semanur Kütükçü, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Semanur Ketenci ve oğlu Kerem Sabri.

SÜREKLİ ENFEKSİYON KAPIYOR

Duvarları rutubetten akan, 20 kişilik bir koğuşta yaşadıklarını söyleyen Kütükçü, oğlunun sağlık sorunlarını mektubunda şöyle açıkladı:

“Tozdan gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.”

AĞLAMA ANNE, EVE GİTMEMİZE AZ KALDI

Denetimli serbestlikle bırakılması için gerekli makamlara dilekçe yazdığını belirten Kütükçü, 3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıklarını ise 14 maddede sıraladı.

– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.

– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.

– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.

– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.

– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.

– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.

– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.

– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.

– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.

– Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.

– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunun fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.

– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.

– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.

– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.

Kerem Sabri cezaevine girmeden önce.

KADINA, ÇOCUĞA ŞİDDETE HAYIR DİYENLER NEREDE?

Semanur Kütükçü, mektubunu, kadına ve çocuklara yapılan şiddet konusunda hassas olduğunu düşündüğü topluma seslenerek bitiriyor: “Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.”

3 YAŞINDA BİR ÇOCUK, 33 YAŞINDA BİR ANNE

Semanur Küçükçü’nün 13 Ocak 2020’de yazıp “3 yaşında bir çocuk, 33 yaşında bir anne” diye imzalayarak Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderdiği mektubun orijinalini sunuyoruz:

Sayın milletvekilim, hapishanedeki mağdur olan kişilerle ilgili yaptığınız çalışmalarınız bizi memnun ediyor. Bir nebze de olsa bizleri birileri düşünüyor diye seviniyoruz.

Binlerce insan gibi ben de naçizane size mağduriyetimi paylaşmak istiyorum. Sizlerin vesilesiyle oğlumla özgürlüğümüze kavuşmak istiyorum.

26 Eylül 2016 tarihinde Milli Eğitime bağlı olan bir yurtta sigortam olması nedeniyle 8 aylık hamile iken Antalya’da gözaltına alındım. O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.

Oğlum 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de mahkemede çocuğuma bakacak başka kimsenin olmadığını söylememe rağmen hakimin “İçeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat” kanaatiyle tutuklanarak bebeğimle Uşak Cezaevine gönderildim. 7 yıl 11 ay gibi yüksek bir ceza aldım. O dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.

3 ay sonrasında ailemin Ankara’da ikamet etmesinden dolayı Keskin Ceza İnfaz Kurumuna oğlumla sevk oldum. Oğlum da benimle birlikte 21 aydır tutuklu ve şu an 38 aylık.

20 kişinin yaşadığı bir koğuşta tozdan dolayı gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Rutubetten duvarları akan bir koğuştayız. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.

Erkek çocuğu olduğu için enerjisini atamıyor. Hareket kısıtlılığı, koşmak, oynamak, zıplamak istiyor. Onu sadece yatak üzerinde oynatabiliyorum. Bu onun için yeterli olmuyor. Ona yetememe düşüncesi, buradaki imkansızlıkları da düşündüğümde beni de bir anne olarak ruhen ve bedenen çok yıpratıyor ve bunalıyorum. Yine kendisi de buradaki insanların yaşadığı olayları, üzüntüleri gördükçe psikolojisi bozuluyor, hırçınlaşıyor, ağlıyor.

Cezaevinde her şey sayılı ve izinli olduğu için ve erkek cezaevi olduğu için extra yapılan olumlu hiçbir şey yok.

3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıkları:

– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.

– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.

– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.

– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.

– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.

– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.

– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.

– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.

– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.

-Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.

– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunu fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.

– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.

– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.

– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.

Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.

Geleceğimiz olan çocukların bu yaşta yaşadığı travmalar bütün hayatını olumsuz etkilemesinden korkuyorum ve sesimi kimseye duyuramama üzüntüsü içindeyim.

Gerekli mevkilere de en ağır denetimli serbestlik şartlarını da kabul ederek (bunu çocuğum için istediğimi belirterek) talepte bulunmama rağmen olumlu olumsuz bir dönüş olmamıştır.

