Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Türkiye-Libya anlaşması sonrası dünya ne yaptı, neler olacak?

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti arasında imzalanan anlaşma sonrasında ne oldu? AB ve ABD hangi hamleleri yaptı? İş nereye gidiyor?

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ 

Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi Ne Bekliyor?

Türk kamuoyu bugünlerde Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti (UMH) ile imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” anlaşması konusunda yoğun propagandaya maruz kalıyor. Bu anlaşma ile Doğu Akdeniz’de oyunun bozulduğu, gelecek kuşakların haklarının teminat altına alındığı, siyasi üstünlüğün ele geçirildiği, uluslararası hukuka uygun olarak haklarımızın teminat altına alındığı, söyleniyor. Peki, bu konuda gerçekler ne söylüyor?

Doğu Akdeniz’de siyasi ve askeri üstünlük kimde?

Bir ülke küresel veya etkili bir bölgesel güç değilse, o ülkenin kendi hak ve menfaatlerini korumak için yapması gereken şey, küresel ve bölgesel güçler ile koalisyon kurmak veya kendisine karşı kurulan koalisyonları zayıflamaktır. Türkiye’nin UMH ile yaptığı anlaşma bu noktada tam tersi bir sonuç doğurdu.

Sıralayalım:

-İtalya ve Fransa gemileri ile İsrail F-35’leri Güney Kıbrıs’a destek için Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)’de tatbikat yaptı.

-ABD Dışişleri Bakanlığı yapılan anlaşmayı yararsız ve kışkırtıcı olarak nitelendirdi.

-Daha önce sondaj faaliyetleri nedeniyle yaptırım uygulama kararı alan AB ise, mutabakatın üçüncü ülkelerin egemenlik haklarını ihlal ettiğini, deniz hukukuna aykırı olduğunu ve üçüncü taraflar için hukuki bir sonuç doğurmayacağını dile getirdi.

-Yunanistan Türkiye’ye karşı diplomatik atak başlattı, Libya’da General Hafter hükumetini desteklemeye karar verdi.

-Mısır ve Yunanistan halen devam etmekte olan MEB sınırlandırma anlaşması için görüşmeleri hızlandırmaya konusunda mutabık kaldılar.

-ABD Senatosu 20 Aralık tarihinde “Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve Enerji Alanında İş birliği” kanun tasarısını kabul etti. Buna göre, ABD için Doğu Akdeniz’de Yunanistan müttefik, İsrail sarsılmaz ortak, Güney Kıbrıs ise kilit stratejik ortak olarak adlandırılıyor. Tasarıda Doğu Akdeniz’de Enerji güvenliği için bütün tehditlerin bertaraf edileceği ve Doğu Akdeniz Enerji Güvenlik Merkezi’nin kurulacağı ifade ediliyor.

Türkiye bu koşullar altında kendisine karşı daha oluşturulan koalisyonu zayıflatamadığı gibi, aksine daha da güçlenmesine neden oldu. Bu durumda siyasi üstünlüğün Türkiye olduğunu iddia etmek çok doğru olmasa gerek.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Arasına kama sokuldu mu? Eastmed Boru Hattı Engellendi mi?

İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında Eastmed boru hattının inşasına yönelik 2 Ocak 2020 tarihinde anlaşma imzalanacak. MEB söylenildiğinin aksine kıyı devletine karasuları üzerinde olduğu gibi egemenlik hakkı tanımıyor. Sadece kaynakların ekonomik olarak işletilebilmesi için, egemen haklar tanıyor. Her ülke kıyı devleti tarafından yapılan çevre koruma düzenlemesine uymak kaydıyla, MEB’de boru döşeme hakkına sahip. Türkiye EastMed boru hattının kendi MEB’inden geçerken sadece birtakım çevre düzenlemelerine uymasını talep edebilir.

Türkiye 2003 yılından itibaren Güney Kıbrıs’ın; sırasıyla Mısır, Lübnan ve İsrail ile yaptığı anlaşmaları, kendisi açısından hak kaybına neden olduğu, Güney Kıbrıs’ın adanın tamamını temsil etme hakkı olmadığı gibi gerekçeleri öne sürerek kabul etmiyor. Ancak, UMH ile anlaşma imzalayarak Yunanistan adalarına sınır belirleyerek daha başlangıçta kendi argümanları ile ters düşüyor. Bu şartlar altında iç kamuoyuna yönelik “oyunu bozduk, araya kama soktuk” gibi hamasi söylemler de hava da kalıyor. Zira, bu tür söylemler uluslararası toplum için bir anlam ifade etmiyor.

