Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Rusya-Ukrayna 10 yıllık gaz anlaşması ay sonunda bitiyor: Türkiye nasıl etkilencek?

Rusya-Ukrayna 10 yıllık Doğalgaz Transit Anlaşması 31 Aralık 2019’da Bitiyor. Rusya ve Ukrayna’nın Tekrar Anlaşması Mümkün mü?

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ – AB ülkelerinin yıllık doğalgaz tüketimi yaklaşık 500 milyar metreküp civarındadır. Toplam tüketimin yaklaşık %40’lık kısmını oluşturan 200 milyar metreküplük kısmını Rusya’dan ithal ediliyor. AB ve Rusya doğalgaz ticareti hem enerji güvenliği hem de doğalgaz boru hatları kendi topraklarından geçen ülkelerinin bu ticaretten elde ettikleri transit gelirler açısından önem arz ediyor. Zaman zaman Rusya ve Ukrayna arasında yaşanan sorunlar nedeniyle AB ülkelerine doğalgaz akışının kesilmesi ve sonrasında yaşanan sorunlar konuyu daha hassas getiriyor.

Rusya-Avrupa doğalgaz ticaretinin 85 milyar metreküpü Ukrayna üzerinden gerçekleşiyor. (Kuzey Akım1-55 milyar metreküp, Belarus-44 milyar metreküp, Finlandiya-5) Ukrayna 140 milyar metreküplük gaz transfer kapasitesine sahip. Avrupa gaz transferinin yaklaşık %43’ü Ukrayna topraklarından geçen doğalgaz boru hatları ile yapılıyor.

Rusya ve Ukrayna 2009 yılında 10 yıllık sürecek doğalgaz transit anlaşmasını imzaladı. Ukrayna bu anlaşmadan yıllık 3 milyar $ civarında gelir elde ediyor. Mevcut anlaşmanın geçerlilik süresi 31 Aralık 2019 tarihinde doluyor. Anlaşmanın yeilenmesine yönelik olarak Nisan ayından beri yapılan görüşmelerde henüz bir uzlaşıya varılamadı. Peki şimdi ne olacak? 2009 yılında olduğu gibi Avrupa büyük bir gaz sıkıntısı mı yaşayacak? Rusya, Ukrayna’nın gazını kesecek ve buna karşın Ukrayna da transit hatlarını mı kapayacak?

Her iki ülke arasında yaşanan sorunlar şüphesiz anlaşmayı zorlaştıran en önemli etkenler. Ancak doğalgaz transit anlaşmasını tamanen iki ülke arasındaki ikili ilişkilere bağlamak yeterli değil.

Kuzey Akım-2, Türk Akımı projeleri gibi alternatif doğalgaz rotaları Rusya’nın elini güçlendirirken, Ukrayna’nın pozisyonunu zayıflatıyor. Öte yandan ABD ve Ukrayna arasında LNG görüşmeleri devam ediyor.

Birçok iç ve dış parametreden etkilenen Rusya ve Ukrayna doğalgaz ilişkisini tam olarak anlayabilmek için 2009 yılında yapılan gaz transit anlaşması öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmeleri analiz etmek gerekiyor.

RUSYA-UKRAYNA 2009 GAZ TRANSİT ANLAŞMASI SONRASI YAŞANANLAR

2009 Ocak ayında anlaşması yenilenmediği için Rusya Ukrayna’ya giden doğalgaz kesince, Ukrayna da Avrupa’ya gaz akışını durdurdu.19 günlük bir süre sonunda, Ukrayna Başbakanı Timoshenko ve Rusya Devlet Başkanı Putin 19 Ocak tarihinde 10 yıl süre ile geçerli olacak yeni bir anlaşmayı imzaladı. Anlaşmanın metni 3 gün sonra tüm teknik detayları ile birlikte basına yansıdı. Yaşanabilcek sorunlar için Uluslararası Stokholm Tahkim Mahkemesi görevlendirildi.
Anlaşmaya göre Rusya, Avrupa’ya, Ukrayna topraklarından geçen boru hatlarından her yıl 110 milyar metreküpten az olmamak kaydıyla gaz transferi yapacak ve Ukrayna alacağı her bin metreküplük doğal gaz için 450 $ ödeyecek, doğalgazın fiyatı Avrupa’daki ortalama fuel ve dizel fiyatlarının değişimine endekslenecekti.

İlk yıl için 40 milyar metreküp olarak belirlenen Ukrayna’ya gaz satışı, sonraki yıllar için 52 milyar metreküpe çıkarıldı. Anlaşma belirlenen miktarda doğalgaz alımı yapılmasa bile, Ukrayna için belirlenen miktarda (take-or-pay) ücret ödemeyi zorunlu kılmıştı.