Bu yazdığım mağduriyetler emin olun ki sadece kalemime dökebildiklerimdir.

Oğlumla sesimizi duymanızı ve duyurmanızı istiyorum. Maalesef sizden başka bunu yapacak kimse yok.

Sizden isteğim ev hapsi bile olsa en azından çocuğumu bu ortamdan kurtarıp onu mutlu etmek ve ev ortamında büyütmek istiyorum.

Göstereceğiniz ilgiden dolayı şimdiden teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

13 Ocak 2020
3 yaşında bir çocuk, Kerem S. Kütükçü
33 yaşında bir anne, Semanur Kütükçü

Kızım koğuşta dizanteri oldu, 3 kez acile götürdüm, ilaçları verilmedi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Kızım koğuşta dizanteri oldu, 3 kez acile götürdüm, ilaçları verilmedi

Çöpteki kitapta parmak izi bulundu diye tutuklanan Arzu Akçakaya’dan mektup var. 15 aylık bebeğinin dizanteri olduğunu anlatan Akçakaya yaşadıklarını yazdı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOL ÖZEL- Türkiye’de cezaevlerinde ne hasta tutuklular ne de tutsak bebekler sağlık hizmetinden doğru dürüst yararlanabiliyor. Altı aydır kızı Damla ile birlikte cezaevinde bulunan Arzu Akçakaya, eşine gönderdiği 9 sayfalık mektupta kızının koğuşta dizanteri olduğunu ve bebekli bir anne olarak hapiste yaşadıklarını yazdı.

15 aylık Damla bebeği aynı gün içinde 3 kez acile götürmek zorunda kaldığını söyleyen Arzu Akçakaya, “Çok hastalandı bir gün, durumu iyi değildi, neden olduğunu bilmiyorduk ve acile götürdük. Doktor dizanteri teşhisi koydu ve ilaç yazdı. Ama bebeğimin ilaçları zamanında alınmadı ve çocuğumla beraber ikinci kez acile gittik. Doktor buraya gelmeniz çözüm değil, bu çocuğun bir an önce ilaçlarının alınması lazım dedi. Yavrumun bünyesi o kadar zayıf düşmüştü ki, ilaçları vücudu sadece 1 gün kaldırabildi ve aynı gün tekrar ağırlaştı, yine acile gittik.” dedi.

ATEŞİ 39,5’A YÜKSELDİ

Gardiyanlara, kızını babasına vereceğini ve eşine haber verilmesini istediğini ifade eden Akçakaya, “Tamam dediler, aradan 5 dakika geçmeden, bebeği babasına veremeyeceğiz, çünkü mesai saati geçti, biz hastaneye götüreceğiz dediler. Çocuğumu babasına verip özel bir doktora göstermek istiyorum desem de beni dinlemediler ve çocuğumun ateşi 39,5 kadar yükseldi ve 3. kez acile gittik.” ifadelerini kullandı.

Dört gün boyunca hastaneden kalan Damla bebeğe serum takviyesi yapıldı. Akçakaya, kızı taburcu olurken doktorun tekrar ilaç yazdığını ama o ilaçların da verilmediğini, eşi cezaevi yönetimini aradıktan 6 gün sonra kendisine teslim edildiğini belirtti.

DAMLA, TARIK VE EBRAR BEBEKLER

Arzu Akçakaya mektubunda Damla’nın dışında koğuşta iki bebeğin daha başına gelenleri anlatmaya çalışıyor. 16 kişilik koğuşta 25 kişinin kaldığını anlatan Akçakaya, bebeklerin sık sık ranzalardan düştüklerini ve ranzalara çarptıklarını ifade ediyor: “Tarık bebeğimiz bir gün Ranza’da uyurken düştü, o gün o kadar korktuk ki… Önce yastık düşmüş, sonra da Tarık yastığın üstüne. Ya betona düşseydi, ya çocuğa bir şey olsaydı ne olacaktı! Tarığımız o kadar korkmuştu ki, zorla susturduk ama annesine yaşadıkları çok ağır geldi, saatler sonra sakinleşti.”

