Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Libya’yla yapılan anlaşmanın konuşulmayan ikinci kısmı

Türkiye’nin Libya’yla imzaladığı iki anlaşma var. Sürekli Akdeniz’le ilgili olan konuşuluyor. Gözden kaçırılan diğeri ise TSK’yı Libya bataklığına çekecek maddeler içeriyor.

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Türkiye ve Libya arasında 27 Kasım’da “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” ile “Güvenlik ve Askeri Alanda İş Birliği” konularında iki anlaşma imzalandı. Türk kamuoyunda Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması anlaşmasına oldukça geniş yer verilirken, diğer anlaşma ve içeriği hiç tartışma konusu yapılmadı. Bu anlaşmanın yakın vadede Türkiye için ne tür riskler barındırdığını anlamak için, Kaddafi sonrası yaşanan süreci ve Erdoğan’ın İhvan merkezli dış politikasını anlamak gerekiyor.

Kaddafi sonrası 2014 yılında yapılan Temsilciler Meclisi seçimlerinde İhvancı Adalet ve İnşa Partisi 200 sandalyeden 30’unu aldı. İslamcı grupları memnun etmeyen seçim, Libya Anayasa Mahkemesi tarafından katılımın düşük olduğu gerekçesiyle iptal edildi. Libya ilk siyasi darbesiyle tanıştı. Seçim sonunda Liberallerinin İslamcılara karşı General Hafter’i desteklemesiyle Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, İslamcıların desteğiyle de Trablus merkezli Milli Genel Kongre hükümetleri ortaya çıktı. Ülke genelinde her iki hükümete bağlı güçler arasında çatışmalar şiddetlenince, BM’nin arabuluculuğunda Aralık 2015 Fas’ın Suheyrat kentinde bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre her iki parlamento bir ulusal mutabakat hükümetinin kurulması konusunda uzlaşmaya vardı.

Suheyrat Anlaşması’nın imza töreninde Trablus’taki Geçici Ulusal Konseyin Başkanı Nuri Ebusehmen yaptığı açıklamada, anlaşmanın meşru olmadığını söyledi. Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih ise, anlaşmayı meclis adına değil, kendi adına imzaladığını ifade etti. Hatta Milli Genel Kongre Sözcüsü Ömer Hamidan meclisin imza için kimseyi görevlendirmediğini belirtti.

Yaşanan hadislerden sonra BMGK’nin 2259 sayılı kararında kendisine atıf yapılan Suheyrat Anlaşması’nın tam olarak onaylanıp yürürlüğe girdiği söylenemez. Zaten, İslamcılar General Hafter’i meşrulaştıracağı gerekçesiyle anlaşmayı kabul etmezken, Tobruk merkezli Milli Mutabakat Meclisi de anlaşma yürürlüğe girmediği için Fayez el-Serrac hükümetini meşru saymıyor. BM Temsilcisi Ghassan Selame ise çözüm arayışlarını yürütürken hem Temsilciler Meclisi hem de Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni muhatap alıyor.

Fiiliyatta BM, anlaşma gereği kurulan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanırken, aynı zamanda Tobruk’taki Libya Temsilciler Meclisi’ni de “Libya’nın meşru meclisi” olarak kabul ediyor. Suheyrat Anlaşması uluslararası anlaşmaları yürütme görevini hükümete veriyor. Ancak anlaşmaların Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor. Bu koşullar altında Türkiye ile imzalanan anlaşmaların hukuken geçerli olup olmadığı sorusu gündeme geliyor.

Nitekim Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih hem BM Genel Sekreterine hem de Arap Ligi Genel Sekreterine birer mektup yazarak Türkiye ile yapılacak anlaşmaların geçersiz sayılmasını, Ulusal Mutabakat Hükümetinin bundan sonra meşru hükümet olarak tanınmamasını istedi. Peki, Türkiye meşruluğu tüm aktörler tarafından tanınmayan bir hükümet ile anlaşma yaparak neyi amaçlıyor?