Türkiye’nin Yaptığı Anlaşma Uluslararası Hukuka uygun mu?

Deniz Yetki Alanlarına yönelik uluslararası hukukun temel metni Türkiye’nin taraf olmadığı 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS). Bu sözleşmede deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik somut bir kriter yok. Hakkaniyet ilkesine aykırı olmamak kaydıyla eşit uzaklık ilkesi uygulanabilir. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve diğer uluslararası mahkemeler kriterlere yönelik oluşan boşluğu, verdikleri kararlar ile doldurmaya çalışıyorlar. Şu ana kadar 20’den fazla karar verildi, 17 prensip belirlendi, 7’den fazla paylaşım metodu geliştirildi. Ancak mahkemeler bunları belirlerken, her bölgenin kendine has özellikleri olabileceğini, hakça ilkelerin mutlaka dikkate alınması gerektiğini de ifade ediyorlar.

Türkiye 2011 yılında KKTC ile sınırlandırma anlaşması imzaladı. Bu anlaşmada paylaşım nasıl yapıldı, bu konuda bir açıklama bulunmuyor. Türkiye Doğu Akdeniz ve Ege’de adaların sadece karasuları olması gerektiğini söylerken, KKTC ile anlaşma imzalayarak kendi argümanlarını yanlışlıyor.

Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılmasında uluslararası hukuk, anlaşmanın ilgili tüm devletlerin katılımıyla yapılabileceğini söylüyor. Türkiye ve Libya arasında bir anlaşmaya konu olabilecek karşılıklı kıyıların varlığı, ancak Girit ve Rodos Adalarına, sadece karasuları kadar bir alan bırakılmasıyla mümkün oluyor. UAD’nın daha önce verdiği kararlar çerçevesinde Rodos ve Girit Adaların büyükleri ve konumları dikkate alındığında, bu adalara karasuları kadar bir hak tanınması çok kabul edilebilir bir durum değil. Sonuçta; Yunanistan anlaşmaya taraf olmadığı için anlaşmanın meşruiyeti herkes tarafından sorgulanıyor.

Uluslararası Hukuk açısından bir anlaşmanın geçerli olabilmesi için, bu anlaşmanın meşru otoriteler tarafından yapılması ve ilgili ülkelerin iç hukuk mekanizmalarınca onaylanması gerekiyor. BM meşru hükumet olarak Ulusal Mutabakat Hükumeti’ni tanırken, Tobruk’taki Libya Temsilciler Meclisi’ni de “Libya’nın meşru meclisi” olarak kabul ediyor. Suheyrat Anlaşması uluslararası anlaşmaları yürütme görevini hükümete veriyor. Ancak anlaşmaların Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor.

Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih hem BM Genel Sekreterine hem de Arap Ligi Genel Sekreterine birer mektup yazarak Türkiye ile yapılan anlaşmaların geçersiz sayılmasını, Ulusal Mutabakat Hükumetinin bundan sonra meşru hükumet olarak tanınmamasını istedi. Bu şartlarda her gün iç politikaya yönelik yapılan propagandanın aksine, Türkiye’nin uluslararası topluma, yapılan anlaşmayı meşru bir anlaşma olarak kabul ettirmesi zor görünüyor.

Bundan sonra ne olabilir?

Türkiye elinde onca haklı argüman varken, UAD kararları Türkiye’nin lehine iken ve tezlerini desteklerken, denkleme en zayıf olduğu yerden girmeye çalışarak, büyük bir stratejik hata yaptı. Libya’da geleceği belirsiz, meşruiyeti her geçen gün tartışmalı hale gelen bir hükumet ile anlaşma imzaladı. Türkiye bundan sonra söylemlerinin arkasında durmak ve anlaşmayı fiiliyatta da mümkün kılmak için, araştırma gemilerini savaş gemileri refakatinde Girit’in güneyine gönderebilir. Yunanistan fiili durumun oluşmasını engellemek için savaş gemileri ile araştırma gemilerine önleme yaparak bölgede tansiyonun yükselmesine neden olabilir.

Fransa ve İtalya daha önce ihalesini kazandıkları parsellerde yapılacak araştırma ve sondaj faaliyetlerine savaş gemileri ile destek verebilir. Özellikle Türkiye’nin hak iddia ettiği sahalarda yapılacak faaliyetler gerginliğin tırmanmasında neden olabilir.

