Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul’dan arsa aldığını haber yapan gazeteciye soruşturma

Berat Albayrak’ın babasının 2003 yılında, kendisinin de 2012 yılında Kanal İstanbul güzergahında arsa satın aldığına dair haber yapan Cumhuriyet gazetesi muhabiri Hazal Ocak hakkında soruşturma başlatıldı.

BOLD – Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul’dan arsa aldığının haberinin yazılması ‘kamu görevlisine hakaret’ olarak nitelendirildi. Bu kapsamda skandalı haber yapanr Hazal Ocak hakkında soruşturma açıldı.

YABANCIYA GİTMESİN

Albayrak’ın avukatı Ahmet Özel, yazılı açıklamayla damat Albayrak ve babasının arsa aldığını doğrulanmıştı. Özel’in açıklamasında, Albayrak’ın babasının bölgede 2003’te arsa aldığı, bu arsanın bitişiğindeki arsanın da 2012’de satışa çıkarılmasının ardından ‘yabancıya gitmesin’ düşüncesiyle Berat Albayrak tarafından satın alındığı belirtilmişti.

İstanbul Anadolu 7’nci Sulh Ceza Hakimliği, Albayrak’ın talebi üzerine konu hakkında haberlere erişim engeli getirmişti.

Gündem

Mustafa Ünal özgürlüğü karşılığında yapılan ahlaksız teklifi reddetmiş

Tutuklu gazeteci Mustafa Ünal, doğmamış torununa yazdığı 3. mektubunda tutuklandığı günü anlattı. Ünal, yazısında ayrıntılarını daha sonra paylaşacağı bir tekliften bahsetti.

BOLD- Kapatılan Zaman gazetesinin eski Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal, Silivri Cezaevinden doğmamış torununa mektup yazmaya devam ediyor. 3 mektubunu yazan ve oğlu Enes Ünal’a gönderen Mustafa Ünal, mektubunda tutuklandığı 31 Temmuz 2016 gününü anlattı.

15 Şubat 2020 tarihli mektuba “Neden hapiste olduğumu anlatmadım sana. İnanır mısın suçum nedir, ben neden mahpusun, dört yıla yaklaştı hala çözemedim.” diye başlayan Ünal, ayrıntılarını daha sonra anlatacağını söylediği bir özgürlük teklifinden bahsediyor: “Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır‘ dedim; hakperestlik çizgisinden sapma… Ayrıntılarını vakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım. Kararım karardı.”

DOĞMAMIŞ TORUNUMA MEKTUPLAR 3 – MUSTAFA ÜNAL

Sevgili can kuşum!

Seni bir kuşa benzetseydim turna derdim. Yükseklerden uçuşu şiir gibidir turnaların, seyrine doyum olmaz. Turna avazı gibi gür sesin ola ve hakikati haykırasın. Baban ise bir kartal o da yükseklerden uçar lakin yalnızdır.. Şiirler, şarkılar hep turnalar üzerinedir. Bundan böyle turnalar bana hep seni hatırlatacak.

Dünyamıza turna olarak görünen meleklerin kanatlarında gelesin. Turnalar yoldaşın olsun.

Bu sana zindandan yazdığım üçüncü mektup. İtiraf etmeliyim ki sana yazmak bana iyi geliyor. Mahpusluğumu unutuyorum. Mahzunluğumu gideriyor. Silivri’nin karanlığından senin aydınlığına kanatlanıyorum. Duvarlar, tel örgüler aradan kalkıyor. Mekan ve zaman anlamını yitiriyor.

Bu satırları gece yarısı yazıyorum. Ortama sessizlik hakim. Sağımızda, solumuzda, önümüzde, arkamızda yüzlerce belki binlerce mahpus var. Akşamüzeri yan taraftan, bitişik koğuştan kağıttan flütün resitali yükseldi. Şimdi sükunet zamanı.

Neden hapiste olduğumu anlatmadım sana. İnanır mısın suçum nedir, ben neden mahpusun, dört yıla yaklaştı hala çözemedim. Mahkemede yargıçlara sordum cevap vermediler, onların da bildiğini zannetmiyorum. Yargı sürecini ayrıntılarıyla anlatacağım sana. Kavramlara boğmadan, senin anlayacağın şekilde basit, sade ve yalın dille anlatacağım.

O günle başlayacağım, hürriyetime son veren, gözaltına alındığım o gün, dün gibi canlı… Savcının kararını sabah erkenden öğrendim. 40 kişilik ‘aranan gazeteciler listesi’nde benim de adım vardı. Ülkede olağanüstü hal hüküm sürüyordu. O yüzden pek sürpriz olmadı. Bu topraklarda kalem ve kelam rahat bırakılmaz. Söz ve yazının gücü korkutur. Hayatımda ilk kez karakolla, yargı ile muhatap olacaktım. Hayır, zerre kadar korkmadım. Biraz heyecanlandım. Daha çok meraklandım. Bana ne suç isnat edebilirlerdi ki? Hangi soruları sorabilirlerdi? Hayatı şeffaf yaşamış biriydim. Düşündüğümü yazmış, ekranda konuşmuş bir gazeteciydim. Binlerce yazı, saatlerce konuşma… Hiçbiri yargı konusu olmadı. Hakaret suçu bile işlemedim. Gizli saklı faaliyetim olmadı. Kendimden çok emindim. Polislerin eve gelip beni götürmesini bekledim. Saatler geçti, gelen giden yok. Gözüm pencerede, kulağım kapıda…