Arap Baharı başladığında Erdoğan, Arap ülkelerinde rejimlerinin devrileceğini, yerlerine İhvan çizgisindeki partilerin yönetimi ele alacağını düşünüyordu. Sırf bu sebeple Suriye’nin iç işlerine müdahale etti, seçime ikna edilen Esad’a bazı İhvancıların hükümette yer almasını dayatarak ilişkileri çıkmaza soktu. Bölgede oyun kurucu ülke hülyalarıyla iç işlerine müdahale edilen ve Esad’ın devrilmesi için muhaliflerine destek sağlanan Suriye’de gelinen durum ortada.

Erdoğan Libya’yı elde kalan son kale olarak görüyor. Libya’nın İhvancı çizgide devam etmesi adına, BM’nin silah ambargosu kararına rağmen, Ulusal Mutabakat Hükümetini silahlı insansız hava araçları, zırhlı araçlar ve mühimmat ile destekliyor. Libya’da şu anda Türkiye’nin dahil olduğu bir vekalet savaşı yaşanıyor.

General Hafter ile ilişkileri oldukça gergin. Libya Ulusal Ordusu Sözcüsü Ahmed el Mismari, 28 Haziran yaptığı açıklamada Libya limanlarına yaklaşan Türk gemilerini ve hava sahasına giren Türk uçaklarını vuracaklarını söyledi. Bu açıklamadan kısa bir sonra 6 Türk vatandaşının alıkoyuldu.

Daha sonra müdahaleye gerek kalmadan bölgedeki aşiret liderlerinin arabuluculuğu sayesinde vatandaşlarımız serbest bırakıldı.

Bu hareketin gerisinde uzun süredir Ulusal Mutabakat hükümetine yapılan silah yardımı yatıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 20 Haziran’da yaptığı açıklamada Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne silah temin edildiğini söyledi. Erdoğan göre Türkiye’nin desteği Hafter’e karşı mücadelede sahada denge oluşturdu. Ancak Rusya’nın olaya fiili olarak dahil olması ve General Hafter’i desteklemesi sahada dengeleri değiştireceğe benziyor. Ulusal Mutabakat Hükumeti Başkanı Fayez el-Serrac’ın konumu Türkiye’nin fiili olarak sağlayacağı desteğe bağlı.

Bu desteği verebilme için Erdoğan, kamuoyunun satın alacağını çok iyi bildiği Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılması anlaşmasının yanına “Güvenlik ve Askeri Alanda İş Birliği” anlaşmasını da sıkıştırdı. Bu anlaşma ile Libya liman ve hava alanları dahil Libya topraklarının Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılmasını düzenlendi. Kamuoyu, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin korunmasının Libya ile yapılan anlaşmaya bağlı olduğu konusunda günlerce yapılan propaganda sonunda ikna edildi. Bu saatten sonra kimse milli menfaatlerin korunması için Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ulusal Mutabakat Hükumetinin desteklemek üzere Libya’ya gönderilmesine itiraz etmeyecektir.

Suriye’de gelinen durum ortada iken, aynı maceranın Libya’da yaşanmaması bu saatten sonra işten bile değil. Zira, Erdoğan şunu çok iyi biliyor, dış politika konularını iç politikada kullandıkça halkın esas gündemi olan işsizlik ve geçim sıkıntısı gündemde kendine çok fazla yer bulamıyor. Bu döngü böyle devam ettikçe de Erdoğan Türkiye’nin gündemini dış politika üzerinden belirliyor.

Analiz

Erdoğan rejimi İdlib’den sonra Libya’da da köşeye sıkışacak

Ortadoğu coğrafyasında her geçen gün irtifa kaybeden Tayyip Erdoğan, Kuzey Afrika’da ciddi itibar kaybedecek. İktidarını birkaç yıl daha uzatmak adına Türkiye’nin 30 yıllık dış politika geleceğine ipotek koyuyor.

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ – Türkiye gündemi son birkaç gündür İdlib ile meşgul iken BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 12 Şubat tarihinde Libya’da ateşkesin sağlanması ve siyasi çözüme yönelik 2510 sayılı kararı kabul etti. Karara 14 ülke evet oyu verirken, Rusya çekimser kaldı.

Kararda BMGK’nin 19 Ocak Berlin Libya Konferansı’nın sonuçlarını onaylandığı ifade edildi. Libya’da çözüme ulaşılması için sürdürülen siyasi girişimlerin önemine vurgu yapıldı.

