Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Halime Gülsu’nun cezaevinde öldürülüşüne şahit olan koğuş arkadaşları BOLD’a konuştu

Gülsu’nun önce raporları yok edildi, ardından ilaçları verilmedi, sonra tedavi ettirilmeyerek ölümüne neden olundu. Dehşeti yaşayan koğuş arkadaşlarından ilkinin şahitliklerini sunuyoruz.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – İlaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevinde 28 Nisan 2018’de hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’nun ölümüne dair açılan soruşturmalar, Mersin ve Tarsus savcılıkları tarafından kapatılmaya çalışılıyor.

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı, Mersin TEM’deki görevliler ve Tarsus Devlet Hastanesi doktoru hakkındaki soruşturmayı 16 Mayıs 2019’da ‘kovuşturmaya gerek yoktur’ diyerek takipsizlik kararıyla kapattı.

Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı ise cezaevi görevlileriyle ilgili açılan soruşturmayı 18 Mart 2019’da kapattı. Kararı aileye 7 ay sonra, geçtiğimiz hafta abi İrfan Gülsu’nun ısrarları sonucunda bildirdi.

Gülsu ailesi her iki karara da itiraz etti ama henüz itirazlara bir cevap verilmedi. Gülsu davasını yakından takip eden TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun girişimleri ve çabalarıyla sivil toplum kuruluşu MAZLUM-DER, Mayıs 2019’da Halime Gülsu’nun ölümünde ağır ihmaller olduğunu kanıtlayan bir rapor yayınladı. Ama her iki savcılık da bunları dikkate almadı, şahitleri dinlemedi.

İHMALLE ÖLÜME 22 ŞAHİT VAR

20 Şubat 2018’de gözaltına alınıp 28 Nisan 2018’de cezaevinden cenazesi çıkarılan Gülsu’nun yaklaşık iki aylık süreçte yaşadıklarına tanıklık edebilecek 22 koğuş arkadaşı bulunuyor.

BOLD Medya’nın ulaştığı iki koğuş arkadaşı F.D. ile Z.A.’nın anlattıkları, savcının belirttiği gibi Gülsu’nun ‘normal seyirde bir ölüm’ ile hayatını kaybetmediği, bile bile ölüme sürüklendiğini gösteriyor.

 

İLK TANIK F.D. ANLATIYOR: “İLAÇLARIM DİYE ÇIRPINDIĞINI GÖRDÜM”

Halime ile aynı gün gözaltına alındık ve aynı yerde gözaltında tutulduk. Daha o günlerde Halime ‘ilaçlarım’ demeye başlamıştı. İkimiz de aynı ilaçları kullanıyorduk. İkimizin hastalığı da aynı kökten geliyor. Muhatap olduğu insanlara ‘ilaçlarım’ diyerek çırpındığı gördüm. Raporunu soruyordu, ilaçlarının az kaldığını söylemeye çalışıyordu. Bu çırpınması 28 Nisan 2018’e kadar sürdü. Oldukça sıkıntılı bir süreçti.

Gözaltına alındığında yanlarına raporu almışlar ancak Emniyet’te raporu görevliler kaybetmiş. Aynı gün bizi tutukladılar. Tarsus Cezaevine götürdüler. Ve geçici koğuş denilen son derece hijyenden uzak ve kötü şartlar altında 3 gün geçirdik. Ardından bizi yine aynı koğuşa koydular. Bu süre zarfında Halime’nin ilaçları hala yok. Halime durmadan revir yazıyor. Ben de yazıyorum, o da yazıyor ancak revire çıkmak zor tabi.

10-12 gün geçtiği günlerde ben banyoya girmiştim, o esnada mazgal açıldı ve ismimin okunduğunu duydum. Hazırlanın revire çıkacaksınız dediler. Ama Halime’nin ismi okunmamıştı. Halime bana kapıdan seslendi, “Ben sizin yerinize gidebilir miyim” dedi. Zaten ben banyodaydım, “Sen git senin işin görülsün” dedim.

NEDEN REVİRE GELDİN DİYE KIZMIŞLAR

Sonra o gitti hatta orada ona kızmışlar, neden sen geldin diye. Halime de ben hastayım demiş. Hastalığını söylemiş. 1 hafta sonra Tarsus Devlet Hastanesi dahiliye bölümüne götürüldü. Halime söylemiş hastalığını. Doktor sadece rutin tetkikleri istemiş. Halime’nin hastalığını ortaya çıkaracak tetkikler yapılmamış, istenmemiş daha doğrusu.

Sonra Halime koğuşa geri getirildi. Zaten sonuçları alıp doktora gitme şansımız yok. Görevli memur sonuçları alır, götürür, doktora gösterir, doktor da değerlendirmeyi yapar, ilaçları yazar. Ama o esnada Halime’de bir şey çıkmıyor.

BUNLAR HASTALIĞIMIN TETKİKLERİ DEĞİL!

Hatta İKM (infaz koruma memuru) gelip Halime’nin yüzüne raporları atarcasına “Hiçbir şeyin yokmuş ‘sen hastayım’ diyorsun” diyor. Halime de “Ben kendime hastalık mı uyduruyorum ne demek bu? Ben hastayım.” dedi. Raporlara baktı ve “Bunlar benim hastalığımın tetkikleri değil ki. Benim hastalığımın tetkikleri istenmemiş, yapılmamış.” dedi.

Sonra yeniden revir yazdı. Başkana yazdı. Burada başkan görüşü denen bir sistem var. Müdürün bir altı. İlk onunla görüşebiliyorsun. İlk başkan görüşünde Halime’yle yine beraberdik. Halime, “Bakın benim hastalığım şu, görevli memur bana sapasağlamsın dedi. Ama rahatsızlığımın tetkikleri yapılmamış. O yüzden ben mağdurum. İlaçlarımı alamıyorum.” dedi. Ve bu sırada 20-25 gün geçmiş.

Bu sefer tekrar Halime’yi hastaneye götürdüler. Ama tabi ki gitmesi 1 haftayı buluyor. Hemen işlemiyor işler. Tekrar revire çıkıyor, revir jandarmaya yazıyor, jandarma ayarlıyor… Tarsus Devlet Hastanesinin de Şehir Hastanesine sevk etmesi gerekiyor. Sonra Şehir Hastanesine sevk yapıldı.

ARADAN 1 AY GEÇTİ, HALİME RAHATSIZLANMAYA BAŞLADI

Biz 20 Şubat 2018’de içeri alındık 12 gün göz altındaydık. 3 gün geçici koğuşta kaldık. Yani oraya sevk edilmesi bayağı bir zaman aldı. 1, 1.5 ay kadar geçti. Ve Halime rahatsızlanmaya, hastalık usul usul kendini göstermeye başladı. Halime yoruluyor, Halime halsiz. Bir taraftan çabalıyor. Doktorum-ilacım…

Esas kullanması gereken bir ilaç var ama raporu kayıp olduğu için kullanamadı. Rapor bulunamadı. Halime gidiyor, geliyor revire. Sistemden bakarsanız bulunur diyor ama sistem bir türlü açık değil. Bir sürü olumsuzluk var. Aslında cezaevi kurulunun hekimi çok kolay bir şekilde Halime’nin TC’si ile sisteme girdiğinde rahatsızlığıyla ilgili her şeyi görecek. Çünkü Halime 15 yıl bu hastalıkla mücadele etmiş bir insan. Hastalığının seyrini çok iyi biliyor. Hastalığının doktoru olmuş. İlacını kullanmazsa neler olacağını biliyor. Zaten cezaevi şartları, beslenme ciddi problem. 10 kişilik koğuşta 22 kişi kalıyoruz, 2 de çocuğumuz var. Banyo tek, tuvalet tek sıkıntılı bir yer.

