Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

NATO zirvesi öncesi Ankara semalarındaki F16’ların anlamı

F-16’lar Ankara semalarından alçak uçuş yaparak Rus S-400 sistemine tanıtıldı. Ankara hamleyi tam da NATO’nun geleceğinin konuşulacağı zirve öncesi yaptı.

FATİH YURTSEVEN

Ankara Valiliği tarafından dün yapılan ‘F-16 uçaklarının şehir üzerinde alçak irtifa uçuş yapacaklarına’ dair açıklama ve sonrasında söz konusu uçuş faaliyetlerinin S-400 Hava Savunma Sistemi (HSS)’nin testlerine yönelik olduğuna dair kamuoyunda oluşan genel kanı, 3-4 Aralık 2019 tarihleri arasında Londra’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde dikkatleri tekrar Türkiye’nin üzerine topladı.

Erdoğan Katar ziyareti dönüşü yaptığı açıklamada; “Nisan ayına kadar işleyen bir süreç var. Savunma ve Dışişleri Bakanlarımız bir araya gelerek bu çalışmayı yürütecekler. Bu çalışmayla birlikte hangi noktaya geleceğiz görmemiz lazım. Sayın Trump ile geçmiş bir konu da değil. Bu, NATO ile alakalı bir durumdur. Kullanıp kullanmama söz konusu değil. NATO kuralları içerisinde atılması gereken adımlar var. Arkadaşlarımız çalışmayı yapacaklar. Bu çalışma kararı o günkü toplantımızın en verimli yanı olmuştur. Sayın Trump da orada “Siz çalışmaya başlayın, bu çalışmanın neticesini görelim” mesajı vermiştir. Ev sahibi olarak bu yaklaşımı ortaya koymuştur. NATO Genel Sekreteri ise zaten konu ile alakalı düşüncelerini açıkladı” ifadelerine yer verildi.

Yapılan açıklamadan da anlaşılacağı üzere; Erdoğan-Trump görüşmesinde somut ilerleme kaydedilemeyen S-400 konusunda, iki liderin sorunu zaman kazanmak adına NATO platformunda ele alma karar verdikleri anlaşılıyor. Türkiye’nin daha fazla Rusya eksenine kaymasını engellemek için S-400 konusunda daha ılımlı bir dil kullanan NATO Genel Sekreteri, daha önce yaptığı açıklamalarda S-400 ve NATO sistemlerinin birlikte kullanılmasının mümkün olmadığını ifade etmişti. Bu koşullar altında Nisan ayına kadar beklenilmesi yönünde yapılan açıklamaların zaman kazanmaya matuf olduğu söylenebilir.

Öte yandan Türkiye’nin S-400 konusundaki bu tavrı NATO’nun bütünselliğini tartışmalı hale getiriyor. 2008 ekonomik krizi sonrasında üye ülkelerin savunma bütçelerinde kısıtlamaya gitmesi, NATO’yu savunma harcamaları konusunda alternatif çözümler bulmaya itmişti. İrtibatlandırılmış Kuvvetler İnsiyatifi (Connected Forces Initiative-CFI) olarak adlandırılan bu girişime göre; üye ülkeler kendi savunma projeleri ile NATO’nun ihtiyaçlarının uyumlu olması konusunda mutabakata vardılar. İttifak üyeleri CFI’yı onaylayarak kendi hava savunma sistemleri ile NATO Hava Füze Savunma Sisteminin birlikte çalışabilecek şekilde kurulmasını teminat altına aldılar.

Aslında hem CFI konseptinin onaylanması hem de Kürecik radarının Türkiye’de konuşlandırılmasına karar verilmesi Batı’da yapılan Türkiye’nin ekseni doğuya mı kayıyor tartışmalarına son vermişti. Ancak Türkiye’nin son 3-4 yıldır izlediği dış politika, Rusya ve İran ile yaşanan yakınlaşma, S-400 tedariki, Barış Pınarı harekâtını söz konusu tartışmayı yeniden alevlendirdi.

S-400 tedariki ve ABD’nin diğer üye ülkeler ile görüş alış verişi yapmadan Suriye’den çekilmesi gibi konular NATO platformunda başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin tepkisine neden oldu. Makron; “NATO beyin ölümü yaşıyor” açıklaması ile rahatsızlığını yüksek perdeden dile getirdi. Rusya’nın agresif politikalarından vazgeçmesi için NATO tarafından icra edilen caydırıcılık faaliyetlerinin önem kazandığı bir ortamda yapılan bu açıklama, 3-4 Aralık’ta yapılacak NATO Zirvesi’ni daha da önemli hale getirdi.

