Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Yıl dönümünde bir 28 Şubat analizi: Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı ve başarılı oldular

“28 Şubat başarısız olmadı. Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı. Başarı oldular. AKP, tüm darbeci ve derin yapılarla ittifak halindedir.”

BOLD – Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Şubat 2013 tarihinde katıldığı MÜSİAD Avusturya ve Viyana Uluslararası Öğrenci Aktivitelerini Destekleme Derneği’nde “Her kutlu doğum sancılı olur” diyerek, 28 Şubat darbesine işaret etmişti.  28 Şubat’ın önemli mağdurlarından Hüda Kaya, bu sözlerden hareketle AKP’yi 28 Şubat’ın doğurduğu yönündeki değerlendirmelere dair “28 Şubat başarısız olmadı. Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı ve başarı oldular” diyor.

28 Şubat dönemini ve bugünü kıyaslayan Kaya’nın analizi çarpıcı: “Bugünün iktidarı, 28 Şubat’ı yaşatan dinamiklerin bir iktidarı durumundadır. Darbeci ve kayyımcı bir rejimdir. Geçmişin darbecileriyle hesaplaşacağını ve demokratikleşme iddialarıyla iktidar olmuştur ama sonuç ortadadır. Tüm darbeci ve derin yapılarla ittifak halindedir. İktidarın bizatihi kendisi darbeci ve kayyımcı yapısıyla ülkemizi hiç olmadığı kadar her açıdan gerçek bir açık cezaevine döndürmüştür. Bugün AKP’li ya da MHP’li olmayan ya da aynı yapıdan olsa da eleştiren herkese dönük baskı, tehdit, yaptırım, yargılanmalar ve zindanlar var. O günlerde baş örtmek bir çeşit itiraza, isyana dönmüştü. Fakat şunu belirtmeliyim ki, bugünün Türkiye’sinde ben vekil iken gece kaldığım ev basıldı ve ‘uygun değilim, bekleyin’ dememe rağmen yatak odama bu iktidarın polisi kadın, erkek, şiddet ve cebirle girdiler. Aramızda yaşanan şiddet ile birlikte beni kelepçelediler. Bugün başörtülü, başörtüsüz, kadın, erkek, çocuklu veya bebekli, çok yaşlı ya da genç, hiç bakılmaksızın, kendilerine tam teslim olmayan toplumun her kesimine dönük büyük bir cadı avı ile karşı karşıyayız.”

Mezopotamya Ajansı’ndan Diren Yurtsever’in haber/analizi:

23 YIL SONRA 28 ŞUBAT

“Post modern darbe” olarak tanımlanan 28 Şubat’ın üzerinden 23 yıl geçti. Artık Türkiye’de askeri darbeler yerini sivil darbelere bıraktı. Post modern darbe uygulamalarını, bugün kendisini “darbe mağduru” olarak gösteren AKP iktidarı yönetiminde de görmek mümkün. Bu örneklerden bazıları yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, dolup taşan cezaevleri, işkence vakaları, sokak ortasındaki infazlar ve devlet içinde kadrolaşmanın yanı sıra özellikle güvenlik soruşturması konusunda Meclis’e sunulan kanun teklifindeki bazı maddelerin 28 Şubat dönemi ile aynı olması.

AKP iktidarında kitleler halinde tutuklanan başörtülü kadınlar.

GERİLİMİ YÜKSELTEN ADIMLAR

28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) gerçekleştirdiği olağanüstü toplantısında aldığı kararlar, Türkiye’de siyasi, idari ve toplumsal alanlarda büyük değişimlere yol açtı. Toplumun laiklik-muhafazakarlık çıkmazına sokulup, medyanın bu kutuplaştırmayı pekiştirdiği 28 Şubat öncesinde yaşananlar, gelen darbenin habercisiydi.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın, 1994 yerel seçimleri sonrasında sarf ettiği “Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?” sözü, o dönem hafızalara kazındı. Refah Partisi, 24 Aralık 1995 genel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Erbakan’ın başkanlığında Tansu Çiller’in partisi Doğru Yol Partisi (DYP) ile 28 Haziran 1996’da koalisyon hükümeti kuruldu. 6 Ekim 1996’da Ankara Kocatepe Camii’nde bir grubun “şeriat isteriz” diye gösteri yapmasının ardından Erbakan, 11 Ocak 1997’de tarikat liderleri ve şeyhlere resmi konutunda iftar yemeği verdi.

TANKLAR SİNCAN’DA: DEMOKRASİYE BALANS AYARI

Askerler bu duruma yönelik tepkilerini, 4 Şubat günü Sincan’da 20 tank ve 15 zırhlı aracı yürüterek gösterdi. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, tankların geçişini “demokrasiye balans ayarı” olarak nitelendirdi.

Yaşanan bu olayı Sabah Gazetesi manşetten “Tanklar Sincan’da” başlığı ile görürken, Hürriyet “Ya uy, ya çek git” başlığı attı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise, Erbakan’a uyarı mektubu gönderdi. 11 Şubat’ta da Ankara’da ‘Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü’ yapıldı. ancak 23 Şubat’ta Fatih Camii’nde kıldıkları öğlen namazının ardından bir grubun ellerinde yeşil bayraklarla “Şeriat isteriz”, “Yaşasın Hizbullah” sloganlarıyla yürüyüp, İslamcı gazeteci Yaşar Kaplan’ın “gerektiğinde İslam uğruna şehit olacaklarına” dair bir açıklama gerilimi arttırdı.