6 FARKLI KURUMA MEKTUP GÖNDERDİ

Sonra Halime’nin Şehir Hastanesine sevki yapıldı. Ama ne zaman götürüleceği belli değil. Halime buna sessiz kalmamaya karar verdi ve 20 Şubat’tan bu yana yaşadıklarını kaleme aldı. 6 farklı kuruma yazdı. Cezaevi savcığına, savcılığa, Adalet Bakanlığına, BİMER’e, CİMER’e başından geçen her şeyi yazdı.

İlk açık görüşümüzün olduğu gün çarşamba günüydü. 25 Nisan 2018. Üç gün sonra vefat etti zaten. Açık görüş günü Halime’yi Şehir Hastanesine götürdüler. Halime aynı gün yazdığı mektupları ‘kapalı zarf usulü’ teslim etti.

“KAPALI ZARF USULÜ MEKTUP HAKKI”

‘Kapalı zarf usulü’ dediğinizde yönetim açmıyor zarfı. Tutukluların böyle bir hakkı var. Normalde okuyorlar ama ‘bunun okunmasını istemiyorum’ diyerek üzerine not düşüldüğünde onu açamıyorlar. Biz bu tür şeyleri bilmezdik, bilmemiz de mümkün değildi. Koğuştaki hukukçu arkadaşlar bize bu anlamda destek oldu. Bunun bir hak olduğunu ve bu hakkın kullanılabileceğini söyledikleri için yazmıştık, diğer türlü zaten o mektupların dışarı çıkma ihtimali sıfır. Hala çıktığından emin değiliz. Bir mektup toplam 4-5 sayfa olması lazım. Halime çok yorulduğu için yazamıyordu ve bazı arkadaşlar ona yazmasında yardım ediyorlardı. Ciddi manada yoruluyordu.

HASTANEYE YATIŞ İSTEYECEĞİM

Evrakları teslim etti. Hastaneye gitti. Giderken “Bugün hastaneye yatış isteyeceğim” doktordan dedi. Ben de “Ama yatırırlar mı bilmiyorum” dedim. Ve o şekilde kapıdan çıktı. Görevli memura da hastaneye yatmak istediğini belirtmiş. Memur “O kadar kolay iş değil o.” demiş.

Öyle deyince, talep edememiş, yatırmayacaklarını düşünmüş. Daha sonra bana “İnfaz koruma memuru o hiç kolay iş değil dedi, ben de talep etmedim.” dedi. Bir de oralarda yorulmak istememiş. Gücü kalmamıştı. Biz bir taraftan acaba hastaneye yatırmazlar mı endişesi taşıyoruz. Bir taraftan ilk açık görüş günü, abisini görebilecek mi diye düşünüyoruz. İkilemdeyiz. Görüşmezse görüşmesin hastaneye yatsın diyoruz, ama bir taraftan ilk açık görüşü…

Ne olacak ne bitecek diye düşünürken görüş saatine 10 dakika kala Halime geldi. Şehir Hastanesine götürülmüş, tetkikler yapılmış, sonuçlar 15 gün sonra çıkacak demişler.

Sonra abisiyle görüştü. Hatta yan yana oturmuştuk. Ben de birkaç gün önce avukatımla konuşmuştum, Halime’nin rahatsızlığını anlattım. Bu kızın hala bir avukatı yok, zor durumda, hala ilaçlarını almakta sıkıntı yaşıyoruz.

Ertesi gün öğleye doğru Halime biraz kendine geldi. Kızlar aşağı havalandırmada kahvaltı hazırlamışlar. Halime daha o saate kadar bir şey yememiş. Halime’yi zorla götürdüler, canı istemiyor. Baktım biraz yemek yedi, kahvaltı etti. Biraz yemeye başladı, toparlanacak diye hoşumuza gitti. Gözlemliyoruz çünkü onu. Üzülüyoruz da bir taraftan da. Onun ağız tadıyla yediği son yemek o oldu.

Halime Gülsu ve annesi Zeynep Gülsu.

ELLERİ BUZ GİBİYDİ, BEYNİ KAYNIYORDU

Ardından Halime yukarı çıktı. Ben namaz kılıyordum. Sonra bir ara baktım kendini nefes nefese peteğin üstüne attı. Selam verdim “Halime nasılsın” dedim. “Bozma namazını” dedi. “Aldım onu, hemen bir arkadaşın yatağına yatırdım. Oraya uzandı, ben namaza devam ettim. Bir-iki arkadaş da başında ilgilenmeye başladılar noluyor diye.

Koğuştaki arkadaşları biri “Baksanıza bu kızın elleri buz gibi ama sanki beyni kaynıyor.” dedi. Gerçekten bir baktım elleri buz gibiydi ve buz gibi ter dökmüştü ama başı kaynıyordu sıcaktan. tansiyon aleti isteyelim dedim. Merdivenlere yöneldim ama ben namazdayken istenmiş zaten, ölçüyoruz sonuç alamıyoruz.

GÖZLERİ GİTTİ, KASILDI, MOSMOR OLDU, ÇOK KÖTÜ OLDU

Bir anda Halime’nin gözler gitti, kasıldı, mosmor oldu, kötü bir görüntüydü gerçekten. Düşünün küçücük, iki çocuğun olduğu bir yerde böyle bir şey yaşanıyor. Tabi hepimiz çırpınmaya başladık, kimimiz kapıya vuruyor, kimimiz butona basıyor, çabuk gelin diye.

O sıra Halime’nin kasılması geçti biraz, kendine geldi, gözü açıldı. Bu sırada istiğfar etti. Hem alttan hem üstten… Tabi biz ne yapacağız, ne edeceğiz çırpınıyoruz. O sırada geldiler görevliler.

ÖLÜMCÜL HASTALIĞI VAR DEDİM, ANLAMADILAR

“N’oldu? Kiminle tartıştı? Kiminle kavga etti? Niye böyle?” diye sorular yöneltmeye başladılar. Kimseyle tartışılmadı, kavga edilmedi, kimseye hiçbir şey söylemedi. Kız hasta, ölümcül bir hastalığı var dedim. Sürekli de ölümcül kelimesini kullanmaya başladım anlamıyorlar diye.

Sonra ambulans geldi. Görevliler de alışmışlar; cezaevinde insanlar sinir krizi geçirir, tartışırlar vs. Öyle bakıyorlar bütün olaylara. Halime’yi de aynı kefeye koymaya çalışıyorlar. Biz diyoruz, bunun sorumluluğunu kim alacak bu kız çok hasta. Zar zor ikna ettik hastaneye götürmeye onları.

İki katlı bir yer orası, asma tavan var. Üstü yatakhane, altında mutfak ve tuvalet. Halime’yi indirmek istiyoruz, sedye diyoruz, sedye yok. O haldeki bir hasta nasıl inecek? Dört arkadaş ellerini kenetlediler Halime’yi kucaklarına aldılar, o merdivenlerden aşağıya indiler. Sağlık görevlileri ve aynı zamanda kurum memurları baktılar sadece.

570 KİŞİNİN YAŞADIĞI YERDE BİR SEDYE YOK

Biz arkadaşımızı indirmekten gocunmuyoruz ama 570 kişinin 80’e yakın çocuğun bulunduğu bir yerde bir sedyenin olmaması kadar kötü bir şey yok. Kapının önüne bir tekerlekli sandalye getirmişler. Onu da içeri bile sokmadılar. Kızı oraya bindirdik. Ondan sonrasını bilmiyoruz, götürdüler Halime’yi. Akşama doğru geri getirdiler.

