Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bebeğiyle tutuklu Semanur Kütükçü: “Oğlumla psikolojik şiddete karşı savaşıyoruz”

Bebeğiyle 21 aydır tutuklu Semanur Kütükçü, ‘kadına ve çocuğa şidddete hayır’ diyenlere seslendi, hapis ortamında kendisini teselli eden oğlunu ve yaşadıklarını anlattı.

BOLD ÖZEL – 3 yaşındaki oğlu Kerem Sabri ile birlikte Kırıkkale Keskin Cezaevinde kalan Semanur Kütükçü (33), HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak “Oğlumla özgürlüğüme kavuşmak istiyorum” dedi.

8 AYLIKKEN GÖZALTINA ALINDIM

8 aylık hamileyken 26 Eylül 2016’da gözaltına alındığını ifade eden Kütükçü, “O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.” ifadelerini kullandı.

BİR SÜRÜ KADIN YATIYOR, SEN DE YAT

Kerem Sabri 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de tekrar tutuklanan Kütükçü, mahkemede çocuğuna bakacak kimsenin olmadığını söylemesine rağmen hakimin ‘içeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat’ kanaatiyle tutuklama kararı verdiğini ve bebeğiyle Uşak Cezaevine gönderildiğini belirtti ve “Oysa o dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.” diye yazdı.

MEB’e bağlı bir yurtta çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Semanur Kütükçü, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 11 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Semanur Ketenci ve oğlu Kerem Sabri.

SÜREKLİ ENFEKSİYON KAPIYOR

Duvarları rutubetten akan, 20 kişilik bir koğuşta yaşadıklarını söyleyen Kütükçü, oğlunun sağlık sorunlarını mektubunda şöyle açıkladı:

“Tozdan gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.”

AĞLAMA ANNE, EVE GİTMEMİZE AZ KALDI

Denetimli serbestlikle bırakılması için gerekli makamlara dilekçe yazdığını belirten Kütükçü, 3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıklarını ise 14 maddede sıraladı.

– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.

– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.

– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.

– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.

– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.

– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.

– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.

– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.

– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.

– Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.

– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunun fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.

– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.

– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.

– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.

Kerem Sabri cezaevine girmeden önce.

KADINA, ÇOCUĞA ŞİDDETE HAYIR DİYENLER NEREDE?

Semanur Kütükçü, mektubunu, kadına ve çocuklara yapılan şiddet konusunda hassas olduğunu düşündüğü topluma seslenerek bitiriyor: “Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.”

3 YAŞINDA BİR ÇOCUK, 33 YAŞINDA BİR ANNE

Semanur Küçükçü’nün 13 Ocak 2020’de yazıp “3 yaşında bir çocuk, 33 yaşında bir anne” diye imzalayarak Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderdiği mektubun orijinalini sunuyoruz:

Sayın milletvekilim, hapishanedeki mağdur olan kişilerle ilgili yaptığınız çalışmalarınız bizi memnun ediyor. Bir nebze de olsa bizleri birileri düşünüyor diye seviniyoruz.

Binlerce insan gibi ben de naçizane size mağduriyetimi paylaşmak istiyorum. Sizlerin vesilesiyle oğlumla özgürlüğümüze kavuşmak istiyorum.

26 Eylül 2016 tarihinde Milli Eğitime bağlı olan bir yurtta sigortam olması nedeniyle 8 aylık hamile iken Antalya’da gözaltına alındım. O durumdayken Uşak’a gönderildim. 9 gün gözaltında kaldım. Haftada 2 gün imza ile serbest kaldım. 19 ay boyunca imzama riayet ettim, minik bebeğimle birlikte. Onu karakol yollarında büyüttüm (karakol çalışanları şahittir). Şimdi de hapishane köşelerinde büyütmeye çalışıyorum.

Oğlum 16 aylık iken, 17 Mayıs 2018’de mahkemede çocuğuma bakacak başka kimsenin olmadığını söylememe rağmen hakimin “İçeride bir sürü kadın yatıyor biraz da sen yat” kanaatiyle tutuklanarak bebeğimle Uşak Cezaevine gönderildim. 7 yıl 11 ay gibi yüksek bir ceza aldım. O dönemde çocuğu küçük olduğu için bırakılan birçok kadından biri de ben olabilirdim.

