Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Arap Entelektüeli Erdoğan’a nasıl bakıyor: Çarpıcı bir İhvan yazısı

Erdoğan yeni Osmanlı hayallerine nasıl kapıldı, İhvan ve hilafetle bunun nasıl bir ilgisi var. Ürdünlü düşünür Kallab’dan okunması gereken analiz..

BOLD – Ürdün eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı yazar Salih Kallab, Erdoğan’ın Suriye ve Libya ile depreşen Osmanlı hayalleri, bunun Müslüman Kardeşler (İhvan) ile ilişkilerine dair çarpıcı ve sert bir yazı kaleme aldı. Ürdünlü düşünür Kallab’ın yazdıklarını okumak, Arap entelektüelinin Erdoğan’a bakışını anlama açısından son derece önemli.

Şarkul Avsat’ın Türkçe sayfasında yayınlanan yazıyı sunuyoruz:

Salih Kallab

Erdoğan İhvan Osmanlı ve Araplar üzerine

Osmanlı devletinin güneşinin batışından bu yana tam bir yüzyıl geçti. Bilindiği gibi, Recep Tayyip Erdoğan dışında –özellikle Müslüman Kardeşler’in kendisini mürşidleri seçmelerinden sonra- şu ana kadar Osmanlı’nın geri dönmesi çağrısında bulunan ve ordularının ulaştığı toprakları Türk toprağı sayan kimse olmadı.

Bu noktada, Müslüman Kardeşler’in bazı liderlerinin gizli ve dar çevrelerinde olsa da sultanları halife oldukları için – ki bunun kesinlikle gerçekle bir ilgisi yoktur- Osmanlı devletinin geri dönmesi gerektiğinden bahsetmeye devam ettiklerinin bilindiğini belirtmeliyiz.

Yine bilindiği gibi, Osmanlı devletinin yıkılışından sonra başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Erdoğan’dan önce cumhurbaşkanlığı makamında bulunanlar, sırayla Osmanlının mirasının üzerini daha fazla toprakla örtmüşlerdi. Hatta hepsi olmasa da çoğu kendisini reddetmişti. Çünkü onlara göre Osmanlı, geri kalmış, despot, otoriter, gerici bir devletti. Batılı ülkelerin çoğunun laik ülkelere dönüşmesine tanık olan 20’inci yüzyılın gerekliliklerine cevap veremeyen bir devlet olduğunu düşünüyorlardı. Bilindiği gibi bu yüzyıl, aynı zamanda özellikle Uzak Doğu’da Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve daha sonra Vietnam ve Kuzey Kore gibi sosyalist ve komünist ülkelerin ortaya çıkışına da şahit olmuştu.

Erdoğan, Osmanlı devletini geri getirme “virüsü”ne uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün “Mürşid”i seçildikten sonra yakalandı. Onun için en önemlisi, 20’inci yüzyılın başında geri dönüşü olmayacak biçimde giden bu hilafeti geri getirmek değildir. Asıl amaç, Doğu Akdeniz’i ele geçirmek ve Kuzey Afrika kıyılarına kadar ilerleyip Libya’yı kontrol etmektir. Çünkü Muammer Kaddafi’nin Cemahiriyesi Libya, stratejik coğrafi konumunun yanısıra dev bir doğalgaz ve petrol deposu ve altın madeni sayılıyor. Görünüşe bakılırsa, Türk Cumhurbaşkanı ve kendisi ile birlikte uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünden “kardeşleri”nin ağzını sulandıran da budur.

Müslüman Kardeşler’in genel mürşidi olan ama yıkılan o “ihtişamlı” Osmanlı devletini geri getirmeye çalışmak belki de Erdoğan’ın hakkıdır. Bundan başka, sadece Libya değil ona göre Osmanlı süvarilerinin atlarının nallarının değdiği her yeri Osmanlı mülkü ve kendisini de onun “mirasçısı” sayma hakkına sahip olabilir. Bu Osmanlı süvarileri yağma, egemen oldukları topraklarda halkların ve ulusların önde gelen kişilerine işkencede çok ileri gitmeleriyle biliniyorlardı. Buna maruz kalan uluslar arasında Osmanlıları uzun yıllar önce medeniyet, ilerleme ve kalkınmada geçmiş olan Arap ulusu da bulunuyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bile alay etmeye ve dünya medeniyetindeki rollerini inkar etmeye başladığı Araplar; Emeviler, Abbasiler ve Fatimiler döneminde olsun Osmanlı devletinden bin kez daha önemli “imparatorluklar” inşa etmişlerdi.

Uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Genel Mürşidi olması itibariyle, yüce Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) ve Hulefa-i Raşidin’in mensubu olduğu Arap ulusunun, Tarık bin Ziyad’ın önderliğinde daha sonra Cebelitarık adı verilen boğazı geçtiğini, İspanya’da Endülüs medeniyetini kurduğunu biliyordur. Kendisi bunu inkar edip, tanımazlıktan geliyorsa insaflı tarih kitaplarına, aralarında ünlü Oxford’un olduğu bütün Batılı üniversiterlere bakmalıdır. Oxford Üniversitesi, o çok geride kalan dönemde, uzun yıllar Arap Endülüs şehirlerinde dolaşan ve ülkesine bir dizi çocuk kitabıyla dönen bir İngiliz tarafından kurulmuş küçük bir okuldu. Eğitime bu kitaplarla başlayan okul daha sonra dünyanın en önemli üniversitelerinden bir haline geldi.

Araplar, büyük İslam dininden, Emevi, Abbasi ve Fatımi devlet ya da imparatorluklarından önce de büyük ve ileri devletler kurmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de başkenti Petra Antik Kenti olan Nebati Krallığı’dır. Bu krallığın toprakları Nakab ve Sina bölgelerini, mevcut Ürdün’ü ve Arap yarımadasının kuzeyini kapsıyordu. Tütsü Yolu üzerinde “stratejik” bir duraktı.

Yemen’den gelip Biladu’ş-Şam* (Levant), Mısır ve Akdeniz’e giden kervanların takip ettiği yolun kavşak noktasında yer alıyordu. Buna ilaveten Araplar, ünlü Gassaniler ile başkenti Hîre olan ve krallarının hakimiyeti Irak’a kadar uzanan Lahmîler devletlerini de kurmuşlardı. Elbette bu devletler İslam’dan uzun yıllar önce varlık göstermişlerdi.

Bunları zikretmekten kastımız, Türk kardeşlerimizi hafife almak değildir. Zira tarihsel olarak önce onlar bizden sonra da biz onlardan olmuştuk. Maksadımız, Osmanlılardan bahsederken kullandığı dilin kesinlikle kabul edilemez olduğunu Erdoğan’a anlatmaktır. Onların mirasçısı olduğu, Libya ya da başka bir yerde olsun bir zamanlar Osmanlı yönetimi altında olan yerlerin onun ve Türkiye’nin hakkı olduğu iddiasının kabul edilemez olduğunu anlamasını sağlamaktır. Çünkü bu durumda, Bizanslıların İstanbul’u, imparatorluklarının sınırları Yunanistan’a ulaşan ve bugünkü Ortadoğu’nun büyük bir bölümünü işgal eden Perslilerin de atalarının topraklarını geri almaya hakları olurdu.

Bu konuda kesin olan şu ki, Türk kardeşlerimizin çoğu, Erdoğan’ın yönelimlerine, tutumlarına ve beklentilerine egemen olmaya başlayan bu Osmanlı eğilimini desteklemiyorlar. Tarihin rotasını geriye çevirmenin mümkün olmadığını hatta imkansız olduğunu biliyorlar. Bu bölgede ve bir zamanlar Osmanlı devletinin uzandığı tüm toprakları geri almaya hakları varsa Arapların da İskenderun sancağını geri alma hakkına sahip olduklarını kabul etmeleri gerektiğini biliyorlar. Bu durumda Yunanlıların ve Bizanslıların bir zamanlar onların olan toprakları geri almayı iddia etme hakkına sahip olacaklarını biliyorlar. Aralarında Diyabakır’ın da olduğu birçok şehrin bir zamanlar Arap şehri olduğunu, bu çağda Erdoğan’ın yaptığı gibi eski defterleri açmanın sonunun kötü olacağını, gerçekten yıkıcı savaşlara ve çatışmalara yol açağını biliyorlar.

Erdoğan ve onunla birlikte bu eskimiş ‘teselli’yi destekleyen herkesin dikkate alması gereken bir şey var; o da Türkiye’nin kendisinin bölünme ve parçalanma olasılığı ile karşı karşıya olduğudur. Türkiye topraklarında siyasi ve demografik dengede önemli bir figür olan Kürtler de yaşıyor. Bir gün mutlaka bağımsızlıklarını kazanacaklar ve hak ettikleri bağımsız devletlerini kuracaklar. Aynı şekilde, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin 15’inci ili olan Arap İskenderun Sancağı da eninde sonunda Suriye’ye geri dönecektir. Sömürgeci Fransız yönetimi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında, 1939 yılında savaşta Müttefik devletleri desteklemesini garanti altına almak için İskenderun’u Türkiye’ye vermişti. Bölgenin Arapça olan İskenderun ismi daha Atatürk zamanında Hatay şeklinde değiştirilmişti.

Araplara İslam’ın yanısıra gerçekten büyük tarihi bağlar ve ilişkilerle bağlı Türk kardeşlerimiz için en iyisi, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in Genel Mürşidi olduktan sonra açtığı bu kapıları kapatmaktır. Çünkü Erdoğan’ın Osmanlı mülkü olarak tanımladığı topraklar sahiplerine geri dönmüştür. Osmanlılar artık tarih kitabının sona erip kapanan bir sayfasıdır. Libya, içerisinde Osmanlı değil – zira Osmanlı devletinin hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayanların hepsi Osmanlı sayılırdı- Türk asıllı azınlıkları da içeren Libya halkınındır. Zira bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her şey değişti ve eski dönem Osmanlılardan geride bir şey kalmadı. Dolayısıyla, Türkler ile Arap kardeşlerinin yapacağı en iyi şey, İslam ve Müslümanların halifesi olduğu gerekçesi ile – ki bu doğru değildir- Erdoğan’ın açtığı bu sıkıntılı sayfayı tamamen kapatmaktır.