Sonuç olarak şuan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de içerisine düştüğü durum diplomasi akademilerinde ders olarak okutulmaya aday bir saha çalışmasıdır. Bir ülkenin birçok haklı argümanı varken, en zayıf argümanını sahaya sürmesinin, diplomatların konuşması gereken yerde askerlerin konuşmasının ne tür zararlara sebebiyet verebileceğini maalesef yaşayarak hep birlikte göreceğiz.

Analiz

Akdeniz’de “Yüksek Askeri Şura” oyunları

Fransız gemisine radar kilitlemenin sadece NATO-Türkiye-ABD üçgeninde etkisi yok. Yaklaşan Yüksek Askeri Şura’nın dengeleri üzerinde etkisi de büyük.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Fransız Courbet gemisi 10 Haziran tarihinde Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulama girişiminde bulundu. Aynı gemi bir gün önce İrini Harekâtına komuta eden İtalyan Amiral tarafından verilen emir doğrultusunda Yunan Spetsai gemisi tarafından sorgulandı. Bu esnada gemiye refakat eden Türk savaş gemileri, geminin Türkiye Cumhuriyetinin korumasında olduğunu ve Libya’da bulunan Türk hastanesine medikal malzeme taşıdığını söyledi. Bunun üzerine İtalyan Amiral; İrini Harekâtı başka ülkeler tarafından refakat edilen ticari gemileri harekâtın kapsamı dışında tuttuğundan dolayı, görevi sonlandırdı.

Ticari gemilerin sorgulanması 2016 yılında alınan ve 5 Haziran 2020 tarihinde süresi bir yıl daha uzatılan, Libya’ya yönelik silah ambargosunun etkinlikle uygulanmasını düzenleyen BM Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin 2526 sayılı kararına dayanıyor. NATO ve AB, Sea Guardian ve İrini olmak üzere Akdeniz’de iki farklı deniz güvenlik harekâtı icra ediyor. Ancak Türkiye’nin karşı çıkması nedeniyle NATO, İrini Harekâtı’na destek vermiyor. Bu nedenle; Temmuz 2016 tarihinde denizde terörizm ile mücadele için Etkin Çaba Harekatı’nın yerine başlatılan Sea Guardian Harekâtına katılan gemiler, BMGK’nin 2526 sayılı karar doğrultusuna, silah kaçakçılığı yaptığından ve ambargoyu deleceğinden şüphelenilen gemileri NATO bayrağı altında sorguluyorlar.

Fransız gemisi Courbet 10 Haziran tarihinde üç Türk firkateyni tarafından korunan, refakat edilen Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulamak için, yüksek süratle Türk gemilerinin arasına girdi. Yayımlanan haritalara göre TCG ORUÇREİS’in 2000 metre pruvasından geçti. Fransız makamları bu manevra esnasında gemilerine atış kontrol radarıyla kilit atıldığını ve NATO angajman kurallarına göre düşmanca harekette bulunulduğunu iddia ettiler. Konu, Fransa tarafından NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda gündeme getirildi. NATO Genel Sekreteri toplantı sonrasında yaptığı açıklamada; bundan sonra yapılacak en doğru şeyin, öncelikle askeri makamlar tarafından konunun açığa kavuşturulması olacağını, söyledi.

30 Haziran tarihinde Fransa’nın NATO Daimî temsilcisi tarafından Genel Sekter’e yazılan mektupta, NATO’nun Türkiye yanlısı bir tutum izlediği ifade edilerek, Fransa’nın bundan sonra Sea Guardian Harekatı’na katılmayacağı ifade edildi. Bu açıklamadan sonra ismi açıklanmayan bir Türk askeri yetkilisi tarafından yapılan açıklamaya göre; Fransız gemisine kilit atılmadığı, daha doğru bir ifade ile Fransız gemisinin atış kontrol radarı ile traklanmadığı, sadece yapılan tehlikeli manevranın seyir emniyeti için atış kontrol radarı üzerindeki kamera ile takip edilerek kayıt altına alındığı bilgisi basına sızdırıldı. Peki, bu kadar hadise neden yaşandı, gelişmeler ne anlama geliyor?

KRİZLE SIKIŞAN TÜRKİYE YPG ŞARTINI ÇEKTİ

ABD ve Almanya her koşul altında Türkiye’nin NATO’da ve Batı ekseninde kalmasını istiyor. Rusya’nın Suriye’den sonra Libya’da da etkili olmasının önüne geçilmesi, Türkiye ve ABD arasındaki iş birliğine bağlı. ABD Senatosuna sunulan S-400 yasa tasarısı da bunun işareti olarak yorumlanabilir. Zira, ABD S-400 konusunda çözüm için Türkiye’ye alan açmaya çalışıyor. Türkiye uzun süredir onaylamadığı Polonya ve Baltık ülkelerinin savunulmasına yönelik NATO planına onay verdi.