YOL HARİTASI

BMGK, Genel Sekreter’den daha önce kabul edilen “Görev ve Yetkilendirme Dokümanına” uygun olarak BM Libya Destek Misyonunu görevlendirmesini, ateşkes koşullarının sağlanması ve uygulanmasına yönelik bir yol haritası hazırlanmasını da talep etti.

Konsey, ayrıca “5+5 Müşterek Askeri Komisyonu” kalıcı bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varmak için tam katılımla toplantıya çağırdı.

Kararın tam metni henüz yayımlanmamış olmasına rağmen, basın açıklamasından anlaşılacağı üzere BMGK taraflardan ateşkes şartlarına uymalarını, ateşkes ve silah ambargosunu denetleyecek mekanizmaların hayata geçirilmesini, paralı askerlerin Libya’yı terk etmesini üçüncü ülkelerin taraflara kesinlikle silah yardımında bulunmamasını net bir şekilde karara bağladı. Afrika Birliği ve Arap Liginin Libya’da siyasi çözüm yolunda kilit bir role sahip olduklarını vurguladı. Peki alınan bu kararlar bundan sonra Türkiye için ne ifade edecek?

AYNI HASTALIKLI AKIL

Türkiye açısından Libya ve Suriye meselesini birbirinden ayrı düşünmemek gerekiyor. Zira her ikisini kendi menfaatlerini ve iktidarını merkeze alan aynı hastalıklı aklın ürünü. Suriye’de rejim güçleri ve Rusya İdlib şehir merkezine doğru ilerlerken Türkiye buradaki cihadistleri maaş ve vatandaşlık karşılığında Ulusal Mutabakat Hükumeti saflarından savaşmak için Libya’ya gönderiyordu. Bu karardan sonra Türkiye Libya’ya cihadist akışı durdurmak zorunda kalacak. İblib’ten yeni gelecek cihadistler alternatif başka bir yer bulunmadığı takdirde Türkiye’ye yerleştirecek.

Şu anda İdlib’te yaşananlar nedeniyle Rusya ile ilişkiler gerilmiş vaziyette. Zaman zaman Rus medyasında Erdoğan rejiminin Suriye’de cihadist ve teröristleri desteklediğine dair haberler yapılıyor. Eğer Türkiye ve Rusya ilişkileri daha fazla gerilirse, Erdoğan rejiminin Libya’daki faaliyetleri 2510 sayılı karardan sonra Rusya’nın eline daha güçlü bir koz vermiş olacak. Erdoğan bundan sonra Rusya’ya karşı İdlib’teki daha dikkatli hareket etmek zorunda kalabilir.

‘BANA’ İSİMLİ GEMİ

AB’nin Akdeniz’de düzensiz göç ile mücadele için başlattığı Sofya Harekâtı Libya’ya yönelik yasa dışı silah sevkiyatının engellenmesi için görevlendirilebilir. Erdoğan rejiminin Libya’ya gönderdiği silah yüklü gemiler devam edilmesi halinde bundan sonra Türkiye’nin başını daha fazla ağrıtabilir. Nitekim geçen hafta Türkiye’den Libya’ya askeri araç sevkiyatında kullanıldığı iddia edilen ‘Bana’ adlı gemi hafta başında İtalya’nın Cenova Limanı’nda durduruldu, geminin kaptanı hakkında yasa dışı silah ticareti iddiasıyla soruşturma açıldı.

Daha önce Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı firkateynlerin silah taşıyan gemilere refakat ettiğine dair haberler de basında yansımıştı. Fransız basınında çıkan haberlerde, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait fırkateynlerin Türkiye’den Trablus’a giden ‘Bana’ gemisine refakat ettiği, bu durumun da Fransa Donanması tarafından tespit edildiği ifade ediliyor.

AKIBETİ MEÇHUL

Son yılların en büyük diplomatik başarısı olarak adlandırılan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yaptığı Deniz Sınırlarının Belirlenmesine yönelik anlaşmanın da bu karardan sonra akıbeti meçhul olacak. Zira BMGK 2510 sayılı kararı Münih’de mutabakata varılan kararları resmi olarak onaylıyor. Buna göre yapılan uluslararası anlaşmaların Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor. Daha önce Temsilciler Meclisi, Türkiye ile yapılan anlaşmayı onaylamayacağını ifade etmişti.

