Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Ahmet Altan’ın ‘Kağıttan Flüt’ten sonra cezaevindeki ilk yazısı: “Üç cam kutu”

10 gün önce tekrar cezaevine gönderilen Ahmet Altan’ın yeni yazısı “Üç cam kutu” Le Monde gazetesinde yayınlandı. Altan yazıda özgür olduğu 8 günü ve milliyetçilik üzerine fikirlerini anlatıyor.

BOLD – 13 Kasım 2019’da tekrar tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderilen Ahmet Altan, tutuklanmadan hemen önce kaleme aldığı yazısı bugün Fransız Le Monde gazetesinde yayınlandı. “Üç cam kutu” adlı yazının aslına ise kendi isteğiyle P24Blog’taki köşesinde Le Monde ile eşzamanlı yer verildi.

HAYAT NEDEN İBARET?

Üç yıl hapis yattıktan sonra 4 Kasım 2019’da tahliye edilen Altan, 8 gün serbest kaldığı o günleri “Dışarıda geçirdiğim birkaç gün içinde yaşananlara, tepkilere, gelişmelere, söylenenlere baktığımda, hayatın hapishaneyle tımarhaneden ibaret olabileceğine dair bir duyguya kapıldım” cümleleriyle özetliyor.

Bir hafta evinden hiç çıkmayan Altan, 12 Kasım’da tekrar gözaltına alınmadan bir gün önce yazdığı “Kağıttan Flüt” yazısıyla gündeme gelmiş, ertesi gün görülen davasından sonra yine gözaltına alınıp iki gün sonra da tutuklanmıştı.

Ahmet Altan, Aralık 2009, Erenköy'deki evi. Fotoğraf. Mustafa Kirazlı

İşte Ahmet Altan’ın son yazısı:

Üç cam kutu

Avukat görüşmeleri yan yana dizilmiş cam kutular içinde yapılır hapishanede. Bir avukat görüşünde, sol tarafımdaki kutunun içinde bir seri katil, sağ tarafımdaki kutuda ise bir mafya reisi vardı. Dünyanın herhangi bir “yüksek güvenlikli hapishanesinde” bir seri katille bir mafya reisine rastlayabilirsiniz ama seri katil-romancı-mafya reisi üçlemesine bir arada rastlayabilmek için sanırım bazı özel ülkelere gitmek gerekir. Tabii romancının yerinde bir solcu avukat, bir Kürt politikacı, dindar bir gazeteci, toplumsal sorumluluğunun farkında bir iş adamı, devrimci bir öğrenci de olabilir. Hepsi aynı ilginç üçlemeyi yaratır. Hepsi de aynı tür ülkelerin hapishanesinde bulunur.

“Hapishanemizde” epeyce mafya reisi vardı, avukat görüşünde, revir kuyruğunda rastladıklarımla selamlaşır, uzaktan işaretle hal hatır sorardım. Hapishanede herkes birbirine selam verirdi zaten. Bir kısmımız adam vurmak gibi, bir kısmımız yazı yazmak gibi ağır suçlar işlemiş, sonunda aynı yerde buluşmuş insanlardık, hayatın dışına atılmak gibi ortak bir kaderi paylaşıyorduk, kimse kimseden selamını esirgemezdi. Sadece seri katile selam veren kimseye rastlamadım. O da kimseye bakmazdı zaten.

Babam, insanların genellikle hapishane edebiyatıyla ilgilenmediklerini söylerdi, birkaç istisna dışında bu doğru bir gözlem bence ama bir romancı darbecilere “subliminal mesaj gönderme” suçlamasıyla göz altına alınıp, askerî bir darbeyi desteklediği iddiasıyla önce ağırlaştırılmış müebbete sonra da on buçuk yıl hapse mahkûm edilince bu maceranın nasıl bir şey olduğuna dair bir merak oluşuyor.

Üç yıl hapis yattıktan sonra “dışarı” çıktım.