Her ne kadar Başbakan Timoshenko bu anlaşmayı tarihi bir zafer olarak ilan etse de, birçok uzman bu anlaşmadaki maddelerin Ukrayna’nın aleyhine olduğunu söyledi. Şubat 2010 ayında Ukrayna Devlet Başkanlığını Rus yanlısı Viktor Yanukovich kazandıktan sonra, anlaşmayı imzalayanlara görevi kötüye kullanarak Ukrayna’yı zarara uğratma suçlarından dava açıldı. Timoshenko 7 yıl hapis, 186 milyon dolar para cezası ile 3 yıl siyasetten men ile cezalandırıldı.
Ukrayna 2015 yılı Kasım ayında Rusya’dan gaz alımını durdurdu. Avrupa’ya giden boru hatlarından ters akımla, Avrupa üzerinden Rus doğalgazını almaya başladı. Ukrayna için bu şekilde alınan doğalgaz, Rusya’dan doğrudan alınan dizel yakıta endeksli gazdan daha ucuz. Bunu üzerine yaşanan tartışmalar sonucunda her iki ülke konuyu Uluslararası Tahkim Mahkemesine götürdü.

Aralık 2017 ve Şubat 2018 tarihlerinde mahkeme, hem Ukrayna’ya gaz satışı hem de Avrupa’ya gaz transferi konularında yaşanan anlaşmazlıklara yönelik iki karar verdi. Mahkeme Ukrayna-Naftagaz’ın, Rus-Gazprom’a 2 milyar $ civarında bir ödeme yapmasına, buna karşılık Naftagaz’ın zararının telafi için de Gazprom’un Naftagaz’a 4.673 milyar $ ödeme yapmasına karar verdi.

Mahkeme, Ukrayna’nın her ne kadar alım yaparsa yapsın anlaşmadaki miktarlar üzerinden ödeme yapmasını da adil bulunmadı, Gazprom’un take-or-pay prensibi kesinlikle reddedildi. Ukrayna’nın aldığı gaz ortalama gaz fiyatına endekslendi, Ukrayna’nın fazla doğalgazı üçüncü ülkelere satma talebi de uygun bulundu. Gazprom’un tüm girişimleri ve itirazları sonuçsuz kaldı.

UKRAYNA NE İSTİYOR?

Naftagaz; anlaşmanın 10 yıl geçerli olarak yapılmasını, yıllık en az 60 milyar metreküplük bir gaz transferinin garanti edilmesini, ilave olarak 30 milyar metreküplük doğalgazın esnek yapılandırılmasını talep ediyor. Ukrayna’ya göre boru hatlarının ekonomik olarak işletilebilmesi için yıllık en az 40 milyar metreküplük dogalgaz akışının garanti edilmesi gerekiyor.

Ukrayna Rusya ile uzun süreli bir anlaşma yapmak istiyor. Zira, Rusya; Kuzey Akımı-2 ve Türk Akımı boru hatlarının devreye girmesi ile toplam 85 milyar metreküplük doğalgazı Ukrayna boru hatları kullanılmadan Türkiye ve AB ülkelerine iletilebilecek duruma gelecek.

İLK ABD TANKERİ UKRAYNA’YA YANAŞTI

Ukrayna 2019 yazında ABD ve Polonya ile hükümetler arası doğalgaz temin anlaşması imzaladı. Bu anlaşma ile Ukrayna gaz alt yapısının iyileştirilmesi ve ABD sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) Polonya üzerinden ithal edilmesini amaçlıyor. Ukrayna’ya iletmek üzere ABD’nin ilk LNG tankeri Polonya’nın Swinoujscie LNG terminaline Kasım ayı ortalarında yanaştı. ABD bu olayı “Bu adım Ukrayna’nın enerji bağımsızlığına yardımcı olmak için atılmış diğer bir adımdır” şeklinde duyurdu. Ancak Ukrayna ile Polonya arasındaki LNG boru hattı ve pompalama sistemleri yılda sadece 2 milyar metreküp kapasite ile transfer yapabiliyor.

Ukrayna atılan tüm adımların Rusya ile herhangi bir anlaşmaya varılamaması durumunda tüketicilerin korunması için alınmış tedbirler olduğunu ve gaz ve kömür depolama sistemlerinin 2020 kışını rahatlıkla geçirecek şekilde dolu olduğunu söylüyor. Her iki ülke yetkilileri ile Avrupa Enerji Birliği temsilcilerinin katılımıyla 28 Kasım tarihinde Viyana’da gerçekleştirilen toplantıda Ukrayna’nın Rusya’dan direkt doğalgaz temini için hazır olduğu, ancak satış şartlarının ve fiyatın Avrupa Birliğinde belirlenmiş açık kriterler ve göstergelere göre belirlenmesi gerektiği, daha önce tahkim mahkemesi tarafından Gazpromun ödemesine karar verilen yaklaşık 3 milyar doların gaz alınarak yapılabileceği, ifade edildi.

RUSYA NE İSTİYOR?