Acil servise götürmüşler, grip olmuşsun demişler. Bir serum takmışlar, ateş düşürücü bir şey vermişler, Parol gibi. Onlar da biraz Halime’nin kendine gelmesine sebep olmuş. Geldi ama kız yoğun bakımlık bir durumda aslında. Şuuru, bilinci yerinde ama mecali, gücü kuvveti yok.

KOĞUŞTA İKİNCİ KRİZ

Ben Halime’nin yanına yaklaşamıyordum. Çünkü yanına yaklaşırsam çok şiddetli ağlayacağım, üzüleceğim kaygısıyla uzakta duruyordum. Arkadaşlar da bir şeyler yedirelim diye çaba sarf ediyorlar. Sonra bir meyve yedirdiler. 3 dakikaya varmadı Halime aynı şekilde bir kriz yaşadı. Perşembe günü, biri öğleden sonra, biri akşam saatlerinde olmak üzere iki kez doktora göndermeye çalışmamız yine maceralı şekilde oldu. Oradaki herkes de buna şahitlik eder.

Halime’yi tekrar kollarımızla tutarak aşağıya indirdik. Zar zor ikna ederek hastaneye gönderdik. Saat gece 2 buçuk civarı kapı açıldı, herkes aşağı indi. Ben de uyandım, Halime geldi dediler. Aşağı indim, baktım Halime oturuyor. Noldu dedim. “N’olucak serum taktılar, bir şey yaptıkları yok” dedi.

NÖBETLEŞE BAŞINDA BEKLEMEYE BAŞLADIK

Yer olmadığı için ben koğuşta yer yatağında yatıyordum. Kızlar “Abla Halime’nin yukarı çıkacak dermanı yok, hem her defasında onu bu şekilde aşağıya taşımayalım, senin yatağı aşağıya indirsek mi?” dediler. Ben de tabi ki dedim. Yatağı aşağıya indirdik. Halime’yi yatırdık. Nöbetleşe başını beklemeye başladık.

Herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor. Sabah saat 9 ile 12 arası ben görevi devraldım. Bir şey yemiyor, “Halimecim bir bardak su içer misin” diyorum. Bir iki yudum su içti, hiçbir şey yemedi. Yatıyor sessizce. Ağlamıyor, hıçkırmıyor, isyan etmiyor, bir şey söylemiyor sadece öylece yatıyor.

Hani insan bazen aklından geçirdiği şeye utanır ya ben bunu nasıl aklımdan geçirdim diye… İşte o durumu yaşadım. Yatağa döndüm baktım Halime uzanmış yatıyor. Rengi gitmiş. İçimden “Allah’ım bu kız ölecek mi?” diye geçti. Sonra oradan nasıl kaçasım geldi anlatamam. Ben nereye gideceğim, nasıl saklanacağım, nasıl böyle bir şey düşünürüm diye…

Sonra Halime’yi revire götürdüler. Akşam 17.00’ye kadar orada tutmuşlar. Bir serum takmışlar. Saat 17.30 gibi Halime’yi tekerlekli sandalyeyle merdivenin başına getirmişler. Arkadaşınızı gelin alın dediler. Gitti arkadaşlar, merdivenden aldılar, geldiler.

Cuma akşamı (27 Nisan 2019), saat gece 22.30 gibi Halime’yi tekrar götürmeye kalktılar. Halime gitmek istemiyordu artık… Halime günlerce sayıma inemedi. Bir de yanına çıkıp “Bayan, bayan iyi misin?” diye sanki niye bizi buraya çıkarttın da biz aşağıda sayıyoruz anlamında davranışları var. Neyse yani…

RİCA EDERİM BENİ HASTANEYE GÖTÜRÜN

Halime’yi götürdüler. Biz bir daha zaten onu görmedik. Halime’nin hastalığı bu haddeye gelmeden 1 hafta önce şöyle bir şey yaşandı, onu atladım: Bir akşamdı, oturuyorduk, ‘Ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum, beni doktora götürün diyeceğim.’ dedi. Ben ‘Şimdi mi diyeceksin?’ diye sordum, ‘Evet, sanırım hastalığım had safhaya çıktı.’ dedi. Ve butona bastı. Doktora gitmek istediğini söyledi. Götürdüler. Akvaryum dedikleri bir yer var, oraya oturtmuşlar. Biz de zannediyoruz hastaneye götürüldü.

Akvaryum görevlilerin oturduğu bir yer. Etrafı açık olduğu için, cam yani, kapalı bir yeri yok, o yüzden akvaryum diyorlar. Halime’yi orada epey bir tutmuşlar. Sonra ambulans gelmiş, tansiyonuna bakmışlar. Ve demişler ki bir şeyiniz yok. Halime de hastalığı anlatmış, ilaçlarını alamadığını belirtmiş, hastalığımın seyrinin iyiye gitmediğini düşünüyorum, o yüzden benim tetkiklerimin yapılması lazım, rica ederim beni hastaneye götürün demiş. Bu Şehir Hastanesi’ne götürülmeden önceki bir süreç.

SİZİN GALİBA CANINIZ SIKILMIŞ

Böyle deyince sanıyorlar ki Halime’nin canı sıkıldı. Çünkü orada özellikle adli mahkumlar sıkılınca hastayım diyor, ambulans çağırıyorlar, dışarı çıkmak, hava almak için bir çeşit bahane… Sağlık görevlileri de bundan dolayı Halime’ye ‘Sizin galiba canınız sıkılmış’ tarzında şeyler söyleyip göndermişler. İşte böyle bir sürü ihmal zinciri…

Cumartesi (28 Nisan 2019) sabah oldu. Halime’den ses yok, haber yok. Gardiyanları çağırıyoruz, Halime’yi soruyoruz, bazıları bilmiyoruz diyor, bazıları hastanededir diyor, bazıları başka şeyler söylüyorlar. Ama Halime ile ilgili bir bilgi yok. Getirmediklerine göre belki hastaneye yatırmışlardır diye umut ederek, dua ederek geçirdik o günü.

BİRDENBİRE BİZE İYİ DAVRANMAYA BAŞLADILAR

Pazar günü sabah oldu, hala bir haber yok. Bir arkadaş panik atak hastası oldu. Halime gitti gelmedi, ondan dolayı da panik. Ben de iyi değilim. Butona basıyoruz, tansiyon aleti anında geliyor. Şeker aleti var mı dedim. Koştular koştular şeker aleti getirdiler. Günlerden pazar bir de. Dedim ki arkadaşlara; bu işte bir iş var, bunlar bizimle neden bu kadar ilgileniyorlar? Ben hoşlanmadım bu ilgiden, bunun altında bir şey var.

Arkadaşın şekerine baktılar, beni tanık olarak gösteriyorlar, ısrarla diyorlar ki, ‘Bakın şekeri bu, tansiyonu bu.’ Arkadaşın şekeri de 105 miydi neydi tam hatırlamıyorum ama bana onaylattırıyorlar. Bana tanıklık yaptırıyorlar kendilerince. Dedim yine bu işin arkasında başka bir şey var. Hoşuma gitmiyor tavırları.

Acaba Halime’nin durumu ağırlaştı da ondan dolayı zan altında kalmamak için mi yapıyorlar nedir diye düşünüyoruz ama Halime vefat etmiş haberimiz yok. Ve evet onlar zan altında kalmamak için yapıyorlarmış. Bizim de o gün telefon görüşmemiz var. İki grup halinde çıkıyoruz, Halime’den bir haber alalım diye ümit ediyoruz.