İLK DOĞUM GÜNÜNÜ KOĞUŞTA KUTLADI

2017’de evlenen Akçakaya çiftinin ilk çocukları Damla bebek, 9 Ekim 2018’de dünyaya geldi. İlk doğum gününü koğuşta kutlayan Damla’nın kaderini bugün Türkiye’de birçok çocuk yaşıyor.

ÇÖP KONTEYNIRINDAKİ PARMAK İZİ DELİL OLARAK DOSYASINA GİRDİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında 2 Ağustos 2019’da tutuklanan Arzu Akçakaya bir gün sonra, Gaziantep Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanıp kızıyla birlikte Gaziantep L Tipi Cezaevine gönderildi. 4 Şubat 2020’de ikinci kez hakim karşısına çıkacak olan Akçakaya’nın örgüt üyesi olduğuna dair iddianamesine delil olarak giren olaylardan biri de Bitlis’te bir çöp konteynırından çıkan kitaplarda parmak izinin bulunmasıydı. O iddialar dosyasında şöyle yer almıştı:

 

“15 Temmuz akabinde Bitlis ili Beş Minare Mahallesi 1301 Sokak, 160 Evler Sitesi, Seval ve Nur Apartmanı önünde bulunan sokak üzerindeki çöp konteynırı içine çevresine atılan kitap doküman ve dijital materyaller ile Bitlis Olay Yeri İnceleme Müdürlüğü tarafından yapılan parmak izi çalışmalarında elde edilen izlerin karşılaştırılmasında tespit edilen izlerin şüphelinin sağ el orta parmak izi ile aynı olduğu tespit edilmiş olup bu husustaki bilgiler de dosyasına eklenmiştir.” Arzu Akçakaya’nın eşi M. Akçakaya, eşinin o tarihler arasında HTS kayıtlarında da görüleceği gibi Bitlis’te değil, Gaziantep’te olduğu söylüyor.

Yürümeyi koğuşta öğrenen 15 aylık Damla Akçakaya annesi ve babasıyla birlikte bir görüş gününde.

ARZU AKÇAKAYA’NIN MEKTUBU

Bitlis Eren Üniversitesi Tarih bölümü mezunu olan Arzu Akçakaya (29), eşine gönderdiği mektubunda gözaltına alındığı ve tutuklandığı 2-3 Ağustos 2019 gününü anlatıyor. Mektupta, cezaevinin bebekli anneler için ne kadar zor olduğu bir kez daha görülüyor. İşte o mektup…

“2019 geride kaldı ama yaşananlar…
Öyle bir an ki… Sabah yedi buçukta uyanmıştım, işe gitmek için hazırlıklarımı tamamladım. Ama nedense pek gidesim yoktu. Damla da daha uyanmamıştı. Onu uykulu uykulu beşiğinden alıp bebek arabasına koydum işe gitmek için, nereden bilebilirdim ki akşam eve dönemeyeceğimizi…

Bugün sen İstanbul’da işlerini bitirmiş Adana’ya geçiyordun, Allah’ın izniyle akşam da evde olacaktın. Üç gündür evin hiç tadı yoktu sensiz. Sabah kızımla beraber dükkanın elektrik faturasını ödeyip öyle açtık dükkanı.

Bugün Damla çok durgundu, yüzünde çok farklı bir ifade vardı. Hemen fotoğrafını çektim, teyzesine attım, Damla bugün bir garip diye. İçine mi doğmuştu acaba kızımın bugün yaşayacaklarımız? Ve son olarak kızımın o halini çektim, nereden bilebilirdim ki…

Bugün işler çok ama çok durgundu, canım çok sıkılıyordu, zaten senin şehir dışında olman da cabasıydı. Dedim ki, keşke işler iyi olsaydı, kaç gündür şehir dışında yorulmuştun zaten, eğer iyi olsaydı geldiğinde yüzün gülerdi, bu tür düşünceler geçiriyordum içimden.