Doğu Akdeniz’deki yalnızlığını Libya üzerinden kırmaya çalışan Erdoğan rejimi için bu durum tam bir hezimet olacak. Girit Libya arasında sondaj yapmayı planlarken Doğu Akdeniz’de bir kapı daha kapanacak. Erdoğan rejimin yaşanan hezimeti örtmek için Kıbrıs çevresindeki sondaj faaliyetlerine hız vermeyi deneyecektir. Bu koşullar altında Doğu Akdeniz’de gerilimin daha da artacağı söylenebilir.

SİSİ’NİN BAŞARISI

Erdoğan Rejimi ve Sisi rejiminin gergin olan ilişkileri Libya yüzünden daha da gerilmişti. 2510 sayılı kararda siyasi çözüm için Arap Ligine ve dolaylı olarak onun lideri Mısır’a resmi olarak yer verilmesi bu mücadelede Sisi’nin Erdoğan’a başarısı olarak yorumlanabilir. Ayrıca Arap Ligi gibi Afrika Birliğine de vurgu yapılması, birlik içerisindeki politik gücü nedeniyle Fransa’ya Libya’da daha fazla alan açacaktır.

Ortadoğu coğrafyasında her geçen gün irtifa kaybeden Erdoğan, 2510 sayılı karar sonrası Kuzey Afrika’da ciddi itibar kaybedecek.

Ancak her koşul altında gerçek manada kaybeden Türkiye oluyor. Erdoğan birkaç yıl daha iktidarını uzatmak adına bir ülkenin 30 yıllık dış politika geleceğine ipotek koyuyor, herkes de seyretmekle yetiniyor.

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan’ın aklında ne var?

Siyasi olarak içeride ve dışarıda zor günler geçiren Tayyip Erdoğan, ulusalcı cenahı tahrik ederek TSK içerisinde hamle yapmaya zorlayacak. 15 Temmuz’daki gibi kitlesini diri tutmaya çalışacak.

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ – 2020 yılı dünyada ve Türkiye’de süratli başladı. Birkaç sene öncesine kadar alternatifi olmadığı varsayımıyla dış aktörlerin kendisine mecbur olduğunu düşünen Erdoğan için hem içeride hem de dışarıda siyasi hava değişmeye başladı. ABD’li düşünce kuruluşu RAND Corporation tarafından ABD Ordusu için hazırlanan raporda da Türkiye için öngörülen gelecek senaryoları içerisinde orta kademe subayların darbe yapabileceğine dair bir seçenekten bahsedilmesi ve alternatif siyasi oluşumların ortaya çıkması Erdoğan’ın planlarını değiştirdi.

ASKERLER ÖNCÜ ROL OYNAYACAK

Gazeteci Cansu Çamlıbel ABD’nin Avrupa Ordusu’nun komutanlığını yürüten emekli Korgeneral Ben Hodges ile bir röportaj yaptı. Hodges şu değerlendirmeleri yaptı:

“ABD ile Türkiye arasındaki ilişkinin çerçevesini güncellememiz gerektiğine hiç şüphe yok. Mevcut çerçeve on yıllarca iyi işledi ancak bu çerçeve Soğuk Savaş döneminin çerçevesidir ve bugün artık güncellenmesi şart. Güncellenirken de Türkiye’nin maruz kaldığı güvenlik ve stratejik sınamalar göz önünde bulundurulmalı. Sadece Rusya’dan kaynaklı sınamalardan bahsetmiyorum. Genelde askerler siyasetin önündedir çünkü iki tarafta da benzer sorumluluklara sahip profesyonel askerler görev yapar ve rutin olarak yapılması gerekenler konusunda birbirlerini anlarlar. İki ülke ordusunun birlikte çalışmaya devam etmesinin iki ülke ilişkilerinde güvenin yeniden tesisi için bir köprü vazifesi görebileceğine inanıyorum.”

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Türk-Amerikan ilişkileri yeni bir döneme girecek ve özellikle bu dönemde Türkiye’de askerler belirleyici rol oynayacak.