Geçen hafta yapılan NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Almanya ve Fransa’nın NATO’nun geleceği ve dönüşümüne ilişkin iki ayrı öneri sundukları açıklandı. Her iki öneri de Londra yapılacak liderler zirvesinde ele alınacak. Fransa’nın genel tutumunda anlaşıldığı kadarıyla söz konusu önerinin S-400 tedarikinden duyulan rahatsızlığı da kapsayabileceği söylenebilir.

Hal böyle iken, Türkiye’nin S-400 ve F-16 ile birlikte ortak çalışma yapmasını NATO Zirvesi öncesinde iyi analiz etmek gerekiyor. Türkiye S-400 konusunda Rusya ve ABD arasında sıkışmış bir vaziyette bulunuyor. ABD Ulusal Savunma Üniversitesi’nden Prof.Dr.Ömer Taşpınar’ın da ifade ettiği gibi, Rusya’nın 15 Temmuz konusunda kirli siyaset için Türkiye’ye karşı kullanabileceği malzemelerin varlığı Türkiye’nin elini kolunu bağlıyor.

Son yapılan açıklama ile Trump’ın da rızası alınarak S-400 sorunu bir Türkiye-ABD sorunu olmaktan çıkarılıp, NATO çatısı altında çözülmesi gereken bir sorun haline getirildi. Şimdiye kadar Erdoğan mülteci krizini çok akıllıca kullanarak AB ülkelerinden istediğini almasını bildi. NATO’nun birlik ve beraberliğinin bir kere daha kuvvetlice sergilenmesine ihtiyaç olduğu, NATO’nun rolü konusunda Almanya ve Fransa’nın aynı fikirde olmadığı şartlar altında Erdoğan, NATO’yu S-400 konusunda daha avantajlı bir platform olarak görüyor. NATO’nun şu aşamada Fransa’nın teklifi doğrultusunda Almanya’nın desteği olmadan Türkiye aleyhine açık bir tavır alması çok zor görünüyor. Bunu çok iyi bilen Erdoğan Ankara semalarında S-400 F-16 çalışması yaparak Rusya ile yapılan anlaşmaya sadık kaldığı mesajını verirken, NATO’ya karşı elini daha kuvvetli hale getiriyor.

Sonuç olarak Erdoğan S-400 konusunda alternatif oluşturabildiği ve zaman kazanabildiği müddetçe, denge siyasetinden ve tarafları birbirine karşı kullanma politikasından vazgeçeceğe benzemiyor.

Analiz

Şantaj politikasının sonu: ABD bölgedeki partnerini Yunanistan olarak güncelliyor

Erdoğan’ın şantaj politikasıyla ABD, partnerini Yunanistan olarak güncelliyor. İki ülke arasında imzalanan son anlaşmalar ışığında Türkiye’nin stratejik önemini tüketişi analizi..

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ

AB ülkelerine karşı şantaj diplomasinin işlediğini gören Erdoğan Rejimi, her defasında elini daha fazla açıyor. Ancak; ABD ve AB’yi birbirinden ayırmak gerekiyor. ABD Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı nasıl etkileyeceğini gayet iyi biliyor. Hem rahip Brunson hem de Barış Pınarı Harekatının durdurulmasında, kişisel mal varlığının araştırılması gibi sert yaptırımları gündeme getirerek, Erdoğan’a kolayca geri adım attırıyor.

ABD küresel bir güç. Bu gücün ABD’ye yüklediği birtakım sorumluluklar var. Bu sorumlulukların başında da uzun vadeli planlar yapmak ve doğru aktörler ile çalışmak geliyor. Türk-Amerikan ilişkilerinde, her ne kadar Erdoğan’ın kıvrak dönüşleri ve içeriği tam olarak bilinmeyen Trump ile ilişkileri nedeniyle henüz büyük bir kaza yaşanmasa da köklü ilişkilerin çok ciddi yara aldığı aşikâr.

15 Temmuz sonrasında Rusya ile yaşanan yakınlaşma, S-400 alımı, Suriye meselesi gibi konular ABD’yi uzun vadeli bölge stratejisi açısından Türkiye’ye alternatif olabilecek seçenekleri bulmaya zorladı. Yunanistan ABD için bölgede yeni bir stratejik ortak olarak gündeme geldi.