Erdoğan’ın yalnızca uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Mürşidi olduğu için Müslümanların da halifesi olması hiçbir şekilde mümkün değildir.

*Bugünkü Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi içerisine alan geniş coğrafya (çn.)

ORJİNAL LİNK İÇİN TIKLAYIN

Erdoğan rejimi Türkiye’yi Libya’da ateşe mi atıyor?

Analiz

Suriye’de yolun sonu: Türkiye ya savaş ilan edecek ya da çekilecek

Hediye Levent’e göre Türkiye, İdlib’de yolun sonuna geldi ve çok sıkıştı. Artık Suriye’ye savaş ilanı ya da çekilmeden başka yol yok.

BOLD – İdlib’de Türk askerlerine yapılan saldırının Rusya tarafından bilinmemesinin olanaksız olduğunu söyleyen Hediye Levent, “Artık Türkiye’nin önünde iki seçenek var. Ya Suriye ordusuna savaş ilan edecek ya da İdlib’den çekilecek” dedi.

Suriye ve Rusya ordu güçlerinin saldırısıyla 33 Türkiye askerinin yaşamını yitirmesinin ardından sahada tansiyon tavan yaptı. Saldırının şokundaki Ankara, bir yandan NATO desteğini arkasına almaya çalışırken, diğer yandan da Moskova ile görüşerek, bir ateşkes sağlamaya çalışıyor.

Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan gazeteci Hediye Levent’e göre Türkiye’nin önünde fazla seçenek kalmadı.

RUSYA REAKSİYON GELİŞTİRDİ

Türkiye’nin Soçi Mutabakatı çerçevesinde İdlib’de kurduğu 12 gözlem noktasından 10’unun fiilen Suriye ordusunun kuşatması altında olduğunu dile getiren Levent, “Türkiye Soçi Mutabakatında hiçbir şekilde yer verilmeyen başka bir şey yaptı. Mobil gözlem noktaları oluşturmaya çalıştı. Hatta gözlem noktaları çerçevesinde askeri yığınak yapmaya başladı. Böyle yaparak, gözlem noktaları sayısını 30’a kadar çıkardı. Rusya’dan Soçi Mutabakatı bu duruma ‘yeşil ışık yakmadı’ diye bir reaksiyon geldi. Ancak bu saldırıyı asıl tetikleyecek olan şey; birkaç gün önce omuzdan fırlatılan füzelerle Rus uçaklarının düşürülme görüntü oldu. Tüm bunlar tansiyonu yükselti. İdlib konusunda Rusya veya Türkiye’nin geri atmaması tansiyonu düşürmeyecektir. Bu da muhtemeldir ki; önümüzdeki günlerde tansiyonu yükseltecektir” dedi.

‘RUSYA SALDIRIDAN HABERDARDI’

Rusya’nın saldırıya ilişkin yaptığı açıklamalara da değinen Levent, “Rusya saldırıyı ‘Biz yapmadık, Suriye Ordusu yaptı’ diye bir açıklama yaptı. Ancak şunu belirtmek gerekiyor. İdlib’deki operasyon büyük ihtimalle Rusya’nın desteğiyle gerçekleşiyor. Rusya’nın saldırıyı bilmemesi mümkün değil” değerlendirmesi yaptı.

‘NATO VE ABD SOMUT ADIM ATMAYACAK’

Saldırıdan sonrası NATO’dan yapılan açıklamaya da değinen Levent, NATO’nun daha önceki yıllarda da buna benzer durumlarda toplandığını, ancak sahada Türkiye’yi destekler somut atmadığını hatırlattı. Levent, “NATO ve ABD’den sahada Türkiye’nin lehine ve olayın seyrini değiştirecek somut bir adım gelmesi olası değildir. Çünkü Türkiye’nin İdlib’de yürüttüğü savaşın bir gerekçesi yok.” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE’NİN İKİ SEÇENEĞİ VAR

Türkiye’nin önünde iki seçeneğin olduğunu ifade eden Levent, “Türkiye ya Suriye ordusuna savaş ilan edecek ya da İdlib’den çekilecek. Başka bir seçenek görülmüyor” dedi. Levent, Türkiye’nin Suriye’ye savaş açması durumda bu savaşın sadece Suriye ile Türkiye arasında sınırlı kalmayacağının ve bu durumunda hiçbir ülkenin yararına olmayacağını dile getirdi.

Okumaya devam et

Analiz

TSK’yı kim vurdu: Suriye mi Rusya mı?