CUMA VAKTİYDİ, POLİSLER GELDİĞİNDE

Ve saat öğlen 1.10 civarıydı. Herkesin cumada olduğu vakitlerdi. Kızım kucağımda müşteriyle ilgileniyordum. Kafamı kaldırdım, kapıda bir kalabalık. O kalabalıktan biri yanıma yaklaşarak ‘Arzu hanım ben terör şubeden…’ diyerek kimliğini gösterdi. Bir an dondum, tarif edilemez duygular sardı beni. Kimliğimi bile istemeden adımla hitap etti, sanırım fiziki takip, her neyse…

Bir an çok çaresiz olduğumu hissettim. Yanımda sen yoksun, anam yok, babam yok, sadece 9,5 aylık kızım vardı. O an sana o kadar çok ihtiyacım vardı ki ama yoktun işte, sen de istemezdin böyle olmasını biliyorum. İşte her şey bitti, buraya kadarmış dedim.

KIZININ BİRİNE VERİLMESİ LAZIM

Polis etrafı toparla, dükkanı kilitle gidelim dedi. Nasıl toparladım bilmiyorum. Ve kızının birine verilmesi lazım dedi. O an çocuğumdan ayrılık korkusu bitirdi beni. Etrafı toparlarken kara kara düşünüyordum, ben bu haberi eşime nasıl vereceğim, şimdi nasıl üzülür diye içimden geçirdim. Ve işin zor tarafı 9,5 aylık kızımı, bebeğimi kime teslim edecektim?

Faruk’a haber verdim sana ulaşamayınca. Damla’nın alınması lazımmış, beni şubeye götürüyorlar deyince Faruk bir an kötü oldu. ‘Tamam yenge’ diyebildi sadece. Ve bebeğimle beraber Maraş KOM Şubesine gittik. Damla’yı almaya halası geldi. Verirken o kadar zorlandım ki çok kötü oldum, kızımla ilk ayrılık anımdı. Giderken kızımın bana bakışlarını asla unutamam.

Ve ifademe başlandı sonra, Maraş Adliyesine götürüldüm. Yol boyunca aklım kızımdaydı ve adliyede savcıyı bekledik. Sonra bir telefon geldi. Savcı ifademi almadı. Antep beni buraya istemiş, buna hiç anlam veremedim, hala da öyle…

BANA BİR GÜZEL BAĞIRDI

Ve Maraş’tayken sağlık kontrolüne gittiğimizde işlemler bitince arabaya bindik. Baktım benden taraf arabanın kapısı tam kapanmamıştı. Fark ederler herhalde diye düşündüm. Çünkü benim acım başkaydı, o dertte değildim. Araba hareket etti, baktım beş dakika sonra durdu. Yanındaki memur şoföre ‘Niye durdun’ dedi, ‘Onun taraftaki kapı açık o yüzden’ dedi. Sonra indi ve kapıyı kapattı. Bana bir güzel bağırdı, ‘Niye açtın’ diye.

Halbuki benim kapıyla aramda bayağı bir mesafe vardı ve yanımda da bayan memur oturuyordu. Dokunmadığımı o da biliyordu ama sesini çıkarmadı. Ben açmadım diye açıklama yaptığımda kimin umurunda, kapıyı kilitledi. Kendi yapmış olduğu hatayı bana mal etti. Bu beni o kadar incitti ki…

Ve indikten sonra tek bir cümle söyledim bayan memura: ‘Ben arabadan atlayacak kadar karaktersiz bir insan değilim’ dedim. Ve bu sözün üzerine bayan memur: ‘Biliyorum sen kapıya dokunmadın, zaten şubeye gelince arkadaşa söyledim’ dedi.

Ama benim için önemli olan o anda söylemesiydi ama sustu… Ve Maraş’a akşam ezanı okunurken ben polis arabasında sen ise arkada, araçta kızım ve halasıyla beraber beni takip ediyordun. Aklım sürekli sizdeydi. Kaç defa arkama dönüp dönüp baktım bilmiyorum.

MEĞER NE ÖNEMLİ TERÖRİSTMİŞİM!