BÜTÜN KOĞUŞ KOPTU, AMBULANSLAR KAPIDA BEKLETİLDİ

O esnada geldiler, telefona çıkardılar bizi. Eşim hangi kanalda gördü bilmiyorum ama alt yazı geçmiş. SLE hastası bir kadın öldü diye. Eşim bana söyledi ama isim vermedi. Umut etmek de hani fakirin ekmeği ya Halime’nin üzerine kondurmuyorum. Değildir inşallah diyorum. Arkadaşlara söyleyemiyorum. Böyle bir şey varmış ama inşallah o değildir diyemiyorum. Ama benden sonra giden arkadaşlarda da bir sessizlik. Zaten çocuklar var diye içten bir kaynaşma. Gözlere baktım n’oluyor dedim. N’oluyor söyleyin dedim. Tabi bütün koğuş koptu.

AVAZIM ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRDIM: KATİLSİNİZ

Biz haberi duyduk tabi, ortalık kırıldı geçti. Ondan sonra benim tansiyonum fırladı, arkadaşın biri kilitlendi kaldı. Herkes orada farklı bir şey yaşadı. İki çocuk var, onları hırpalamamaya çalışıyoruz. Görevlilerden biri çocukları aldı götürdü. En azından o ortamda bulunmasınlar diye. Kontrol edemiyoruz kendimizi. Ben avazım çıktığı kadar bağırdım, katilsiniz diye. Siz yediniz o çocuğun başını dedim. Çiçek gibi bir insanın hayatını katlettiniz diye avazımın çıktığı kadar bağırdım.

OLMAYAN AMBULANSLAR KAPIDA HAZIR BEKLETİLDİ

Halime’nin ölümünü öğrenince kalp krizi geçiren olur, tansiyonu yükselen olur diye ambulansları hazır bekletiliyorlar kapıda. Pazar günü üstelik. N’olur götürün dediğimizde olmayan ambulanslar o gün orada. Herkes çok kötü olunca ambulanslara götürdüler bizi.

Sonra kurum müdürü geldi; karısı hastaymış, adam 1 haftadır hastanelerde koşturuyormuş, girdi içeri dedi ki “Allah belalarını versin bu doktorların.” Aynen bu ifadeyi kullandı. “Benim eşim hasta bir haftadır teşhis koyamadılar” dedi. Senin karına hastalığın teşhisini koyamamışlar. Bu kızın hastalığı belliydi, küçücük bir araştırma gerekliydi. Hepsi bu. Birkaç tuşa basacak kızın raporunu çıkartacak ve ilaçlarını aldırtacaktınız. Hepsi bu. Ondan sonra geldiler, arkadaşlar anlattı, herkes anlattı. Haklısınız tarzı şeyler söylüyor.

HEP BİRLİKTE ROTA VİRÜSÜ GEÇİRDİK

Biz oraya ilk girdiğimiz zamanlarda hep beraber bir rota virüsü hastalığı geçirdik. 10-15 gün içinde. Bütün koğuş kusma, ishal, karın ağrısı şikayeti yaşadı. On aylık bir kızımız vardı. Onda başladı, herkese bulaştı. Sonra bizi iki ayrı grup halinde serum taktırmaya götürdüler. Halime bunları da yaşadı yani.

Müdür konuşurken arkadaşlar dediler ki, 4 ay revir yazdık ama doktora çıkamadık. Bizden önceki arkadaşlar bunları yaşamış. Tansiyon hastası olduk, kalp hastası olduk, şeker hastası olduk. Bir arkadaş rahim kanseri olmuş. Hastalıktan sonra çıkartmışlar. Bir sürü mağduriyet…

İFADELERİMİZİ EKSİK YAZDILAR

Halime’nin vefatından sonra bir gün ifadeleriniz alınacak dediler. Kendilerini aklama çabasındalar. Hukukçu arkadaşlar bizi uyardı. İster yazılı ister sözlü ifade verin, eğer ki söyledikleriniz yazılmamışsa sakın imzalamayın dediler. Biz başladık ifade vermeye. Onlar her defasında kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Bütün arkadaşlar aynı şeyi yaşadı. Yazılı ifade kabul etmediler. Söylediklerimizin etkisini azaltarak yazmaya çalışıyorlar. Israrla okumak istiyoruz, öyle imzalamak istiyoruz diyoruz.

Mesela Halime’nin 6 farklı kuruma kapalı zarf olarak gönderdiği mektupları söylüyoruz, kaydetmiyorlar. Kaydetmemek için çaba sarf ediyorlar. Bu kadar insanın olduğu bir yerde neden sedye yok diye söylüyorum. Arkadaşınız sedye yok diye mi öldü, diyorlar.

İkamelerin hiçbir suçu yokmuş! Doktorun suçu diyorlar. Ama kurum doktorunun değil, hastane doktorunun suçu. Kurum doktorunun bu anlamda hiçbir suçu yok! Kaydetmemeye çalışıyorlar söylediklerimizi. Defalarca ölümcül hastalık dememize rağmen, bu hastalık nasıl bir hastalık diye kimse araştırıp bakılmadı.

YALVARIYORUZ, ABİSİNİ ARAR MISINIZ?

Halime’nin götürüldüğü gece abisini arar mısınız diyoruz, ikamelere yalvarıyoruz. Halime’nin yıllarca hastalığını takip eden doktorunu arayın diyoruz. Onu ararsanız, Halime’nin rahatsızlığına daha iyi bir şekilde tanı konulacak diyoruz. Değişik değişik formüller üretip söyledik ama hiçbiri yapılmamıştı zaten, yapmazlar yani. Biz bunları anlattığımızda kayda geçmemeye çalışıyorlar. Önce imzalamayacağımızı söyledik. Sonra unuttuğumuz ve sonradan hatırlayacağımız şeyler olursa ilave edeceğimizi bildirerek altına not düşerek, yeniden ifade vermeyi talep ederek imzaları attık.

BİZ AKLANDIK!

O ifadeler ne oldu bilmiyoruz. Ama ikamelerin konuşmalarından bazı arkadaşlar şöyle bir şey duymuş: Biz, aklandık bu konuda. Kız, gerçekten ihmalle gitti…

Düşünün ağır hastasın ve 3-5 hafta sonra sana ilaç geliyor. Revir hekimi çok bilgisiz bir hekimdi. İlaçlarla ilgili bilgiye vakıf değildi. Söyleneni de dinlemiyordu, yani ilgisizdi.

Bizi ilk mahkemeye getirdiklerinde tek tek savcının karşısına çıkarttılar. Halime’nin avukatı olmadığı için Halime’ye CMK’dan atanan bir avukat geldi. Hem savcıya hem de avukata hastalığını söylemiş.. Avukat, raporu olmadığı için tahliyesini talep ediyoruz tarzında bir şey söyleriz demiş. Halime de umutlanmıştı.

Mersin Cumhuriyet Savcılığının hastalığından haberi vardı yani. Orada Halime’nin raporunu kaybetmeleri savcının dikkate almamasına sebep oldu bence. Sözlü ifade yeterli gelmiyor onlara, oradan kurtulmak için herkes her şeyi söyleyebilir diye düşünüyorlar.

Soruşturmanın asıl Halime’yi gözaltına alan ve raporu kaybedenlerden başlatılması gerekiyor. Rapor kaybolmasaydı savcı Halime’yi bırakma kararı alacaktı. Başka bir hastayı bırakmışlardı. O raporun TEM’de kaybolması bir sürü şeyin art arda gelmesine sebep oldu. Ama tabi ki bu rapora ulaşılamaz mıydı? Çok rahat bir şekilde ulaşılırdı. Ancak doktor bilgisayarın birkaç tuşuna basarak rahat bir şekilde o rapora ulaşabilirdi…

YARIN: İKİNCİ KOĞUŞ ARKADAŞI Z. A.: 

* MAZGAL AÇILDI, GARDİYAN RAPORU YÜZÜNE FIRLATTI
* DİLİ BOĞAZINA KAÇTI, KAŞIKLA ÇIKARDIK
* SON İKİ GÜN YATAĞINDA ALTINI BİZ ALDIK

Halime Gülsu’nun annesi: Kızımı öldürdüler Allah da onları tüketsin

 

BOLD ÖZEL

ANA HABER | Melih Gökçek dava açtı zararlı çıktı!