Suriye’de TSK’yı kimin vurduğu hala açıklanamıyor. İşte teknik yönüyle, Suriye ve Rus ordusundaki imkan izleriyle ortaya çıkan ilk ipuçları üzerine analiz..

BOLD ANALİZ / FATİH YURTSEVEN

Askerlerimizi Kim Vurdu? Bundan Sonra Ne Olacak?

TSK unsurlarının Belyün köyünde sığındıkları binaya, 27 Şubat tarihinde hava, top ve roket saldırısı düzenlendi. Şu ana kadar yapılan resmî açıklamaya göre, 33 Mehmetçiğimiz şehit oldu. Bu sabah Rusya Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada ise, Rus uçaklarının hava bombardımanına katılmadıkları ifade edildi. O halde askerlerimizi kim vurdu? TSK bu konuda neden kamuoyunu tatmin edici bir açıklama yapmıyor?

Suriye Hava Kuvvetleri Rus yapımı uçakları kullanıyor. Ancak bu uçakların gece görüş imkân ve kabiliyeti bulunmuyor. Bu nedenle Şah Fırat Harekâtı, Suriye Hava Kuvvetlerinin müdahalesinden korunmak için gece planlanmıştı. 27 Şubat’ta yapılan saldırının tam saatine ilişkin kesin bir bilgi paylaşılmadı. Eğer harekatın gece yapıldığına dair bir bilgi ortaya çıkarsa bu kesinlikle harekatın Rus uçakları tarafından yapıldığını gösterir.

Verilen zayiat ve binaların aldığı hasara bakılırsa, saldırıda nüfuz edici, beton delici bomba kullanılmış. Bu tür bombalar Rus Su-34 uçakları tarafından taşınabiliyor. Ayrıca, Suriye muhaliflerine ait uçak gözlemi kayıtlarına göre de saldırı öncesinde bölgede Rus savaş uçakları bulunuyordu. Zaman zaman yapılan saldırılar öncesinde taarruz yapacak uçağın kimliğinin tespit edilememesi için aldatma maksatlı olarak Rus uçakları ile birlikte Suriye uçakları da kalkış yapsa da emareler saldırıyı Rus uçaklarının yaptığını gösteriyor.

TSK ve MİT bu saldırıyı kimin yaptığını tespit edemez mi?

MİT Sinyal İstihbarat Başkanlığı askerlerimizin hava korunmasının olmadığı bir ortamda bulunduğunu dikkate alarak 24 saat süreyle sinyal dinlemesi yaparak, uçakların hava radarları ve yer kontrol istasyonları ile yaptıkları muhabereyi dinleyebilme imkanına sahip. Rus ve Suriye uçaklarının kalkış öncesi kule ile irtibat kurdukları anda tespit edilmeleri gerekiyor. Uçaklar havada iken kontrolünde uçtukları hava radarı ile mutlaka irtibat kurarlar. Saldırı öncesinde de yapılan muhabere tespit edilebilirdi. Anlaşılan Sinyal İstihbarat Başkanlığı daha önemli işlere angaje olduğu için bu tespitleri yapamamış.

Hava Kuvvetlerinin elinde Havadan Erken İhbar ve Kontrol (HEİK) uçakları var. Bu uçaklar sahip oldukları hava radarları ve Elektronik tespit cihazları ile hava temaslarını tespit edebilir ve taarruz uçaklarını kontrol edebilir. Türkiye şu anda Suriye’de adı konulmamış bir savaş içerisinde. Sahadaki askerlerimizi Hava unsurları ile destekleyemiyoruz. Bu koşullar altında yapılması gereken en önemli şey Türkiye ana karası üzerinde devamlı uçurulacak HEİK ile İdlib başta olmak üzere askerimizin bulunduğu sahada hava temaslarını tespit etmek ve yerdeki unsurlara erken uyarıda bulunmak. Eğer bu tür bir görevlendirme yapılmışsa HEİK uçakları saldırıyı hangi uçakların yaptığını mutlaka tespit etmiş olması gerekiyor.

24 Kasım’da Rus uçağı düşürüldükten sonra Genelkurmay Başkanlığı uçağın radar tespit kayıtlarını çok kısa sürede kamuoyu ile paylaşmıştı. Ancak, 27 Şubat saldırısına yönelik şu ana kadar böyle bir bilgilendirme yapılmadı. Bunun iki boyutu var.

1- Elde bilgi var ama Erdoğan iktidarının şahsi menfaatleri doğrultusunda “Dostum Putin” ile ipler kopmasında diye açıklanmıyor olabilir.

2- Daha kötüsü bu tür bir planlama yapılmamış ve askerimiz kaderine terk edilmiş olabilir.