Ve bu şekilde Antep’e doğru yol alıyorduk. Meğer ne önemli teröristmişim ki beni 9,5 aylık bebeğimle gece gece Antep yollarına düşürdüler. Ve bir saat yolculuğun ardından gece Antep KOM’a geldik. Birkaç saat ayrılığın arkasından kızım kucağımdaydı, doya soya sarıldım, kokusunu içime çektim, gözyaşlarım akıverdi. Canım yavrum benimle beraber rezil oluyordu.

Sen ise bilmediğin Antep sokaklarında kızıma bez gibi ihtiyaçlarını almak için gezip durmuşsun. Şubeye bu eşyaları getirdiğinde o kadar kötüydün ki… Nasıl kötü olmayasın, eşin, kızın karakollarda ve onlardan ayrıldın. Biliyorum senin için de o kadar zordu ki…

İfademe yarın sabah 9’da başlanacağı söylendi. Memur bana klimalı bir oda verdi. Deri koltukların üzerinde bebeğimi uyuttum, o kadar yorulmuştu ki… Bense sabaha kadar uyumadım. Koltuktan düşer diye başucunda bekledim. O gün sabah olmadı, çünkü beni çok zor bir hayat bekliyordu artık…

Bir konuda minnettarım, beni bebeğimle beraber o gün nezarethaneye koymadılar, bu noktada çok teşekkür ediyorum o memurlara. Ya koysalardı ne yapardım nezarethanede çocuğumla? Kim bilir…

İFADE ARASINDA KIZIMI EMZİRDİM

Ve ifadeye başlandı. Sen ve kızım ise koridorda ifademin bitmesini bekliyordunuz. Damla durmayınca memurun da izniyle ara verilip kızımı emzirdim. Kısacası kızım ve sen ifade esnasında rezil olmuştunuz biliyorum. Damla seni çok zorlamıştı. Kim bilir sen hangi düşünceler içerisindeydin.

Ve ifade bitti. Küçücük çocuğum olmasına rağmen suçsuz yere savcılık ve mahkeme tutuklama kararı verdi. Tutuklandığıma değil de senden ve kızımdan ayrılmam o gün beni mahvetti. O gün cezaevine gelirken senden tek isteğim “Çocuğumu bana getir” demek oldu ağlayarak, sen ise “Getireceğim canım, üzülme ne olur” diyerek ağlamıştın.

CEZAEVİNE GİDİYORDUM VE KIZIMI BANA VERMEDİLER

O an benim için çok zordu. Cezaevine gidiyordum ve kızımı bana vermediler. O an anneliği ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim. Arkada gözü yaşlı bir bebeğim, eşim kaldı. Yol boyunca ağladım. Acımdan arabanın içindeki memurlara ‘Beni yavrumdan ayırdınız’ dedim. Bayan memur ‘Biz seni ayırmadık, kızını sana getireceğiz’ dedi. Erkek memur ise biraz sert çıktı bana. ’15 Temmuz’da ölen şehitlerin çocukları yok muydu, o hak değil miydi, neden sustun’ dedi. Evet haktı, kim yaptıysa Allah belasını versin dedim. O zaman sustu. Sanki ben öldürdüm, bana öyle demesi çok zoruma gitti.

Ve yavrum kucağımdan uçup gitmişti. 3 Ağustos unutulmaz bir gün, cezaevine giriş, üniversite koridorlarından cezaevine çok hazin. Kimlik bilgilerim alındı, bir suçlu gibi parmak izim alındı, fotoğraf çekildi ve arama yapıldı. Bu an bende acı izler bıraktı.

Bir karıncayı incitmeye korkan ben, sinek rahatsız ettiğinde öldürmekten ziyade kovalamayı seçen ben, terörist damgası yiyerek cezaevine girdim, bu ne kadar ağır bir imtihandı. İçeride beni nasıl bir ortam bekliyordu bilmiyordum, zaten bunları da düşünmüyordum. Çünkü aklım fikrim sen ve kızımdaydı, şimdi ne yapıyorlar diyordum.