YPG, NATO tarafından terör örgütü olarak tanınmadığına göre, Türkiye; anlaşılan Fransız iddialarına karşı ABD desteğinin alınması şartıyla plana onay vermiş. Fransa’da buna tepki olarak Sea Guardian Harekatı’ndan çekilmiş. Fransa son dönemlerde Avrupa’da Rusya ile iş birliğini de içeren yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olacağı şüpheli olsa da ABD’nin yeterince tepkisini çekmişe benziyor. Fransa bu tutumuna devam ettiği müddetçe, ABD ve Türkiye daha fazla yakınlaşacaktır.

İç politikada, ABD ve Türkiye’nin yakınlaşması Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın daha fazla güçlenmesine neden oluyor. Hulusi Akar güçlendikçe, kendisine TSK’yı daha fazla kontrol altına alabilecek alan açıyor. Ulusalcı subayların yoğunlukta olduğu Deniz Kuvvetleri ise “Gölge Deniz Kuvvetleri Komutanı” Cem Gürdeniz ’in kontrolü altında. Daha önce Norveç’te NATO tatbikatı esnasında yaşanan kriz kamuoyunun malumu. Fransa ile yaşanan krizin içinde Cem Gürdeniz ne kadar var araştırılması gereken bir konu.

Fransız gemisi ile yaşanan hadiseyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin NATO Daimî Temsilciliği tarafından hazırlanan krokiye göre; COURBET gemisi ile ORUÇREİS arasındaki en yakın mesafe 2000 metre. Açık denizde gündüz koşullarında bu mesafe de göz ile her şey görülebilir. Üstelik askeri gemilerde diğer savaş gemileri ile yaşanabilecek taciz ve yakın manevra faaliyetlerini kayıt altına almak için video kameralar bulunuyor. Bunu yanında, TCG ORUÇREİS’te asimetrik tehditleri tespit ve takip için hem limanda hem de seyirde kullanılan, 360 derece kaplama sağlayan kapalı devre kamera sistemi de mevcut.

Fransız gemisi tarafından düşmanca niyet olarak algılanacak, angajman öncesi son safha olan hedeflenme faaliyetini çağrıştıracak şekilde, atış kontrol radarını gemi üzerine yönlendirerek video kaydı almayı, iyi niyetle açıklamak mümkün değil. Üstelik Türkiye burada kendi bayrağını taşıyan bir gemiye refakat etmiyor, koşulların hassas olduğu ortada. Fransız gemisinin BMGK kararına göre sorgulama hakkı var. Buna rağmen haklı iken haksız duruma düşmek pahasına böyle hamlenin yapılması, “acemilik”le açıklanamaz.

Askeri yetkili tarafından yapılan “kamera” açıklaması uluslararası düzeyde inandırıcılıktan uzak. Çünkü traklama yapıldıysa, Fransız gemisinin elinde elektronik yayımları tespit eden Elektronik Harp Cihazı tarafından alınan kayıtlar vardır. Fransa bu konuyu Türkiye’ye ilave yaptırımların görüşüleceği 13 Temmuz’da yapılacak AB Dışişleri Bakanları Zirvesinde gündeme getirebilir.

Çıkartılan bu kriz Yüksek Askeri Şura etkisinde de değerlendirilmeli. Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Libya’ya ne olduğu belli olmayan bir yük taşıyan bir gemi ve o gemi ekseninde uluslararası bir kriz çıkartan askeri personel var. Konunun hem Erdoğan’ın gözüne girmek hem de uluslararası düzeyde Türkiye-NATO gerilimi çıkartarak TSK içinde dengeleri etkileme yönü var.

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Okumaya devam et

Analiz

Her şey MGK kararıyla başladı: Cemaate karşı gayri nizami harp

Her şey Milli Güvenlik Kurulunda Cemaat’in Kırmızı Kitap diye bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne girmesiyle başladı. Artık kullanılan yöntemler hukuki değil gayri nizami harp yöntemleriydi…

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – 15 Temmuz’da yaşanan olaylar ile ilgili olarak ortaya çıkan yeni bilgi ve belgeler, darbe girişimi olarak lanse edilen faaliyetlerin aslında; daha önce Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’da alınan kararlar doğrultusunda, düşman olarak tanımlanan bir yapının Erdoğan iktidarı eliyle yok edilmesine zemin hazırlamak için hazırlanan istihbari bir operasyon olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’nin yakın tarihinde kim MGK tarafından devlet düşmanı olarak belirlenmişse ona karşı hukuk askıya alınmış, gayri nizami harp yöntemleri uygulanmıştır.