“Lümpenizm” diyebileceğimiz garip bir ideoloji çeşitli kılıklar içinde sanki “dışarıya” egemen olmuş, alt düzey bir delilik toplumun dokularına nüfuz etmişti. Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti. Zekâ, yetenek, bilgi, yaratıcılık aşağılanıyordu, insanlığın en korkunç sorularından biri olan “sen vatanını ne kadar çok seviyorsun” sorusu herkesin toplum içindeki yerini belirliyordu. Herkes vatanını çok seviyordu, deli gibi seviyordu, ölesiye seviyordu, bunun kanıtı da “vatanını çok sevdiğini” bağırarak söylemekti. Kimin daha çok vatanını sevdiğine ise iktidar karar veriyordu.

Bu dehşet verici yarışta aklını ve mantığını kaybetmeyenlere yer yoktu.

Mantıklı her itiraz, hukuka ve insanların hakları olduğuna duyulan inanç yarış dışı kalmaya yetiyordu. Edebiyat küçümseniyordu, yetenek küçümseniyordu, yaratıcılık küçümseniyordu, hayat küçümseniyordu, ölüm yüceltiliyordu, cehalet yüceltiliyordu, iktidara sadakat yüceltiliyordu. Lümpenler, bayraklarını her yana dikmişlerdi.

Üstelik işin daha da ürkütücü yanı bunun uluslararası bir düzeye tırmanabilmiş olmasıydı. Birçok ülkede Lümpenist bir çılgınlık dört nala gidiyordu. Entelektüel düzey ve zekâ gerilerken intikam, şiddet ve düşmanlık artıyordu. Yazarlar, sanatçılar, bilimciler, aydınlar, kara gömlekliler kalabalığı içinde bir köşeye doğru itiliyordu. “Vatana” yazar değil, asker lazımdı. Soru sormayan, itiraz etmeyen, emre uyan askerler.

Bu acıklı durumu, teknolojik gelişmeye ayak uyduramayanların öfkesiyle, ekonomik gelişmelerle, yeni bir çağın başlamasında duyulan korkuyla açıklayanlar var, büyük ihtimalle söyledikleri de doğru. Ama ben insanlığın manik depresif bir yapısı olduğunu, dönem dönem bir çıldırma nöbetine girdiğini, ancak böyle nöbetlerden sonra iyileşebildiğini düşünüyorum. İnsanlık, uzaya gidecek bir akılla “milliyetçilik” türünden akılsızlığı aynı bünyede taşımanın zorlayacılığını böyle sinir krizleri geçirerek atlatmaya çalışıyor.

Dünyanın her yanında yazarlar az çok birbirine benzediği gibi dünyanın her yanında milliyetçiler de az çok birbirlerine benziyorlar. Hepsi kendi milletlerinin en değerli millet olduğunu iddia ediyor ve hiçbiri bütün milletlerin aynı anda nasıl “en değerli” olabileceğini hiç sormuyorlar. Sanırım ortak ahmaklık bu soruyu sormamakla başlıyor.

Okuyucularından çok daha yaşlı bir yazar olarak tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki bu yaşanan cinnetin tek panzehiri milliyetçiliğe karşı çok kararlı ortak bir tavır almaktır. Yaşanan cinnetten bunalan herkesin milliyetçiliği reddeden bir çizgide buluşarak, kendi ülkesinde yüksek sesle milliyetçiliğin insanlığın en büyük zehri olduğunu, bu zehirden içen toplumların mutlaka hastalanacağını hatırlatması gerekiyor.

Milliyetçilik bir yağ lekesi gibi bütün dünyaya yayılıyor. Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini “vatanını ne kadar seviyorsun” sorusunun ardına saklıyor.

Onlar her yerdeler.

Bazı ülkelerde bu soruyu güvenle ve sertçe soruyorlar, bazı ülkelerde bu soruyu rahatça soracakları günü bekliyorlar. Milliyetçilik bir radyasyon bulutu gibi her ülkeye sızıyor, çoğalıp büyüyor.