OYUNUN KURALLARINI DEĞİŞTİRMEK ZORUNDA

Erdoğan’ın siyasi gidişatı okuma ve bu yönde koalisyon kurma becerisi ortada. 15 Temmuz sonrasında oluşan toplumsal havanın da etkisiyle kendince TSK’da bir tasfiye yaptı. Ancak; Erdoğan şu anda TSK üzerinde kontrolün tamamen kendi elinde olmadığını, ulusalcı ve milliyetçi kadrolarının önemli noktaları işgal ettiğini biliyor. Hal böyle iken kendisinden sonrasına yönelik planlarının yüksek sesle konuşuluyor olması Erdoğan’ı yeni bir hamle yapmaya ve oyunun kurallarını değiştirmeye zorluyor.

İLK HAMLE UKRAYNA ZİYARETİ

Erdoğan 3 Şubat’ta Ukrayna’ya günü birlik resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Ukrayna Doğu Avrupa ve Karadeniz’in kontrol için sahip olduğu coğrafi konum ve Rusya ile olan ilişkileri nedeniyle AB ve ABD açısından son derece önemli. Erdoğan daha önceki ziyaretlerinde Rusya ile olan ilişkisini de dikkate alarak kullandığı temkinli dilin aksine, bu ziyaretinde Ukrayna’ya askeri yardım yapılması, Hazar gazının TANAP üzerinden Ukrayna’ya taşınması gibi Rusya’yı rahatsız edebilecek konulara girdi. Özellikle Erdoğan’ın Ukrayna askerini selamlarken kullandığı “Slava Ukraine-Yaşasın Ukrayna” ifadesi ciddi rahatsızlığa neden oldu. Zira, bu ifade İkinci Dünya Savaşı’nda Ukrayna’daki Nazi işbirlikçileri tarafından kullanılan bir slogan. Ziyaret sonrasında Rus basınında çıkan haberler de bu rahatsızlığı doğruladı.

Erdoğan kritik zamanlarda kendisine alan açmak için yapacağı hamleleri çok iyi hesaplayan bir lider. Daha önceki hamlelerinden de alışık olduğumuz üzere pazarlığı yüksekten açmayı, kendi düşmanını seçmeyi ve pazarlık masasına eli güçlü bir şekilde oturmayı tercih ediyor. TürkAkım, Akkuyu Nükleer Santrali, S-400 tedariki ve Montrö Boğazlar Sözleşmesinin bazı hükümlerinin Rusya lehine yorumlanması gibi konularda, Putin için kendisinin ne kadar değerli olduğunu biliyor. Siyasi olarak varlığının Suriye’deki krizinin devam etmesine, bunun yolunun da İdlib’de bulunan cihatçıların kontrolünün elinde olmasına bağlı olduğunun farkında. Putin şimdiye kadar İdlib konusunda Erdoğan’ı yanında tutacak şekilde bir politika izlemesine rağmen, son birkaç günde sahada dengeler değişti. Rejim ordusu Rusların hava desteğinde İdlib’e ilerlemeye başladı. Erdoğan TSK unsurlarını rejim güçlerinin ilerleyişini durduracak şekilde Rusya ile koordine edilmeden sahada konuşlandırılınca, fiili çatışma ve can kaybı yaşandı. Putin-Erdoğan ilişkisi yeni bir boyut kazandı.

PUTİN’İN SİNİR UÇLARI

Peki Erdoğan bu durumda ne yapacak? Öncelikle Erdoğan planladığı şekilde ABD ve AB’ye göz kırparak ve Putin’in sinir uçlarına dokunacağını bilerek Ukrayna üzerinden ilk hamlesini yaptı. Putin ve Rusya’nın buna cevabı El Nusra ve İblib üzerinden Libya’ya gönderilen cihatçılara dair ellerinde bulunan bilgilerin bir kısmını basın üzerinden gündeme getirmek oldu. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo; “NATO müttefikimiz olan Türkiye’nin yanında duruyoruz. Türkiye’nin kendinin savunmak için yaptığı misilleme eylemlerini destekliyoruz” açıklaması yaptı. Erdoğan akşam saatlerinde Putin ile yaptığı telefon görüşmesinde Suriye’de meşru müdafaa hakkının en sert şekilde kullanılmaya devam edeceğini belirtti. (Yabancı bir ülkenin topraklarında o ülkenin silahlı gücüne karşı nasıl meşru müdafaa hakkı kullanılabilir, bu ayrı bir tartışma konusu).

