Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Arap Entelektüeli Erdoğan’a nasıl bakıyor: Çarpıcı bir İhvan yazısı

Erdoğan yeni Osmanlı hayallerine nasıl kapıldı, İhvan ve hilafetle bunun nasıl bir ilgisi var. Ürdünlü düşünür Kallab’dan okunması gereken analiz..

BOLD – Ürdün eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı yazar Salih Kallab, Erdoğan’ın Suriye ve Libya ile depreşen Osmanlı hayalleri, bunun Müslüman Kardeşler (İhvan) ile ilişkilerine dair çarpıcı ve sert bir yazı kaleme aldı. Ürdünlü düşünür Kallab’ın yazdıklarını okumak, Arap entelektüelinin Erdoğan’a bakışını anlama açısından son derece önemli.

Şarkul Avsat’ın Türkçe sayfasında yayınlanan yazıyı sunuyoruz:

Salih Kallab

Erdoğan İhvan Osmanlı ve Araplar üzerine

Osmanlı devletinin güneşinin batışından bu yana tam bir yüzyıl geçti. Bilindiği gibi, Recep Tayyip Erdoğan dışında –özellikle Müslüman Kardeşler’in kendisini mürşidleri seçmelerinden sonra- şu ana kadar Osmanlı’nın geri dönmesi çağrısında bulunan ve ordularının ulaştığı toprakları Türk toprağı sayan kimse olmadı.

Bu noktada, Müslüman Kardeşler’in bazı liderlerinin gizli ve dar çevrelerinde olsa da sultanları halife oldukları için – ki bunun kesinlikle gerçekle bir ilgisi yoktur- Osmanlı devletinin geri dönmesi gerektiğinden bahsetmeye devam ettiklerinin bilindiğini belirtmeliyiz.

Yine bilindiği gibi, Osmanlı devletinin yıkılışından sonra başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Erdoğan’dan önce cumhurbaşkanlığı makamında bulunanlar, sırayla Osmanlının mirasının üzerini daha fazla toprakla örtmüşlerdi. Hatta hepsi olmasa da çoğu kendisini reddetmişti. Çünkü onlara göre Osmanlı, geri kalmış, despot, otoriter, gerici bir devletti. Batılı ülkelerin çoğunun laik ülkelere dönüşmesine tanık olan 20’inci yüzyılın gerekliliklerine cevap veremeyen bir devlet olduğunu düşünüyorlardı. Bilindiği gibi bu yüzyıl, aynı zamanda özellikle Uzak Doğu’da Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve daha sonra Vietnam ve Kuzey Kore gibi sosyalist ve komünist ülkelerin ortaya çıkışına da şahit olmuştu.

Erdoğan, Osmanlı devletini geri getirme “virüsü”ne uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün “Mürşid”i seçildikten sonra yakalandı. Onun için en önemlisi, 20’inci yüzyılın başında geri dönüşü olmayacak biçimde giden bu hilafeti geri getirmek değildir. Asıl amaç, Doğu Akdeniz’i ele geçirmek ve Kuzey Afrika kıyılarına kadar ilerleyip Libya’yı kontrol etmektir. Çünkü Muammer Kaddafi’nin Cemahiriyesi Libya, stratejik coğrafi konumunun yanısıra dev bir doğalgaz ve petrol deposu ve altın madeni sayılıyor. Görünüşe bakılırsa, Türk Cumhurbaşkanı ve kendisi ile birlikte uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünden “kardeşleri”nin ağzını sulandıran da budur.

Müslüman Kardeşler’in genel mürşidi olan ama yıkılan o “ihtişamlı” Osmanlı devletini geri getirmeye çalışmak belki de Erdoğan’ın hakkıdır. Bundan başka, sadece Libya değil ona göre Osmanlı süvarilerinin atlarının nallarının değdiği her yeri Osmanlı mülkü ve kendisini de onun “mirasçısı” sayma hakkına sahip olabilir. Bu Osmanlı süvarileri yağma, egemen oldukları topraklarda halkların ve ulusların önde gelen kişilerine işkencede çok ileri gitmeleriyle biliniyorlardı. Buna maruz kalan uluslar arasında Osmanlıları uzun yıllar önce medeniyet, ilerleme ve kalkınmada geçmiş olan Arap ulusu da bulunuyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bile alay etmeye ve dünya medeniyetindeki rollerini inkar etmeye başladığı Araplar; Emeviler, Abbasiler ve Fatimiler döneminde olsun Osmanlı devletinden bin kez daha önemli “imparatorluklar” inşa etmişlerdi.

Uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Genel Mürşidi olması itibariyle, yüce Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) ve Hulefa-i Raşidin’in mensubu olduğu Arap ulusunun, Tarık bin Ziyad’ın önderliğinde daha sonra Cebelitarık adı verilen boğazı geçtiğini, İspanya’da Endülüs medeniyetini kurduğunu biliyordur. Kendisi bunu inkar edip, tanımazlıktan geliyorsa insaflı tarih kitaplarına, aralarında ünlü Oxford’un olduğu bütün Batılı üniversiterlere bakmalıdır. Oxford Üniversitesi, o çok geride kalan dönemde, uzun yıllar Arap Endülüs şehirlerinde dolaşan ve ülkesine bir dizi çocuk kitabıyla dönen bir İngiliz tarafından kurulmuş küçük bir okuldu. Eğitime bu kitaplarla başlayan okul daha sonra dünyanın en önemli üniversitelerinden bir haline geldi.

Araplar, büyük İslam dininden, Emevi, Abbasi ve Fatımi devlet ya da imparatorluklarından önce de büyük ve ileri devletler kurmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de başkenti Petra Antik Kenti olan Nebati Krallığı’dır. Bu krallığın toprakları Nakab ve Sina bölgelerini, mevcut Ürdün’ü ve Arap yarımadasının kuzeyini kapsıyordu. Tütsü Yolu üzerinde “stratejik” bir duraktı.

Yemen’den gelip Biladu’ş-Şam* (Levant), Mısır ve Akdeniz’e giden kervanların takip ettiği yolun kavşak noktasında yer alıyordu. Buna ilaveten Araplar, ünlü Gassaniler ile başkenti Hîre olan ve krallarının hakimiyeti Irak’a kadar uzanan Lahmîler devletlerini de kurmuşlardı. Elbette bu devletler İslam’dan uzun yıllar önce varlık göstermişlerdi.

Bunları zikretmekten kastımız, Türk kardeşlerimizi hafife almak değildir. Zira tarihsel olarak önce onlar bizden sonra da biz onlardan olmuştuk. Maksadımız, Osmanlılardan bahsederken kullandığı dilin kesinlikle kabul edilemez olduğunu Erdoğan’a anlatmaktır. Onların mirasçısı olduğu, Libya ya da başka bir yerde olsun bir zamanlar Osmanlı yönetimi altında olan yerlerin onun ve Türkiye’nin hakkı olduğu iddiasının kabul edilemez olduğunu anlamasını sağlamaktır. Çünkü bu durumda, Bizanslıların İstanbul’u, imparatorluklarının sınırları Yunanistan’a ulaşan ve bugünkü Ortadoğu’nun büyük bir bölümünü işgal eden Perslilerin de atalarının topraklarını geri almaya hakları olurdu.

Bu konuda kesin olan şu ki, Türk kardeşlerimizin çoğu, Erdoğan’ın yönelimlerine, tutumlarına ve beklentilerine egemen olmaya başlayan bu Osmanlı eğilimini desteklemiyorlar. Tarihin rotasını geriye çevirmenin mümkün olmadığını hatta imkansız olduğunu biliyorlar. Bu bölgede ve bir zamanlar Osmanlı devletinin uzandığı tüm toprakları geri almaya hakları varsa Arapların da İskenderun sancağını geri alma hakkına sahip olduklarını kabul etmeleri gerektiğini biliyorlar. Bu durumda Yunanlıların ve Bizanslıların bir zamanlar onların olan toprakları geri almayı iddia etme hakkına sahip olacaklarını biliyorlar. Aralarında Diyabakır’ın da olduğu birçok şehrin bir zamanlar Arap şehri olduğunu, bu çağda Erdoğan’ın yaptığı gibi eski defterleri açmanın sonunun kötü olacağını, gerçekten yıkıcı savaşlara ve çatışmalara yol açağını biliyorlar.

Erdoğan ve onunla birlikte bu eskimiş ‘teselli’yi destekleyen herkesin dikkate alması gereken bir şey var; o da Türkiye’nin kendisinin bölünme ve parçalanma olasılığı ile karşı karşıya olduğudur. Türkiye topraklarında siyasi ve demografik dengede önemli bir figür olan Kürtler de yaşıyor. Bir gün mutlaka bağımsızlıklarını kazanacaklar ve hak ettikleri bağımsız devletlerini kuracaklar. Aynı şekilde, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin 15’inci ili olan Arap İskenderun Sancağı da eninde sonunda Suriye’ye geri dönecektir. Sömürgeci Fransız yönetimi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında, 1939 yılında savaşta Müttefik devletleri desteklemesini garanti altına almak için İskenderun’u Türkiye’ye vermişti. Bölgenin Arapça olan İskenderun ismi daha Atatürk zamanında Hatay şeklinde değiştirilmişti.