Ve koğuşa girdim. Etrafımı bir kabalalık sardı. Hepsi o kadar samimi ve güleryüzlüydü ki… Hep beraber benim için koşturuyorlardı. Biri yemek hazırlıyor, biri çarşaf, yastık vs… Ve bu an bir nebze de olsa acımı dindirip korkularımı almıştı benden. Memurun ‘Kızın birkaç saate sana getirilecek’ demesiyle zindanım aydınlandı, rahatladım. Ve gece 12’de kızım memurun kucağında geldi, gözü yaşlı, perişan bir şekilde… Beni görünce öyle bir içten gülümsemesi vardı ki…

Hemen kucağıma atladı, doya doya sarıldım yavruma ve arkadaşlar da bu anımıza mutlu oldular ve ağladılar. Canım yavrum, o gün ben nereye geldim dercesine etrafına şaşkın şaşkın bakıyordu. Nasıl bakmasın, etrafında büyük bir kalabalık demir parmaklık ve kapılar…

Evet gelişiyle bir an mutlu oldum, zindanım aydınlandı ama diğer yanım acılı bir şekilde dışarıda kalmıştı, yani sen… Kim bilir ne haldeydin… Kendime gelmem bir ayı buldu. Anlatacak, yazacak çok sey var 2019’a dair. Ama bende derin izi olan 2 ve 3 Ağustos’u yazmak istedim sadece.

BİR AY YERDE, SÜNGER ÜZERİNDE UYUDUK

Kızımın alışması çok zor oldu, yirmi gün boyunca etrafına tuhaf tuhaf baktı. Kimseye gitmedi, ağladı. O anlar beni çok zorladı. Ve ilk geldiğimde bir ay yere sünger koyarak öyle uyuduk. Üst ranza boştu ama ben oraya çıkmadım, çocuğumla beraber orada kalamazdım. Kızım rahat uyusun diye ben hep ucunda kaldım süngerin. Bazen hiç uyuyamadım. Öyle işte, hangi kelime yasananları tam anlatır bilmiyorum. 2019 geride kaldı ama hüzünle anılacak şekilde…

YERE BİR ŞEY SERMEK YASAK

Maltada (avlu) çocuk olmak!

Bunu hangi kelime ya da cümle ifade edebilir ki…
Buradaki bebeklerin beşiği, emeklediği odaları, temiz havaları, sıcak yuvaları, güneşleri, özgürlükleri alındı elinden, tıpkı benim yavrumun olduğu gibi. Koydular buz gibi beton yığınlarının arasına. Ve bu bebeklerden biri de benim kızım. Mapus nedir, zindan nedir bilmezken, daha on aylıkken buraya girdi, alındı özgürlüğü kızımın. Tam emekleme çağındaydı ama emekleyemedi, kucağımda gezdi. Çünkü yerler beton, halı yok, yere bir şey sermek yasak. Şimdi yürüyor ama emekleyemeden yürüdü yavrum, diğer bebekler gibi.

11 AYLIK EBRAR BEBEK

İlk geldiğinde Ebrar bebeğimiz vardı, 11 aylıkken mapus olmuş ve 20 aylıkken tahliye oldu. Burada yürüdü, burada konuştu ama bir farkla emekleyemeden yürüdü. Gardiyanların her kapıyı açışlarında ve bağırdıklarında bebeklerimiz korkarak uyanıyor, ortam gürültülü, sağlıklı uyuyamıyorlar. Burada bebeğimizin temizliği için bir ıslak mendil bile alamıyoruz yasak olduğu için, bu durum o kadar zorluyor ki…

Dışarıdan mama alımı yasak, içerideki koşullar mama yapmaya müsait değil. Zaten bir aydır semaverimiz yok, tamiri mümkün değilmiş, bir çorba bile yapamayacağız bebeklerimize. Bir yetişkin gibi gelen yemeklerden yemeye çalışıyorlar.

TARIK’IN ANNESİ SAATLER SONRA SAKİNLEŞTİ

Damla ve Tarık bebek bir görüş gününde. Tarık bebek daha sonra tahliye oldu.