3 ay sonrasında ailemin Ankara’da ikamet etmesinden dolayı Keskin Ceza İnfaz Kurumuna oğlumla sevk oldum. Oğlum da benimle birlikte 21 aydır tutuklu ve şu an 38 aylık.

20 kişinin yaşadığı bir koğuşta tozdan dolayı gözleri sürekli enfeksiyon kapıyor, defalarca ilaç kullanmama rağmen bu sürekli nüksediyor. Rutubetten duvarları akan bir koğuştayız. Ve şu soğuk kış günlerinde sürekli üşütüyor, karın ağrısı yaşıyor, kronik bronşitten dolayı da sürekli antibiyotik kullanıyoruz. Tuvalet eğitimi vermeye çalıştığım şu dönemde kalabalık ve soğuktan dolayı çok zorlanıyorum. Bundan dolayı daha çok çamaşır kirletiyor ve çamaşırları yıkamak ve kurutmak bu ortamda çok zor oluyor.

Erkek çocuğu olduğu için enerjisini atamıyor. Hareket kısıtlılığı, koşmak, oynamak, zıplamak istiyor. Onu sadece yatak üzerinde oynatabiliyorum. Bu onun için yeterli olmuyor. Ona yetememe düşüncesi, buradaki imkansızlıkları da düşündüğümde beni de bir anne olarak ruhen ve bedenen çok yıpratıyor ve bunalıyorum. Yine kendisi de buradaki insanların yaşadığı olayları, üzüntüleri gördükçe psikolojisi bozuluyor, hırçınlaşıyor, ağlıyor.

Cezaevinde her şey sayılı ve izinli olduğu için ve erkek cezaevi olduğu için extra yapılan olumlu hiçbir şey yok.

3 yaşındaki bir çocuğun cezaevinde yaşadıkları:

– Cezaevinin tüm olumsuz durumlarına şahit olan bir çocuk.

– Yetişkinlere verilen yemekle beslenen bir çocuk.

– Halıya basamayan, terliğini ayağından çıkaramayan bir çocuk.

– Tek kişilik ranzada 21 aydır annesiyle düşmemeye çalışarak yatan bir çocuk.

– Kreşe gidemeyen, koğuştan sadece açık görüşlerde ve revire giderken çıkabilen bir çocuk.

– Kendi imkanlarımızla temin ettiğimiz kitaplarla her şeyi (hayvanları, bitkileri) öğrenmeye çalışan bir çocuk.

– Az sayıdaki oyuncaklarla sürekli oynamaya çalışan bir çocuk.

– Hayali kaydıraktan kayan, kalemiyle tahterevalliye binmeye çalışan, gazetedeki araba resimlerinin üzerinde oturan, hayali asansöre binen bir çocuk.

– Yaşıtlarını göremediği için buradaki teyzelerini arkadaşı sayıp onların peşinde “benimle oyna” diye koşan bir çocuk.

-Her şeyin izin dahilinde yapıldığını fark eden, TV’de kitap seçen çocukları gördüğünde “Anne bak onlar izinsiz dokunuyor kitaplara” diyen bir çocuk.

– Canı bir şey istediğinde “Anne bana bunu al” değil de “Anne bana şunu fişi yazar mısın?” diyen bir çocuk.

– Sürekli “Anne artık buradan çok sıkıldım ne zaman eve gideceğiz diyen bir çocuk.

– Annesi ağlarken “Anne az kaldı eve gitmemize ağlama” diye annesini teselli eden bir çocuk.

– Ve bunların hiç birisini yaşamaması gereken, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir çocuk.

Kadına ve çocuğa şiddetin önemsendiği, medyada konuşulduğu bu dönemde, şiddet sizlerin de bildiği üzere sadece dövmek, vurmak değildir. Suçsuz olduğu halde şu yaşadıklarımız da bize karşı yapılan psikolojik bir şiddettir. Şu an oğlumla bu psikolojik şiddete karşı savaşmaya çalışıyoruz.

Geleceğimiz olan çocukların bu yaşta yaşadığı travmalar bütün hayatını olumsuz etkilemesinden korkuyorum ve sesimi kimseye duyuramama üzüntüsü içindeyim.

Gerekli mevkilere de en ağır denetimli serbestlik şartlarını da kabul ederek (bunu çocuğum için istediğimi belirterek) talepte bulunmama rağmen olumlu olumsuz bir dönüş olmamıştır.