İkisi de yasal olarak suç teşkil eden durumlar…

Gerçek olan şu ki; 15 Temmuz sonrasında TSK’nın ve özellikle de Hava Kuvvetlerinin yaşanan tasfiyeler sonrasında kolu kanadı kırıldı. Uçakları uçuracak yeterli sayıda pilot olmadığı gibi resim derleyecek ve değerlendirme yapabilecek uzman personel de bulunmuyor. Yaşanan hadiseleri yakından takip edenlerin de müşahede edeceği üzere, TSK artık caydırıcı gücünü kaybetti. Bu durum yakın vadede güvenlik kuşağında ciddi sorunlar ile yüzleşmemize neden olacak.

Erdoğan ne yapacak?

Erdoğan rejimi ise yaşananları kendi bekası açısından fırsata dönüştürmeye çalışacak. AB Suriyeli mülteciler ile tehdit edilerek NATO’nun hava desteği alınmaya çalışılacak. Nitekim, NATO Genel Sekteri yaptığı açıklamada Türkiye’ye hava koruma desteği sağlanacağını ifade etti. Eğer, Erdoğan NATO ve AB’den perde gerisinde Rusya’ya karşı daha kuvvetli bir destek almışsa ölen askerlerin sorumluğunu Avrasyacı subaylara yükleyebilir. Zira, Erdoğan için bölgede bulunan askerlerimiz Avrasyacı komutan ve subaylar tarafından tuzağa düşürüldü demek geçmiş siciline göre gayet mantıklı bir hal tarzı olur.

Ancak her ne olurda olsun şimdiye kadar sınırlarımızın ve toprak bütünlüğümüzün teminatı olan TSK bu saldırıdan ciddi yara aldı ve itibar kaybına uğradı. Eğer halen varsa ülkesini düşünen ve vicdan sahibi birileri öncelikle bu yarayı nasıl tamir edeceklerini düşünmeliler.

Okumaya devam et

Analiz

Yıl dönümünde bir 28 Şubat analizi: Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı ve başarılı oldular

“28 Şubat başarısız olmadı. Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı. Başarı oldular. AKP, tüm darbeci ve derin yapılarla ittifak halindedir.”

BOLD – Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Şubat 2013 tarihinde katıldığı MÜSİAD Avusturya ve Viyana Uluslararası Öğrenci Aktivitelerini Destekleme Derneği’nde “Her kutlu doğum sancılı olur” diyerek, 28 Şubat darbesine işaret etmişti.  28 Şubat’ın önemli mağdurlarından Hüda Kaya, bu sözlerden hareketle AKP’yi 28 Şubat’ın doğurduğu yönündeki değerlendirmelere dair “28 Şubat başarısız olmadı. Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı ve başarı oldular” diyor.

28 Şubat dönemini ve bugünü kıyaslayan Kaya’nın analizi çarpıcı: “Bugünün iktidarı, 28 Şubat’ı yaşatan dinamiklerin bir iktidarı durumundadır. Darbeci ve kayyımcı bir rejimdir. Geçmişin darbecileriyle hesaplaşacağını ve demokratikleşme iddialarıyla iktidar olmuştur ama sonuç ortadadır. Tüm darbeci ve derin yapılarla ittifak halindedir. İktidarın bizatihi kendisi darbeci ve kayyımcı yapısıyla ülkemizi hiç olmadığı kadar her açıdan gerçek bir açık cezaevine döndürmüştür. Bugün AKP’li ya da MHP’li olmayan ya da aynı yapıdan olsa da eleştiren herkese dönük baskı, tehdit, yaptırım, yargılanmalar ve zindanlar var. O günlerde baş örtmek bir çeşit itiraza, isyana dönmüştü. Fakat şunu belirtmeliyim ki, bugünün Türkiye’sinde ben vekil iken gece kaldığım ev basıldı ve ‘uygun değilim, bekleyin’ dememe rağmen yatak odama bu iktidarın polisi kadın, erkek, şiddet ve cebirle girdiler. Aramızda yaşanan şiddet ile birlikte beni kelepçelediler. Bugün başörtülü, başörtüsüz, kadın, erkek, çocuklu veya bebekli, çok yaşlı ya da genç, hiç bakılmaksızın, kendilerine tam teslim olmayan toplumun her kesimine dönük büyük bir cadı avı ile karşı karşıyayız.”

Mezopotamya Ajansı’ndan Diren Yurtsever’in haber/analizi:

23 YIL SONRA 28 ŞUBAT

“Post modern darbe” olarak tanımlanan 28 Şubat’ın üzerinden 23 yıl geçti. Artık Türkiye’de askeri darbeler yerini sivil darbelere bıraktı. Post modern darbe uygulamalarını, bugün kendisini “darbe mağduru” olarak gösteren AKP iktidarı yönetiminde de görmek mümkün. Bu örneklerden bazıları yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, dolup taşan cezaevleri, işkence vakaları, sokak ortasındaki infazlar ve devlet içinde kadrolaşmanın yanı sıra özellikle güvenlik soruşturması konusunda Meclis’e sunulan kanun teklifindeki bazı maddelerin 28 Şubat dönemi ile aynı olması.

AKP iktidarında kitleler halinde tutuklanan başörtülü kadınlar.