2019 yılı boyunca bekleyen Rusya, gaz transferine yönelik ilk resmi teklifini 18 Kasım 2019 tarihinde Gazprom Genel Kurul Başkanı Alexey Miller vasıtasıyla Naftagaz’a iletti. Anlaşma teklifinde Ukrayna’nın aksine mevcut gaz transfer anlaşmasının sadece 1 yıl daha uzatılması veya 1 yıllık yeni bir gaz transfer anlaşması imzalanması öngörülüyor. Ayrıca, Gazprom tarafların karşılıklı tüm uluslararası hakemlikteki suçlamaları ve adli süreçleri sonlandırmasını, Ukrayna Rekabet Kurulu tarafından Gazprom’a yönelik olarak ‘ekonomik rekabetin ihlali’ suçlaması ile verilen 7 milyar dolar civarındaki cezanın kaldırılmasını, Avrupa Komisyonuna yapılan Rus gaz firmasının soruşturulmasına yönelik girişimlerin iptal edilmesi talep ediyor. Putin geçen haftalarda yaptığı açıklamada, teklif edilen şartların kabul edilmesi durumunda, Ukrayna’ya doğrudan gaz verileceğini, Ukrayna’nın Avrupa’dan ters akımla Rus gazını almasına gerek olmaycağını çünkü bu koşullarda Ukrayan’nın doğlagazı %20-25 oranında daha ucuz olabileceğini söyledi.

BU KOŞULLARDA ANLAŞMA YENİLENİR Mİ?

Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanı Peter Altmaier Kuzey Akımı-2 projesinin devreye girmesinin Ukrayna’nın boru hatlarının kullanılmasına engel teşkil etmeyeceğini, ancak buradan pompalanacak gaz miktarının biraz düşebileceğini, yıllık transfer edilecek miktarın 30 ile 40 milyar metreküp arasında değişebileceğini ifade ediyor. Bu açıklama ile Ukrayna’nın boru hatlarının idamesi için talep ettiği 40 milyar metreküplük doğalgaz miktarı paralellik arz ediyor.
Ancak 2009 anlaşmasından kaynaklanan anlaşmalıklar henüz çözülebilmiş değil. Ukrayna Enerji Bakanı Oleksiy Orzhel tarafından yapılan açıklamaya göre Ukrayna’nın tazmin etmesi gereken tüm alacaklarının tutarı 22 milyar dolar. Dolayısıyla Ukrayna bu kez kartlarını hayli yüksek açmış durumda.

Rusya’nın, devamlı değişen Ukrayna hükümetleri karşısındaki diplomatik başarıları ve müzakereler konusundaki yeteneği ortada. Buna rağmen ilk kez Ukrayna tarafı hayli moralli. Çünkü uluslararası hakem mahkemesi Gazprom ve Naftagaz davasında ağırlıklı olarak Ukrayna lehine karar vermiş durumda. Bu durumda moral üstünlüğünü Ukrayna tarafında olsa da, Rusya alternatifsiz olmadığı için masaya daha avantajlı durumda.

Teknik personelden oluşan heyetler arası görüşmelere bir sonraki hafta Viyana’da devam edilecek. Öte yandan 9 Aralık’ta Doğu Ukrayna sorunu için Paris’te bir araya gelecek dörtlü zirvede Putin ve Zelensky arasında gaz anlaşmasına yönelik olarak baş başa bir görüşme yapılması bekleniyor. Bu görüşme nihayetinde yapılacak açıklamalardan yeni bir gaz anlaşmasının yapılma şekli ve olasılığı hakkında daha sağlıklı bilgi alınacak.

Burada yeri gelmişken bir hususu da vurgulamak gerekiyor. Ukrayna topraklarının bir kısmı Rusya tarafıdan işgal edilmesine ragmen doğalgaz konusunda Rusya ile çok çetin bir pazarlık yürütürken, doğalgaz fiyatı konusunda indirim talep etmeden Türk Akımı projesine evet demesi de yakından incelenmeyi hak ediyor.

Analiz

Akdeniz’de “Yüksek Askeri Şura” oyunları

Fransız gemisine radar kilitlemenin sadece NATO-Türkiye-ABD üçgeninde etkisi yok. Yaklaşan Yüksek Askeri Şura’nın dengeleri üzerinde etkisi de büyük.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Fransız Courbet gemisi 10 Haziran tarihinde Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulama girişiminde bulundu. Aynı gemi bir gün önce İrini Harekâtına komuta eden İtalyan Amiral tarafından verilen emir doğrultusunda Yunan Spetsai gemisi tarafından sorgulandı. Bu esnada gemiye refakat eden Türk savaş gemileri, geminin Türkiye Cumhuriyetinin korumasında olduğunu ve Libya’da bulunan Türk hastanesine medikal malzeme taşıdığını söyledi. Bunun üzerine İtalyan Amiral; İrini Harekâtı başka ülkeler tarafından refakat edilen ticari gemileri harekâtın kapsamı dışında tuttuğundan dolayı, görevi sonlandırdı.