Türkiye ve dünya gündeminin öne çıkan haberleri Safa Kalender ile Bold Medya Ana Haber’de… Melih Gökçek Dava açtı zararlı çıktı. Mal varlığı açıklanacak! BOLD

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde ilahi söyleyerek işkence yaptılar: “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler…”

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklananlara, Afyon Terörle Mücadele polislerinin “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söyleyerek elektrikle işkence yaptıkları ortaya çıktı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Mustafa Yıldızdoğan’ın ‘Ölürüm Türkiye’ şarkısıyla işkence yapan Emniyet görevlilerinden sonra ilahiyle işkence yapanların da olduğu anlaşıldı. Nisan 2017’de gözaltına alınan ve Afyonkarahisar Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde 13 gün kalan A.K, hem kendisine hem de nezarethanede tanıştığı bir ilahiyatçıya yapılan işkenceleri anlattı.

Gözaltındayken darp edilerek işkence gören KHK’lı vergi uzmanı A.K., “Beni bir odaya alıp kafamı duvarlara vurarak, yaka paça döverek darp ettiler. Ama Kemal adında birine elektrik verdiler. Vücudundaki lekeleri gördüm. Göğsünün ve göbek deliğinin üzerine elektrik bağlamışlardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletler kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. Kemal’in kafasına poşet geçirmişler. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor” dedi.

YAŞADIĞIMIZ ACILARIN TARİFİ YOK

Kısa bir süre önce tahliye olan A.K. (36) “Yaşadığımız acıların tarifi yok” diyerek gördükleri işkenceleri Bold Medya’ya anlattı:

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesinden mezunum. Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile ihraç edildim. Bir şehirde vergi uzmanı olarak çalışıyordum. 2017 Nisan ayında gözaltına alındım, 8 Mayıs 2017’de tutuklandım. Bir ifadede adım geçtiği için örgüt üyesi olmakla suçlanıyordum. Biri gidip adımızı vermiş.

26 Nisan’da gözaltına alındık. Bizi Afyon Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Nezaret karanlık kasvetli bir ortam. Büyük bir nezaret. Herkes birbiriyle tanışıyor, konuşuyoruz tabi ister istemez. Sorguya çekilmeyi bekliyoruz. Ne olacak ne bitecek diye. O anda kimsenin işkenceden haberi yok.

A.K.’nın kimliği ve fotoğrafı güvenlik gerekçesiyle gizlenmiştir.

BANA NE OLDUĞUNU KESİNLİKLE SORMAYACAKSINIZ

İlk önce Barış diye bir çocuğu götürdüler ilk. İsminizi okuyorlar, alıyorlar sizi yukarıya götürüyorlar. Barış yukarıya çıktıktan sonra aşağıya geldiğinde çok kötüydü. Vücudunda bir şey yoktu ama yüzü yüz ifadesi çok kötüydü. Hayırdır ne oldu, diyoruz anlatmak istemiyor. Herkes sorunca arkadaşlar bana ne olduğunu kesinlikle bir daha sormayacaksınız dedi. Herkes sustu.

TEM şubenin içine ilk girdiğimizde zaten duvara yüzümüzü döndürüyorlar. Orada hakaretler başladı. İşte imamlar geldi diye dalga geçiyorlar. Ellerimiz kelepçeli. Etrafımıza bakamıyoruz. Kafamızı kaldıramıyoruz. Etrafınıza baktığınızda da gelip ya kafanızı duvara vuruyorlar ya da orada rencide edici söylemlerde bulunuyorlar.

SARI SAÇLI BİR KADIN POLİS VARDI, SÖYLEDİKLERİNİ UNUTAMIYORUM

Sarı saçlı bir kadın vardı. Sarışın, göbekli, kilolu… Sürekli bana aileme, eşime, çocuklarıma küfür etti. Af buyurun ….. şunun bususunuz… yok analarınızı bilmem ne, karılarınızı bilmem ne gibi hakaretler, yakası açılmamış küfürler. O kadını hiç unutmuyorum. Onca hakareti duyunca psikolojik olarak çöküyorsunuz.

Barış’tan sonra, yaklaşık 8-9 saat, biz yukarıya çıktık. Bir saat yüzüm duvara dönük, başım eğik bir vaziyette bekledim. Oturabilir miyim deyince.. “Lan sen kimsin? Oturacaksın, bir de terbiyesiz terbiyesiz oturmak istiyor şuna bak dedi. Oturtacağım ben seni bir yere gibi” ağır bir cümle kullandı.

YAKAMDAN TUTUP DUVARA VURMAYA BAŞLADILAR

Beni bir odaya aldılar. İçeriye girdim. Kamerayı yukarıya doğru çevirmişlerdi. Nasıl anlatsam… O anı yaşıyor gibiyim şu an. Duygulanıyorum… Yakamdan tuttu beni duvara vurmaya başladı, sonra kafamdan, saçlarımdan tuttu. Odaya 15 Temmuz gecesi Emniyet Daire Başkanlığında şehit düşmüş birinin fotoğrafını asmışlardı. Kanlar içinde yerde yatan biri. Kafamdan tuttu, beni fotoğrafa yaklaştırdı. Bunu siz yaptınız, onu siz öldürdünüz diye yumruk atmaya, tekmelemeye başladılar. İki yakanızdan tutup iyice duvara vuruyor.

Sonra bir sandalyeye oturttular. Onu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? diye sordular. Benim araba plakama kadar her şeyi biliyorlardı. Fişlenmişim yani. Ben vergi uzmanlığından önce 4-5 yıl polis olarak çalışmıştım, 2007-2012 arasında. O yüzden polislere şu anda sizin yaptığınız işkenceye girer. İşkence zaman aşımına uğramaz. Beni dövdünüz mahvettiniz dedim. Biz sana daha hiçbir şey yapmadık, sen arkadaşlarının halini gör dediler.

BARO AVUKATI, YAPABİLECEĞİM BİR ŞEY YOK DEDİ

Barodan bir avukat eldi. O halimi gördü. Beni dövüyorlar dedim. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Nasıl yok, yüzüme baksanıza dedim. Yapacağımız bir şey yok. Şu anda sizin durumunuz bu, dedi. Ben aşağıya indikten sonra birkaç arkadaş yukarıya çıktı. Onları başka bir odaya götürmüşler. Kemal isminde biri vardı. Orası, bağırdığın zaman duyulmayacak, ses geçirmez bir oda mıydı bilemiyorum ama işkence odası olduğundan eminiz.

ODAYA GİRER GİRMEZ…

Kemal odaya girer girmez kafasına poşeti geçiriyorlar. Nefes alamıyor. Yere yıkıyorlar. Tekmeliyorlar. Dövüyorlar. Sonra sandalyenin üzerine oturtuyorlar. Kemal anlat diyorlar. O da diyor ki ne anlatayım? Biz senin her şeyini biliyoruz, sen de anlatacaksın diyorlar. Sonra elektrik veriyorlar. Ben kendim gördüm, göğsünün ve göbek deliğinin üzerinde lekeler vardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletleri kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller / ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. O esnada Kemal’in kafasında poşet varmış. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor.