GERİLİMİ YÜKSELTEN ADIMLAR

28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) gerçekleştirdiği olağanüstü toplantısında aldığı kararlar, Türkiye’de siyasi, idari ve toplumsal alanlarda büyük değişimlere yol açtı. Toplumun laiklik-muhafazakarlık çıkmazına sokulup, medyanın bu kutuplaştırmayı pekiştirdiği 28 Şubat öncesinde yaşananlar, gelen darbenin habercisiydi.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, 1994 yerel seçimleri sonrasında sarf ettiği “Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?” sözü, o dönem hafızalara kazındı. Refah Partisi, 24 Aralık 1995 genel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Erbakan’ın başkanlığında Tansu Çiller’in partisi Doğru Yol Partisi (DYP) ile 28 Haziran 1996’da koalisyon hükümeti kuruldu. 6 Ekim 1996’da Ankara Kocatepe Camii’nde bir grubun “şeriat isteriz” diye gösteri yapmasının ardından Erbakan, 11 Ocak 1997’de tarikat liderleri ve şeyhlere resmi konutunda iftar yemeği verdi.

TANKLAR SİNCAN’DA: DEMOKRASİYE BALANS AYARI

Askerler bu duruma yönelik tepkilerini, 4 Şubat günü Sincan’da 20 tank ve 15 zırhlı aracı yürüterek gösterdi. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, tankların geçişini “demokrasiye balans ayarı” olarak nitelendirdi.

Yaşanan bu olayı Sabah Gazetesi manşetten “Tanklar Sincan’da” başlığı ile görürken, Hürriyet “Ya uy, ya çek git” başlığı attı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise, Erbakan’a uyarı mektubu gönderdi. 11 Şubat’ta da Ankara’da ‘Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü’ yapıldı. ancak 23 Şubat’ta Fatih Camii’nde kıldıkları öğlen namazının ardından bir grubun ellerinde yeşil bayraklarla “Şeriat isteriz”, “Yaşasın Hizbullah” sloganlarıyla yürüyüp, İslamcı gazeteci Yaşar Kaplan’ın “gerektiğinde İslam uğruna şehit olacaklarına” dair bir açıklama gerilimi arttırdı.

Tankların geçişini savunan Çevik Bir, yine Kürt sorununda çatışma ortamını besleyen bir rol oynuyor, sürekli operasyon emirleri veriyordu.

2019 yılında eşleri kaçırılan kadınlar…

ÜNSAL: MESELE SADECE İRTİCA DEĞİLDİ

Darbe mağduru isimlerden biri olan AKP kurucu üyesi, eski Genel Başkan Yardımcısı, insan hakları aktivisti ve akademisyen Fatma Bostan Ünsal, bu noktada darbenin sadece “irtica ve siyasal İslam ile mücadele” olarak algılanmaması gerektiğine Kürt sorunuyla ilişkisine işaret ederek yaklaşıyor.

Ünsal, bu konuda şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Siyasi alan çok göz önünde ve etkileyiciliği bakımından da birincil öncelikli olduğu için Refah-Doğru Yol Partisi koalisyonunun bitirilmesi en önemli hamlesi olmuştur. Süreç yanlış şekilde sadece irtica ile sınırlı olarak anlaşılmıştır. Sürece daha yakından bakarsak, ‘andıç’ uygulamalarıyla Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt meselesine demokratik yaklaşan Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand gibi gazetecileri itibarsızlaştırılması, genel bir otoriterleşme ve sivil alanın daralması ile at başı gittiğini bize gösterir.”

Darbe öncesinde Kürt sorunu daha fazla konuşulmaya başlanmış, Kürt hareketinden de barış mesajları geliyordu. Kimi çevrelere göre, Kürt sorununa dair çözümün dillendirilmesi 28 Şubat sürecini hızlandırdı.

Nitekim Necmettin Erbakan’ın ziyaret ettiği Tansu Çiller’e “Bölgeye münhasır bir kalkınma programının hayata geçirilmesi, adil düzenin kurulması, Çekiç Güç’ün Türkiye topraklarından çıkartılması, Irak’a ambargonun kaldırılması” gibi başlıkların yer aldığı bir paket sunması, o dönemin en çok konuşulan konuları arasındaydı. Yine Erbakan’ın 1996’da ziyaret ettiği Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin “Kürdistan kurulmalı, Kürtlere özgürlük verilmeli” sözleri, Kürt sorununu yüksek sesle gündeme getirmişti.

TÜRKDOĞAN: FAİLİ MEÇHULLERİN PATLADIĞI YILLARDI

28 Şubat’ın Kürt sorunundan bağımsız ele alınamayacağını söyleyen İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da, 1992-96 yıllarında devletin “kontrgerilla” ve “çeteleşme” faaliyetlerinde bulunduğu, kirli bir savaşın zirveye çıktığına işaret etti.