Ortam tehlikeli, bir an dikkatli davranmazsan ranzaya çarpıyor bebeklerimiz. Kaç defa çarptı bilmiyorum. Her çarpışlarında yüreğimiz yandı. Hele Tarık bebeğimiz bir gün ranzada uyurken düştü, o gün o kadar korktuk ki… Önce yastık düşmüş, sonra da Tarık yastığın üstüne. Rabbim korumuş. Ya betona düşseydi, ya çocuğa bir şey olsaydı ne olacaktı! Tarığımız o kadar korkmuştu ki, zorla susturduk ama annesine yaşadıkları çok ağır geldi, saatler sonra sakinleşti. O gün hep beraber Tarığımıza bir şey olmadığı için Rabbimize bir kez daha şükrettik. Burada çocukların tek aktivitesi daracık odada oynamak, yürüteçle gezmek…

Güneşten mahrum büyüyor buradaki bebeklerimiz. Bir 10 dakika güneşe çıkarmak için can atıyoruz, kemikleri güneş görsün diye ama… Etrafta ranzalar ve demir kapılar ve beton yığını var. Kapıların kolu yok, bir yere çarpsa çok tehlikeli. O yüzden yürüyene kadar annelerin kucağında ya da yerlerde geziyorlar.

SICAK SU SÜRESİ 50 DAKİKA

Sağlıklı bir şekilde bebeklerimizi banyo yaptıramıyoruz burada. Verilen sıcak su süresi 50 dakika, bazen o kadar bile olmuyor. Bundan dolayı sıcak suyla çamaşır yıkayamıyoruz. Dolayısıyla çamaşırlar hijyenik olmuyor.

Ve sık sık su kesintisi yaşanıyor. Şu an 16 kişilik koğuşta 25 kişi kalıyoruz. Sık sık su kesintisinin yaşandığı bir yerde bu kadar kalabalık da hijyen pek de mümkün olmuyor.

Daracık odada bebeğimin oynayacak bir alanı bile yok. Üçerli kalınan bir odada bebek nerede oynasın? Hele aramalarda bebeklerimiz uyuyamıyor, o tatlı uykularından uyandırıp kucağımıza alıyoruz, arama bitene kadar bizimle beraber bekliyorlar.

Ve görüşlerde can yakan durumlardan biri de bebeklerimizin kendi babalarından bir yabancı gibi korkup yaklaşmamaları… Bu durum babaları ve anneleri o kadar üzüyor ki… Bir sıcak yuvadan yoksunlar buradaki bebekler.

GÖREBİLDİKLERİ TEK ŞEY DUVAR

Ve babalar babalar… Yavrularının en tatlı anlarını göremiyorlar. İlk baba deyişini, ilk adımını göremiyorlar, ne kadar acı… Böyle kolay işte yuvanın parça parça edilmesi. Burada çocuğuna pencereden dışarı baktırdığında gösterebildiğin tek şey, karşında duran DUVAR…

Pencereden baktıklarında izleyebilecekleri ne bir kuş, ne bir çiçek, ne bir araba, ne bir ağaç var bunlardan mahrumlar. Bazı bebeklerimiz gardiyanlar kapıyı açtıklarında kucaklarına gitmek istiyor, çünkü dışarı çıkıp gezmek istiyorlar. Nasıl istemesinler ki… Bir yetişkin olarak bizler bile o kadar sıkılırken daracık odada, bebekler nasıl sıkılmasın.

Bazen oyuncaklardan bile sıkılıyorlar, oynamak istemiyorlar. Ve bebeğimin cezaevinde oluşuyla yaşadığımız o çocukluk anıları unutulur mu?

BİR GÜN ÇOK HASTALANDI

Canım yavrum çok hastalandı bir gün, durumu iyi değildi, neden olduğunu bilmiyorduk ve acile götürdük. Doktor bebeğime dizanteri teşhisi koydu ve ilaç yazdı. Ama bebeğimin ilaçları zamanında alınmadı ve çocuğumla beraber ikinci kez acile gittik. Doktor ‘Buraya gelmeniz çözüm değil, bu çocuğun bir an önce ilaçlarının alınması lazım’ dedi. Ama canım yavrumun bünyesi o kadar zayıf düşmüştü ki, ilaçları vücudu sadece 1 gün kaldırabildi ve 2 Ekim günü çok ağırlaştı durumu, gün boyu koştu, ateşler içinde kaldı.