Kemal nefessiz kalmış, o an öleceğim zannettim dedi. Poşete delik açmışlar. Biliyorlar yani ne zaman açacaklarını. Sonra nefes almaya başladım diyor. Kemal, Barış yaklaşık 13 gün işkence gördüler. Kemal, ilahiyatçı bir arkadaştı. 3-4 kişiye böyle ağır işkenceler yaptılar. Bize yapılan işkence darp işkencesiydi. Bu arkadaşları hastaneye götürmediler. Krem verdiler. Kemal ile daha sonra aynı cezaevinde karşılaştık, o zaman anlattı bunları. Sonra Kemal’i başka yere götürdüler, irtibatımız koptu. Abdurrahman adında bir çocuğa da işkence yaptılar.

HÜCREYE KOYDULAR

Nezarette 13 gün yattım, 12 yazmışlar resmi evrakta ama 13 gün yattık. Ondan sonra tutukladılar. Afyon Cezaevine gönderildik. Hücreye koydular. Bizimle beraber alınan arkadaşların çoğunu hücreye attılar. Gerekçesini de doluluk olarak gösterdiler. 28 saat filan hücrede kaldık. Hücre pis kokan, kabir gibi karanlık bir yerdi. Işık var ama benimki bozuktu, sonradan yaptılar, sabun bile yok, hiçbir şey yok. Büyük travmalar yaşadık. Sonra normal koğuşa geçtik. Orada 2,5 yıl kaldım. Kısa bir süre önce çıktım. Mahkeme 7,5 yıl ceza verdi. İstinaf 6 yıl 3 aya düşürüp onayladı. Dosyam şu anda Yargıtay sürecinde.

DOKTOR DARP RAPORU YAZAMAM DEDİ

Gözaltındayken rapor için hastaneye götürdüler. Doktora darp izlerini gösterdim. Darp raporu yazamayız dedi. Yani doktorlar göre göre darp raporu yazmadılar. Zaten polisler dibimizde duruyorlardı. Korkudan yazdırmıyorlar.

GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE HAMİLE KADINI YAKA PAÇA ALDILAR

Benimle birlikte gözaltına alınan biri vardı. Onun hamile eşini de hepimizin gözü önünde bağırta bağırta gözaltına aldılar. Şöyle oldu: Kadın, eşi gözaltına alınınca hastaneye gidiyor, orada belki kocamı görürüm diye. İki türbanlı kadındılar. Onun hakkında da yakalama kararı varmış. Afyon Devlet Hastanesinin acil servisinde ‘bu bunun eşi dediler, onun da yakalaması var diyerek aldılar. Biz gördük bütün bu olayı. Ellerini tuttular kadının, millet şaşırdı zaten ne oluyor diye. Sus konuşma diyerek ellerini arkadan bağladılar. Kadın çığlık atıyor orada. Karga tulumba arabanın içine götürdüler. Kadın bağırıyordu, “Ben hamileyim” diye ama kime ne diyorsun…

O EMNİYET MÜDÜRÜ ARABASINDA ÖLÜ BULUNDU

Afyon TEM’in o dönemdeki müdürü intihar etmiş, diye duyduk geçenlerde. Arabada ölü bulundu, diye haberler çıktı. Bana işkence yapanın adı Mehmet’ti. Bir de Talat diye biri vardı.

İşkenceci Arif Alpaslan

İŞTE O İLAHİNİN SÖZLERİ

Seher vakti bülbüller nede güzel öterler
Açınca tüm çiçekler birlikte zikrederler
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

Akşam olur giderler boyun büker çiçekler
Kimbilir ne söylerler feryad eder bülbüller
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

Sen Allah-ı seversen Allah seni sevmez mi
Emrince hizmet etsen Hak ecrini vermez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

Sen Rıza kapısında aman Allahım dersen
O Alemler Sultanı Lebbeyk Kulum demez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

KHK’lı direnişçi Alev Şahin: Cemaatin direnme kültürü yok; sol teslim bayrağını çekmiş ama biz halka güveniyoruz

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

KHK’lı direnişçi Alev Şahin: Cemaatin direnme kültürü yok; sol teslim bayrağını çekmiş ama biz halka güveniyoruz

Düzce’de 2,5 yıldır sokakta tek başına direnen mimar Alev Şahin’le KHK’lıların sessizliği, sol, cemaat, KESK ve kişisel hikayesi üzerine konuştuk.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – 15 Temmuz sürecinde 150 bine yakın insan kamudan ihraç edildi ancak sadece 10 kişi sokakta kesintisiz eylem yapıyor. KHK’lı Mimar Alev Şahin bunlardan biri. İki buçuk yıllık eylem deneyiminde Alev Şahin’in gözlemlerini, KHK’lıların sessizliğinin korku dışındaki nedenlerini, üyesi olduğu KESK sendikasının yönetiminin sokağa çıkmayışını ve kendi kişisel hikayesini konuştuk. Deprem bölgesi Düzce’de beton firmalarını denetleyen Şahin, ceza kestiği cemaat iftiracısı bir beton firmasının “cemaatle bağımızı kestiğimiz için üstümüze geliyor” suçlamasına maruz kalmış, sosyalist gelenekten gelen bir isim.

YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY DİRENMEK

KHK’yla ihraç edilen kamu çalışanlarının sesini sokağa taşıyan ilk örnekler Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Acun Karadağ gibi örnekler oldu. Haftasonu Ankara’ya ailesini ziyarete gittiğinde bu eylemleri de ziyaret eden Alev Şahin henüz o tarihlerde görevinden ihraç edilmemişti:

“6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK’yla atıldım, 30 Ocak’ta başladım direnişe. Yüksel Caddesi’nde, Nuriye Gülmen, Semih Özakça’yla, Acun Karadağ’la başlamış bir direniş vardı. Ben de haftasonlarını ailemle geçiriyordum. Gittiğim zamanlar onların yanına uğruyordum.  Gittiğimde düşünüyordum; bu furya, bu dalga bana da vurursa, beni de işten atarlarsa, yapılması gereken tek şey bu, direnmek diye düşünüyordum.

Bir gece yarısı televizyonda yeni kararname altyazısı geçti. Atılmışım. Ailemin evine gideli birkaç saat olmuştu. Nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Sonra oturup konuştuk, ‘Yüksel Caddesindekiler ne yapıyorsa ben de Düzce’de onu yapacağım’ dedim.”

“BENİ, İŞTEN ATANLAR OKUTMADI”

“İşten atanlar okutmadı beni, ailem emek verdi. Zengin bir ailenin çocuğu değilim. Ailem saçını süpürge yaptı tabiri caizse. Mimarlık da öyle kitaptan diploma alacağınız bölüm değil. Malzeme almak maket yapmak gerekiyor. Yeri geldiği zaman  ödev teslimleri için, proje teslimleri için para harcamanız gereken bir bölüm. Ben her yaz ya da okul zamanı çalışıyordum. Ailemin gönderdiği yetmiyordu ve onlara ekstra yük olmamak için garsonluk da yapıyordum, anket de yaptım, özel matematik dersi de verdim. Öyle okudum.

Yani adımı listelere yazıp beni atanlar okutmadı beni. Siz kimsiniz tavrıydı benim direnişim. Siz oturduğunuz saraylardan beni atamazsınız.”

“SİZİ İADE EDECEKLER DİYEREK SOKAĞA ÇIKACAK KESİMİ ELDE TUTTULAR”

“KHK’lı 10 kişiyiz direnen sanırım. KHK’lıların sessizliği tek başına korkuyla açıklanamaz. KESK’e bağlı sendikalardan yaklaşık 5 bin kişi atıldı. Geri kalan 140 bin kişilik büyük kesimin Cemaat üyesi olduğu söyleniyor. İlk başlarda “sesinizi çok çıkarmayın, zaten seçim geliyor,  döneceksiniz, dönünce şu kadar para alırsınız’ deniyordu. Bunlar kulağımıza geliyordu, sendika ortamlarında da. Olmayan bir umut empoze ediliyordu. Onunla birlikte insanlar beklemeye başladı. Niye sokağa çıkalım, niye direnelim, zaten iade edileceğiz diye düşündüler.. Toplu para alma hikayeleri.