Araplara İslam’ın yanısıra gerçekten büyük tarihi bağlar ve ilişkilerle bağlı Türk kardeşlerimiz için en iyisi, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in Genel Mürşidi olduktan sonra açtığı bu kapıları kapatmaktır. Çünkü Erdoğan’ın Osmanlı mülkü olarak tanımladığı topraklar sahiplerine geri dönmüştür. Osmanlılar artık tarih kitabının sona erip kapanan bir sayfasıdır. Libya, içerisinde Osmanlı değil – zira Osmanlı devletinin hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayanların hepsi Osmanlı sayılırdı- Türk asıllı azınlıkları da içeren Libya halkınındır. Zira bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her şey değişti ve eski dönem Osmanlılardan geride bir şey kalmadı. Dolayısıyla, Türkler ile Arap kardeşlerinin yapacağı en iyi şey, İslam ve Müslümanların halifesi olduğu gerekçesi ile – ki bu doğru değildir- Erdoğan’ın açtığı bu sıkıntılı sayfayı tamamen kapatmaktır.

Erdoğan’ın yalnızca uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Mürşidi olduğu için Müslümanların da halifesi olması hiçbir şekilde mümkün değildir.

*Bugünkü Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi içerisine alan geniş coğrafya (çn.)

ORJİNAL LİNK İÇİN TIKLAYIN

Erdoğan rejimi Türkiye’yi Libya’da ateşe mi atıyor?

Analiz

Biri şampiyon olacak biri düşecek

Süper Lig’de son 4 haftaya girildi. Zirve yarışı Başakşehir ile Trabzonspor’a kaldı. Şampiyonluk yarışını ise düşme hattındaki takımlar belirleyecek. Üsteki bir takım şampiyon olurken alttaki bir takım düşecek.

BOLD ANALİZ – Süper Lig’in 30. haftası tamamlandı. Ligin tepesi Başakşehir ile Trabzonspor’a kaldı. Dört maç sonra şampiyon takım belli olacak. İstanbul ekibi Turuncu-Lacivertli takım 2 puanlık avantajla bir adım önde. 61 puanlı Karadeniz ekibi yakın takipte. İki takımın mücadelesi son haftaya kadar sürebilir. Yarışın sonucunu belirleyen ise düşme hattındaki takımlar olacak. Fikstür gereği Trabzonspor, Başakşehir’i takip ediyor. 29. haftada Başakşehir, Galatasaray’la 1-1 berabere kalırken 30. haftada Trabzonspor Galatasaray’ı 3-1 mağlup etti. 31. haftada Turuncu-Lacivertli takım Denizli ile oynayacak. 32. hafta Trabzon, Denizli deplasmanına gidecek. İki takımda son üç haftayı düşme potasındaki takımlarla oynayacak (Denizli, Konya, Kayseri). İşte bu seri şampiyonu belirleyecek. Aynı şekilde düşme hattının kaderi de bu maçlara bağlı olacak. Aşağısı zirveden çekecek, yukarısı dibe itecek…

TRABZONSPOR ŞAMPİYONLUĞU HAKEDİYOR

Trabzonspor, Galatasaray’ı İstanbul’da 3-1 mağlup ederek şampiyonluk yarışından son maça kadar vazgeçmeyeceğini gösterdi. Geride kalan 30 haftada Bordo-Mavili takımın şampiyonluğu hakettiğini herkes kabul ediyor. Golcüsü Sörloth, kalecisi Uğurcan, maestrosu Sosa, genç yeteneği Abdülkadir Ömür ve Novak, Ekuban, Nwakaeme bir şekilde sezona damgasını vurdu. Karadeniz ekibi uzun yıllar sonra yarışın içinde bu kadar etkili ve coşkulu yer aldı. Ünal Karaman-Hüseyin Çimşir değişimi çok büyük hasar alınmadan atlatıldı. Kalan 4 maçta şampiyonluk kendi ellerinde değil. Ancak takım her hafta şampiyon gibi alkışlanmalı ve onurlandırılmalı…