Tankların geçişini savunan Çevik Bir, yine Kürt sorununda çatışma ortamını besleyen bir rol oynuyor, sürekli operasyon emirleri veriyordu.

2019 yılında eşleri kaçırılan kadınlar…

ÜNSAL: MESELE SADECE İRTİCA DEĞİLDİ

Darbe mağduru isimlerden biri olan AKP kurucu üyesi, eski Genel Başkan Yardımcısı, insan hakları aktivisti ve akademisyen Fatma Bostan Ünsal, bu noktada darbenin sadece “irtica ve siyasal İslam ile mücadele” olarak algılanmaması gerektiğine Kürt sorunuyla ilişkisine işaret ederek yaklaşıyor.

Ünsal, bu konuda şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Siyasi alan çok göz önünde ve etkileyiciliği bakımından da birincil öncelikli olduğu için Refah-Doğru Yol Partisi koalisyonunun bitirilmesi en önemli hamlesi olmuştur. Süreç yanlış şekilde sadece irtica ile sınırlı olarak anlaşılmıştır. Sürece daha yakından bakarsak, ‘andıç’ uygulamalarıyla Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt meselesine demokratik yaklaşan Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand gibi gazetecileri itibarsızlaştırılması, genel bir otoriterleşme ve sivil alanın daralması ile at başı gittiğini bize gösterir.”

Darbe öncesinde Kürt sorunu daha fazla konuşulmaya başlanmış, Kürt hareketinden de barış mesajları geliyordu. Kimi çevrelere göre, Kürt sorununa dair çözümün dillendirilmesi 28 Şubat sürecini hızlandırdı.

Nitekim Necmettin Erbakan’ın ziyaret ettiği Tansu Çiller’e “Bölgeye münhasır bir kalkınma programının hayata geçirilmesi, adil düzenin kurulması, Çekiç Güç’ün Türkiye topraklarından çıkartılması, Irak’a ambargonun kaldırılması” gibi başlıkların yer aldığı bir paket sunması, o dönemin en çok konuşulan konuları arasındaydı. Yine Erbakan’ın 1996’da ziyaret ettiği Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin “Kürdistan kurulmalı, Kürtlere özgürlük verilmeli” sözleri, Kürt sorununu yüksek sesle gündeme getirmişti.

TÜRKDOĞAN: FAİLİ MEÇHULLERİN PATLADIĞI YILLARDI

28 Şubat’ın Kürt sorunundan bağımsız ele alınamayacağını söyleyen İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da, 1992-96 yıllarında devletin “kontrgerilla” ve “çeteleşme” faaliyetlerinde bulunduğu, kirli bir savaşın zirveye çıktığına işaret etti.

Post modern darbeyi, “12 Eylül’ün devamı” olarak ele almak gerektiğini vurgulayan Türkdoğan’a göre; “12 Eylül, devletin resmi ideolojisini hayata geçirmek, Kürt tarafında yeni yeni mücadele etmeye başlayan siyasi hareketi, devrimci sol-sosyalist hareketini ezmek, 24 Ocak 1980 karma ekonomiden kapitalist ekonomiye geçiş kararları hayata geçirmek için yapılmıştır. Tabi ki 97’ye gelindiğinde başka görünürdeki sebepler gösterilerek bir muhtıra verilmişti. Mesela Erbakan’ın başbakanlığı askerler tarafından benimsenmediği söyleniyordu. Ancak o yıllar çok ciddi anlamda faili meçhul cinayetlerin işlendiği yıllardır. Uğur Mumcu suikastıyla başlayan Turgut Özal’ın şüpheli ölümüyle devam eden, Sivas katliamının yaşandığı, binlerce Kürt köyünün yakılıp yıkıldığı, binlerce Kürt siyasetçi ve aktivistinin öldürüldüğü, yüzlerce insanın gözaltında kaybedildiği yıllardır. Belki de bu müdahaleyi yapanlar, 80’deki eski amaçlarına ulaşmak için bunu yapmak istediler.”

Hüda Kaya 28 Şubat’ta kızıyla beraber idamla yargılanmıştı.

 

‘KHK’LİLERE UYGULANDIĞI GİBİ AYRIMCILIK YAŞANDI’

Asker vesayet ile Kürt sorununa dair çözümsüzlük politikasının at başı gittiği bu süreçte MGK’nin 28 Şubat 1997 tarihli toplantısında, medyanın kontrol altına alınması, laiklik vurgusu, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredilmesi gibi 18 maddelik karar hükümete bildirildi.