Kumsalda isimli bir film seyretmiştim, bir atom bombası saldırısından sonra bir kumsalda radyasyonun bulundukları bölgeye gelmesini bekleyen bir grup insanı anlatıyordu. Büyük bir pankart asmışlardı. Üstünde “hâlâ zaman var” yazıyordu. Filmin sonunda herkes öldü sadece pankart kaldı.

Çevrenize bakarsanız, siz de bu pankartları göreceksiniz.

“Hâlâ zaman var.”

Na kadar zaman var?

Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, bilimciler ve özellikle hukukçular, “hâlâ zaman varken” bu lümpen milliyetçilik saldırısına karşı ortak bir direnç göstermezse, milliyetçilik radyasyonu her kumsala ulaşır, hiçbir yerde güvenli bir toprak parçası kalmaz.

Dünyanın her ülkesinde cam kutular bulunuyor.

Bir tarafta bir seri katil, bir tarafta bir mafya reisi olabilir. Ortadaki kutuya bakın. Orada bir yazar görmemenin en güvenli yolunun ne olduğunu kendinize sorun. Bazı dönemlerde ortadaki kutuda sadece yazarlar oturmaz, lümpenizme karşı çıkan her dürüst insan o kutuda oturabilir.

Fransız aydınları başka ülkelerdeki birçok aydınla birlikte bana çok yardım etti. Bu hem bir teşekkür hem de bir daha yardıma muhtaç kalmamak için yapmak zorunda olduklarımızı bir daha kendimize hatırlatma yazısı.

Hâlâ zaman var.

O zamanı iyi kullanmak lazım. Geriye sadece bir pankart kalmasın diye.

Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanmasına AB’den tepki: Yeterli gerekçe yok

Ahmet Altan’ı tekrar tutukladılar

Gündem

Adalet Bakanlığı down sendromlu çocuğun babasıyla görüşüne izin vermedi; AYM hak ihlali kararı verdi

Manisa Cezaevinde tutuklu Ahmet Gülen, yüzde 90 engelli ve down sendromlu çocuğuyla açık görüş yapmak istedi. Cezaevi idaresi itirafçı olması halinde ödül olarak bu haktan yararlanabileceğini belirterek reddetti. AYM, görüşün engellenmesini hak ihlali saydı.

BOLD – Manisa T Tipi Cezaevi’nde mahpus Ahmet Gülen yüzde 90 engelli ve down sendromlu çocuğuyla haftalık olarak açık görüş yapmak istedi. Cezaevi idaresi Gülen’in talebini reddetti. Adalet Bakanlığı ise “15 Temmuz tehdidi devam ediyor” diyerek talebe ‘keyfi’ dedi.

15 Temmuz sonrası Ahmet Gülen, 30 Aralık 2015’te Hizmet Hareketine üye olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Manisa T Tipi Cezaevi’ne konuldu. Baba Gülen hapishanede bulunduğu süre içerisinde yüzde doksan engelli ve down sendromlu çocuğu ile haftalık olarak açık görüşte bulunmak için cezaevi idaresine başvurdu. Gülen çocuğunun konuşamadığı ve zihinsel engeli olduğu için telefon aracılığıyla yapılan kapalı görüşün işlevli olmadığını belirtti.

İdare, Gülen’in talebini reddetti. Ancak yönetim Gülen’in ‘iyi halli’ olması ve bağımsızlar koğuşu olarak tabir edilen itirafçı ve kendilerini yargılandıkları davadan soyutlamış mahkumların kaldığı hücre ya da koğuşta kalması durumunda Hükümlü ve Tutukluların Ödüllendirilmesi Yönetmeliği’nden yararlanabileceği cevabını verdi.

Gülen bunun üzerine Manisa İnfaz Hakimliği’ne başvurdu. İnfaz Hakimliği ise OHAL KHK’si ile çıkan açık görüşlerin iki ayda bir yapılacağına dair maddeyi gösterip başvuruyu reddetti. Fakat Gülen’e mağduriyeti nedeniyle Ödül Yönetmeliğinden yararlanması kararı verdi. Ancak cezaevi idaresi Gülen’in kapalı görüşü açık görüşe çevrilmesini öngören Ödül Yönetmeliği hakkını kullandırmadı.