OKAN BURUK SINAVI GEÇTİ

Başakşehir sezon sonunda şampiyon olsa da olmasa da Okan Buruk sınıfı geçti. Sezonun en iyi teknik adamı olduğunu kanıtladı. Gittiği her takımda bir şekilde iz bırakan genç çalıştırıcı, Abdullah Avcı sonrası teslim aldığı kadroyu aynı seviyede tutması hatta geliştirmesi takdire şayan. Sistem üzerine kurulu bir ekibi yeniden kurgulayarak yarışın içinde tutması becerilerini kanıtlaması açısından yeterli. Galatasaray camiasının Fatih Terim sonrası takımın başında Okan Buruk’u görmek istemesi de son üç yıldaki Okan Buruk hikayesinin gücünden gelmekte. Disiplinli çalışma, ileriyi ön görme, yeniliklere açık olma ve kenardaki sakin güç duruşu başarısının temel taşları. Aslında Buruk’un yükseliş hikayesi Galatasaray’da ayağı kırıldığında başlamıştı. “Eski haline zor döner” diyenlere bir yıldızın nasıl yeniden doğabileceğini sahalara geri döndüğünde futboluyla kanıtladı. Ve o günden itibaren merdivenlerin basamaklarını adım adım çıkmaya devam ediyor.

TERİM’İ SEVMEYEBİLİRSİNİZ AMA SAYGIYI DUYMAK ZORUNDASINIZ

Fatih Terim futbolu bıraktıktan sonra 1993 Akdeniz oyunları şampiyonluğu ile teknik direktör olarak futbol kamuoyunda hep yer buldu. 1996 İngiltere’deki Avrupa Şampiyonası ile de artık Türk futbolu içinde bir ekol oldu. Çeyrek asra sığan bir çok başarısı var. Milli Takım, Galatasaray, Avrupa, ve bir çok önemli kupa CV’sinde duruyor. Son iki sezonun şampiyonu ve 4 kupa sahibi Terim’i taktik-teknik açıdan eleştirmek mümkün. Tecrübeli çalıştırıcıya saygı duymak futbola saygı duymaktır. Karakterini, huylarını, yöntemlerini beğenmemek ayrı bir konudur. Yaptığı işi iyi yapması sadece alkışlanır. Bu sezon kötü başlayan Galatasaray’ı yeniden toparlayıp korona öncesinde şampiyonluğun en güçlü adayı haline getiren de kendisidir. Sonrasında hastalık, sakatlık ve Terim dışı gelişen bir çok tatsız konu Trabzonspor maçı ile şampiyonluk yarışını bitirdi. Başarısızlık ile ilgili bir soruya verdiği “Evet Galatasaray başarısız evet. Sebep A: Benim, Sebep B: Fatih Terim” cevabı bile onun büyüklüğünü göstermeye yeterli..

FERDİ KADIOĞLU BİR MAÇLA MI FUTBOLCU OLDU?

Türk futbolunun acı tarafı genç oyuncuların hep ıskalamış olması. 100’lerce genç oyuncudan bir iki tanesi kendisini gösterip ancak ilerleyebiliyor. Sergen Yalçın’ın Kayseri maçında hata yapan Rıdvan ve kaleci Ersin için ‘hata yaparak öğrenecekler’ sözleri çok önemli. Çünkü bu cümle gençlerin önünü açacak. 18-20 yaşındaki çocuklar 90 dakika oynayacak. Fenerbahçe’nin Göztepe ile oynadığı maçta 2 gol atan Ferdi Kadıoğlu’nun bu kadar yetenekli olduğu ilk defa mı fark edildi? Yoksa herkes kendini kurtarmak için bu çocukların üzerine basmayı mı tercih etti? Çünkü yaptıkları her hata onları oynatanlara yazacaktı. Günlük hesaplar, büyük başarıların önünü geçti yıllarca…Ferdi ve tüm gençler oynadıkça başarılı olacaklar ya da kendilerine başka yol çizecekler. Zaten yetenekli olup çalışmayanlar hep başka yol izledi. Yetenekli olup çalışanlar ise yıldız oldular.

PUAN DURUMU

SÜPER LİG 30. HAFTA SONUÇLARI

SÜPER LİG 31. HAFTA MAÇLARI

 

Okumaya devam et

Analiz

Akdeniz’de “Yüksek Askeri Şura” oyunları

Fransız gemisine radar kilitlemenin sadece NATO-Türkiye-ABD üçgeninde etkisi yok. Yaklaşan Yüksek Askeri Şura’nın dengeleri üzerinde etkisi de büyük.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Fransız Courbet gemisi 10 Haziran tarihinde Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulama girişiminde bulundu. Aynı gemi bir gün önce İrini Harekâtına komuta eden İtalyan Amiral tarafından verilen emir doğrultusunda Yunan Spetsai gemisi tarafından sorgulandı. Bu esnada gemiye refakat eden Türk savaş gemileri, geminin Türkiye Cumhuriyetinin korumasında olduğunu ve Libya’da bulunan Türk hastanesine medikal malzeme taşıdığını söyledi. Bunun üzerine İtalyan Amiral; İrini Harekâtı başka ülkeler tarafından refakat edilen ticari gemileri harekâtın kapsamı dışında tuttuğundan dolayı, görevi sonlandırdı.