Erdoğan şu anda ABD’nin desteğini arkasına aldığı için daha güçlü bir pozisyonda yeni bir oyun için Putin ile pazarlık yapmayı deneyecektir. Yakın gelecekte yeni bir Putin-Erdoğan zirvesi olacağını söyleyebiliriz. Putin bu zirve öncesinde daha önce uçak düşürülmesi ve büyükelçinin öldürülmesi hadiselerinde olduğu gibi stratejik davranarak ne kazanabileceğine odaklanacaktır. Elindeki kozların büyüklüğüne göre Erdoğan’ı Kırım’ı ziyaretine ikna edebilir, Esad ile masaya oturmasını sağlayabilir.

DENGE KURMASI GEREKTİĞİNİ BİLİYOR

Ancak her ne olursa olsun Erdoğan bir şekilde Rusya ve Batı arasında denge kurması gerektiğinin farkında ve Rusya ile olan ilişkilerinin verebilecekleri ile sınırlı olduğunu da çok iyi biliyor. İç politikada koalisyon yaptığı ulusalcı cenahın varlığının, cemaat mensuplarının tasfiyesinden sonra kendisine ayak bağı olmaya başladığının da farkında. Putin’in Suriye’de cihatçılara silah sevkiyatı konusunda elinde bulunan dosyalar da çok fazla gündeme gelmişken, Erdoğan daha önce Ergenekon ile mücadelesinde kullandığı polis ve yargı mensuplarına yaptığı şeyi bu defa Ulusalcı ekibe yaparak veya onları hamle yapmaya zorlayarak üzerlerine gitmesi gerektiğinin farkında.

Nitekim temmuz ayında Ukrayna’da yakalanan sığınma talebinde bulunan Hablemitoğlu cinayetinin zanlısı olarak lanse edilecek IŞİD’e silah tedarikini koordine eden eski Özel Kuvvetler mensubu Nuri Gökhan Bozkır’ın bizzat Erdoğan tarafından iadesinin talep edilmesi, Erdoğan’ın aklında kirli işleri ihale etmeye yönelik bir planın olduğunu gösteriyor. Ulusalcı cenahı tahrik ederek ve şeytanlaştırarak TSK içerisinde hamle yapmaya zorlayacak ve 15 Temmuz öncesinde yaptığı gibi kendi kitlesini diri tutmaya çalışacaktır. TSK içerisinde tam kontrolü sağladıktan sonra ABD ile masaya oturacaktır. Ancak bu planın uygulamaya koyulma zamanını da Putin ile yapacağı pazarlığın kapsamı ve koşulları tayin edecektir.

Okumaya devam et

Analiz

RAND Raporu üzerinden Türkiye’ye bakmak

RAND Corporation, ABD Ordusu için Türkiye’nin geleceğine ilişkin bir rapor hazırladı. Rapora göre ABD-Türkiye ilişkileri şekillenecek. İşte raporun analizi.

Fatih Yurtsever

BOLD ANALİZ 

ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından RAND Corporation tarafından çoğunluğu ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nda Türkiye uzmanı olarak çalışan akademisyenlerce ABD Ordusu için “Türkiye’nin Milliyetçi Rotası: ABD-Türkiye Stratejik İlişkileri ve ABD Ordusu açısından sonuçları” konulu bir rapor yayımlandı. Raporu talep kurumunun ABD Ordusu olması, önümüzdeki dönemde ABD’nin Türkiye ile ikili ilişkileri hangi alanlarda, ne şekilde devam ettirmek istediğine dair önemli veriler ortaya koyuyor.

Türkiye’nin özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, Rusya ile Suriye özelinde geliştirdiği ikili ilişkiler ve S-400 alımı nedeniyle Türk-Amerikan ilişkilerinin sağlıklı bir zeminde ilerlemediği bir gerçek. Son NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’nin Doğu Avrupa ve Baltık Ülkeleri’nin savunmasını öngören NATO planını veto edebileceğine yönelik açıklamaları da Başkan Trump dışında, ABD’de Türkiye’ye karşı oluşan olumsuz havanın pekişmesine neden oldu. Son yıllarda Türk-Amerikan ilişkileri ciddi yaralar alırken, mahiyeti konusunda kimsenin çok fazla bilgi sahibi olmadığı Erdoğan-Trump ikili ilişkileri gündemi belirlemeye devam etti.