Bu yazdığım mağduriyetler emin olun ki sadece kalemime dökebildiklerimdir.

Oğlumla sesimizi duymanızı ve duyurmanızı istiyorum. Maalesef sizden başka bunu yapacak kimse yok.

Sizden isteğim ev hapsi bile olsa en azından çocuğumu bu ortamdan kurtarıp onu mutlu etmek ve ev ortamında büyütmek istiyorum.

Göstereceğiniz ilgiden dolayı şimdiden teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

13 Ocak 2020
3 yaşında bir çocuk, Kerem S. Kütükçü
33 yaşında bir anne, Semanur Kütükçü

Kızım koğuşta dizanteri oldu, 3 kez acile götürdüm, ilaçları verilmedi

BOLD ÖZEL

Almanya’da mesleğine geri dönen akademisyen Günebakan: Korkuyu, saklanmayı bırakın

KHK’lı akademisyen Günebakan, salça sattı, taksicilik yaptı, Meriç’i yüzerek geçti şimdi Almanya’da ve Türkiyeli mültecilere seslendi: “Korkuyu bırakın”

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.

Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.

Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.

KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”

DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN

İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:

“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.

Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’

Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”

İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.

“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”

Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:

“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.

İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.

Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”

AYAKTA KALMA YILLARI

Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:

“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”

MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM

Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:

“Haritaları inceledim nereden geçerim diye.  Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.

Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.

Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.

Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.

ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ

Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.

Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım.  Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.

Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”

“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”

Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”

“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor.  Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.

Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”

“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”

“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.

Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”

İslam Günebakan doktorasını tamamlayacağı üniversitenin önünde.

“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”

“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.

Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.

Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”

“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”

Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:

“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.

Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.

Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.

Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Hasta tutuklu Lütfi Koç: “Beni burada öldürecekler”

Tutuklu Lütfi Koç’un son telefon görüşmesinden: “Beni burada öldürmek istiyorlar. Nasıl olsa hastalığı var; böyle gebersin gitsin, diye düşünüyorlar.”

BOLD – Menemen Cezaevinde tutulan hasta tutuklu Lütfi Koç, cezaevinden eşi Züleyha Koç’la yaptığı son telefon görüşmesinde, “Beni burada öldürecekler.” dedi. 29 Nisan 2019 tutuklanan Lütfi Koç, Haziran 2019’dan bu yana kolonoskopi ve endoskopi sırası bekliyordu. İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesinde göründüğü doktor, “Kanserden şüpheleniyorum, 3 gün sonra sizi kolonoskopi ve endoskopi için çağıracağım” dedi. Ancak Lütfi Koç’un tedavisi ve tetkikleri yarım bırakıldı. Beynindeki iki kist için de yapılması gereken tetkikler halen yapılmış değil.

Lütfi Koç eşiyle yaptığı son telefon görüşmesinde karnının sağ tarafının şiştiğini, cezaevi doktorunun “anormal” demesine rağmen hastaneye sevk edilmediğini belirtti ve “beni burada öldürecekler” dedi.

Lütfi Koç şöyle konuştu:

“Bir haftadır acile çıkıyorum. Üç dört defa çıkmaya çalıştım çıkarmadılar. Karnımın sağ tarafı davul gibi şiş ve geçmiyor. 12-13 saat hiç durmadan geğiriyorum kusuyorum. ‘Hastanede bekleyen testlerim var. Doktor kanserden şüphelenmişti, tetkiklerim bekliyor’ diyorum ama umursamıyorlar. En sonunda revire çıkardılar. Doktor çok ilgisiz. Korona sebebiyle ancak ölümcül durumda beni hastaneye gönderebileceğini söyledi. Karnımdaki şişliği gösterdim. Karnımın sağ tarafı sol tarafından iki kat şiş belirgin. Anormal diyor ama sevk etmedi. Benim acil hastaneye çıkmam gerekiyor. Durumum iyi değil. Öğlen ikiden gece dörde kadar geğirir mi bir insan. Birkaç defa da kustum. Geğirmekten yoruldum. Beni buradan çıkarmak istemiyorlar, ölsem kimsenin umurunda değil. Beni burada öldürmek istiyorlar. Nasıl olsa hastalığı var böyle gebersin gitsin hastalığıyla diye düşünüyorlar. Hala yerde yatıyorum.”

Lütfi Koç ve engelli oğlu Muhammet Yahya.