Ticari gemilerin sorgulanması 2016 yılında alınan ve 5 Haziran 2020 tarihinde süresi bir yıl daha uzatılan, Libya’ya yönelik silah ambargosunun etkinlikle uygulanmasını düzenleyen BM Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin 2526 sayılı kararına dayanıyor. NATO ve AB, Sea Guardian ve İrini olmak üzere Akdeniz’de iki farklı deniz güvenlik harekâtı icra ediyor. Ancak Türkiye’nin karşı çıkması nedeniyle NATO, İrini Harekâtı’na destek vermiyor. Bu nedenle; Temmuz 2016 tarihinde denizde terörizm ile mücadele için Etkin Çaba Harekatı’nın yerine başlatılan Sea Guardian Harekâtına katılan gemiler, BMGK’nin 2526 sayılı karar doğrultusuna, silah kaçakçılığı yaptığından ve ambargoyu deleceğinden şüphelenilen gemileri NATO bayrağı altında sorguluyorlar.

Fransız gemisi Courbet 10 Haziran tarihinde üç Türk firkateyni tarafından korunan, refakat edilen Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulamak için, yüksek süratle Türk gemilerinin arasına girdi. Yayımlanan haritalara göre TCG ORUÇREİS’in 2000 metre pruvasından geçti. Fransız makamları bu manevra esnasında gemilerine atış kontrol radarıyla kilit atıldığını ve NATO angajman kurallarına göre düşmanca harekette bulunulduğunu iddia ettiler. Konu, Fransa tarafından NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda gündeme getirildi. NATO Genel Sekreteri toplantı sonrasında yaptığı açıklamada; bundan sonra yapılacak en doğru şeyin, öncelikle askeri makamlar tarafından konunun açığa kavuşturulması olacağını, söyledi.

30 Haziran tarihinde Fransa’nın NATO Daimî temsilcisi tarafından Genel Sekter’e yazılan mektupta, NATO’nun Türkiye yanlısı bir tutum izlediği ifade edilerek, Fransa’nın bundan sonra Sea Guardian Harekatı’na katılmayacağı ifade edildi. Bu açıklamadan sonra ismi açıklanmayan bir Türk askeri yetkilisi tarafından yapılan açıklamaya göre; Fransız gemisine kilit atılmadığı, daha doğru bir ifade ile Fransız gemisinin atış kontrol radarı ile traklanmadığı, sadece yapılan tehlikeli manevranın seyir emniyeti için atış kontrol radarı üzerindeki kamera ile takip edilerek kayıt altına alındığı bilgisi basına sızdırıldı. Peki, bu kadar hadise neden yaşandı, gelişmeler ne anlama geliyor?

KRİZLE SIKIŞAN TÜRKİYE YPG ŞARTINI ÇEKTİ

ABD ve Almanya her koşul altında Türkiye’nin NATO’da ve Batı ekseninde kalmasını istiyor. Rusya’nın Suriye’den sonra Libya’da da etkili olmasının önüne geçilmesi, Türkiye ve ABD arasındaki iş birliğine bağlı. ABD Senatosuna sunulan S-400 yasa tasarısı da bunun işareti olarak yorumlanabilir. Zira, ABD S-400 konusunda çözüm için Türkiye’ye alan açmaya çalışıyor. Türkiye uzun süredir onaylamadığı Polonya ve Baltık ülkelerinin savunulmasına yönelik NATO planına onay verdi.

YPG, NATO tarafından terör örgütü olarak tanınmadığına göre, Türkiye; anlaşılan Fransız iddialarına karşı ABD desteğinin alınması şartıyla plana onay vermiş. Fransa’da buna tepki olarak Sea Guardian Harekatı’ndan çekilmiş. Fransa son dönemlerde Avrupa’da Rusya ile iş birliğini de içeren yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olacağı şüpheli olsa da ABD’nin yeterince tepkisini çekmişe benziyor. Fransa bu tutumuna devam ettiği müddetçe, ABD ve Türkiye daha fazla yakınlaşacaktır.

İç politikada, ABD ve Türkiye’nin yakınlaşması Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın daha fazla güçlenmesine neden oluyor. Hulusi Akar güçlendikçe, kendisine TSK’yı daha fazla kontrol altına alabilecek alan açıyor. Ulusalcı subayların yoğunlukta olduğu Deniz Kuvvetleri ise “Gölge Deniz Kuvvetleri Komutanı” Cem Gürdeniz ’in kontrolü altında. Daha önce Norveç’te NATO tatbikatı esnasında yaşanan kriz kamuoyunun malumu. Fransa ile yaşanan krizin içinde Cem Gürdeniz ne kadar var araştırılması gereken bir konu.