BAKANLIK: KEYFİLİKTEN SÖZ EDİLEMEZ

Anayasa Mahkemesi’ne başvuran Gülen’in bireysel başvurusu kabul edildi. AYM Adalet Bakanlığı’ndan görüş istedi. Adalet Bakanlığı ise, “15 Temmuz darbe girişimi tehlikesinin sürdüğü, cezaevi yönetmeliğinde yapılan değişiklikler dolayısıyla bir keyfilikten söz edilemeyeceğini” savundu ve tutuklunun iyi halli olursa açık görüşe izin verileceğini belirtti.

AYM HAK İHLALİ KARARI VERDİ

AYM Gülen’in çocuğu ile görüştürülmemesinin hak ihlali olduğuna karar verdi. Kararda, “Somut olayda, yüzde 90 oranında engelli ve down sendromlu olan çocuğun kapalı görüş hakkından gereği gibi faydalanamadığı iddiasının ve normal bir çocuğa göre daha özel koşullar sağlanarak tutuklu olan babasıyla görüşmesi talebinin kamusal makamlarca değerlendirilmesinin gerektiği açıktır” denildi.

“Demokratik bir toplumda hükümlü ve tutukluların öznel durumları dikkate alınmalı ve esnekliğin temin edilmesi gerekir” denilen kararda, mevzuat hükümlerinin dar ve sınırlayıcı şekilde yorumlandığı, ayrıca asgari aile ilişkilerinin temini açısından müdahalenin ölçülü ve demokratik toplum düzeninde gerekli olmadığı kanaatine varıldığı vurgulandı. Yüksek Mahkeme Anayasa’nın 20. Maddesi’ne dayanarak Aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

GERGERLİOĞLU: İNSANİ DUYARLILIK GÖSTERİLMİYOR

Mahpuslar ve çocukları ile ilgili hak ihlallerini gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise AYM başvuruya gerek kalmadan da hak ihlalinin giderilebileceğini belirtti. Artı Gerçek’e konuşan Gergerlioğlu, “Cezaevinde maalesef hem kapasite üstü insan var. Bu zaten normal hizmetleri aksatıyor. İkincisi bu tür özel durumlarda cezaevi idareleri, Adalet Bakanlığı insani bir duyarlılık göstermiyor. Çocuğun hali ortada, babanın durumu ortada. Açık görüş olmalı. Çocuklar çünkü bunu anlamıyor. Bize gelen birçok şikayette normal çocukların bile sorun yaşadığını gösteriyor. Örneğin kapalı görüşte, gelip camdan annesine sarılmaya çalışıyor. Annesine sarılamayınca küsüyor, ağlıyor. Böyle bir çok manzara var” dedi. AYM kararının uygulanıp uygulanmayacağına dair de endişelerini dile getiren Gergerlioğlu, “Bunun ne kadar uygulanacağını da bilmiyoruz. Çünkü AYM karar veriyor. Bakıyorsunuz bakanlar, ‘Biz AYM’nin gözünden bakmıyoruz’ diyor. Böylesine inanılmaz bir düzen var. Bu yaklaşım dört yıldır bu ailenin neden bu zulmü çektiğini gösteriyor” dedi.

Üniversite sınavında derece yaptı ancak ‘terörist’ iftirasıyla eğitim hakkını elinden aldılar

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Üniversite sınavında derece yaptı ancak ‘terörist’ iftirasıyla eğitim hakkını elinden aldılar

Hukuk fakültesini derece yaparak kazanan tutuklu öğrenci Emine Altın’ın sınavlara girmesine izin verilmiyor. CİMER’in gerekçesi: “Toplumun güvenliğini tehlikeye düşürebilir!”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – İzmir Şakran Cezaevinde 14 Şubat 2018’den bu yana tutuklu bulunan Emine Altın, 2019 üniversiteye giriş sınavında derece yaptığı halde okumasına izin verilmiyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Altın İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi sınavlarına giremiyor.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi ile (CİMER) 4-5 kez yazışma yapan aileye 7 Ocak 2020’de gelen en son cevaba göre Altın ‘toplum güvenliğini tehlikeye atabilir’ diye sınavlara alınmıyor.