 Benzer şekilde yaklaşık iki yıl resmi olarak süren ve daha sonra fiili olarak devam eden olağanüstü hal (OHAL) uygulamaları ile Türkiye’de normal hukuk düzeni askıya alındı ve bir anlamda “savaş hukuku” düzenine geçildi. Ancak uygulanan “savaş hukuku” aslında hukuksuzluğun üzerini örtmek için gerçekte var olmayan, varmış gibi devamlı gündemde tutulan ne evrensel savaş hukuku normları, ne de İslami savaş hukuku normları ile izahı mümkün olmayan bir kavram. İnsanların mallarının müsadere edilmesi, işkence, adam kaçırma, aile fertlerinin çeşitli şekillerde cezalandırılması ve iş bulma imkanlarının kısıtlanması gibi uygulamaları savaş hukuku bile meşru görmüyor. O zaman son 5 yılda Türkiye’de yaşananları ne ile açıklayacağız.

Terörle mücadele ve insan hakları arasında çok kırılgan bir ilişki bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 15. maddesi, savaş ve devletin güvenliğini tehdit eden olağanüstü bir durum karşısında, üye devletlere Sözleşme’de yer alan insan haklarıyla ilgili bazı hükümleri askıya alma yetkisi veriyor. AİHS’nin 15. maddesinin birinci bendine göre; “Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme ’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.” Ancak Sözleşme’nin diğer maddelerinde “İşkence Yasağı”, “Kanunsuz ceza olmaz” ve “Yaşam hakkı gibi temel hakları bu kasamın dışında tutuluyor.

AİHS göre 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL Hukuksuz

AİHM’sinin 15. Madde kapsamında verdiği kararlar incelendiğinde (İrlanda ve Birleşik Krallık (1978)), OHAL ilan etme konusunda devletlerin kararlarına müdahil olmadığı görülüyor. Karar metinlerinden anlaşıldığı kararıyla devletlerin kendilerine yönelik tehdidi değerlendirme konusunda en doğru kararı verebileceği varsayımı. Bu durum tek istisnası AİHM‘in “Yunan Davası (Greek Case)” olarak bilinen davada, 1967’de mevcut hükumeti devirerek iktidara gelen askeri cuntanın ilan ettiği OHAL uygulamasına gerek olmadığı yönündeki kararı. AİHM’e göre olağanüstü halin ilan edilebilmesi için:

  1. Tehlikenin gerçek ve yakın olması
  2. Bütün ülkeyi ilgilendirmesi
  3. Toplumun örgütsel yaşamının devamının tehdit altında bulunması
  4. Ve normal tedbirlerin tehdit karşısında yeterli olmaması.

Bu davada AİHM darbe ile kontrolü ele geçiren askeri cuntanın, kötü niyet ile hareket ettiğine kanaat getirdiği ve yukarıdaki şartların oluşmadığını düşündüğü için OHAL ilanına gerek olmadığına karar verdi.

Türkiye’de hükumetin tamamen kontrolü altına giren medyanın da etkisi ile 15 Temmuz’da yaşananlar, hain bir darbe girişimi olarak takdim edildi. TBMM’nin perdelere ve televizyonlara zarar verilmeyecek şekilde F16’lar ile bombalanması ve akşam trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde Boğaziçi Köprüsü’nün askerler tarafından kapatılması, Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden “askeri darbenin” en önemli faaliyetleri olarak gösterildi. Doktora tezinde Türkiye ve dünyada yaşanan bütün darbeleri inceleyen Prof. Dr. Nurşen Mazıcı katıldığı bir televizyon programında “15 Temmuz Askeri darbe değildir. Bu olay kime yaradı ise fail odur.” İfadesini kullandı.

Dolayısıyla, AİHM’nin 15. Maddesi ve “Yunan Davası” olarak bilinen davada verilen karar çerçevesinde 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de OHAL ilanını gerektirebilecek bir durum yaşanmadı, şartlar oluşmadı. Bunun en büyük delili de binlerce insanın tutuklanması ve yüz binlerce insanın mesleğinden ihraç edilmesine rağmen, tek bir şiddet olayı yaşanmadı.