Fransız gemisi ile yaşanan hadiseyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin NATO Daimî Temsilciliği tarafından hazırlanan krokiye göre; COURBET gemisi ile ORUÇREİS arasındaki en yakın mesafe 2000 metre. Açık denizde gündüz koşullarında bu mesafe de göz ile her şey görülebilir. Üstelik askeri gemilerde diğer savaş gemileri ile yaşanabilecek taciz ve yakın manevra faaliyetlerini kayıt altına almak için video kameralar bulunuyor. Bunu yanında, TCG ORUÇREİS’te asimetrik tehditleri tespit ve takip için hem limanda hem de seyirde kullanılan, 360 derece kaplama sağlayan kapalı devre kamera sistemi de mevcut.

Fransız gemisi tarafından düşmanca niyet olarak algılanacak, angajman öncesi son safha olan hedeflenme faaliyetini çağrıştıracak şekilde, atış kontrol radarını gemi üzerine yönlendirerek video kaydı almayı, iyi niyetle açıklamak mümkün değil. Üstelik Türkiye burada kendi bayrağını taşıyan bir gemiye refakat etmiyor, koşulların hassas olduğu ortada. Fransız gemisinin BMGK kararına göre sorgulama hakkı var. Buna rağmen haklı iken haksız duruma düşmek pahasına böyle hamlenin yapılması, “acemilik”le açıklanamaz.

Askeri yetkili tarafından yapılan “kamera” açıklaması uluslararası düzeyde inandırıcılıktan uzak. Çünkü traklama yapıldıysa, Fransız gemisinin elinde elektronik yayımları tespit eden Elektronik Harp Cihazı tarafından alınan kayıtlar vardır. Fransa bu konuyu Türkiye’ye ilave yaptırımların görüşüleceği 13 Temmuz’da yapılacak AB Dışişleri Bakanları Zirvesinde gündeme getirebilir.

Çıkartılan bu kriz Yüksek Askeri Şura etkisinde de değerlendirilmeli. Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Libya’ya ne olduğu belli olmayan bir yük taşıyan bir gemi ve o gemi ekseninde uluslararası bir kriz çıkartan askeri personel var. Konunun hem Erdoğan’ın gözüne girmek hem de uluslararası düzeyde Türkiye-NATO gerilimi çıkartarak TSK içinde dengeleri etkileme yönü var.

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Okumaya devam et

Analiz

Her şey MGK kararıyla başladı: Cemaate karşı gayri nizami harp

Her şey Milli Güvenlik Kurulunda Cemaat’in Kırmızı Kitap diye bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne girmesiyle başladı. Artık kullanılan yöntemler hukuki değil gayri nizami harp yöntemleriydi…

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – 15 Temmuz’da yaşanan olaylar ile ilgili olarak ortaya çıkan yeni bilgi ve belgeler, darbe girişimi olarak lanse edilen faaliyetlerin aslında; daha önce Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’da alınan kararlar doğrultusunda, düşman olarak tanımlanan bir yapının Erdoğan iktidarı eliyle yok edilmesine zemin hazırlamak için hazırlanan istihbari bir operasyon olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’nin yakın tarihinde kim MGK tarafından devlet düşmanı olarak belirlenmişse ona karşı hukuk askıya alınmış, gayri nizami harp yöntemleri uygulanmıştır.

 Benzer şekilde yaklaşık iki yıl resmi olarak süren ve daha sonra fiili olarak devam eden olağanüstü hal (OHAL) uygulamaları ile Türkiye’de normal hukuk düzeni askıya alındı ve bir anlamda “savaş hukuku” düzenine geçildi. Ancak uygulanan “savaş hukuku” aslında hukuksuzluğun üzerini örtmek için gerçekte var olmayan, varmış gibi devamlı gündemde tutulan ne evrensel savaş hukuku normları, ne de İslami savaş hukuku normları ile izahı mümkün olmayan bir kavram. İnsanların mallarının müsadere edilmesi, işkence, adam kaçırma, aile fertlerinin çeşitli şekillerde cezalandırılması ve iş bulma imkanlarının kısıtlanması gibi uygulamaları savaş hukuku bile meşru görmüyor. O zaman son 5 yılda Türkiye’de yaşananları ne ile açıklayacağız.