Bu kararların ve yaptırımlarının uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için ise, daha çok “fişlemelerle” anılan Çevik Bir öncülüğünde Batı Çalışma Grubu (BÇG) kuruldu. Darbe sonrası, “irtica” suçlamasıyla bin 635 kişi TSK’den atıldı, 11 bin öğretmen istifa etti, 3 bin 527 öğretmen görevden alındı, 11 890 öğretmen disiplin soruşturmasına tabi tutuldu, 4 bin 625 öğretmen ve 4 bin 418 öğretim görevlisi fişlendi. Bu sonuç üzerinden darbenin sadece siyaset kanadını hedef almadığını, bu siyaseti destekleyeceği düşünülen sıradan yurttaşların da cezalandırması yoluna gidildiğini söyleyen Ünsal, “Bu çerçevede başörtüsü takan kadınlar ve eşleri başörtülü olan erkekler de hedef alınmıştır. Eğitim, çalışma ve siyasi hayata katılım gibi alanlardan tümüyle uzakta kalarak temel insan hakları ihlal edilmesine ilave olarak, tıpkı bugünün KHK’lılara uygulanan daha geniş ayrımcılığa benzer şekilde, itibarsız, hatta bazen ‘rejim düşmanı’ olarak algılanan başörtülü kadınlara karşı günlük hayata da yansıyan çok çeşitli başka muameleler görülmüştür” diye konuştu.

GÜNÜMÜZDE 28 ŞUBAT: YENİLİKÇİLER

Erbakan, maruz kaldığı post modern darbe ile 18 Haziran 1997’de istifa etti ve hükümeti kurma görevi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verildi. Mayıs 1997’de de “laikliğe aykırı fillerin odağı olduğu” gerekçesiyle Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldı ve 16 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla parti kapatıldı.

Refah Partisi’nin kapatılması, Milli Görüş içinden çıkan ve kendisini “yenilikçi” olarak lanse eden başka bir siyasi İslamcı grubun iktidarına uzanan yolu açtı. “Yenilikçiler”, 14 Ağustos 2001 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi isimlerin öncülüğünde AKP’yi kurdu, 2002 seçimlerinde yapılan ilk seçimlerde de iktidar oldu.

Zaman Gazetesi’ne el konulmasını protesto eden başörtülü kadınlara polis tomalarla saldırmış ve pek çok kadın yaralanmıştı.

‘28 ŞUBAT’IN ETKİSİ 2002’DE SONLANMADI’

Post modern darbenin bugünkü siyasi gelişmeleri belirleyen bir etkiye sahip olduğunu vurgulayan Ünsal, darbenin etkisinin 2002 yılında hemen sonlanmadığını kaydetti. Ünsal, “Milli Strateji Belgesinde ‘irticanın tehdit olmaktan çıkması’ belki 28 Şubat sürecinin etkisinin azaldığı gibi anlaşılabilir. Fakat 2014 yılından itibaren, özellikle darbe teşebbüsü sonrasında hükümetin ittifak değiştirmesi, iç ve dış tehdit vurgusunun öne çıkması, fişleme uygulamaları, Kürt meselesine demokratik yaklaşımdan uzaklaşmak, sivil-özgür alanın gittikçe daralması gibi hususlar tam da darbe sürecinin hatırlatan görünümlerdir” dedi.

Ünsal, devamında şunları ekledi: “Bütün bu hukuksuzluklara çoğunluk sağ-muhafazakar camianın ses etmemesi ise yine 28 Şubat sürecinin travması ile açıklanabilir. Bu dönemi yaşayan kitle, pek çok açıdan benzerlik gösterse de görünürdeki aktörlerin farklı olması nedeniyle yaşananları, elbette dengesiz basın sermayedarlarının etkisiyle ama onunla sınırlı olmayacak şekilde görmüyor ve itiraz etmiyor.”

KAYYIM, İHRAÇ, TUTUKLAMA VE GÖZALTILAR

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2018 yılında 28 Şubat’ın yıldönümünde sosyal medya üzerinden yaptığı bir açıklamada, “ ‘Bin yıl sürecek’ denilen 28 Şubat, Allah’ın yardımı, milletimizin basireti sayesinde kısa sürede tarihin derinliklerinde kaybolup gitti. Türkiye, önceki anti-demokratik müdahalelerde olduğu gibi 28 Şubat’ın da üstesinden gelmeyi başardı” ifadelerini kullanmıştı. Ancak 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi sonrasında yaşananlar 28 Şubat’ı aratmadı. Darbe girişiminin hemen ardından 20 Temmuz 2016 tarihinde OHAL ilan edilmiş, demokratik kamuoyu ise bu durumu “siyasi darbe” olarak karşıladı. Bu dönemde çıkarılan KHK’ler ile 130 binden fazla insan ihraç edildi, 2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatıldı, 3 bin 213 personelin rütbesi alındı, 204 medya kuruluşunun kapısına kilit vuruldu.

Ocak 2019’da yayımlanan “2. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Araştırma Raporu”na göre, KHK/OHAL mağdurlarının gerçek sayısı 250 binden fazla. Yine bu rapora göre, OHAL/KHK mağdur yakınları olan ikincil mağdurların sayısı ise 1 milyon 500 bine yaklaştı. Bu dönemde yine 234 bin 419 kişinin pasaportu iptal edildi, 6 bin 81 akademisyen ve üniversitelerin idari kadrosundan bin 427 personel ihraç edildi. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından 4 Kasım 2016’da düzenlenen operasyonla ise HDP’nin eşbaşkanları da dahil olmak üzere 12 milletvekili tutuklandı. Yüzlerce belediyeye kayyum atandı. Binlerce kişi fişlemeler sonucu “güvenlik soruşturmasına” takıldı. 28 Şubat’ta “mütediyyen ve mufazakar kesimlerin kamuya alınmalarını önlemeye dönük” çıkarılan yönetmelikteki maddenin aynısı AKP tarafından kanun teklifine koyuldu.