Cevapta şöyle deniliyor: “Ceza infaz kurumu düzeni ile toplum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği, terör örgütü veya diğer suç örgütü üyelerinin örgütsel amaçlı faaliyet ve haberleşmelerine imkân sağlayabileceği, yol, kalınacak ceza infaz kurumu ya da sınav merkezi veya okulda güvenlik açısından sakınca bulunabileceği değerlendirildiği takdirde Cumhuriyet Başsavcılığınca sınırlama…”

BEBEĞİNİ KAYBETTİ, TUTUKLANDI, EŞİ İLE GÖRÜŞTÜRMÜYORLAR

Anayasa’nın 42. maddesinde yer alan “Kimse eğitim öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü hiçe sayılarak eğitim hakkı elinden alınan Emine Altın’ın annesi Fadime Mersin, yaşanan hukuksuzluğa tepki gösterdi.

Mersin, “Tutuklu olanların okumasına müsaade eden okullar arasında İstanbul Üniversitesi olduğu için bu hukuk fakültesine kayıt yaptırdık. Şimdi sınavlara girmesine izin vermiyorlar. Kızınız terörle yargılanıyor, öğrencilere zarar verir. Mesuliyet alamayız. Burada okutamayız diyorlar. İlk başta devlet izin verirse, masrafları da siz karşılarsınız sınavlara girebilir demişlerdi. Şimdi devlet evlet izin vermiyor diyorlar. Madem okumasına izin verilmeyecekti neden sınava girmesine izin verildi. Hem sevindik hem de sevincimiz kursağımızda kaldı” dedi.

Kayıt sürecinde de çok uğraştıklarını belirten Mersin, “Vekalet için cezaevi ile noter arasında gidip geldik. İki ay son dakikaya kadar uğraştırdılar. Onu halledince bu sefer okul ile sorumuz başladı. Okul ilk önce önce sınavı kazanıp sonra içeri girseydiniz sizi kabul edebiliriz ama içerideyken kazandığınız için kaydınızı alamıyoruz dediler. Derslerine girmediğiniz için sınavlara kabul edemiyoruz dediler. Türkiye’de sadece 5 üniversitede dışarıdan eğitim almak özgürlüğüne sahipsiniz. Bunlardan biri de İstanbul Üniversitesi. O zaman bu ibareyi kullanmasınlar.” ifadelerini kullandı.

Kızının Manisa Turgutlu Rabia Hatun Lisesinden mezun olduğunu ifade eden Mersin, “İlk bine girdi kızım ve böyle şartlar altında okuyan bir çocuk. Görüşe gittiğimde, derece yapan senin kızın mı, o senin kızın mı diye soruyorlar bana. O kadar üzdüler ki bizi anlatamam. Çok mağduriyetler yaşadı” diye konuştu.

Emine Altın cezaevinde açılan kursa devam edip saz çalmayı da öğrenmiş, İzmir Şakran Cezaevi.

İKİNCİ ÜNİVERSİTESİ

Emine Altın aslında matematik öğretmeni. İzmir 9 Eylül Üniversitesi Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun. İkinci üniversitesini Türkiye derecesi yaparak kazandı. Okulu bitirdikten bir yıl sonra evlenen Altın’ın maden mühendisi eşi Armağan Altın da Kasım 2017’den beri aynı cezaevinde tutuklu. Eşi tutuklandığında hamile olan Altın, 1,5 aylık bebeğini o süreçte kaybetti. Dört ay sonra da kendisi tutuklandı. Evlilik aşamasındayken de gözaltına alınan Emine Altın, o dönemde serbest bırakılmıştı.