YUNANİSTAN ARTIK TÜRKİYE’NİN ALTERNATİFİ

Yunanistan’da 2014 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasına katılanlarının %34 ‘ü dünyayı ABD’nin yönetmesi %52’si ise Rusların yönetmesi daha iyi cevabını verdi. Çipras seçildikten sonra ekonomik destek almak ümidiyle Rusya’ya gitti, ancak eli boş döndü. Aslında 2013 yılında Güney Kıbrıs’ın da ekonomik yardım talebine olumlu cevap vermemişti. Yunanistan, Türkiye ve Rusya arasında Türk Akımı, S-400 alımı gibi konularda yaşanan yakınlaşma nedeniyle Türk-Yunan sorunlarında Rusya’yı 80’lerde olduğu gibi güvenilir bir ortak olarak görmüyor.

Rusya ve Yunanistan’ın Batı Balkanlara bakış açısı da farklılık arz ediyor. Yunanistan Ukrayna Ortodoks kilisenin, Rusya Ortodoks kilisesinden ayrılışına onay verdi. Makedonya ile isim krizinin çözülmesi, Kuzey Makedonya’ya NATO üyeliğinin önünü açtı. İki Rus diplomat bu anlaşmayı sabote etmek için milliyetçileri ayaklandırmaya çalışmakla suçlanarak sınır dışı edildi. Çipras’ın 2017 yılında yaptığı ABD ziyaretinde, iki ülke arasında F-16 uçaklarının modernizasyonu için 1 milyar dolarlık anlaşma imzalandı. Son sekiz yıldır savunma harcamalarında %50 kesintiye giden Yunanistan için ABD yardımı bu noktada çok önemli. ABD Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın kontrol edilmesinde Romanya ve Polonya’nın yanında Yunanistan’ı da kilit ülke olarak görüyor.

Yunanistan Başbakanı Mitsotakis ile ABD Dışişleri Bakanı Pampeo

ABD İNCİRLİK’İN ALTERNATİFİNİ YUNANİSTAN’A KURUYOR VE TEKNOLOJİ TRANSFER EDİYOR

Nihayetinde güvenlik ve jeopolitik ortamda yaşanan gelişmeler ABD ve Yunanistan’ı birbirine yakınlaştırdı. Nitekim bu gelişmelerin ilk somut yansıması da meyvesini 7 Ekim’de yapılan ABD-Yunanistan stratejik diyalog toplantısında verdi. Doğu Akdeniz ve değişen güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda ABD-Yunanistan Savunma İşbirliği Anlaşması 7 Ekim tarihinde yapılan Stratejik Diyalog Toplantısında yenilendi. Bu anlaşma ile ABD başta insansız hava araçları olmak üzere kritik askeri sistemler konusunda teknoloji transferi yapacak, Dedeağaç’ta bir deniz üssü kuracak, Girit-Suda deniz üssü genişletilecek, Larissa Hava Üssü ortak kullanılacak, ABD Stefanovikio’da helikopter üssü kuracak. Anlaşma’nın içeriğinden de anlaşılacağı üzere ABD İncirlik Üssü’nün de taşınması dahil Yunanistan’ı Türkiye’nin alternatifi olarak görüyor.

Hal böyle iken ABD Temsilciler Meclisi Türkiye’ye yaptırımı ve İncirlik Üssü’ne alternatif seçeneklerin değerlendirilmesini içeren yasa tasarısını gündeme almışken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; yaptırım gündeme gelirse İncirlik ve Kürecik de masaya gelir açıklaması yapıyor. Yunanistan daha dün Türkiye’yi Libya Anlaşması nedeniyle BM Güvenlik Konseyine şikâyet ederek, kınama talep etti. Zaten daimî olan Fransa ile ilişkiler gergin. Üstüne bir de ABD-Yunanistan ilişkilerinin hızla arttığı bir zaman diliminde, sinir uçlarına dokunurcasına Yunan Başkanının ABD ziyareti öncesinde İncirlik ve Kürecik’i gündeme getirmek, akılla değil ancak şantaj diplomasisi ile açıklanabilir.

Bütün bu gelişmeleri köşesinde ellerini ovuşturarak izleyen tek kişi Rus lider Putin. Yaşanan her krizin Türkiye’yi Rusya’ya daha da mecbur ettiği ortada iken Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırabilecek Kürecik ve İncirlik kartlarının masaya sürülmesi bir tek nedenle açıklanabilir. Erdoğan rejiminin bekası devletin bekasının çok çok üzerinde.