Aksine AİHS’nde OHAL süreçlerinde bile kapsam dışında tutulan işkence yasağı devlet eliyle ihlal edildi. 15 Temmuz gecesi Hulusi Akar’ın yanında bulunan emir subayı Levent Türkkan’ın maruz kaldığı akıl almaz işkenceler ve işkenceden geçirildikten sonra merdivene dizilen generallerin çekilen fotoğrafı, nezarethaneler ve hapishanelerde binlerce insanın maruz kaldığı kötü muameleler yaşanan sürecin ne olduğunun belirgin delili.

Türkiye Uluslararası İnsani Hukuk Kuralarına Göre Suç İşliyor

İşkence yapılması Uluslararası İnsani Hukuk (International Humanitarian Law)’un kurallarını düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri’nde de yasak. Buna göre; savaş esnasında dahi çeşitli işkence teknikleri kullanılarak savaş esirlerinden bilgi alınması, gayri insani muamelelere maruz bırakılmaları, insan onuruna yakışmayacak şekilde teşhir edilmeleri suç olarak tanımlanmış. Devletlere savaş esirlerinin can güvenliğini sağlama yükümlülüğü verilmiş. Savaş esirlerinin etnik kökenleri, dinleri, cinsiyetleri, politik görüşleri ve diğer özelliklerini ortaya çıkaracak şekilde sınıflandırmaya tabi tutulmaları yasaklanmış Düşman topraklarında bulunan 5 yaş altı çocuklar, hamile kadınlar ve 7 yaşından küçük çocuğu olan anneler, koruma altında alınmış. Türkiye’de şu anda savaş esirlerine uygulanmayacak muameleler kendi vatanında insanlara uygulanıyor. İnsanların savaş esiri kadar dahi hakkı yok.

İslam Hukuku Yapılan İşkenceler Konusunda Ne Diyor?

Türkiye’de yaşananları İslam hukuku açısından incelendiğinde bambaşka bir manzara karşımıza çıkıyor. Abdullah Said, İnsan Hakları ve İslam kitabında, açıkça ortaya koyduğu üzere Hz. Muhammed, savaş esnasında esir alınan insanlara insanca muamele yapılmasını, yiyeceklerin ve giysilerin paylaşılmasını öğütlüyor. Ayrıca hiçbir hal ve koşul altında hatta savaşta bile anne ile çocuğun birbirinden ayrılamayacağı kayıt altına alınıyor. Zira, İslam hukukunda savaş ile ilgili kısıtlayıcı kaideler oldukça sert. Ancak belli şarlar oluştuğunda İslam hukukuna göre; meşru yöneticiye isyan edenlerle savaş yapılabiliyor. Hz. Muhammed döneminde buna benzer bir iç isyan yaşanmadığı için özellikle Hz. Ali dönemlerinde yaşanan iç isyanlar karşısında devletin takındığı tutum oldukça aydınlatıcı.

Hz. Ali, kendisine isyan eden Haricilere; “İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim” demiştir. Haricilerin sahabelerden Abdullah b. Habbab b. Eret ve eşini şehit etmeleri üzerine, Hz. Ali hemen harp ilan etmemiş, bu olayda sorumluluğu olanların cezalandırılmasını talep etmişti. Ancak Haricilerden olumlu yanıt alınamaması üzerine savaş ilan edildi.

İslam hukukunda, savaşta uyulması gereken kurallar detaylı olarak açıklanmıştır. Hz. Muhammed (sav)’in bir hadisine göre “Bu grubun yere düşen yaralısına dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez”. Hz. Ali, Haricilerden esir olarak alınanların sadece savaş aletine el konulabileceğini, esirlerin diğer mallarının yasal mirasçılarına ait olduğunu ifade etmiştir. Zira, Hz. Muhammed Veda Hutbesinde kendi gönül rızası olmadan bir Müslüman’ın malına el konulamayacağı belirtilmiştir. İslam hukukuna göre de savaş esnasında işkence yasaklanmıştır. Hz. Muhammed (sav) gönderdiği bir birliğin komutanına şunları söylemiştir: “Allah adına savaşın. Allah’ı inkar edenlerle savaşın. Savaşın ancak aşırıya gitmeyin. İşkence yapmayın”.