Ticari gemilerin sorgulanması 2016 yılında alınan ve 5 Haziran 2020 tarihinde süresi bir yıl daha uzatılan, Libya’ya yönelik silah ambargosunun etkinlikle uygulanmasını düzenleyen BM Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin 2526 sayılı kararına dayanıyor. NATO ve AB, Sea Guardian ve İrini olmak üzere Akdeniz’de iki farklı deniz güvenlik harekâtı icra ediyor. Ancak Türkiye’nin karşı çıkması nedeniyle NATO, İrini Harekâtı’na destek vermiyor. Bu nedenle; Temmuz 2016 tarihinde denizde terörizm ile mücadele için Etkin Çaba Harekatı’nın yerine başlatılan Sea Guardian Harekâtına katılan gemiler, BMGK’nin 2526 sayılı karar doğrultusuna, silah kaçakçılığı yaptığından ve ambargoyu deleceğinden şüphelenilen gemileri NATO bayrağı altında sorguluyorlar.

Fransız gemisi Courbet 10 Haziran tarihinde üç Türk firkateyni tarafından korunan, refakat edilen Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulamak için, yüksek süratle Türk gemilerinin arasına girdi. Yayımlanan haritalara göre TCG ORUÇREİS’in 2000 metre pruvasından geçti. Fransız makamları bu manevra esnasında gemilerine atış kontrol radarıyla kilit atıldığını ve NATO angajman kurallarına göre düşmanca harekette bulunulduğunu iddia ettiler. Konu, Fransa tarafından NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda gündeme getirildi. NATO Genel Sekreteri toplantı sonrasında yaptığı açıklamada; bundan sonra yapılacak en doğru şeyin, öncelikle askeri makamlar tarafından konunun açığa kavuşturulması olacağını, söyledi.

30 Haziran tarihinde Fransa’nın NATO Daimî temsilcisi tarafından Genel Sekter’e yazılan mektupta, NATO’nun Türkiye yanlısı bir tutum izlediği ifade edilerek, Fransa’nın bundan sonra Sea Guardian Harekatı’na katılmayacağı ifade edildi. Bu açıklamadan sonra ismi açıklanmayan bir Türk askeri yetkilisi tarafından yapılan açıklamaya göre; Fransız gemisine kilit atılmadığı, daha doğru bir ifade ile Fransız gemisinin atış kontrol radarı ile traklanmadığı, sadece yapılan tehlikeli manevranın seyir emniyeti için atış kontrol radarı üzerindeki kamera ile takip edilerek kayıt altına alındığı bilgisi basına sızdırıldı. Peki, bu kadar hadise neden yaşandı, gelişmeler ne anlama geliyor?

KRİZLE SIKIŞAN TÜRKİYE YPG ŞARTINI ÇEKTİ

ABD ve Almanya her koşul altında Türkiye’nin NATO’da ve Batı ekseninde kalmasını istiyor. Rusya’nın Suriye’den sonra Libya’da da etkili olmasının önüne geçilmesi, Türkiye ve ABD arasındaki iş birliğine bağlı. ABD Senatosuna sunulan S-400 yasa tasarısı da bunun işareti olarak yorumlanabilir. Zira, ABD S-400 konusunda çözüm için Türkiye’ye alan açmaya çalışıyor. Türkiye uzun süredir onaylamadığı Polonya ve Baltık ülkelerinin savunulmasına yönelik NATO planına onay verdi.

YPG, NATO tarafından terör örgütü olarak tanınmadığına göre, Türkiye; anlaşılan Fransız iddialarına karşı ABD desteğinin alınması şartıyla plana onay vermiş. Fransa’da buna tepki olarak Sea Guardian Harekatı’ndan çekilmiş. Fransa son dönemlerde Avrupa’da Rusya ile iş birliğini de içeren yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olacağı şüpheli olsa da ABD’nin yeterince tepkisini çekmişe benziyor. Fransa bu tutumuna devam ettiği müddetçe, ABD ve Türkiye daha fazla yakınlaşacaktır.

İç politikada, ABD ve Türkiye’nin yakınlaşması Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın daha fazla güçlenmesine neden oluyor. Hulusi Akar güçlendikçe, kendisine TSK’yı daha fazla kontrol altına alabilecek alan açıyor. Ulusalcı subayların yoğunlukta olduğu Deniz Kuvvetleri ise “Gölge Deniz Kuvvetleri Komutanı” Cem Gürdeniz ’in kontrolü altında. Daha önce Norveç’te NATO tatbikatı esnasında yaşanan kriz kamuoyunun malumu. Fransa ile yaşanan krizin içinde Cem Gürdeniz ne kadar var araştırılması gereken bir konu.

Fransız gemisi ile yaşanan hadiseyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin NATO Daimî Temsilciliği tarafından hazırlanan krokiye göre; COURBET gemisi ile ORUÇREİS arasındaki en yakın mesafe 2000 metre. Açık denizde gündüz koşullarında bu mesafe de göz ile her şey görülebilir. Üstelik askeri gemilerde diğer savaş gemileri ile yaşanabilecek taciz ve yakın manevra faaliyetlerini kayıt altına almak için video kameralar bulunuyor. Bunu yanında, TCG ORUÇREİS’te asimetrik tehditleri tespit ve takip için hem limanda hem de seyirde kullanılan, 360 derece kaplama sağlayan kapalı devre kamera sistemi de mevcut.