Tam 12 saat sonra gün biterken iki polis ellerinde otomatik silahlarla belirdi. “Nerede kaldınız, niye geciktiniz?” diye sordum. “Yoğunluktan…“ dediler. Polisleri beklerken iki karar aldım. İlki; gözümü dört açacak, her şeyi görecek, her fısıltıyı duyacak ve hafızama kaydedecektim. İyi muameleyi de fena tavırları da unutmamalıydım. Tarihin dönüm noktalarından birinin tanığıydım. Şahitliğimin hakkını vermeliydim. İsimler, cisimler, suretler… hiçbirini atlamamalıydım. Başarabildim mi? Evet… O günden itibaren yaşadıklarım hafızama kazındı. Silinmesi, unutulması mümkün değil. Yazıya döküleceği zamanı bekliyor. İkinci kararım ne pahasına olursa olsun doğruyu söylemeliydim. Yalanın beni kurtaracağını, özgürlüğe kavuşturacağını bilsem de doğruluktan ayrılmamalıydım. Ve hakperest olmalıyım. Hiçbir kişi veya kurumun peresti olmamalıyım. Velev ki bedeli mahpusluk olsun… On yıl sonra pişmanlık duyacağım hiçbir söz ağzımdan çıkmamalı, hiçbir hakaret sadır olmamalı… Bu kararıma da sadık kaldım. Bir gece yarısı özgürlük bileti gibi bir mesaj geldi. ‘Hayır‘ dedim; hakperestlik çizgisinden sapma… Ayrıntılarını vakti geldiğinde paylaşırım. Sınandım. Kararım karardı.

Polisler kimlikleri ile birlikte savcının yazısını gösterdiler, Emniyet’e kadar bizimle gel, dediler. Evde arama yapmayacak mısınız, diye sordum. Hayır, diye cevap verdiler. Sadece gözaltı kararı için talimatlandırılmışlar. Cep telefonumu vereyim, dedim. Hayır, almayacağınız, yalnızca seni götüreceğiz, dediler. Suç işleyen insan böyle davranır mı? Ama maalesef yargı sürecinde bu hiç dikkate alınmadı. Yargıçlar tutuklama kararı verirken “delil karartma” ve “kaçma şüphesi” diye yazabildiler. Her kararları onlar ve Ankara için utanç, benim için şereftir. O yüzden hiç yüksünmedim. Emniyet’e doğru giderken polislerle muhabbet ettim. Futbol sohbeti yaptım. Evden iki polisin arasında çıkarken, “Beni düşünmeyin birkaç ay sonra dönerim…” dedim. Umutluydum, iyimserdim. Neye mi güveniyordum? Türkiye’nin demokrasi tecrübesi ve kazanımlarına… Devletin suçlu ile suçsuzu aylar içinde ayırt edeceğine inanmıştım. Türkiye bir hukuk devleti değil miydi? Bu vasfını gösterirdi elbet. Olmadı, toplum adalet trenini rayına oturtur. Sessiz kalmaz. Burası Habibi Neccar’ı çıkarmış, Nemrut’un karşısına İbrahim’i dikmiş bir coğrafya…

Bir gece vakti Emniyet’e bu düşünce ve ruh haliyle, bir filmin başrol oyuncusu gibi ellerim ceplerimde, başım yukarıda girdim.

O gün böyle başladı.

Tutuklu gazeteci Mustafa Ünal’dan mektup: Doğmamış torunma…

Okumaya devam et

Gündem

Metin Feyzioğlu: Cezaevleri çok dolu, infaz indirimi yapmalıyız

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, ceza infaz indirimiyle ilgili açıklama yaptı, cezaevlerinin kapasitesinin çok fazla olduğu söyledi.

BOLD-  Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, ceza infaz indirimiyle ilgili sürpriz bir açıklama yaptı. Sosyal medya hesabından cezaevlerindeki kapasite sorununu gündeme getiren Feyzioğlu, bir reformun gerekli olduğunu savundu ve bir defaya mahsus infaz indirimi yapılmasını önerdi.

TBB Başkanı, kalıcı bir infaz reformuna ihtiyaç olduğunu belirtirken, kapsam dışı bırakılan suçtan sabıkası olanı kapsam dışı bırakmanın doğru olacağını ifade etti. Feyzioğlu’nun açıklaması şöyle: “Cezaevleri kapasitesinin çok üzerinde dolu.Islah imkanı yok.Hem acilen bir defaya mahsus infaz indirimi yapmalıyız hem de kalıcı bir infaz reformu. Mükerrir herkesi kapsam dışı bırakmak yerine, kapsam dışı bırakılan suçtan sabıkası olanı kapsam dışı bırakmak daha yerinde olacaktır.”