Evrensel hukuk ve İslam hukukunda savaşta uyulması gereken kurallar incelendiğinde, Erdoğan rejiminin 15 Temmuz ile ilgili görüşlerinde haklı bile olsalar, 15 Temmuz sonrasında yaptığı fiillerinin savaş hukukunda bile yerinin olmadığı açıkça görülüyor. Türkiye’de halen Hamile kadınlar tutuklanıyor. Bazıları polis kontrolünde hastanede doğum yaparak tekrar hapishanelerine gönderiliyor. Yüzlerce anne, bebekleri ile kalabalık koğuşlarda yaşamaya ediliyor. İnsanlar gerekeli tedavileri yapılmadığı için cezaevlerinde ölüyor. İş adamlarının şirketlerine kayyumlar atanarak, sahip oldukları mallar iktidar yandaşlarına peşkeş çekiliyor. İşkence yaygın bir uygulama haline geldi ve aile bireylerini de kapsayacak şekilde genişletiliyor. Aile bireylerinden sadece bir kişinin suçlanması nedeni ile pek çok insan mesleklerini kaybetti. Birçok insan kaçırılarak aylarca işkenceye tabi tutuldu.

Sözün özü; savaş esnasında bile yasaklanan tüm bu fiiller, Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini devam ettiren ve her fırsatta İslam ile ilgili hususlara vurgu yapan bir siyasi iktidar döneminde meydana geldi. Erdoğan rejimi bir taraftan, İslam dinini ve evrensel hukuk normlarını kitlelerin desteğini kazanmak için bir enstrüman olarak kullanırken, diğer taraftan ise dünya tarihinde eşine az rastlanacak bir şekilde yüz binlerce masum insanı, savaş hukukunda bile yasaklanan uygulamalara maruz bıraktı.

Artık adını koyalım! Türkiye’de devlet, bir kesimi düşman olarak kabul ederse hukuk askıya alınır, gayri nizami harp yöntemleri devreye girer, soykırım uygulanır, kimse de sesini çıkaramaz. Hakikati savunamıyorsunuz bari tiyatro yapmayın, adını doğru koyun…

Okumaya devam et

Analiz

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Sosyal medya ve mail hesaplarına ilişkin kritik güvenlik bilgileri Turkcell, Türk Telekom ve Vodafone tarafından peşkeş çekiliyor. Bunu yaparken de sizin onayınızı alıyorlar!

BOLD – Kimimiz alışveriş yapmak için kimimiz iletişim amaçlı kullandığımız bu internet aleminde veri güvenliğimizi nasıl sağlayacağımızı merak ediyoruz. Siber güvenlik alanındaki uzmanların verdiği tavsiyeleri okuyor, dinliyor, izliyor ve uyguluyoruz.

Peki lehimize olması gereken güvenlik aşamalarının aleyhimize kullanıldığını söylesem? Evet, çok vahim ama maalesef gerçek.

Neden lehimize aldığımız önlemler aleyhimize oluyor?

Çünkü güvenlik firmalarının ve istatistik kurumlarının verilerine göre en sık kullanılan güvenlik önlemleri bulunduğumuz platformun en temel doğrulama sistemleri oluyor. Nedir bu temel doğrulama?

Telefon numarası ve mail hizmetleri. Mail doğrulamasını da telefon ile yapıyoruz.

Telefon numarasını doğrulama olarak en az birkaç kez kullanmışsınızdır. Alışveriş yaparsınız onay için SMS olarak kod gelir, sosyal medya güvenlik doğrulaması eklersiniz telefona SMS ile kod gelir. Dünyanın en çok kullanıcısına sahip yazılımı Whatsapp da aynı uygulamayı her kullanıcıya yapmıyor mu?

Hatta ona verdiğiniz izinlerden dolayı kodu direkt kendisi dolduruyor. “Sonuçta bizim olduğumuzu doğruluyor” diyeceksiniz.

Telefon numaramızı bizden başka kişi veya kurum, kullanan bizmişiz gibi kullanınca film burada kopuyor.

Daha açık ifade etmek gerekirse; eğer yaşadığımız sitenin güvenliğini emanet ettiğimiz görevliye yedek ev anahtarlarını koruması için veriyorsak bu, bizim güvenliğimiz için yapılan alınan bir önlemdir.

Fakat güvenlik görevlisi verdiğimiz yetkiyi bizim aleyhimize kullanıp evimizden hırsızlık yaparsa lehimize aldığımız güvenlik önlemi aleyhimize döner.

Güvenlik önlemlerimiz nasıl oluyor da aleyhimize kullanılıyor?