Fransız gemisi tarafından düşmanca niyet olarak algılanacak, angajman öncesi son safha olan hedeflenme faaliyetini çağrıştıracak şekilde, atış kontrol radarını gemi üzerine yönlendirerek video kaydı almayı, iyi niyetle açıklamak mümkün değil. Üstelik Türkiye burada kendi bayrağını taşıyan bir gemiye refakat etmiyor, koşulların hassas olduğu ortada. Fransız gemisinin BMGK kararına göre sorgulama hakkı var. Buna rağmen haklı iken haksız duruma düşmek pahasına böyle hamlenin yapılması, “acemilik”le açıklanamaz.

Askeri yetkili tarafından yapılan “kamera” açıklaması uluslararası düzeyde inandırıcılıktan uzak. Çünkü traklama yapıldıysa, Fransız gemisinin elinde elektronik yayımları tespit eden Elektronik Harp Cihazı tarafından alınan kayıtlar vardır. Fransa bu konuyu Türkiye’ye ilave yaptırımların görüşüleceği 13 Temmuz’da yapılacak AB Dışişleri Bakanları Zirvesinde gündeme getirebilir.

Çıkartılan bu kriz Yüksek Askeri Şura etkisinde de değerlendirilmeli. Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Libya’ya ne olduğu belli olmayan bir yük taşıyan bir gemi ve o gemi ekseninde uluslararası bir kriz çıkartan askeri personel var. Konunun hem Erdoğan’ın gözüne girmek hem de uluslararası düzeyde Türkiye-NATO gerilimi çıkartarak TSK içinde dengeleri etkileme yönü var.

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Okumaya devam et

Analiz

Her şey MGK kararıyla başladı: Cemaate karşı gayri nizami harp

Her şey Milli Güvenlik Kurulunda Cemaat’in Kırmızı Kitap diye bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne girmesiyle başladı. Artık kullanılan yöntemler hukuki değil gayri nizami harp yöntemleriydi…

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – 15 Temmuz’da yaşanan olaylar ile ilgili olarak ortaya çıkan yeni bilgi ve belgeler, darbe girişimi olarak lanse edilen faaliyetlerin aslında; daha önce Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’da alınan kararlar doğrultusunda, düşman olarak tanımlanan bir yapının Erdoğan iktidarı eliyle yok edilmesine zemin hazırlamak için hazırlanan istihbari bir operasyon olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’nin yakın tarihinde kim MGK tarafından devlet düşmanı olarak belirlenmişse ona karşı hukuk askıya alınmış, gayri nizami harp yöntemleri uygulanmıştır.

 Benzer şekilde yaklaşık iki yıl resmi olarak süren ve daha sonra fiili olarak devam eden olağanüstü hal (OHAL) uygulamaları ile Türkiye’de normal hukuk düzeni askıya alındı ve bir anlamda “savaş hukuku” düzenine geçildi. Ancak uygulanan “savaş hukuku” aslında hukuksuzluğun üzerini örtmek için gerçekte var olmayan, varmış gibi devamlı gündemde tutulan ne evrensel savaş hukuku normları, ne de İslami savaş hukuku normları ile izahı mümkün olmayan bir kavram. İnsanların mallarının müsadere edilmesi, işkence, adam kaçırma, aile fertlerinin çeşitli şekillerde cezalandırılması ve iş bulma imkanlarının kısıtlanması gibi uygulamaları savaş hukuku bile meşru görmüyor. O zaman son 5 yılda Türkiye’de yaşananları ne ile açıklayacağız.

Terörle mücadele ve insan hakları arasında çok kırılgan bir ilişki bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 15. maddesi, savaş ve devletin güvenliğini tehdit eden olağanüstü bir durum karşısında, üye devletlere Sözleşme’de yer alan insan haklarıyla ilgili bazı hükümleri askıya alma yetkisi veriyor. AİHS’nin 15. maddesinin birinci bendine göre; “Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme ’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.” Ancak Sözleşme’nin diğer maddelerinde “İşkence Yasağı”, “Kanunsuz ceza olmaz” ve “Yaşam hakkı gibi temel hakları bu kasamın dışında tutuluyor.

AİHS göre 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL Hukuksuz

AİHM’sinin 15. Madde kapsamında verdiği kararlar incelendiğinde (İrlanda ve Birleşik Krallık (1978)), OHAL ilan etme konusunda devletlerin kararlarına müdahil olmadığı görülüyor. Karar metinlerinden anlaşıldığı kararıyla devletlerin kendilerine yönelik tehdidi değerlendirme konusunda en doğru kararı verebileceği varsayımı. Bu durum tek istisnası AİHM‘in “Yunan Davası (Greek Case)” olarak bilinen davada, 1967’de mevcut hükumeti devirerek iktidara gelen askeri cuntanın ilan ettiği OHAL uygulamasına gerek olmadığı yönündeki kararı. AİHM’e göre olağanüstü halin ilan edilebilmesi için:

  1. Tehlikenin gerçek ve yakın olması
  2. Bütün ülkeyi ilgilendirmesi
  3. Toplumun örgütsel yaşamının devamının tehdit altında bulunması
  4. Ve normal tedbirlerin tehdit karşısında yeterli olmaması.