Erdoğan’ın son basın toplantısında kurduğu cümle durumu özetler gibiydi: “İngiltere, Almanya, Fransa ve ‘şahsım’ dörtlü zirve yaptık.”

Okumaya devam et

Analiz

Libya’yla yapılan anlaşmanın konuşulmayan ikinci kısmı

Türkiye’nin Libya’yla imzaladığı iki anlaşma var. Sürekli Akdeniz’le ilgili olan konuşuluyor. Gözden kaçırılan diğeri ise TSK’yı Libya bataklığına çekecek maddeler içeriyor.

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Türkiye ve Libya arasında 27 Kasım’da “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” ile “Güvenlik ve Askeri Alanda İş Birliği” konularında iki anlaşma imzalandı. Türk kamuoyunda Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması anlaşmasına oldukça geniş yer verilirken, diğer anlaşma ve içeriği hiç tartışma konusu yapılmadı. Bu anlaşmanın yakın vadede Türkiye için ne tür riskler barındırdığını anlamak için, Kaddafi sonrası yaşanan süreci ve Erdoğan’ın İhvan merkezli dış politikasını anlamak gerekiyor.

Kaddafi sonrası 2014 yılında yapılan Temsilciler Meclisi seçimlerinde İhvancı Adalet ve İnşa Partisi 200 sandalyeden 30’unu aldı. İslamcı grupları memnun etmeyen seçim, Libya Anayasa Mahkemesi tarafından katılımın düşük olduğu gerekçesiyle iptal edildi. Libya ilk siyasi darbesiyle tanıştı. Seçim sonunda Liberallerinin İslamcılara karşı General Hafter’i desteklemesiyle Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, İslamcıların desteğiyle de Trablus merkezli Milli Genel Kongre hükümetleri ortaya çıktı. Ülke genelinde her iki hükümete bağlı güçler arasında çatışmalar şiddetlenince, BM’nin arabuluculuğunda Aralık 2015 Fas’ın Suheyrat kentinde bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre her iki parlamento bir ulusal mutabakat hükümetinin kurulması konusunda uzlaşmaya vardı.

Suheyrat Anlaşması’nın imza töreninde Trablus’taki Geçici Ulusal Konseyin Başkanı Nuri Ebusehmen yaptığı açıklamada, anlaşmanın meşru olmadığını söyledi. Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih ise, anlaşmayı meclis adına değil, kendi adına imzaladığını ifade etti. Hatta Milli Genel Kongre Sözcüsü Ömer Hamidan meclisin imza için kimseyi görevlendirmediğini belirtti.

Yaşanan hadislerden sonra BMGK’nin 2259 sayılı kararında kendisine atıf yapılan Suheyrat Anlaşması’nın tam olarak onaylanıp yürürlüğe girdiği söylenemez. Zaten, İslamcılar General Hafter’i meşrulaştıracağı gerekçesiyle anlaşmayı kabul etmezken, Tobruk merkezli Milli Mutabakat Meclisi de anlaşma yürürlüğe girmediği için Fayez el-Serrac hükümetini meşru saymıyor. BM Temsilcisi Ghassan Selame ise çözüm arayışlarını yürütürken hem Temsilciler Meclisi hem de Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni muhatap alıyor.

Fiiliyatta BM, anlaşma gereği kurulan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanırken, aynı zamanda Tobruk’taki Libya Temsilciler Meclisi’ni de “Libya’nın meşru meclisi” olarak kabul ediyor. Suheyrat Anlaşması uluslararası anlaşmaları yürütme görevini hükümete veriyor. Ancak anlaşmaların Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor. Bu koşullar altında Türkiye ile imzalanan anlaşmaların hukuken geçerli olup olmadığı sorusu gündeme geliyor.

Nitekim Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih hem BM Genel Sekreterine hem de Arap Ligi Genel Sekreterine birer mektup yazarak Türkiye ile yapılacak anlaşmaların geçersiz sayılmasını, Ulusal Mutabakat Hükümetinin bundan sonra meşru hükümet olarak tanınmamasını istedi. Peki, Türkiye meşruluğu tüm aktörler tarafından tanınmayan bir hükümet ile anlaşma yaparak neyi amaçlıyor?