Bir örnek üzerinden gidecek olursak; Libya’da öldürülen MİT görevlisinin cenaze töreninin görüntülerini yayınladığı için tutuklanan gazeteci Murat Ağırel’in 22 Şubat 2020’de Twitter ve mail hesaplarının ele geçirilmesine bakabiliriz. Ağırel Turkcell müşterisi olduğu için operatör yerine Turkcell’i kullanacağım fakat Türk Telekom ve Vodafone’un da numaraları peşkeş çektiği unutulmasın.

Erdoğan bir iki şehit verdik dedikten sonra Yeniçağ gazetesinde haber yapılıyor. Ardından Murat Ağırel, tweet attıktan sonra operasyon başlıyor. Tabi ki saldırdığında etkili olabilmesi için savunmayı etkisiz hale getirmek için ön hazırlıklar yapılıyor.

Nedir onlar?

İnternet erişimi ve iletişimi sabote etmek.

Kim yapacak bunu?

Tabi ki Turkcell.

Nasıl yapıyor?

Gece yarısı telefona Turkcell’in 3330 servisinden “4,5G’den 2G’ye geçeceğinize emin misiniz?” diye bir mesaj göndererek internetini yavaşlatıyor. Böylelikle hesabının ele geçildiğinin farkına vardığında geri alma yolları engelleniyor. Sabote edilirken eş zamanlı veriler depolanıyor.

Çünkü sabote sürekli devam eden bir engelleme girişimi. Her çabanızın boşa çıkması için elinizdeki diğer savunma hamlelerini de etkisiz hale getirmeye çabalayacaklardır.

Siz hesaba erişemeyin diye tüm doğrulama yolları sürekli olarak değiştiriliyor. Bunun da teknik sebebi var. Eğer şifrenizi başka birinin değiştirdiğini söyleyip son şifrenizi ve doğrulama bilgilerinizi Twitter’a ve Google’a gönderirseniz teknik ekip inceleyip hesabı size teslim edebilir. Bu da saldırganın işine gelmez.

Saboteden sonra hesaplar nasıl ele geçiriliyor?

Bundan sonrası operatörün yetkileri hükumete peşkeş çekmesiyle çok kolay bir hal alıyor. İinternetin çalışma prensibi olan alıcı – istemci – verici mantığıyla Turkcell elinde bulundurduğu data center’lardan Murat Ağırel’in telefonuna kod gitmeden önce kendileri aldığından Ağırel’in haberi olmadan diğer işlemleri gerçekleştirebiliyor.

Ve daha sonra da sökük ip misali ele geçirilen her bilgiden bir başka doğrulama anahtarları elde edilip diğer depolanan veriler de çalınarak işlem tamamlanıyor.

Eğer zarar vermeden sadece veri çalmanız gerekiyorsa ruhunuz bile duymadan depolanabilir, işlenebilir, paylaşılabilir…

Bu eylemler bazen birimlerde bulunan özel elemanlara yaptırılır, CW ve AYT gibi taşeron kullanılır.

Peki bu işlemlerin kaydı tutulmuyor mu? Kimin yaptığını bilirkişiler inceleyip bulamıyor mu?

Bilirkişilerin kimler olduğuna ve ne zaman, nasıl göreve geldiğini incelerseniz bu sorunun cevabını çok rahat görürsünüz. Bir ipucu vereyi araştırmak isteyenler için: CyberWarrior hacker grubunun kurucusu (CwDoktoray) Gökhan Şanlı’dır. Aynı zamanda İstanbul Adli Bilişim Yeminli bilirkişisidir.

Peki biz böyle büyük bir güçten bireysel olarak nasıl kendimizi koruyacağız?

Böyle bir durumda “Tek tuşa basayım verilerimi koruyayım” diye bir şey mümkün değil. Ama altın kural, bilinçlenme ve  daima farkındalığı arttırarak güncel zafiyetleri tespit edip kapatmak.

Çünkü eğer bilinçli bir birey değilseniz kurşun geçirmez, çelik kasada anahtarı saklasanız da biri sizi kandırıp onu ele geçirebilir.

Örneğin kasanın güvenliğini ücretsiz test edelim en yüksek seviyeye geçirelim denildiğinde kasanın yolunu gösterirseniz o anahtarı unutmanız lazım.

Aynı şekilde sanal alemde de ‘phising’ diye tabir ettiğimiz ‘oltalama’ saldırısına maruz kaldığınız zaman iyi bir sosyal mühendislik uzmanı aldığınız tüm güçlü güvenlik önlemlerini by-pass ederek sistemini hackleyebilir.

Eğer güvenli yaşamak istiyorsanız sürekli güncel gelişmeleri takip etmeniz gerekir.

Okumaya devam et

Popular