Post modern darbeyi, “12 Eylül’ün devamı” olarak ele almak gerektiğini vurgulayan Türkdoğan’a göre; “12 Eylül, devletin resmi ideolojisini hayata geçirmek, Kürt tarafında yeni yeni mücadele etmeye başlayan siyasi hareketi, devrimci sol-sosyalist hareketini ezmek, 24 Ocak 1980 karma ekonomiden kapitalist ekonomiye geçiş kararları hayata geçirmek için yapılmıştır. Tabi ki 97’ye gelindiğinde başka görünürdeki sebepler gösterilerek bir muhtıra verilmişti. Mesela Erbakan’ın başbakanlığı askerler tarafından benimsenmediği söyleniyordu. Ancak o yıllar çok ciddi anlamda faili meçhul cinayetlerin işlendiği yıllardır. Uğur Mumcu suikastıyla başlayan Turgut Özal’ın şüpheli ölümüyle devam eden, Sivas katliamının yaşandığı, binlerce Kürt köyünün yakılıp yıkıldığı, binlerce Kürt siyasetçi ve aktivistinin öldürüldüğü, yüzlerce insanın gözaltında kaybedildiği yıllardır. Belki de bu müdahaleyi yapanlar, 80’deki eski amaçlarına ulaşmak için bunu yapmak istediler.”

Hüda Kaya 28 Şubat’ta kızıyla beraber idamla yargılanmıştı.

 

‘KHK’LİLERE UYGULANDIĞI GİBİ AYRIMCILIK YAŞANDI’

Asker vesayet ile Kürt sorununa dair çözümsüzlük politikasının at başı gittiği bu süreçte MGK’nin 28 Şubat 1997 tarihli toplantısında, medyanın kontrol altına alınması, laiklik vurgusu, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredilmesi gibi 18 maddelik karar hükümete bildirildi.

Bu kararların ve yaptırımlarının uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için ise, daha çok “fişlemelerle” anılan Çevik Bir öncülüğünde Batı Çalışma Grubu (BÇG) kuruldu. Darbe sonrası, “irtica” suçlamasıyla bin 635 kişi TSK’den atıldı, 11 bin öğretmen istifa etti, 3 bin 527 öğretmen görevden alındı, 11 890 öğretmen disiplin soruşturmasına tabi tutuldu, 4 bin 625 öğretmen ve 4 bin 418 öğretim görevlisi fişlendi. Bu sonuç üzerinden darbenin sadece siyaset kanadını hedef almadığını, bu siyaseti destekleyeceği düşünülen sıradan yurttaşların da cezalandırması yoluna gidildiğini söyleyen Ünsal, “Bu çerçevede başörtüsü takan kadınlar ve eşleri başörtülü olan erkekler de hedef alınmıştır. Eğitim, çalışma ve siyasi hayata katılım gibi alanlardan tümüyle uzakta kalarak temel insan hakları ihlal edilmesine ilave olarak, tıpkı bugünün KHK’lılara uygulanan daha geniş ayrımcılığa benzer şekilde, itibarsız, hatta bazen ‘rejim düşmanı’ olarak algılanan başörtülü kadınlara karşı günlük hayata da yansıyan çok çeşitli başka muameleler görülmüştür” diye konuştu.

GÜNÜMÜZDE 28 ŞUBAT: YENİLİKÇİLER

Erbakan, maruz kaldığı post modern darbe ile 18 Haziran 1997’de istifa etti ve hükümeti kurma görevi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verildi. Mayıs 1997’de de “laikliğe aykırı fillerin odağı olduğu” gerekçesiyle Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldı ve 16 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla parti kapatıldı.

Refah Partisi’nin kapatılması, Milli Görüş içinden çıkan ve kendisini “yenilikçi” olarak lanse eden başka bir siyasi İslamcı grubun iktidarına uzanan yolu açtı. “Yenilikçiler”, 14 Ağustos 2001 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi isimlerin öncülüğünde AKP’yi kurdu, 2002 seçimlerinde yapılan ilk seçimlerde de iktidar oldu.

Zaman Gazetesi’ne el konulmasını protesto eden başörtülü kadınlara polis tomalarla saldırmış ve pek çok kadın yaralanmıştı.

‘28 ŞUBAT’IN ETKİSİ 2002’DE SONLANMADI’

Post modern darbenin bugünkü siyasi gelişmeleri belirleyen bir etkiye sahip olduğunu vurgulayan Ünsal, darbenin etkisinin 2002 yılında hemen sonlanmadığını kaydetti. Ünsal, “Milli Strateji Belgesinde ‘irticanın tehdit olmaktan çıkması’ belki 28 Şubat sürecinin etkisinin azaldığı gibi anlaşılabilir. Fakat 2014 yılından itibaren, özellikle darbe teşebbüsü sonrasında hükümetin ittifak değiştirmesi, iç ve dış tehdit vurgusunun öne çıkması, fişleme uygulamaları, Kürt meselesine demokratik yaklaşımdan uzaklaşmak, sivil-özgür alanın gittikçe daralması gibi hususlar tam da darbe sürecinin hatırlatan görünümlerdir” dedi.