KAYA: ERDOĞAN 28 ŞUBAT’I İŞARET ETMİŞTİ

Her fırsatta 28 Şubat mağduru olduklarını dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Şubat 2013 tarihinde katıldığı MÜSİAD Avusturya ve Viyana Uluslararası Öğrenci Aktivitelerini Destekleme Derneği’nde “Her kutlu doğum sancılı olur” diyerek, 28 Şubat darbesine işaret etmişti.

Dönemin mağdurlarından bir başka isim olan HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, bu sözlerden hareketle AKP’yi 28 Şubat’ın doğurduğu yönündeki değerlendirmelere dair “28 Şubat başarısız olmadı. Amaçları AKP gibi bir iktidar yaratmaktı ve başarı oldular” diyor.

28 Şubat dönemini ve bugünü kıyaslayan Kaya, şunları söyledi: “Bugünün iktidarı, 28 Şubat’ı yaşatan dinamiklerin bir iktidarı durumundadır. Darbeci ve kayyımcı bir rejimdir. Geçmişin darbecileriyle hesaplaşacağını ve demokratikleşme iddialarıyla iktidar olmuştur ama sonuç ortadadır. Tüm darbeci ve derin yapılarla ittifak halindedir. İktidarın bizatihi kendisi darbeci ve kayyımcı yapısıyla ülkemizi hiç olmadığı kadar her açıdan gerçek bir açık cezaevine döndürmüştür. Bugün AKP’li ya da MHP’li olmayan ya da aynı yapıdan olsa da eleştiren herkese dönük baskı, tehdit, yaptırım, yargılanmalar ve zindanlar var. O günlerde baş örtmek bir çeşit itiraza, isyana dönmüştü. Fakat şunu belirtmeliyim ki, bugünün Türkiye’sinde ben vekil iken gece kaldığım ev basıldı ve ‘uygun değilim, bekleyin’ dememe rağmen yatak odama bu iktidarın polisi kadın, erkek, şiddet ve cebirle girdiler. Aramızda yaşanan şiddet ile birlikte beni kelepçelediler. Bugün başörtülü, başörtüsüz, kadın, erkek, çocuklu veya bebekli, çok yaşlı ya da genç, hiç bakılmaksızın, kendilerine tam teslim olmayan toplumun her kesimine dönük büyük bir cadı avı ile karşı karşıyayız.”

Analiz

Türkiye ekonomisini çöküşten kurtaracak reçete…

Gerçek bir yargı reformu, hiçbir para çıkışı olmadan Türkiye’ye çok önemli faydalar sağlayacak: “İçeride büyük bir sosyal barış atmosferi oluşturacak. AB ile ilişkiler olumlu bir yola girecek. IMF’den güçlü bir finansal destek alma kapıları açılacak. Ekonomik çöküş yavaşlayacak. Kovid-19 sorununa karşı etkin tedbir alınacak.”

BOLD ANALİZ – IMF Başkanı, son yaşadığımız Küresel Finans Krizinin etkilerinin görüldüğü 2009’dan daha kötü veya en az onun kadar kötü bir ekonomik durgunluğa girdiğimizi, olumlu şartlar gerçekleşirse 2021’de toparlanma başlayabileceğini söyledi. IMF Başkanı, devamında, dünya ekonomisinin aniden durmasının iflas dalgası riski ve devamındaki işten çıkarmaların daha sonra ekonomik toparlanmayı da zorlaştıracağı hatta toplumsal yapıya zarar vereceğini belirtti.

IMF, virüsün yayılmasına bağlı olarak, gelişmekte olan ülkelerde ekonominin durması, sermaye çıkışları ve ihracatçılar için fiyat şokları gibi bir dizi problemin ortaya çıkacağını, pek çok gelişmekte olan ülkede daralma ve buna bağlı olarak döviz kurlarında kritik hareketler olacağını öngörüyor. Tüm bu öngörüleri birer birer yaşıyoruz. Örneğin, döviz kurlarında ciddi değişimler ve TL’nin değer kaybı oranları çok yüksek seyrediyor.

IMF, Türkiye gibi ülkelerin (emerging markets) kendi rezervlerinin ve iç kaynaklarının yetersizliğine karşı 2,5 trilyon dolar finansman ihtiyacı olduğunu tahmin etmektedir. Türkiye’nin açıkladığı paket ise sadece 15 milyar dolar civarındadır. Türkiye’nin, bundan çok daha fazla desteğe ihtiyacı olduğu açıktır. Üstelik, Türkiye’nin dış borçların çevirebilmesi için, dövize ihtiyacı var. Ülke ekonomisinin yavaşladığı ve virüs yayılımının hızla arttığı bu dönemde, ekonominin seçenekleri çok kısıtlı. Bazı ekonomistler, para basılabileceğini belirtiyor. Ancak bu çok yüksek bir enflasyona yol açar ve yerel paranın değerini daha da düşürür. Üstelik yerel para ile döviz girdisi sağlanamayacağı için yine döviz açığı olma riski var. Türkiye ekonomisi bu nedenle, kısır döngü içerisine girmiş durumunda.