Böyle bir ortamda Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine yönelik hazırlanan bu rapor yakından incelenmeyi hak ediyor. Rapordan sıralayarak ilerleyelim:

Türkiye İçin Gelecek Senaryoları Neler?

1. Zorlu Müttefik: Türkiye-ABD ilişkileri mevcut seyrinde devam eder. Türkiye kendi kolektif güvenliği açısından NATO harekatlarına katılmaya devam eder. Zaman zaman gerginlikler yaşansa da Türkiye, ABD ve Avrupa ile ilişkilerini farklılıklara ve büyük krizlere neden olmadan karşılıklı “al-ver”e dayalı olarak sürdürmeye devam eder.

2. Yeniden Demokrasinin Hayat Bulması: Güçlü ve toplumsal tabanı sağlam bir muhalif hareketin ortaya çıkması durumunda (bu hareket bir koalisyon hareketi de olabilir) 2023 yılında Erdoğan iktidardan iner, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği iptal edilir, Türkiye parlamenter sisteme geri döner, Türk dış politikasının yönü tekrar Batı olur.

3. Stratejik Denge: Türkiye daha belirgin bir biçimde Batı’dan uzaklaşmaya, Rusya, İran ve Çin ile ilişkilerini geliştirerek ABD ve NATO’ya karşı denge kurmaya yönelir.

4. Avrasya gücü: Türkiye bir Avrasya gücü olmak için NATO’dan çıkar yeni ittifaklar sistemine yönelir. Bu durum daha büyük kırılmalara neden olacağı için askeri olarak karşı karşıya gelme riskini de yükseltir.
ABD için Türkiye’nin alternatifi Yunanistan ve Romanya olabilir.

Rapor, yukarıda bahsedilen senaryoların olasılık ihtimalleri arasında bir derecelendirme yapmasa da genele hâkim olan dil ve anlatımdan en olası senaryonun birinci senaryo olduğu söylenebilir. Erdoğan’ın NATO Zirvesi öncesinde yaptığı kararlı açıklamalara rağmen Baltık Planı’nı onaylaması, NATO harekatlarına tam destek sağlanması ve bunun her fırsatta Savunma Bakanlığı tarafından gündeme getirilmesi de halen NATO’nun Türkiye’nin güvenliğindeki en makul seçenek olduğunu gösteriyor. Ancak, raporda Türkiye’nin zaman zaman Rusya ile çalışmayı tercih edebileceği, bu nedenle de ikili ilişkilerdeki öngörülemezliğin devam edeceği, İncirlik Üssü ve Kürecik Radarının geçici veya sürekli olarak kapatılmasına karşı mutlaka önlem alınması gerektiği de vurgulanıyor. Erdoğan’ın ABD ile ilişkiler ne zaman gerilse İncirlik ve Kürecik Radarı’nın kapatılmasını gündeme getirmesi de bu değerlendirmeyi doğruluyor. ABD’nin Yunanistan ve Romanya ile ilişkileri geliştirmesi Türkiye’deki üs ve tesisler için alternatif seçenekler arayışında olduğunu gösteriyor.

Erdoğan ABD’nin alternatif siyasi oluşumlara destek vermesinden korkuyor

Raporda yer alan “Türkiye’de umut vaat eden bir muhalefet lideri ya da koalisyonunun ortaya çıkması durumunda Erdoğan ve AKP 2023’te iktidardan indirilebilir. Bu durumda Türkiye’den daha uzlaşmacı bir yaklaşım beklenebilir. Zira, 2018’te parlamentoya seçilen üç muhalefet partisi de NATO ve AB ile ilişkilerin canlandırılmasına yönelik çağrılarda bulunuyorlar. Yine de kamuoyunda var olan ABD ve AB’ye yönelik derin şüpheler gelecekte Türkiye ile varılacak olası bir uzlaşmanın hızını ve kapsamını sınırlayabilir.”