Bu davada AİHM darbe ile kontrolü ele geçiren askeri cuntanın, kötü niyet ile hareket ettiğine kanaat getirdiği ve yukarıdaki şartların oluşmadığını düşündüğü için OHAL ilanına gerek olmadığına karar verdi.

Türkiye’de hükumetin tamamen kontrolü altına giren medyanın da etkisi ile 15 Temmuz’da yaşananlar, hain bir darbe girişimi olarak takdim edildi. TBMM’nin perdelere ve televizyonlara zarar verilmeyecek şekilde F16’lar ile bombalanması ve akşam trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde Boğaziçi Köprüsü’nün askerler tarafından kapatılması, Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden “askeri darbenin” en önemli faaliyetleri olarak gösterildi. Doktora tezinde Türkiye ve dünyada yaşanan bütün darbeleri inceleyen Prof. Dr. Nurşen Mazıcı katıldığı bir televizyon programında “15 Temmuz Askeri darbe değildir. Bu olay kime yaradı ise fail odur.” İfadesini kullandı.

Dolayısıyla, AİHM’nin 15. Maddesi ve “Yunan Davası” olarak bilinen davada verilen karar çerçevesinde 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de OHAL ilanını gerektirebilecek bir durum yaşanmadı, şartlar oluşmadı. Bunun en büyük delili de binlerce insanın tutuklanması ve yüz binlerce insanın mesleğinden ihraç edilmesine rağmen, tek bir şiddet olayı yaşanmadı.

Aksine AİHS’nde OHAL süreçlerinde bile kapsam dışında tutulan işkence yasağı devlet eliyle ihlal edildi. 15 Temmuz gecesi Hulusi Akar’ın yanında bulunan emir subayı Levent Türkkan’ın maruz kaldığı akıl almaz işkenceler ve işkenceden geçirildikten sonra merdivene dizilen generallerin çekilen fotoğrafı, nezarethaneler ve hapishanelerde binlerce insanın maruz kaldığı kötü muameleler yaşanan sürecin ne olduğunun belirgin delili.

Türkiye Uluslararası İnsani Hukuk Kuralarına Göre Suç İşliyor

İşkence yapılması Uluslararası İnsani Hukuk (International Humanitarian Law)’un kurallarını düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri’nde de yasak. Buna göre; savaş esnasında dahi çeşitli işkence teknikleri kullanılarak savaş esirlerinden bilgi alınması, gayri insani muamelelere maruz bırakılmaları, insan onuruna yakışmayacak şekilde teşhir edilmeleri suç olarak tanımlanmış. Devletlere savaş esirlerinin can güvenliğini sağlama yükümlülüğü verilmiş. Savaş esirlerinin etnik kökenleri, dinleri, cinsiyetleri, politik görüşleri ve diğer özelliklerini ortaya çıkaracak şekilde sınıflandırmaya tabi tutulmaları yasaklanmış Düşman topraklarında bulunan 5 yaş altı çocuklar, hamile kadınlar ve 7 yaşından küçük çocuğu olan anneler, koruma altında alınmış. Türkiye’de şu anda savaş esirlerine uygulanmayacak muameleler kendi vatanında insanlara uygulanıyor. İnsanların savaş esiri kadar dahi hakkı yok.

İslam Hukuku Yapılan İşkenceler Konusunda Ne Diyor?

Türkiye’de yaşananları İslam hukuku açısından incelendiğinde bambaşka bir manzara karşımıza çıkıyor. Abdullah Said, İnsan Hakları ve İslam kitabında, açıkça ortaya koyduğu üzere Hz. Muhammed, savaş esnasında esir alınan insanlara insanca muamele yapılmasını, yiyeceklerin ve giysilerin paylaşılmasını öğütlüyor. Ayrıca hiçbir hal ve koşul altında hatta savaşta bile anne ile çocuğun birbirinden ayrılamayacağı kayıt altına alınıyor. Zira, İslam hukukunda savaş ile ilgili kısıtlayıcı kaideler oldukça sert. Ancak belli şarlar oluştuğunda İslam hukukuna göre; meşru yöneticiye isyan edenlerle savaş yapılabiliyor. Hz. Muhammed döneminde buna benzer bir iç isyan yaşanmadığı için özellikle Hz. Ali dönemlerinde yaşanan iç isyanlar karşısında devletin takındığı tutum oldukça aydınlatıcı.

Hz. Ali, kendisine isyan eden Haricilere; “İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim” demiştir. Haricilerin sahabelerden Abdullah b. Habbab b. Eret ve eşini şehit etmeleri üzerine, Hz. Ali hemen harp ilan etmemiş, bu olayda sorumluluğu olanların cezalandırılmasını talep etmişti. Ancak Haricilerden olumlu yanıt alınamaması üzerine savaş ilan edildi.