Terörle mücadele ve insan hakları arasında çok kırılgan bir ilişki bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 15. maddesi, savaş ve devletin güvenliğini tehdit eden olağanüstü bir durum karşısında, üye devletlere Sözleşme’de yer alan insan haklarıyla ilgili bazı hükümleri askıya alma yetkisi veriyor. AİHS’nin 15. maddesinin birinci bendine göre; “Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme ’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.” Ancak Sözleşme’nin diğer maddelerinde “İşkence Yasağı”, “Kanunsuz ceza olmaz” ve “Yaşam hakkı gibi temel hakları bu kasamın dışında tutuluyor.

AİHS göre 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL Hukuksuz

AİHM’sinin 15. Madde kapsamında verdiği kararlar incelendiğinde (İrlanda ve Birleşik Krallık (1978)), OHAL ilan etme konusunda devletlerin kararlarına müdahil olmadığı görülüyor. Karar metinlerinden anlaşıldığı kararıyla devletlerin kendilerine yönelik tehdidi değerlendirme konusunda en doğru kararı verebileceği varsayımı. Bu durum tek istisnası AİHM‘in “Yunan Davası (Greek Case)” olarak bilinen davada, 1967’de mevcut hükumeti devirerek iktidara gelen askeri cuntanın ilan ettiği OHAL uygulamasına gerek olmadığı yönündeki kararı. AİHM’e göre olağanüstü halin ilan edilebilmesi için:

  1. Tehlikenin gerçek ve yakın olması
  2. Bütün ülkeyi ilgilendirmesi
  3. Toplumun örgütsel yaşamının devamının tehdit altında bulunması
  4. Ve normal tedbirlerin tehdit karşısında yeterli olmaması.

Bu davada AİHM darbe ile kontrolü ele geçiren askeri cuntanın, kötü niyet ile hareket ettiğine kanaat getirdiği ve yukarıdaki şartların oluşmadığını düşündüğü için OHAL ilanına gerek olmadığına karar verdi.

Türkiye’de hükumetin tamamen kontrolü altına giren medyanın da etkisi ile 15 Temmuz’da yaşananlar, hain bir darbe girişimi olarak takdim edildi. TBMM’nin perdelere ve televizyonlara zarar verilmeyecek şekilde F16’lar ile bombalanması ve akşam trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde Boğaziçi Köprüsü’nün askerler tarafından kapatılması, Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden “askeri darbenin” en önemli faaliyetleri olarak gösterildi. Doktora tezinde Türkiye ve dünyada yaşanan bütün darbeleri inceleyen Prof. Dr. Nurşen Mazıcı katıldığı bir televizyon programında “15 Temmuz Askeri darbe değildir. Bu olay kime yaradı ise fail odur.” İfadesini kullandı.

Dolayısıyla, AİHM’nin 15. Maddesi ve “Yunan Davası” olarak bilinen davada verilen karar çerçevesinde 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de OHAL ilanını gerektirebilecek bir durum yaşanmadı, şartlar oluşmadı. Bunun en büyük delili de binlerce insanın tutuklanması ve yüz binlerce insanın mesleğinden ihraç edilmesine rağmen, tek bir şiddet olayı yaşanmadı.

Aksine AİHS’nde OHAL süreçlerinde bile kapsam dışında tutulan işkence yasağı devlet eliyle ihlal edildi. 15 Temmuz gecesi Hulusi Akar’ın yanında bulunan emir subayı Levent Türkkan’ın maruz kaldığı akıl almaz işkenceler ve işkenceden geçirildikten sonra merdivene dizilen generallerin çekilen fotoğrafı, nezarethaneler ve hapishanelerde binlerce insanın maruz kaldığı kötü muameleler yaşanan sürecin ne olduğunun belirgin delili.

Türkiye Uluslararası İnsani Hukuk Kuralarına Göre Suç İşliyor

İşkence yapılması Uluslararası İnsani Hukuk (International Humanitarian Law)’un kurallarını düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri’nde de yasak. Buna göre; savaş esnasında dahi çeşitli işkence teknikleri kullanılarak savaş esirlerinden bilgi alınması, gayri insani muamelelere maruz bırakılmaları, insan onuruna yakışmayacak şekilde teşhir edilmeleri suç olarak tanımlanmış. Devletlere savaş esirlerinin can güvenliğini sağlama yükümlülüğü verilmiş. Savaş esirlerinin etnik kökenleri, dinleri, cinsiyetleri, politik görüşleri ve diğer özelliklerini ortaya çıkaracak şekilde sınıflandırmaya tabi tutulmaları yasaklanmış Düşman topraklarında bulunan 5 yaş altı çocuklar, hamile kadınlar ve 7 yaşından küçük çocuğu olan anneler, koruma altında alınmış. Türkiye’de şu anda savaş esirlerine uygulanmayacak muameleler kendi vatanında insanlara uygulanıyor. İnsanların savaş esiri kadar dahi hakkı yok.