Türkiye’yi en çok zorlayacak gerçeklerden biri de IMF, Dünya Bankası gibi çok uluslu ekonomik kuruluşlardan destek alma olasılığının düşük olması. Destek alması veya almaması bir kenara, bu kapının kapalı olması bile ekonomiye zarar verir. Türkiye’nin IMF, Dünya Bankası gibi çok uluslu ekonomik kuruluşlardan destek alma olasılığı, hapisteki gazeteciler ve siyasi tutuklular nedeniyle çok düşük. Bu tabloyu tersine çevirmek, siyasi tutukluların özellikle bu virüs ortamında serbest bırakılmasına bağlı. Ardından da bir yargı reformu yapılması durumunda, para kapılarının açılması olasılığı gündeme gelebilir.

TÜRKİYE ÇOK TEHLİKELİ BİR EKONOMİK ÇÖKÜŞE IŞIK HIZIYLA İLERLİYOR

Yapıcı bir yaklaşım gösterilmezse, geri dönüşü olmayan bir çöküş kaçınılmazdır. Türkiye ekonomisinin döviz darboğazı ve riskini döviz kurları göstermektedir. Ancak ülkenin ekonomik riskini gösteren ve dünya genelinde takip edilen bir başka gösterge (CDS) şu an alarm düzeyindedir. “Credit Default Swap-CDS” bir ülkenin riskini gösteren ve günlük olarak değişebilen uluslararası bir piyasa verisidir. Aşağıdaki grafik, Türkiye’nin risk seviyesinin 600 puanın üzerine çıktığını gösteriyor. Bunun (CDS) 300’ün üzerine çıkması ciddi sorunlara işaret eder. Türkiye için 600’ün üstünde olan bu veri Almanya için 25 civarında ve Yunanistan için 220 dolayındadır.

Bu verinin 600 olması, tümüyle Kovid-19 sorunundan kaynaklanmıyor. Virüs sorununun en yüksek olduğu iki ülke İtalya ve İspanya’dır. Bunların risk değeri, 185 ve 105 civarındadır. Risk düzeyi tüm dünya ülkeleri içerisinde ele alınınca Türkiye, en riski ülkeler içerinde yer almaktadır. Türkiye, ekonomik dar boğaza ve kısır döngüye girdiği için, şu anki risk seviyesi son on yılın en yüksek seviyesidir. Kısır döngü, yapıcı bir politika ile tersine çevrilmezse, çok ama çok ağır sonuçların kısa sürede ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

Bu bağlamda hükumet, ekonomik sıkıntıları ‘maliyetsiz hafifletmek’ için gerçek bir yargı reformu yapmak zorundadır. Hükumetten kimse jest istemiyor. Olması gerekeni istiyor. Bunu yapmayacak hükumet, önümüzde bekleyen ağır ekonomik sorunları üstel (exponential) olarak artıracaktır. Bu da zaten hükumetin kaçınılmaz sonu olacaktır.

Şunu da belirtmek gerekir ki, IMF’nin işaret ettiği gibi, önümüzdeki aylarda peş peşe batışlar kaçınılmazdır. Bunun ekonomideki adı ‘sistemik risk’ yani domino taşları gibi devrilme riskidir. Şu an hükumetçe atılmayan her pozitif adım, bu riskin gerçekleşme hızını ve dalga boyutunu artıracaktır. Aylar hatta yıllar önce atılmayan adımlar hem yurt içinde hem de uluslararası platformda Türkiye’de ağır maliyetlere yol açmaktadır. Maalesef Kovid-19 sorunu bu süreci ışık hızına çıkarmaktadır.

Özetle, yargı reformu hiçbir para çıkışına yol açmadan şu faydaları sağlayacaktır:

  • İçeride büyük bir sosyal barış atmosferi oluşturacaktır.
  • AB ile ilişkilerde olumlu bir yola girilmiş olur.
  • IMF’den güçlü bir finansal destek alma kapılarını açar.
  • Ekonomik çöküş yavaşlar, ekonomik zararların yaralarının sarılması kolaylaşır.
  • Kovid-19 sorununa karşı daha etkin tedbir alma imkanı doğar.

Sonuç olarak hükumet bir saniye bile beklemeden, öldürme, şiddet kullanma, uyuşturucu ve cinsel saldırı suçları gibi suçlar kapsamında olmayan ve tutuksuz olarak yargılanabilecek, öncelikle hasta, yaşlı, hamile ve çocuklular olmak üzere tüm tutukluları serbest bırakmalı, ardından ciddi bir yargı reformu ile içinde bulunduğumuz ağır şartlarda bir nebze olsun rahatlama sağlamalı, temel insan haklarına ve demokrasiye doğru adım atarken Kovid-19 ile mücadelede ve ekonomiyi olası büyük çöküşlerden korumada rasyonel politikalara geri dönmelidir.

Okumaya devam et

Analiz

Politik açıdan korona tarihi: Başlangıç-yayılış…

Korona salgını dünya tarihini etkileyecek sonuçlarıyla giderek yayılıyor. Salgının başladığı andan bu güne ilerleyen, derinleşen bir de politik tarihi var…

BOLD – Korona salgınıyla savaşan dünya, bir taraftan aşı ve ilaç bulmaya çalışırken; diğer taraftan da virüsün tarihi gelişimini açığa çıkarmaya çalışıyor. Nasıl başladığı ve nasıl yayıldığını tam olarak çözebilmek; hem bundan sonraki salgınlar için önemli hem de koronayla savaşta gerekli verileri sağlayacak bilim insanları için.