İslam hukukunda, savaşta uyulması gereken kurallar detaylı olarak açıklanmıştır. Hz. Muhammed (sav)’in bir hadisine göre “Bu grubun yere düşen yaralısına dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez”. Hz. Ali, Haricilerden esir olarak alınanların sadece savaş aletine el konulabileceğini, esirlerin diğer mallarının yasal mirasçılarına ait olduğunu ifade etmiştir. Zira, Hz. Muhammed Veda Hutbesinde kendi gönül rızası olmadan bir Müslüman’ın malına el konulamayacağı belirtilmiştir. İslam hukukuna göre de savaş esnasında işkence yasaklanmıştır. Hz. Muhammed (sav) gönderdiği bir birliğin komutanına şunları söylemiştir: “Allah adına savaşın. Allah’ı inkar edenlerle savaşın. Savaşın ancak aşırıya gitmeyin. İşkence yapmayın”.

Evrensel hukuk ve İslam hukukunda savaşta uyulması gereken kurallar incelendiğinde, Erdoğan rejiminin 15 Temmuz ile ilgili görüşlerinde haklı bile olsalar, 15 Temmuz sonrasında yaptığı fiillerinin savaş hukukunda bile yerinin olmadığı açıkça görülüyor. Türkiye’de halen Hamile kadınlar tutuklanıyor. Bazıları polis kontrolünde hastanede doğum yaparak tekrar hapishanelerine gönderiliyor. Yüzlerce anne, bebekleri ile kalabalık koğuşlarda yaşamaya ediliyor. İnsanlar gerekeli tedavileri yapılmadığı için cezaevlerinde ölüyor. İş adamlarının şirketlerine kayyumlar atanarak, sahip oldukları mallar iktidar yandaşlarına peşkeş çekiliyor. İşkence yaygın bir uygulama haline geldi ve aile bireylerini de kapsayacak şekilde genişletiliyor. Aile bireylerinden sadece bir kişinin suçlanması nedeni ile pek çok insan mesleklerini kaybetti. Birçok insan kaçırılarak aylarca işkenceye tabi tutuldu.

Sözün özü; savaş esnasında bile yasaklanan tüm bu fiiller, Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini devam ettiren ve her fırsatta İslam ile ilgili hususlara vurgu yapan bir siyasi iktidar döneminde meydana geldi. Erdoğan rejimi bir taraftan, İslam dinini ve evrensel hukuk normlarını kitlelerin desteğini kazanmak için bir enstrüman olarak kullanırken, diğer taraftan ise dünya tarihinde eşine az rastlanacak bir şekilde yüz binlerce masum insanı, savaş hukukunda bile yasaklanan uygulamalara maruz bıraktı.

Artık adını koyalım! Türkiye’de devlet, bir kesimi düşman olarak kabul ederse hukuk askıya alınır, gayri nizami harp yöntemleri devreye girer, soykırım uygulanır, kimse de sesini çıkaramaz. Hakikati savunamıyorsunuz bari tiyatro yapmayın, adını doğru koyun…

Okumaya devam et

Analiz

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Sosyal medya ve mail hesaplarına ilişkin kritik güvenlik bilgileri Turkcell, Türk Telekom ve Vodafone tarafından peşkeş çekiliyor. Bunu yaparken de sizin onayınızı alıyorlar!

BOLD – Kimimiz alışveriş yapmak için kimimiz iletişim amaçlı kullandığımız bu internet aleminde veri güvenliğimizi nasıl sağlayacağımızı merak ediyoruz. Siber güvenlik alanındaki uzmanların verdiği tavsiyeleri okuyor, dinliyor, izliyor ve uyguluyoruz.

Peki lehimize olması gereken güvenlik aşamalarının aleyhimize kullanıldığını söylesem? Evet, çok vahim ama maalesef gerçek.

Neden lehimize aldığımız önlemler aleyhimize oluyor?

Çünkü güvenlik firmalarının ve istatistik kurumlarının verilerine göre en sık kullanılan güvenlik önlemleri bulunduğumuz platformun en temel doğrulama sistemleri oluyor. Nedir bu temel doğrulama?

Telefon numarası ve mail hizmetleri. Mail doğrulamasını da telefon ile yapıyoruz.

Telefon numarasını doğrulama olarak en az birkaç kez kullanmışsınızdır. Alışveriş yaparsınız onay için SMS olarak kod gelir, sosyal medya güvenlik doğrulaması eklersiniz telefona SMS ile kod gelir. Dünyanın en çok kullanıcısına sahip yazılımı Whatsapp da aynı uygulamayı her kullanıcıya yapmıyor mu?

Hatta ona verdiğiniz izinlerden dolayı kodu direkt kendisi dolduruyor. “Sonuçta bizim olduğumuzu doğruluyor” diyeceksiniz.

Telefon numaramızı bizden başka kişi veya kurum, kullanan bizmişiz gibi kullanınca film burada kopuyor.

Daha açık ifade etmek gerekirse; eğer yaşadığımız sitenin güvenliğini emanet ettiğimiz görevliye yedek ev anahtarlarını koruması için veriyorsak bu, bizim güvenliğimiz için yapılan alınan bir önlemdir.