İslam Hukuku Yapılan İşkenceler Konusunda Ne Diyor?

Türkiye’de yaşananları İslam hukuku açısından incelendiğinde bambaşka bir manzara karşımıza çıkıyor. Abdullah Said, İnsan Hakları ve İslam kitabında, açıkça ortaya koyduğu üzere Hz. Muhammed, savaş esnasında esir alınan insanlara insanca muamele yapılmasını, yiyeceklerin ve giysilerin paylaşılmasını öğütlüyor. Ayrıca hiçbir hal ve koşul altında hatta savaşta bile anne ile çocuğun birbirinden ayrılamayacağı kayıt altına alınıyor. Zira, İslam hukukunda savaş ile ilgili kısıtlayıcı kaideler oldukça sert. Ancak belli şarlar oluştuğunda İslam hukukuna göre; meşru yöneticiye isyan edenlerle savaş yapılabiliyor. Hz. Muhammed döneminde buna benzer bir iç isyan yaşanmadığı için özellikle Hz. Ali dönemlerinde yaşanan iç isyanlar karşısında devletin takındığı tutum oldukça aydınlatıcı.

Hz. Ali, kendisine isyan eden Haricilere; “İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim” demiştir. Haricilerin sahabelerden Abdullah b. Habbab b. Eret ve eşini şehit etmeleri üzerine, Hz. Ali hemen harp ilan etmemiş, bu olayda sorumluluğu olanların cezalandırılmasını talep etmişti. Ancak Haricilerden olumlu yanıt alınamaması üzerine savaş ilan edildi.

İslam hukukunda, savaşta uyulması gereken kurallar detaylı olarak açıklanmıştır. Hz. Muhammed (sav)’in bir hadisine göre “Bu grubun yere düşen yaralısına dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez”. Hz. Ali, Haricilerden esir olarak alınanların sadece savaş aletine el konulabileceğini, esirlerin diğer mallarının yasal mirasçılarına ait olduğunu ifade etmiştir. Zira, Hz. Muhammed Veda Hutbesinde kendi gönül rızası olmadan bir Müslüman’ın malına el konulamayacağı belirtilmiştir. İslam hukukuna göre de savaş esnasında işkence yasaklanmıştır. Hz. Muhammed (sav) gönderdiği bir birliğin komutanına şunları söylemiştir: “Allah adına savaşın. Allah’ı inkar edenlerle savaşın. Savaşın ancak aşırıya gitmeyin. İşkence yapmayın”.

Evrensel hukuk ve İslam hukukunda savaşta uyulması gereken kurallar incelendiğinde, Erdoğan rejiminin 15 Temmuz ile ilgili görüşlerinde haklı bile olsalar, 15 Temmuz sonrasında yaptığı fiillerinin savaş hukukunda bile yerinin olmadığı açıkça görülüyor. Türkiye’de halen Hamile kadınlar tutuklanıyor. Bazıları polis kontrolünde hastanede doğum yaparak tekrar hapishanelerine gönderiliyor. Yüzlerce anne, bebekleri ile kalabalık koğuşlarda yaşamaya ediliyor. İnsanlar gerekeli tedavileri yapılmadığı için cezaevlerinde ölüyor. İş adamlarının şirketlerine kayyumlar atanarak, sahip oldukları mallar iktidar yandaşlarına peşkeş çekiliyor. İşkence yaygın bir uygulama haline geldi ve aile bireylerini de kapsayacak şekilde genişletiliyor. Aile bireylerinden sadece bir kişinin suçlanması nedeni ile pek çok insan mesleklerini kaybetti. Birçok insan kaçırılarak aylarca işkenceye tabi tutuldu.

Sözün özü; savaş esnasında bile yasaklanan tüm bu fiiller, Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini devam ettiren ve her fırsatta İslam ile ilgili hususlara vurgu yapan bir siyasi iktidar döneminde meydana geldi. Erdoğan rejimi bir taraftan, İslam dinini ve evrensel hukuk normlarını kitlelerin desteğini kazanmak için bir enstrüman olarak kullanırken, diğer taraftan ise dünya tarihinde eşine az rastlanacak bir şekilde yüz binlerce masum insanı, savaş hukukunda bile yasaklanan uygulamalara maruz bıraktı.

Artık adını koyalım! Türkiye’de devlet, bir kesimi düşman olarak kabul ederse hukuk askıya alınır, gayri nizami harp yöntemleri devreye girer, soykırım uygulanır, kimse de sesini çıkaramaz. Hakikati savunamıyorsunuz bari tiyatro yapmayın, adını doğru koyun…

Okumaya devam et

Popular