Sonra baktık, sendikadan arkadaşlarımız nohut pilav satıyorlar, birleşmiş lokanta açmışlar vs. Bu süreç böyle geçince insanlar geçinmenin yollarını aramaya başladılar. Böyle bir yıl geçti. Baktılar seçim de geçti ama hiçbir şey değişmedi. İlk atılmanın öfkesiyle bir şeyler yapılmadıkça, üzerinden zaman geçtikçe daha zor oluyor.

İktidar tarafından sokağa çıkana baskıyla, gözaltıyla korku empoze ediliyordu. Ama diğer taraftan da, ‘fazla göze batmayın zaten döneceksiniz, biz A partisiyiz onlarla görüşüyoruz, biz B partiyisiyiz onlarla görüşüyoruz, seçimden sonra iade edileceksiniz’ diye tuttular sokağa çıkma potansiyeli olan kesimi.”

“CEMAATTE DİRENME KÜLTÜRÜ YOK SOL KESİM TESLİM BAYRAĞI ÇEKMİŞ”

“Şimdi bakıyoruz üç yıl oldu. Ölümler, kanser vakaları, kalp krizleri arttı. İntiharlar arttı. İnsanlar sosyal ölüme terkedildiklerini yeni yeni farkettiler. Cemaat dediğimiz kesimin zaten direnme diye kültürü yok. Sol kesimden atılanlar ise teslimiyet bayrağı çekmiş durumdalar. Öyle olunca bizim sokakta yaptığımız aslında normal koşullarda baktığımızda çok da ekstrem, acayip eylemler değil. Ama OHAL’de sokağa çıkılmaz dendiğinde, 30 gün gözaltı süreleri, gözaltına alınanların ağzı burnu dağıtılmış fotoğrafları, stadyumlara çıplak elleri arkadan kelepçeli görüntüleri içerisinde, bunları göze alıp sokağa çıkıyorum demek bambaşka bir şeydi. Bunları göze alıyorum demek çok güçlü bir duruştu. Yüksel direnişçilerinin duruşu buydu.”

“KESK YÖNETİMİ BEŞ GÜN SOKAĞA ÇIKSAYDI”

“Direnmek isteyen insanların geçim kaygıları var. Üç yıldır sokaktayım. KESK yönetiminin tek yaptığı iş destek ücretleri-şimdi onu da övmüş gibi olmayayım- Sokaklarda olsaydı KESK yönetimi biz çoktan dönmüştük. 5 bin kişiyle biz beş gün sokaklarda dursaydık Ankara’da çoktan dönmüştük işimize. Ama tek yaptığı şey şu; atılan herkese belli bir miktarda dayanışma ücreti yatırıyor. Bu öyle sizin hayatınızı kurtaracak bir miktar değil. Direnen insan aç kalmıyor. Üç yıldır sokaklardayım.

Eskisi gibi yaşamıyorum, insan minimumda da yaşayabiliyormuş. Şunu alayım şunu giyeyim diye bize dayatılan tüketim kültürünün dışına çıktığınız zaman büyük paralara ihtiyacınız kalmıyor. İnsanların çoluk çocukları var anlıyorum tabi, özellikle karı koca atılanlar. Ama insanlar benim gibi 7 gün direnmek zorunda değiller, haftada iki saat yaparsınız ama yaparsınız yani. Direnmenin önünde maddi koşullar engel değil. Siz o dünyanın maddi koşullarını değiştirebilirsiniz.”

Mimar Alev Şahin, ihraç edilmeden önce şantiyede çalışırken

“KALİTESİZ BETON, ÜSTÜMÜZE GELİYOR’A DÖNÜŞTÜ”

Sosyalist bir gelenekten gelen ve KESK üyesi hatta işkolunda ik temsilcisi  olan Alev Şahin’in ihracından 1 yıl sonra eline bir belge geçer. Bu belge sonrası eylemlerini AKP İl Başkanlığı önüne taşımaya karar veriyor:

“Kamudaki atılmadan önceki görevim yapı malzemelerini denetlemekti. Beton firmaları da bunlardan biri. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı denetim listelerini gönderiyordu. Düzce deprem bölgesi olduğu için daha çok betona önem vermemiz üzerine bir program geliyordu. Biz de onu uyguluyorduk.

Beton üreticileri çok alışkın değil bu kadar sık ve sıkı denetlenmeye. Bizim aldığımız betonun bir numune olabilmesi için o an şantiyeye dökülen beton olması lazım. Dökülen betondan mavi kaplara usulüne göre numuneyi alırsınız, bir gece şantiyede bekler hareket etmemesi lazım. Ertesi gün bakanlığın su havuzuna koyarsınız ve orada kalır. 28 gün sonra beton firması sahibi de gelir. Numune tutanağında da onun imzası vardır. Birlikte kırım deneyini yaparız. Bir makinenin içinde gerçekleşir bu. Kırım makinesinde numuneye depremde göreceği yükü yüklersiniz. Çıkan değerler numunenin kalitesini belirler.

Kırım testinde olması gereken değerlerin altındaysa beton, o firmaya bir para cezası öngörüyor yasalar. Ben bir firmaya üç kez ceza kesmişim. Sonra o da cemaat dosyasına sokulmuş.

Cemaatten yargılanan biri, kendi dosyasında benim ismimi görüyor. Bu kız Düzce’de şu karda kışta soğukta oturan kız değil mi deyip benimle ilgili kısmı bana ulaştırdı. İfade de şöyle, ‘Alev  Şahin isimli kişi Çevre Şehircilik’te çalışmaktadır, ben cemaatle bağımı kesince üst üste Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nden cezalar almaya başladım vs..’

Şöyle bir imaj çiziyor; Alev Şahin sıkı bir cemaatçi, kendisi de cemaatle bağını kesince ben devletin gücünü kullanarak ona üst üste cezalar kesmişim.

Oysa benim cemaatle bağım yok, olamaz da ama diyelim ki var,  kırım testinin nasıl yapıldığını anlattım, makinede ve firmanın da şahitliğinde. Benim DİSK üyesi olduğumu da söylüyor. Aslında KESK üyesiyim. Ankara’da örgüt eylemlerine filan katıldığımı da ekliyor.”

“DİRENME TALİMATINI TOPRAĞIN ALTINDA KALANLARDAN ALDIM”

“Düzce deprem bölgesi, iki kere büyük deprem geçirdi. 18 bin civarı kişi öldü yüzbinlerce kişi yaralandı. Deprem bana mimar olmaya karar verdiren şeydir. Tam liseyi bitirip meslek tercihi eşiğindeyken, depremden etkilenmiş bir gençtim. Bana dosyalarda ‘direnme talimatını nereden aldın’ diye soruyorlar. Ben direnme talimatını Düzce’de toprağın altında kalanlardan aldım. Benim onlara verilmiş bir sözüm var. Mesleğimi seçerken, Düzce’yi seçerken bilinçli olarak seçip geldim.”