Fakat güvenlik görevlisi verdiğimiz yetkiyi bizim aleyhimize kullanıp evimizden hırsızlık yaparsa lehimize aldığımız güvenlik önlemi aleyhimize döner.

Güvenlik önlemlerimiz nasıl oluyor da aleyhimize kullanılıyor?

Bir örnek üzerinden gidecek olursak; Libya’da öldürülen MİT görevlisinin cenaze töreninin görüntülerini yayınladığı için tutuklanan gazeteci Murat Ağırel’in 22 Şubat 2020’de Twitter ve mail hesaplarının ele geçirilmesine bakabiliriz. Ağırel Turkcell müşterisi olduğu için operatör yerine Turkcell’i kullanacağım fakat Türk Telekom ve Vodafone’un da numaraları peşkeş çektiği unutulmasın.

Erdoğan bir iki şehit verdik dedikten sonra Yeniçağ gazetesinde haber yapılıyor. Ardından Murat Ağırel, tweet attıktan sonra operasyon başlıyor. Tabi ki saldırdığında etkili olabilmesi için savunmayı etkisiz hale getirmek için ön hazırlıklar yapılıyor.

Nedir onlar?

İnternet erişimi ve iletişimi sabote etmek.

Kim yapacak bunu?

Tabi ki Turkcell.

Nasıl yapıyor?

Gece yarısı telefona Turkcell’in 3330 servisinden “4,5G’den 2G’ye geçeceğinize emin misiniz?” diye bir mesaj göndererek internetini yavaşlatıyor. Böylelikle hesabının ele geçildiğinin farkına vardığında geri alma yolları engelleniyor. Sabote edilirken eş zamanlı veriler depolanıyor.

Çünkü sabote sürekli devam eden bir engelleme girişimi. Her çabanızın boşa çıkması için elinizdeki diğer savunma hamlelerini de etkisiz hale getirmeye çabalayacaklardır.

Siz hesaba erişemeyin diye tüm doğrulama yolları sürekli olarak değiştiriliyor. Bunun da teknik sebebi var. Eğer şifrenizi başka birinin değiştirdiğini söyleyip son şifrenizi ve doğrulama bilgilerinizi Twitter’a ve Google’a gönderirseniz teknik ekip inceleyip hesabı size teslim edebilir. Bu da saldırganın işine gelmez.

Saboteden sonra hesaplar nasıl ele geçiriliyor?

Bundan sonrası operatörün yetkileri hükumete peşkeş çekmesiyle çok kolay bir hal alıyor. İinternetin çalışma prensibi olan alıcı – istemci – verici mantığıyla Turkcell elinde bulundurduğu data center’lardan Murat Ağırel’in telefonuna kod gitmeden önce kendileri aldığından Ağırel’in haberi olmadan diğer işlemleri gerçekleştirebiliyor.

Ve daha sonra da sökük ip misali ele geçirilen her bilgiden bir başka doğrulama anahtarları elde edilip diğer depolanan veriler de çalınarak işlem tamamlanıyor.

Eğer zarar vermeden sadece veri çalmanız gerekiyorsa ruhunuz bile duymadan depolanabilir, işlenebilir, paylaşılabilir…

Bu eylemler bazen birimlerde bulunan özel elemanlara yaptırılır, CW ve AYT gibi taşeron kullanılır.

Peki bu işlemlerin kaydı tutulmuyor mu? Kimin yaptığını bilirkişiler inceleyip bulamıyor mu?

Bilirkişilerin kimler olduğuna ve ne zaman, nasıl göreve geldiğini incelerseniz bu sorunun cevabını çok rahat görürsünüz. Bir ipucu vereyi araştırmak isteyenler için: CyberWarrior hacker grubunun kurucusu (CwDoktoray) Gökhan Şanlı’dır. Aynı zamanda İstanbul Adli Bilişim Yeminli bilirkişisidir.

Peki biz böyle büyük bir güçten bireysel olarak nasıl kendimizi koruyacağız?

Böyle bir durumda “Tek tuşa basayım verilerimi koruyayım” diye bir şey mümkün değil. Ama altın kural, bilinçlenme ve  daima farkındalığı arttırarak güncel zafiyetleri tespit edip kapatmak.

Çünkü eğer bilinçli bir birey değilseniz kurşun geçirmez, çelik kasada anahtarı saklasanız da biri sizi kandırıp onu ele geçirebilir.

Örneğin kasanın güvenliğini ücretsiz test edelim en yüksek seviyeye geçirelim denildiğinde kasanın yolunu gösterirseniz o anahtarı unutmanız lazım.

Aynı şekilde sanal alemde de ‘phising’ diye tabir ettiğimiz ‘oltalama’ saldırısına maruz kaldığınız zaman iyi bir sosyal mühendislik uzmanı aldığınız tüm güçlü güvenlik önlemlerini by-pass ederek sistemini hackleyebilir.

Eğer güvenli yaşamak istiyorsanız sürekli güncel gelişmeleri takip etmeniz gerekir.

Okumaya devam et

Popular