Virüsün çözmek için korona pozitif çıkanların cep telefonu verileri ve Çin’in Wuhan kentinde yaşayanların Cep telefonu HTS kayıtları incelendi. Çıkan sonuç insanlık tarihinin salgınla ilgili oluşturduğu tecrübeyi teyid etti: Seyahat etmeyi durdurun, vürüsün dünyaya yayılmasını engelleyin.

Bilinen ilk vakaların çoğu, Wuhan, Çin’de bir deniz ürünleri pazarındaydı. Wuhan, 11 milyonluk bir şehir ve bir ulaşım merkezi.
İlk önce dört tane vaka ortaya çıktı. Doktorlar ne olduğunu anlayıncaya kadar düzinelerce büyüdü. Doktorlar sadece hasta insanların normal tedavilere cevap vermeyen bir virüse sahip olduklarını biliyorlardı.

Ama o an bile hastalık çok yayılmıştı ve 1000’den fazla kişi hasta olmuştu. Ama Çin bunu kendi kamuoyundan da Dünya Sağlık Örgütü’nden de gizledi. Filmin koptuğu yer burasıydı.

ÇİN’İN YALANLARIYLA GELEN FELAKET

Her hasta ortalama iki veya üç kişiyi enfekte ederek olay büyüyordu. . Ancak Çinli yetkililer, Aralık ayında halkı riskler konusunda uyarmadılar. Hükümet, 31 Aralık’a kadar Dünya Sağlık Örgütü’nü uyarıp bir açıklama ve bir güvence yayınlamamıştı: “Hastalık önlenebilir ve kontrol edilebilir” dedi. Resmen dünya sağlık örgütüne yalan söylüyorlardı.

Üstelik çok kritik bir zamanlama vardı. Ay Yeni Yılı gelmişti. Milyarlık nüfüsa sahip Çinde yüz milyonlar hareket haline geçti.

TİMES Gazetesi, bu yüz milyonların hareketlerini telekom şirketlerinin verilerine göre yayınladı. Hastalığın merkezi Wuhan’dan en az 175.000 kişi ayrıldı.

4 MİLYON KİŞİ WUHAN’DAN KAÇTI

Hastalık Wuhan’da artık tüm halk tarafından gözle görülür hale gelince 11 milyonluk şehirden 4 milyon kişi göç etti. Yüzbinlerce enfekte yolcu…

Çinli yetkililer sıralı yalanlardan sonra 21 Ocak’ta insandan insana bulaşma riskini kabul ettiler. Kabul etmelerinin sebebi hastalıkla artık başa çıkamıyorlardı. Pekin, Şanghay ve diğer büyük şehirlerde yerel salgınlar patlamıştı çünkü.

İki gün sonra 23 Ocak‘ta, yetkililer Wuhan’ı kilitlediler, sonra başka şehirleri ve Çin’de seyahat durdu. Çin doğru bilgileri dünyaya zamanında vermediği için Ocak ayı başında dünyaya Çinlilerin seyahatları normal olarak sürdü. Binlerce insan Wuhan’dan dünyanın dört bir yanındaki şehirlere uçtu.

Çin dışında ilk vaka Ocak ortasında, ateş, baş ağrısı ve boğaz ağrısına rağmen Wuhan’dan Bangkok’a seyahat eden 61 yaşındaki bir kadında çıktı. Tokyo, Singapur, Honkong onu izledi.

Çin’in gerçek bilgileri vermesinden sonra, dünyanın Çin’e seyahat yasağı getirmesi Ocak sonu itibariyle başladı ama dünyaya milyonlarca Çinli gitmişti. Onu bırakın binlerce Wuhan’lı hala dünyanın farklı yerlerindeydi.

Artık herşey için çok geçti. Sadece Wuhan’dan gelen gezginler 26 ülkede 30’dan şehiri enfekte ettiler.

VİRÜSÜN DÜNYAYI ELE GEÇİRDİĞİ TARİH: ŞUBAT 2020

Şubat ayı virüsün dünyada kuluçka ayı oldu böylece. 1 Mart’a geldiğimizde İtalya, İran ve Güney Kore’de binlerce vaka vardı. Çin izole edilmişti ama artık yeni yayılma merkezleri İtalya ve İran’dı.

Ama dünya birşey öğrenmişti.

Çin hastaları sistematik olarak test etmeye, izlemeye ve izole etmeye başladığında, yeni vakalar dramatik bir şekilde azalmıştı Virüsü yavaşlatmanın mümkün olduğunu gösteriyordu bu. Benzer önlemler Singapur, Hong Kong ve Güney Kore’deki yayılımı yavaşlattı.
Bu yöntemi en iyi uygulayan Güney Kore oldu. Üstelik Güney Kore’nin tecrübe avantajı vardı.

GÜNEY KORE

2015’teki MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) salgını Arabistan’dan sonra Güney Kore’yi de vurmuştu. Orada edindikleri tecrübeden ders çıkardılar.

Bulaşıcı hastalıklar stratejisi geliştirip, Hastalık Kontrol Merkezi’ni kurdular. En kötü olasılıklara karşı hazırlıkları yürüten özel bir birim oluşturuldu. Koronavirüs salgınında bu birim anında devreye girdi.