Arap Baharı başladığında Erdoğan, Arap ülkelerinde rejimlerinin devrileceğini, yerlerine İhvan çizgisindeki partilerin yönetimi ele alacağını düşünüyordu. Sırf bu sebeple Suriye’nin iç işlerine müdahale etti, seçime ikna edilen Esad’a bazı İhvancıların hükümette yer almasını dayatarak ilişkileri çıkmaza soktu. Bölgede oyun kurucu ülke hülyalarıyla iç işlerine müdahale edilen ve Esad’ın devrilmesi için muhaliflerine destek sağlanan Suriye’de gelinen durum ortada.

Erdoğan Libya’yı elde kalan son kale olarak görüyor. Libya’nın İhvancı çizgide devam etmesi adına, BM’nin silah ambargosu kararına rağmen, Ulusal Mutabakat Hükümetini silahlı insansız hava araçları, zırhlı araçlar ve mühimmat ile destekliyor. Libya’da şu anda Türkiye’nin dahil olduğu bir vekalet savaşı yaşanıyor.

General Hafter ile ilişkileri oldukça gergin. Libya Ulusal Ordusu Sözcüsü Ahmed el Mismari, 28 Haziran yaptığı açıklamada Libya limanlarına yaklaşan Türk gemilerini ve hava sahasına giren Türk uçaklarını vuracaklarını söyledi. Bu açıklamadan kısa bir sonra 6 Türk vatandaşının alıkoyuldu.

Daha sonra müdahaleye gerek kalmadan bölgedeki aşiret liderlerinin arabuluculuğu sayesinde vatandaşlarımız serbest bırakıldı.

Bu hareketin gerisinde uzun süredir Ulusal Mutabakat hükümetine yapılan silah yardımı yatıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 20 Haziran’da yaptığı açıklamada Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne silah temin edildiğini söyledi. Erdoğan göre Türkiye’nin desteği Hafter’e karşı mücadelede sahada denge oluşturdu. Ancak Rusya’nın olaya fiili olarak dahil olması ve General Hafter’i desteklemesi sahada dengeleri değiştireceğe benziyor. Ulusal Mutabakat Hükumeti Başkanı Fayez el-Serrac’ın konumu Türkiye’nin fiili olarak sağlayacağı desteğe bağlı.

Bu desteği verebilme için Erdoğan, kamuoyunun satın alacağını çok iyi bildiği Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılması anlaşmasının yanına “Güvenlik ve Askeri Alanda İş Birliği” anlaşmasını da sıkıştırdı. Bu anlaşma ile Libya liman ve hava alanları dahil Libya topraklarının Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılmasını düzenlendi. Kamuoyu, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin korunmasının Libya ile yapılan anlaşmaya bağlı olduğu konusunda günlerce yapılan propaganda sonunda ikna edildi. Bu saatten sonra kimse milli menfaatlerin korunması için Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ulusal Mutabakat Hükumetinin desteklemek üzere Libya’ya gönderilmesine itiraz etmeyecektir.

Suriye’de gelinen durum ortada iken, aynı maceranın Libya’da yaşanmaması bu saatten sonra işten bile değil. Zira, Erdoğan şunu çok iyi biliyor, dış politika konularını iç politikada kullandıkça halkın esas gündemi olan işsizlik ve geçim sıkıntısı gündemde kendine çok fazla yer bulamıyor. Bu döngü böyle devam ettikçe de Erdoğan Türkiye’nin gündemini dış politika üzerinden belirliyor.

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan NATO toplantısı öncesi neden kriz çıkardı toplantıda neden tüm talepleri kabul etti

NATO YPG’yi terör örgütü kabul etmezse Baltık Planı’nı bloke edeceğini açıklayan Erdoğan, zirvede bu talebi neden ağzına almadı.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan NATO Zirvesine öncesinde YPG’nin NATO tarafından terör örgütü olarak tanınmaması durumunda Baltık Ülkeleri ve Polonya’nın savunmasını içeren planı Türkiye’nin onaylamayacağını açıklamıştı.

Herkes Zirve’de bu konuda ciddi tartışmaların yaşanacağını düşünürken, Zirve sonunda ilk açıklama Litvanya Başkanı’ndan geldi. Başbakan Türkiye’nin hiçbir talepte bulunmadan planı onayladığını açıkladı.

NATO Genel Sekreteri Zirve sonrasında düzenlenen basın toplantısında YPG konusunun hiç gündeme gelmediğini söyledi. Peki, bu konu hiç görüşülmedi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kaşık suda neden fırtına kopardı?