SAVCIYA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİL

Eşinin durumuyla ilgili dilekçe vermek için avukatıyla iki haftadır savcıya ulaşmaya çalıştığını söyleyen Züleyha Koç, “Avukat iki haftadır defalarca adliyeye gitti. Savcı yok. Tek çaremiz duyarlı hak savunucularının sesimizi duyması” dedi.

ENGELLİ ÇOCUĞU VAR

Biri ağır engelli olmak üzere iki hasta çocuğu, 80 yaşındaki annesi ve cezaevinde durumu giderek ağırlaşan hasta tutuklu eşi için adalet isteyen Züleyha Koç, mahkemeye gönderdiği mektupta şunları yazmıştı:

“Ben Züleyha Koç, ağır engelli annesiyim. Epilepsi nöbetleri olan oğlum yüzde 100 ağır engelli. 4 yaşında. Aynı zamanda görmüyor, konuşamıyor, yürüyemiyor, devamlı gergin ve güvende hissetmek için sürekli el tutmak istiyor. Uyku düzeni yok, bakıma muhtaç, devamlı birinin yanında olması gerekiyor. Her an nöbet geçirebiliyor. Kızım 11 yaşında. Doğduğunda rahatsız doğdu. Çok zor günler atlattık. Onu hayata kazandırdık derken 10 yaşında kas rahatsızlığı başladı. Musküler Distrofi (Çocuklarda görülen kas erimesi) tanısı ile takibe alındı. Hastaneler, uykusuz günler-geceler, eşimle birlikte yardımlaşarak geçirdiğimiz bu hayat mücadelesinde yalnız kaldım. Çok zor durumdayım, ayrıca evin tek çocuğuyum. 80 yaşındaki anneme bakmak zorundayım. Hayat iyice zorlaştı. Lütfen kalbinizle, vicdanınızla merhamet edin. Sizin de çocuklarınız, eşiniz, anneniz vardır. Kendinizi benim yerime koyun. Eşim 29 Nisan’da çocuklarıyla dahi kucaklaşmadan geri gelirim diye çıktığı evine geri dönemedi. Kendi ayaklarıyla gittiği mahkemede tutuklandı. Sizden rica ediyorum, çocuklarımı gözü yaşlı, boynu bükük bırakmayın. Bizim yardıma, desteğe, babamıza ihtiyacımız var. Bu yardım talebimizi geri çevirmeyin. Çok perişan bir anne, bir kadın olarak sizlerden rica ediyorum. Bitmiş durumdayız.”

Züleyha Koç ve çocukları.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Sağlık durumu kötü: Tutuklu öğretmenin böbreğinde kanama başladı

İki hafta önce böbreklerinde kanama başlayan Birgül Bulut’un sağlık durumu ciddi. Bold Medya’ya ulaşan oğlu Serdar Bulut, sesinin duyurulmasını istedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Korona salgını başladığından bu yana hasta tutukluların sağlık hizmetlerine ulaşması daha da zorlaştı. Birçok hasta, 14 gün tek başına, karantinada kalmayı göze alamadığı için hastaneye gitmek istemiyor. Cezaevi yönetimleri ‘hasta kendisi istemedi’ diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Bazı cezaevlerinde hastalar istese bile sevk yapılmıyor.

İki buçuk yıldır hapiste olan kimya öğretmeni Birgül Bulut (47), iki hafta önce başlayan böbrek kanaması nedeniyle cezaevinde zor günler geçiriyor. Karantina nedeniyle hastaneye gitmek istemeyen Bulut’a cezaevi doktoru “Böbreklerini kaybedebilirsin, bir daha kanama olur veya devam ederse seni hastaneye götürmek zorunda kalacağız” dedi. Buna rağmen tahliyesi için herhangi bir işlem yapılmadı.

GÖZALTINDA ASTIM KRİZİ

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kimya doktora yaparken tutuklanan Bulut’un hastalıkları tutuklandığı 4 Aralık 2017’den itibaren yavaş yavaş artı. Gözaltında iki kez astım krizi geçirdi. Hipertansiyon, astım, kan pıhtılaşma bozukluğu, ileri derecede kansızlık ve hemoroid, kalp ritm bozukluğu olmak üzere raporlu hastalıkları mahkemede dikkate alınmadı. İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay da raporları görmezden geldi.