Değerlendirmeden de açıkça anlaşılacağı üzere ABD, umut vaat eden, Türkiye’yi tekrar Batı rotasına sokacak, parlamenter demokrasiyi tekrar hayata geçirebilecek bir siyasi oluşuma destek verebilir. Henüz Ali Babacan kuracağı siyasi partiye ilişkin süreci tamamlamamış olsa da uluslararası finans kuruluşları nezdindeki yüksek kredisi yanında ABD’nin desteğini alabilecek olması, Erdoğan’ı fazlasıyla rahatsız ediyor. Son dönemde CHP üzerinden yürütülen “FETÖ’nin siyasi ayağı” tartışmalarının aslında Ali Babacan liderliğindeki siyasi oluşumu hedef aldığını söyleyebiliriz.

Ergenekon için Hulusi Akar halen bir tehlike unsuru

“ABD ordusu ile TSK arasındaki ilişkiler Türk Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın artan önemi dikkate alınarak- derinleştirilmeli ve ABD-Türkiye Üst Düzey Savunma Grubu yeniden canlandırılmalı” ABD halen Türkiye’de ilişki kurulabilecek en uygun kişinin Savunma Bakanı Hulusi Akar olduğunu düşünüyor. Erdoğan İncirlik Üssü’nün kapatılabileceğini söylediğinde ABD Savunma Bakanı Esper bu konuda yapılan açıklamanın ne kadar ciddi olduğunu anlayabilmeleri için Hulusi Akar ile görüşmesi gerektiğini söylemişti. Türkiye ve NATO ilişkileri gerildiğinde yine Hulusi Akar yaptığı açıklamalar ve yazdığı makalelerle Türkiye’nin NATO üyeliğine olan bağlılığını vurgulayarak ortamı sakinleştiren kişi olmuştu.

Son günlerde Hulusi Akar, kamuoyunda Libya ile yapılan anlaşmanın mimarı olarak gösterilen Amiral Cihat Yaycı üzerinden bir tartışmanın içine çekiliyor. Nedim Şener ve Müyesser Yıldız yazdıkları yazılarda başarılarına rağmen Cihat Yaycı’nın Hulusi Akar tarafından emekli olmaya ve istifa etmeye zorlandığını yazdılar. Cihat Yaycı ve Erdoğan arasında TSK tarihinde hiçbir tümamirale nasip olmayacak derecede bir yakınlık var. Hatta Piri Reis denizaltısının denize indiriliş töreninde Erdoğan bizzat Cihat Yaycı’nın ismini anarak kendisine yaptıklarından dolayı teşekkür etmişti.

Anlaşılan Ergenekon ekibi Cihat Yaycı’yı gündemde tutarak hedef haline getiriyor, Hulusi Akar’ı hamleye zorlayarak Erdoğan ile aralarını açmaya çalışıyor. ABD’nin Hulusi Akar’ı iş birliği yapılabilecek bir aktör olarak görmesi ve Hulusi Akar’ın Ali Babacan ve siyasi oluşumuna yeşil ışık yakma ihtimali, Ergenekon’u Hulusi Akar’ı oyun dışına çıkarmak için daha fazla güç harcamaya zorlayacaktır.

Erdoğan tehlikenin farkında

RAND raporunda TSK’da orta seviye subayların, komuta kademesi ve siyasiler ile kurdukları ilişkiden rahatsız oldukları, tasfiyeler nedeniyle sıranın mutlaka kendilerine geleceğini düşündükleri, bu nedenle endişeli oldukları ve bu rahatsızlığın bir noktada başka bir darbe girişimine neden olabileceğine de yer verilmiş. Hatta Erdoğan’ın bu durumdan haberdar olduğu ve tehlikeyi ciddiye aldığı da ifade edilmiş.

Erdoğan bu raporu ciddiye alırsa önümüzdeki günlerde TSK’nın orta kademe subaylarına yönelik tasfiye operasyonlarının hız kazanacağı söylenebilir. Erdoğan’ın diğer politik hedeflerinin yanında devamlı Türk askerini ülke toprakları dışında tutacak şekilde bir dış politika izlemesi de TSK’yı devamlı meşgul etmeye çalıştığının işareti olarak algılanabilir.

Sonuç olarak ABD Türkiye ile olan ilişkilerini TSK üzerinden sürdürmeye karar verirse bu durumun hem iç hem de dış politikaya yansıyacak önemli sonuçları olacaktır.

Arap Entelektüeli Erdoğan’a nasıl bakıyor: Çarpıcı bir İhvan yazısı

Okumaya devam et

Popular