Ünsal, devamında şunları ekledi: “Bütün bu hukuksuzluklara çoğunluk sağ-muhafazakar camianın ses etmemesi ise yine 28 Şubat sürecinin travması ile açıklanabilir. Bu dönemi yaşayan kitle, pek çok açıdan benzerlik gösterse de görünürdeki aktörlerin farklı olması nedeniyle yaşananları, elbette dengesiz basın sermayedarlarının etkisiyle ama onunla sınırlı olmayacak şekilde görmüyor ve itiraz etmiyor.”

KAYYIM, İHRAÇ, TUTUKLAMA VE GÖZALTILAR

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2018 yılında 28 Şubat’ın yıldönümünde sosyal medya üzerinden yaptığı bir açıklamada, “ ‘Bin yıl sürecek’ denilen 28 Şubat, Allah’ın yardımı, milletimizin basireti sayesinde kısa sürede tarihin derinliklerinde kaybolup gitti. Türkiye, önceki anti-demokratik müdahalelerde olduğu gibi 28 Şubat’ın da üstesinden gelmeyi başardı” ifadelerini kullanmıştı. Ancak 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi sonrasında yaşananlar 28 Şubat’ı aratmadı. Darbe girişiminin hemen ardından 20 Temmuz 2016 tarihinde OHAL ilan edilmiş, demokratik kamuoyu ise bu durumu “siyasi darbe” olarak karşıladı. Bu dönemde çıkarılan KHK’ler ile 130 binden fazla insan ihraç edildi, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatıldı, 3 bin 213 personelin rütbesi alındı, 204 medya kuruluşunun kapısına kilit vuruldu.

Ocak 2019’da yayımlanan “2. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Araştırma Raporu”na göre, KHK/OHAL mağdurlarının gerçek sayısı 250 binden fazla. Yine bu rapora göre, OHAL/KHK mağdur yakınları olan ikincil mağdurların sayısı ise 1 milyon 500 bine yaklaştı. Bu dönemde yine 234 bin 419 kişinin pasaportu iptal edildi, 6 bin 81 akademisyen ve üniversitelerin idari kadrosundan bin 427 personel ihraç edildi. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından 4 Kasım 2016’da düzenlenen operasyonla ise HDP’nin eşbaşkanları da dahil olmak üzere 12 milletvekili tutuklandı. Yüzlerce belediyeye kayyum atandı. Binlerce kişi fişlemeler sonucu “güvenlik soruşturmasına” takıldı. 28 Şubat’ta “mütediyyen ve mufazakar kesimlerin kamuya alınmalarını önlemeye dönük” çıkarılan yönetmelikteki maddenin aynısı AKP tarafından kanun teklifine koyuldu.

KAYA: ERDOĞAN 28 ŞUBAT’I İŞARET ETMİŞTİ

Her fırsatta 28 Şubat mağduru olduklarını dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Şubat 2013 tarihinde katıldığı MÜSİAD Avusturya ve Viyana Uluslararası Öğrenci Aktivitelerini Destekleme Derneği’nde “Her kutlu doğum sancılı olur” diyerek, 28 Şubat darbesine işaret etmişti.

Dönemin mağdurlarından bir başka isim olan HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, bu sözlerden hareketle AKP’yi 28 Şubat’ın doğurduğu yönündeki değerlendirmelere dair “28 Şubat başarısız olmadı. Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı ve başarı oldular” diyor.

28 Şubat dönemini ve bugünü kıyaslayan Kaya, şunları söyledi: “Bugünün iktidarı, 28 Şubat’ı yaşatan dinamiklerin bir iktidarı durumundadır. Darbeci ve kayyımcı bir rejimdir. Geçmişin darbecileriyle hesaplaşacağını ve demokratikleşme iddialarıyla iktidar olmuştur ama sonuç ortadadır. Tüm darbeci ve derin yapılarla ittifak halindedir. İktidarın bizatihi kendisi darbeci ve kayyımcı yapısıyla ülkemizi hiç olmadığı kadar her açıdan gerçek bir açık cezaevine döndürmüştür. Bugün AKP’li ya da MHP’li olmayan ya da aynı yapıdan olsa da eleştiren herkese dönük baskı, tehdit, yaptırım, yargılanmalar ve zindanlar var. O günlerde baş örtmek bir çeşit itiraza, isyana dönmüştü. Fakat şunu belirtmeliyim ki, bugünün Türkiye’sinde ben vekil iken gece kaldığım ev basıldı ve ‘uygun değilim, bekleyin’ dememe rağmen yatak odama bu iktidarın polisi kadın, erkek, şiddet ve cebirle girdiler. Aramızda yaşanan şiddet ile birlikte beni kelepçelediler. Bugün başörtülü, başörtüsüz, kadın, erkek, çocuklu veya bebekli, çok yaşlı ya da genç, hiç bakılmaksızın, kendilerine tam teslim olmayan toplumun her kesimine dönük büyük bir cadı avı ile karşı karşıyayız.”

Okumaya devam et

Popular