Gardiyanlara söyledim, bebeğin babasını çağırın, babasına vereceğim dedim, tamam dediler, seni aradılar. Bana ‘Hazırla bebeği, 10 dakika sonra vereceğiz’ dediler. Ama aradan 5 dakika geçmeden, ‘Bebeği babasına veremeyeceğiz, çünkü mesai saati geçti, biz götüreceğiz’ dediler. Ben hayır hastaneye gitmek istemiyorum, ben çocuğumu babasına verip özel bir doktora göstermek istiyorum desem de beni dinlemediler ve çocuğumun ateşleri 39,5 kadar yükseldi ve 3. kez acile gittik 2 Ekim’de.

4 GÜN HASTANEDE KALDI

Tabi sen ise o kadar yoldan gelip cezaevinin kapısından geri çevrildin yavrunu alamadan, göremedin. Hastanede bile yavrumuza yaklaştırmadılar. 1 dakika olsa göremedin yakından. Ve 3. kez gidişimizde bebeğimizin durumu çok ağırdı. 2 saat hastaneye gitmek için revirde bekletildim, o kadar çaresizdim ki… Ve doktor bebeğime yatış verdi. 4 gün boyunca serum takviyesi yapıldı. Canım yavrumun bünyesi o kadar zayıf ki, damar yolu açamadılar, çok zorlandılar, küçücük bedenine 5 yerinden damar yolu için iğne yedi. Ve yavrum o kadar bağırıyordu ki, ben ise hiçbir şey yapamıyordum. Sadece canım yanıyordu manzara karşısında…

Ve aileme en ihtiyacım olduğu bir zamanda ne yazık ki ailem yanıma gelemiyordu, çünkü izin yoktu. Bir baba olarak çocuğunun durumunu öğrenebilmek için neler yaptın. Neden bu kadar zordu? Bir baba olarak en doğal hakkındı ama mahkum olunca öyle olmuyormuş. Öyle işte, unutulmayacak ve izleri asla silinmeyecek hazin bir hastane süreci olmuştu.

Ve taburcu olurken doktor yeniden ilaçlar yazdı. Her gün dilekçe yazdım ilaçların getirilmesi için, bana ‘Reçete kayıp, emin misin yazdığından’ ben de evet dedim, doktorla görüşülüp bana dönülecekti ama dönülmedi, her gün dilekçe yazmama rağmen. Sonra sana söylemiştim, ilaçların verilmediğini, sen de üzüldün, bana neden geç söyledin dedin ve kurumu aramanla ilaçlar 6 gün sonra verildi.

İLAÇLAR 6 GÜN SONRA VERİLDİ

Evet kızım hamd olsun iyiydi, ya kötü olsaydı? İlkinde ilaçlar geciktiği için durumu fenalaşmıştı, 2. kez aynı şey yapıldı, ilaçlar 6 gün sonra verildi, neden böyleydi, çocuk bu?

Cezaevinde bir anne olarak bebeğin içi bazen hiçbir şey yapamıyorsun, o kadar çaresizsin ki… Burada bir bebek olmak da anne olmak da çok zor. Bir anne olarak canın yanıyor, bebeğinin senin kaderine tabi olmasına… Diğer bebekler dışarıda temiz hava alırken, güneş görürken, gezerken, sıcak yuvalarında babalarıyla beraber yaşarken, rahat odalarda emeklerken senin çocuğun tüm bunlardan mahrum olduğu için bir anne olarak kahroluyorsun ama çaresizlik işte…

Bu bebeklerin hakkı ödenir mi?

Yeni Türkiye: Halk “Elazığ Kürt mü?” diye sorar; devlet HDP’linin yardımını kente sokmaz

 

Okumaya devam et

Popular