Zirve öncesinde Fransa Cumhurbaşkanı Makron tarafından yapılan açıklamalar Zirve’de, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ve S-400 alımının sert bir şekilde gündeme geleceğinin işaretini veriyordu.

NATO, kararların oybirliği ile alındığı bir platform olduğu için, bir ülkenin bir kararı veto etmesi, tüm sistemi kilitleme potansiyeline sahip. Son yıllarda 2014 yılından beri NATO’nun Rusya’ya karşı ne kadar caydırıcı olduğu tartışılıyor. Özellikle Polonya ve Baltık ülkeleri, kaderlerinin Ukrayna gibi olmasından korkuyorlar.

AB’nin kendisini askeri bir güç olarak konumlandırmaması kıtanın güvenliği açısından NATO’yu alternatifsiz kılıyor.

Bu koşullar altında NATO içerisinde yaşanan bir kriz, bir çatlak ses en fazla Polonya ve Baltık ülkeleri olmak üzere tüm AB ülkelerini rahatsız ediyor. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda AB’nin Türkiye uyguladığı ve uygulamakla tehdit ettiği yaptırımların caydırıcılığı ortada.

Rusya ve Türkiye ilişkileri tarihinde hiç olmadığı kadar yakın bir iş birliğine girmiş iken, Türkiye’nin NATO içerisinde tutulması ve daha fazla Rusya’ya yaklaşmasının önüne geçilmesi kısa vadede hem ABD hem de AB ülkelerinin ortak düşüncesi.

Başta Erdoğan olmak üzere yakın çevresi bu durumun farkında. Her sıkıştıklarında masada Türkiye’nin stratejik konumu pazarlık meselesi yapmaktan çekinmiyorlar. NATO Zirvesi öncesinde yaşanan Erdoğan’ın söz konusu çıkışını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Erdoğan’ın Amerika ziyaretinden istediğini alamadığı, S-400 ve F-35 konularında ilerleme sağlanamadığı herkesin malumu. Temsilciler Meclisi’nin aldığı yaptırım karaları, Trump’ın ABD’de içerisinde yaşadığı sorunlar S-400 konusunda Erdoğan’ı zaman için başka çözüm yolları bulmaya itti.

Erdoğan geçen haftalarda yaptığı sürpriz bir açıklama ile S-400 konusunda Trump’ın da onayı ile, NATO’da bir çalışma grubu kurulacağını, bu konunun bir NATO konusu olduğunu söyledi. Bu açıklamadan sonra genel kamuoyu beklentisi NATO Zirvesinde bu konunun görüşüleceği yönündeydi. Ancak 4 Aralık’ta yapılan basın toplantısında NATO Genel Sekreteri Stoltenberg çok net bir şekilde S 400 sisteminin NATO sistemleriyle entegre edilmeyeceğini söyledi. Bu cevap doğrudan NATO bünyesinde kurulan veya kurulacak S-400 çalışma grubunu işlevsiz hale getirdi.

Türkiye NATO sistemini kilitleme tehdidi ile Zirve’de Suriye ve S-400 konusunda kendisine yönelebilecek okları bertaraf etti. Ancak Genel Sekterin açıklaması ile Nisan ayına kadar zaman kazanma planı suya düştü. ABD’li senatörler artık Erdoğan’ı ve onun politikalarını çok iyi analiz ediyorlar. Ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyorlar. Zirve öncesi Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ve Demokrat Senatör Chris Van Hollen ortak hazırladıkları bir mektubu Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya gönderdiler. ‘Sabır tükeneli çok oldu, hukuku uygulama zamanı’ diyen senatörler, aksi durumda diğer ülkelerin bu yaşananlardan kötü sonuçlar çıkarabileceğini söylediler. Türkiye S-400 konusunda NATO engelini aşsa da önümüzdeki hafta yeniden ABD engeli ile yüz yüze gelecek.

Özetle Cumhurbaşkanı Erdoğan S-400 ve Suriye konusunda kendisini sağlama almak için NATO Zirvesi öncesinde bir kaşık suda fırtına kopardı, kısa süreliğine de olsa NATO Zirvesinde Türkiye’nin stratejik konumunu masaya sürerek zaman kazandı. Ancak her zaman olduğu gibi güvenilmez şantajcı bir ortak olarak algılanan Türkiye ise kaybeden taraf oldu.

Demirtaş: Korkunun sürmesinin nedeni faşizmin yeteneği ve başarısı değil, muhalefetin acizliği ve korkaklığıdır

Okumaya devam et

Popular