335 CEZAEVİ, 282 BİN 703 TUTUKLU

Adalet Bakanlığı, Kasım 2019’da TBMM’ye gönderdiği 2020 bütçe raporunda Türkiye’de 355 hapishanede, 282 bin 703 mahkûm bulunduğunu, 2019 sonunda 28 modern cezaevinin daha yapılacağını bildirmişti.

Sürgün gazeteci Arslan ve Bilici ABD’de ayakta alkışlandı

Okumaya devam et

Gündem

Hüseyin Gülerce Gezi Davasından tutuklanır mı?

Abant Platformu’nun Gezi Protestoları sırasında Hükümete yaptığı uyarı deklarasyonunun altında Hüseyin Gülerce’nin de imzası varmış.

BOLD – Gezi Parkı Davasında tüm sanıkların beraat etmesine yapılan itiraz ve Osman Kavala’nın tutuklanması sonrası Gezi Süreci yeniden tartışma konusu oldu. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Gezi Protestoları sırasında 5 Haziran 2013’te yaptığı açıklama da yeniden gündeme geldi.

Açıklamada Hükümete yaşam biçimlerine saygı duyması gerektiği gibi uyarılar yapılırken, açıklamanın altındaki Hüseyin Gülerce imzası tartışma konusu oldu. Sözkonusu açıklamaya imza atan Gülerce’nin Kavala’dan daha Gezici olduğu ve tutuklanması gerektiği yönünde sosyal medya paylaşımları oldu.

HÜKÜMETE BASİRET ÇAĞRISI

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nca organize edilen Abant Platformu, Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak, tüm Türkiye’ye yayılan eylemler hakkında sağduyu çağrısı yapmıştı. Platformdan yapılan açıklamada, “Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde eylemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Abant Platformu, hükümeti uygulamaya koyduğu bazı düzenlemeler konusunda uyararak, “Yaşam tarzlarına müdahale olarak algılanan bir takım düzenlemeler toplumda rahatsızlık meydana getirmektedir. Benzer şekilde toplumdaki değişik inanç gruplarının hassasiyetlerini göz ardı eden söylem ve kararlar gözlenmektedir. Söz konusu söylem ve kararların toplumsal huzuru bozmayacak şekilde yeniden değerlendirilmesi hiç şüphesiz ülkemizin faydasına olacaktır” dedi.

Abant Platformu Yönetim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Prof. Dr. Eser Karakaş, Mustafa Yeşil, Prof. Dr. Mümtazer Türköne, Prof. Dr. Serap Yazıcı, Cemal Uşak, Prof. Dr. Mehmet Altan, Dr. Ümit Kardaş, Prof. Dr. Niyazi Öktem, Cafer Solgun, Prof. Dr. Ferhat Kentel, Ümit Fırat, Ali Bulaç, Hüseyin Gülerce, Hüseyin H. Hurmalı’nın imzaladıkları çağrı şöyle:

Abant Platformu’ndan 5 Haziran 2013 tarihli çağrı metni

Siyasal ve kültürel farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması için projeler yürüten Abant Platformu, son günlerde yaşadığımız olaylar karşısında aşağıdaki açıklamayı kamuoyuyla paylaşmayı vicdani bir görev sayar.

* Taksim Gezi Parkında çevreci kaygılarla başlayan, ancak kısa sürede demokratik ve insani çerçevenin dışına taşan ve yer yer karşılıklı şiddet içeren eylemlerin ülkemizi kaotik bir ortama sürüklemesinden endişe ediyoruz.

* Protestolar karşısında orantısız güç kullanılması, olayların yayılmasının ve şiddetlenmesinin sebebi olmuştur. Toplumsal barışı, demokratik istikrarı ve can güvenliği başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri tehdit eden bu olayları bir an önce sona erdirmek, başta hükümet ve eylemciler olmak üzere siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kanaat önderlerinin ahlaki ve insani sorumluluğudur.

* Bu çerçevede hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde eylemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz. Demokrasilerde sandık elbette her şey demek değildir. Ancak demokrasilerde sandıkla gelenin sandıkla gideceği de akıldan çıkarılmamalıdır.

* Yaşam tarzlarına müdahale olarak algılanan bir takım düzenlemeler toplumda rahatsızlık meydana getirmektedir. Benzer şekilde toplumdaki değişik inanç gruplarının hassasiyetlerini göz ardı eden söylem ve kararlar gözlenmektedir. Söz konusu söylem ve kararların toplumsal huzuru bozmayacak şekilde yeniden değerlendirilmesi hiç şüphesiz ülkemizin faydasına olacaktır.

* Türkiye’nin gerçek zenginliği, farklılıklara saygıya dayanan çoğulculuğudur. Her birey kendi tercihleri ve inançlarıyla saygıya layıktır. Hükümet başta olmak üzere bütün siyasi kurumların ve toplumun her kesiminin buna özen göstermesi toplumsal huzurun teminatıdır.

* Ülkemizin demokratikleşme bağlamında elde ettiği ve hepimizin başarısı sayılması gereken kazanımları yitirmek değil, daha da ileriye taşımak gerektiğine inanıyoruz.

Osman Kavala, yeniden tutuklandı!

Okumaya devam et

Popular