“DEVLETİN BÜNYESİ BENİ KABUL ETMEDİ ATTI”

“Çalışırken müteahhitlerin şikayetleri ile denetim görevimden alındığım oluyordu, bir yıl şantiyelere çıkartılmadığım oldu, mobbing davaları da açtım. Şubeden şubeye sürgünler de yaşadım. Yarın bir depremde bir bina yıkılsa, arkanızda yap et diyen amirlerin hiçbirini göremezsiniz. Siz imzayı atmışsanız sizi bağlar. Ranttan değil emekten yanaydım, halktan yana mesleğimi yapmaya çalıştım her zaman. Devlet canlı bir organizma gibi, oraya alnımın akıyla girdim ama meslek etiğim, çalışma tarzım bünyesine uygun gelmeyince beni yabancı madde gibi algılayıp attı.”

“MAHKEMELERİN HEPSİNİ KONTROL EDEMEYİNCE OHAL KOMİSYONUNU KURDULAR”

“İhraç olunca idare mahkemesine başvurmuştum, sonra OHAL Komisyonu’nu çıkardılar. Oraya başvurduk. Daha dün baktım OHAL Komisyonu’nun internet sayfasına. Hala inceleme devam ediyor yazıyor. Beni bir gecede atanlar 3 yıldır hummalı inceleme içindelermiş gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa bunlar oyalama süreçleri.

Kendi mahkemelerine güvenmiyorlar, tüm mahkemeleri ve kararlarını belki kontrol altına alamıyorlar, o yüzden kendi belirledikleri 7 kişinin eline tüm kararname dosyalarını yığdılar. Onlar da bekletiyor.”

Alev Şahin, çoğu kez kötü muameleyle gözaltına alındı.

“KARA KIŞA  BASKIYA DAYANAMAZ SANDILAR”

“İlk zamanlar sokağa kim çıksa gözaltına alınıyordu. Düzce’de ben oturuyordum. Önce dayanamaz diye düşündüler kara, kışa, yağmura. O zaman Ocak çok soğuk. Düzce’de bu tip eylemler hep parlamış sönmüş. Sonra ben bahsettiğim Beton firmasının belgesine ulaştığım zaman ve o firma sahibinin aynı zamanda Düzce AKP yönetiminde olduğunu öğrenince, yani birinci yılın ardından AKP binasının önüne gitmeye başladım Perşembe günleri.

İkinci perşembeden sonra saldırılar başladı. Önce faşist saldırılar başladı. Polisin saldıranlara müdahalesi olmadı. Ondan sonra eylem yasakları kararı geldi valiliğin. Gözaltına alınıp, gece nezarette tutup, ardından dava açma yöntemleriyle yıldırmaya çalıştılar. Bu davalar hala sürüyor. O da olmayınca, eylem yasağı kararına dayanarak gelip beni fotoğraflayıp, para cezası ön ödeme emri gönderdiler. Onları da ödemedim.

İkinci senede 75 gün süren gözaltı sürecim oldu. Şimdi ise yeni bir şey var. Yine eylem yasağı alıyor vali ama sadece kamu binaları önünde, siyasi parti binaları önünde diye yasak alıyor. Ben her Perşembe AKP binası önüne gittiğimde gözaltına alınıp para cezasıyla cezalandırılıyorum. Ellerindeki bütün zor aygıtlarını kullanıyorlar ama vazgeçmeyeceğim.”

Alev Şahin her perşembe AKP Düzce İl Başkanlığı’nın önünde eylem yapıyor.

“BU YARINLAR ADINA BİR DURUŞ”

Ben üç yıl önce kamuda çalışan bir mimardım. Üç yıldır ise direnişçi oldum. Başka bir şey düşünmüyorum. Nasıl daha büyütebilirim, gazeteler çıkartıyorum burada. Etkinlikler, piknikler, geceler düzenliyoruz. Başka eylemlere desteğe gidiyorum. Bu ekmek mücadelesini nasıl halklaştırabiliriz, nasıl daha çok insanı etkileyebiliriz buna bakıyorum.

Yağmur kurak toprağa yağıyor ve yağmur o toprağın altına indiği zaman hangi tohuma değdiğini, hangi köklere ulaştığını, hangi canlıyı beslediğini bilemiyoruz. Ancak belli zaman sonra etkilerini görebilirsiniz. Yağmadığı zaman da etkilerini görürsünüz belli zaman sonra. Nelerin olmayacağını görebilirsiniz. Bizim direnişlerimiz de böyle. Direniyoruz arkamıza yüzbinler geçsin diye değil. Bu yağmur yağıyor ve bir yıl sonra beş yıl sonra bu yağmurun bu halkta nasıl bir etki bıraktığını, hangi fidanlara durduğunu göreceğiz. Bu yarınlar adına duruş. Düzcenin hafızasına bu direniş kazındı. İnsanlar Düzce’ye geldiklerinde, otogarda indiklerinde beni soruyorlar, ‘Burada bir kadın direniyormuş’ diye. Düzce’ye yeni gelmiş biri bu kentte sora sora beni bulabiliyor. Bu şehrin hafızasına kazınmak önemli. Gözaltına alınıp çıkınca aynı yere gelmem, insanlara, çocuklara, esnafa bir etki oluşturdu. Hiçbirşey doğada yok olmaz, herşey değişir, dönüşür..”

 

“ZATEN İSTEMEDİKLERİNİ İŞTEN ATMANIN ZEMİNİNİ OLUŞTURUYORLARDI”

Alev Şahin, kamu personel rejimini değiştirmenin iktidarın 15 Temmuz’dan önce de gündeminde olduğunu, 15 Temmuz’un bunun katalizörü olarak kullanıldığını belirtiyor:

“10 Temmuz 2016 tarihli bir gazetede Erdoğan şöyle diyor, ‘Patron çalışmak istemediği işçiyi işten atabiliyor da ben niye çalışmak istemediğim memuru işten atamıyorum? Biz bu 657’yi değiştireceğiz ve çalışmayan, yan gelip yatan  memuru çıkartacağız.’ diyor.  Personel rejimini değiştireceğini, açıkça çalışmak istemediği memuru kolaylıkla 657’nin tanıdığı iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkartacağını söylüyor. Ardından da darbe girişimi gerçekleşiyor ve bunun faturası öğretmene, doktora, mimara, mühendise kesilerek, sanki darbeyi bunlar yapmış gibi, attılar hepimizi.

Darbe girişimi bu tasfiyeye uygun bir zemin yarattı. 657’nin iş güvencesi şartlarını hiçe sayan bir zemin yarattı. OHAL kanununda diyor ki, OHAL’de belli haklar askıya alınabilir. Ama şunu da söylüyor, bu haklar OHAL kalktıktan sonra insanların hayatını etkilemeyecek şekilde olmalı diyor. Ama işten atma öyle bir şey değil. OHAL kalktı ama ihraç edilen kamu emekçilerinin OHAL’i bitmedi, bitmiyor.

İktidar kamu rejimini değiştirme adımlarını atıyordu, performans sistemi bir politikaydı, darbe girişimi bu meseleyi kolaylaştıran bir katalizör görevi gördü. Böyle bir fırsat aranıyordu. Tayyip Erdoğan’ın Allah’ın lütfu dediği de sanırım budur. Çünkü mahkeme süreçleri, halkın tepkisi vs. kolayca işten atılmayı zorlaştıracaktı. Ama sen bunlara terörle ilgili dediğin zaman kimse ağzını açamaz ve patır patır hayatlar silinir.

“DİRENMEKTEN VAZGEÇMEM”

Direnişini iki yıldır sürdüren Alev Şahin, daha ne kadar devam edeceği sorusuna net yanıt veriyor:

“Ben işime dönmeden, KHK zulmüyle ilgili iktidar ciddi bir geri adım atmadan bu mücadeleden dönmek gibi bir düşüncem yok.”

Adliyelerde kalmayan adaleti sokakta arıyorlar

Okumaya devam et

Popular