İÇ GÖRÜŞ YAPTIRMIYORLAR

Yeni evli çifte, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandıkları için 2 yıl içinde sadece iki kere kapalı görüş hakkı tanındı. Cezaevinde sağlık sorunları başlayan Armağan Altın’ın aile yakınları “Kan tahlili vermesi gerekiyor ama bir türlü almadılar. 3-4 defa dilekçe yazıp talep etmiş, ama ilgilenilmemiş. Normalde kalp kapakçığından dolayı ameliyat olmuştu. Onun için de kontrol istedik. Uzun süre sonra kontrole götürdüler.” dedi.

Emine-Armağan Altın, 2016.

Tutuklu anne: Kızım intihara teşebbüs etti, oğlum manik depresif oldu

Okumaya devam et

Gündem

100 bin liralık koltuğu kaybetmemek için yönetmeliği değiştirdi

Üç dönem AKP Bilecik Milletvekilliği yaptıktan sonra Tarım Kredi Kooperatifleri genel müdürlüğü görevine tartışmalı şekilde atanan Fahrettin Poyraz’ın, kendisi için yönetmelik değişikliği yaptırdığı öne sürüldü.

BOLD 1 milyon 100 bin çiftçi ortağının sahibi olduğu Tarım Kredi Kooperatifleri’nin iki yıldır mevzuatlara aykırı bir şekilde yönetildiği ortaya çıktı. Mevzuata aykırı bir şekilde atanan genel müdürün, kendine özel yönetmelik değişikliği yaptırdığı ve aylık gelirinin 100 bin lirayı bulduğu öne sürüldü.

ATAMASI YÖNETMELİĞE AYKIRI

Milli Gazete’de yer alan habere göre, çiftçiye pahalı gübre ve yüksek faizle gündeme gelen Tarım Kredi Kooperatifleri, şimdi de büyük bir hukuk skandalı ile çalkalanıyor. 1581 sayılı özel kanunla yönetilen ve bu kanuna dayanarak hazırlanan insan kaynakları yönetmeliğine göre, Tarım Kredi Kooperatifleri’nde yaşlılık aylığı almaya hak kazananlar istihdam edilemiyor. Ancak Genel Müdür Fahrettin Poyraz’ın milletvekili emeklisi olmasına rağmen Tarım Kredi Kooperatifleri’nin insan kaynakları yönetmeliğine aykırı bir şekilde bu göreve atandığı ortaya çıktı.

AYLIK GELİRİ 100 BİN LİRAYI BULUYOR

Genel Müdür Poyraz’ın mevzuata aykırı atamanın üstünü örtmek için de 2019 yılında yapılan genel kurulda, insan kaynakları yönetmeliğinde kişiye özel bir değişiklik yaptırarak, kendisiyle ilgili emeklilik şartını kaldırttığı da ortaya çıktı. Poyraz’ın aylık geliri, milletvekili emeklisi olduğu için 15 bin lira emekli maaşı, 30 ile 40 bin lira arasında genel müdür maaşı, üç ayda bir ikramiye, ortalama üç maaş tutarında yılda bir teşvik primi, Gübretaş’tan aylık 9 bin lira huzur hakkı ücreti ve yurt dışı, yurt içi harcırahlarla birlikte asgari 100 bin lirayı buluyor.

YAPILAN DEĞİŞİKLİK GERİYE İŞLEMİYOR

İnsan kaynakları yönetmeliğinde yapılan kişiye özel bu değişiklik, geriye işlemeyeceği için Tarım Kredi Kooperatifleri iki yıldır hukuka aykırı bir şekilde yönetilmeye devam ediyor. Mevcut yönetmeliğe göre genel müdürün istifa ederek, değişiklik yapıldıktan sonra yeniden atanması gerekiyordu. Ancak değişikliğin ortaya çıkacağı endişesiyle bu istifanın ve yeniden atamanın yapılmadığı öne sürülüyor.

Öte yandan Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, hakkındaki iddialara yanıt vermedi.

Barolar, hükumetin yargıya baskısını protesto için el feneriyle Yargıtay’a yürüyecek

Okumaya devam et

Popular