4 Aralık 2017’de Erzurum’da tutuklanan Birgül Bulut, gözaltındayken polisin kötü davranması sonucu iki kez astım krizi geçirmişti.

AVUKATIN AMBULANS ÇAĞIRMASINA BİLE İZİN VERMEDİLER

Cezaevinde psikolojisi de bozulan Birgül Bulut’un oğlu Serdar Bulut, “Annem cezaevine girdiğinden beri çok ciddi sağlık problemleri yaşıyor. Gözaltında 2 defa astım krizi geçirdi. Avukatın ambulans çağırmasına bile izin vermediler. Cezaevinde bir kere kalp krizi riski geçirdi. Bacağına pıhtı attı. Hipertansiyon, astım, kan pıhtılaşma bozukluğu, ileri derecede kansızlık ve hemoroid, kalp ritm bozukluğu olmak üzere raporlu hastalıkları var. Bir ay önce de dişlerini ve diş etlerini iltihap kapladı.” dedi.

KANAMA DEVAM EDİYOR

Annesinin böbrek kanamasının devam ettiğini belirten Serdar Bulut, “İlk defa 2019 sonunda olmuştu ve 2 hafta önce tekrar başladı. Kanaması olduğu halde 14 gün hücrede karantinada kalmamak için hastaneye gidemiyor. Cezaevi doktoru böbreklerini kaybedebilirsin, bir daha kanama olur veya devam ederse seni hastaneye götürmek zorunda kalacağız, demiş.” ifadelerini kullandı.

20 İLAÇ KULLANIYOR

Cezaevinde psikolojisi de bozulan Birgül Bulut, tüm hastalıkları için günde toplam 20 ilaç kullanıyor. Serdar Bulut: “Belirttiğim hastalıklar ve onlara ek olarak mide koruyucuları ve birçok psikiyatrik ilaçlarla birlikte 20 çeşit ilaç içiyor. Raporlara rağmen Yargıtay dosyasını onayladı.”

“SONUM AKIL HASTANESİ”

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na birkaç ay önce mektup gönderen Birgül Bulut, “47 yaşında bir anneyim. Eşim de tutuklu. 3 çocukla gelirsiz ortada kaldık. Yuvamız dağıldı. Ağır psikiyatri ilaçları kullanıyorum. Cezaevinde kalmaya devam edersem sonum akıl hastanesi! Her görüşte hüngür hüngür ağlayan çocuklarım, ah çocuklarım!” demişti.

ANNE-BABA AYNI CEZAEVİNDE

DOKTORA HOCASI TEHDİT ETTİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında 4 Aralık 2017’de tutuklanan Birgül Bulut, 8 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından 3 Mart 2020’de onaylandı. Birgül Bulut, tutuklanmadan önce Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kimya üzerine doktora yapıyordu. Aynı zamanda özel dershanelerde öğretmenlik yapan Bulut, tanık ifadeleri nedeniyle tutuklandı. Doktora hocasının tehditleri üzerine eğitimini yarında bıraktı. Serdar Bulut, “Annemin doktora hocası ‘benim terörist öğrencim olamaz’ diye hakaretler etmişti. O zaman babam tutukluydu. Annemi doktora programından çıkması için tehdit etti. Çıkmazsan ben şikayet ederim demişti. Annem diretti. Dondurmayı denedi. Ama sonra allem ettiler, kullem ettiler çıkmak zorunda kaldı.”

Eşi Hikmet Bulut da Erzurum T Tipi Cezaevinde 1 Nisan 2016’dan bu yana tutuklu. İlk başta 18 yıl hapis cezası verilen Hikmet Bulut’un cezası daha sonra 13 aya düşürüldü. Dosyası Yargıtay aşamasında.

Babalarından 4 yıl, annelerinden 2,5 yıldır ayrı olan Bulut çiftinin 19, 13 ve 8 yaşında olmak üzere iki oğlu, bir kızı bulunuyor.

 

Birgül Bulut’un küçük kızı Hilal, Mart 2018’de annesinin serbest bırakılması için “Bize yardım edin” çağrısı yapmıştı. Birgül Bulut, biri 23 Mart 2018’de olmak üzere resmi makamlara defalarca mektup yazarak sağlık durumunu anlattı.

Almanya’da maden işçiliğinden memleket zindanlarına Celal amcanın hayatı

Okumaya devam et

Popular