Güney Kore 17 gün içinde koronavirüs testi geliştirip ülke çapında geniş bir laboratuvar ağı kurdular. İki şirkete test kiti üretmeleri için devlet desteği sağlandı. Günde 140 bin test kiti üretme kapasitesine eriştiler. Günde 20 bin kişi test ediliyor. Güney Kore’nin test kitinin başarı oranı yüzde 98

Bir vaka belirlediklerinde anında GPS sinyallerinden temas ettiği herkesi test edip gerekirse karantinaya aldılar ve virüsün yayılımını durdurup, ibreyi geri çevirdiler. Hastalık Kontrol Merkezi elemanları dedektif gibi çalışıyor.

REJİMİN HALKA TERCİH EDİLDİĞİ ÜLKE: İRAN

İran’da işler Güney Kore’nin tam tersi ilerledi. Tıpkı Çin’de olduğu gibi devletlerini güçlü göstermek, rejimin propagandası herşeyin önünde tutuldu.

Virüs dünyanın gündemindeyken ve İran’da vakalar başlamışken, Dini lider Ayetullah Ali Hamaney, İran’ın “düşmanlarını” tehdidi “abartmakla” suçladı. Bir hafta sonra, vaka ve hayatını kaybedenlerin sayıları aniden arttığında, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Hamaney’in sözlerini tekrarlayarak, “düşmanlarının komplo teorilerine ve korku tellallığına” karşı uyardı.

Ruhani, bunların ülkeyi durma noktasına getirmek için planlandığını söyledi ve İranlılara günlük faaliyetlerine ve işlerine devam etme çağrısı yaptı.

Şubat ayında ülkede iki önemli olay meydana geldi: İslam Devrimi’nin 41’inci yıl dönümü ve parlamenter seçimler. Tahran’daki sağlık bakanlarına ölümlerin başladığını bildiren rapor gönderilerek bu iki olayın iptal edilmesi istendi.

Seçimden kısa bir sure sonra, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran’ın “düşmanlarını” seçmenleri sandıklardan uzaklaştırmak için koronavirüs tehdidini abartmakla suçladı.

SAĞLIKÇI ÖLÜMLERİ BAŞLADI

Sonra doktorlar ve hemşireler ölmeye başladı çünkü yeterli tıbbi malzeme yoktu.  Yürek parçalayıcı vakalardan biri, kuzeydeki Lahican şehrinde hemşirelik yapan ve Şubat ayının sonlarına doğru hayatını kaybeden 25 yaşındaki Narjes Khanalizadeh’di.

Rejimin elindeki medya bunu yalanladı, kahraman doktor ve sağlık personeli videoları yapmaya başladılar.

Virüsün hızla yayılmasına neden olan Kum kentiydi. Çin’den bu kente gelen ve ölen bir kişi ilk virisün tespit edildiği kişiydi. Kum kentinin ibadete kapatılması istendi.

Kum kenti, Şii Müslümanlar için önemli bir hac yeri. Ülkedeki en üst düzey din bilginlerinin yaşadığı yer ve her yıl ülke içinden 20 milyon, ülke dışındansa 2,5 milyon turist kenti ziyaret ediyor. Ama tam tersi dini lider hacıları teşvik etti. Çünkü rejim için önemli bir noktaydı. Ve gelen hacılarla hastalık bütün ülkeye yayıldı.

Sonra ölüm sayıları gizlenmeye başlandı o kadar ki, sayıları yalanlayan Sağlık Bakanı kameraların önünde öksürüklerini gizleyemedi. Sonunda onun da hasta olduğu ortaya çıktı. Şuan İran hastalığa teslim olmuş durumda. Sağlık görevlileri kitleler halinde enfekte oluyor. Ölen ölecek kalan kalacak durumu sözkonusu..

ÇÖKEN SAĞLIK SİSTEMİ: İTALYA

İtalya dezavantajları ve hatalarıyla Avrupa’nın enfekte olmasını hızlandıran ülke oldu ve çok ağır bedeller ödüyor. Dezavantajı güzelli nedeniyle aşırı turist çekmesi. Dev gemilerle gelen turistler hastalık taşıyıcısı oldular.

Ülkede hastalık yayılmaya başladığında ise refleks göstermekte geciktiler. Virüsün ilk görüldüğü bölgeleri karantinaya alma kararında zaten gecikmişlerdi, daha büyük hata yapıp karantina kararını açıklamadan önce karar halka sızdı. O şehirdekiler tıpkı Wuhan’da olduğu gibi karantina ilanından önce başka şehirlere kaçtı.

Asıl büyük hata ise Bergamo’da oldu. Tıpkı Türkiye’deki şehirler gibi sıkışık bir şehir olması virüsü yayıyordu zaten. Üstüne bi de 19 Şubat’taki Atalanta-Valencia Şampiyonlar Ligi Maçı geldi. Maçta binlerce kişi enfekte oldu. O maça giden 40 bin kişinin bulaştırma deposu olduğu düşünülüyor.

HAZIR SENARYO: ALMANYA

Gelelim realistler diyarı Almanya’ya.

Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamasından sonra halkının karşısına çıkıp gerçekleri en açık biçimde söyleyen lider Merkel oldu. 2. Dünya savaşından sonra karşılaştığımız en büyük zorluk dedi. 2. Dünya savaşında dümdüz olmuş Almanya’da bu halk için çok güçlü bir uyarı oldu. Hükümet toplumun ne kadar kesiminin enfekte olacağını, kimin hafif kimin ağır atlatacağını, risk grubu ve ölüm öngörülerini paylaştı.
Merkel’in kendisi bile koronalı biriyle temas ettiği için karantina altına alınmayı kabul etti.

Angela Merkel hükümeti, koronavirüs salgınıyla mücadelede ülkenin 129 yıllık geçmişe sahip Robert Koch Enstitüsü’nün tavsiyelerini uyguluyor.

Eş zamanlı iki plan devreye soktu Almanya. Virisün hızını azaltmak için halkı bilinçlendirerek gönüllü izolasyon başlattı, ardından fasılalarla kapatma kararları verdi. Okullar, restoranlar, kafeler, kuaförler.

Büyük endrüstri fabrikaları solunum cihazı üretmek için devreye sokuldu. Kimya devi ülke bir yandan da dezenfektan üretimini hızlandırdı. Ve yeni hastaneler için daha önceden planlanmış yerlerde dönüşüm başladı.

Şeffaflık için de il il ilçe ilçe nerede ne kadar hasta olduğuna ilişkin web sayfası devreye sokuldu. Kritik birkaç merkezde hızla sokağa çıkma yasağı başlatıldı. Önlemler sayesinde ülkede tempo düşse de hayat kabul edilebilir bir olağanlıkla devam edebildi.

BİLİNMEZLER ÜLKESİ: TÜRKİYE

Türkiye ise Çin ve İran refleksini benimsedi. Şeffaflık yerine güçlü devlet imajı izleniyor. Açıklanan ilk ölüm vakasından daha önce ülkenin eski Kara Kuvvetleri Komutanı’nın koronadan öldüğü ortaya çıktı. O da gazeteciler sayesinde. Hükümet kabul etti.

Hükümet, Merkez Bankası’nın en kötü günler için tuttuğu ve kefen parası olarak nitelenen ihtiyat akçesi dahil ekonominin tüm kaynaklarını tüketmiş olarak krize yakalandı. Bu nedenle sert yasak kararları uygulayamıyor çünkü halkı destekleyebilecek para yok. Bu da virüsü hızlandırıyor.

Türkiye’de strateji yaz aylarıyla birlikte virüsün kendiliğinden yokolacağı üzerine kurulu. Türkiye ile ilgili analiz şu an itibariyle mümkün değil çünkü veriler şeffaf değil. Buna yayılım, ölü ve tedavi edilen hasta sayısı da dahil…

Dünya genelinde 25 Ocak’ta ölü sayısı 56 iken, 25 Şubat’ta 2.700, 25 Mart’ta 20.912 oldu. Bunlar tespit edilen rakamlar. Mart ayı sonuna gelindiğinde dünyada artık 1 milyon vakadan sözediliyordu…

Okumaya devam et

Analiz

Diktatörleri karşısında kör olmayı tercih edenler yaşatır

AİHM’in resmi internet sitesine girdiğinizde, mahkemenin tanıtım filmiyle karşılaşıyorsunuz. Erdoğan’a karşı davranışlarında AİHM üyeleri oturup bu tanıtım filmini tekrar izlemeli.

BOLD ANALİZ

FATİH YURTSEVER

Diktatörleri karşısında kör olmayı tercih edenler yaşatır

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin resmi internet sitesine girdiğinizde, mahkemenin tanıtım filmini izleyebilirsiniz. İnsanlık en çirkin yüzünü II. Dünya Savaşı’nda gösterdi. Milyonlarca insan öldürüldü, soykırıma uğradı. İşte bu tanıtım videosunda AİHM’nin insanlığın bir daha aynı vahşeti tekrar işlememesi için kurulduğu anlatılıyor. Temel hak ve özgürlüklerin korunması görevi insanlık adına AİHM’e veriliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasal olarak AİHM’nin yargı yetkisini tanıyor ve mahkemenin kararlarının yerel mahkemelerce dikkate alınacağını teminat altına alıyor. Buraya kadar her şey çok güzel. Ancak Türkiye için durum fiiliyatta çok farklı. 15 Temmuz Erdoğan Darbesiyle Türkiye’de anayasal düzen askıya alındı. 20 Temmuz Yenikapı mitingi ile de Türkiye’de muhalefet ve sivil toplumun desteğiyle Erdoğan Diktatörlüğü ilan edildi.

Maalesef Batı Hitler’de yaptığı aynı hatayı, Erdoğan vakasında da tekrarlıyor. Hitler Çekoslavakya’yı işgal ettiğinde üç maymunu oynanan Batı, daha sonra yapacakları konusunda Hitlere bilerek veya bilemeyerek en büyük desteği verdi. Tarih tekerrür etti ve Erdoğan rejimi ülkede kitlesel kıyıma başladığında en büyük onayı, KHK’lar konusunda iç hukuk yollarının tüketilmediğine karar veren AİHM verdi. AİHM bu kararı nasıl verdi? İşkenceden ağzı, yüzü dağılmış askerlerin görüntüleri havuz medyasında 24 saat gösterilirken, bir gecede 2500 hâkim- savcı tutuklanırken, yüksek yargı mensupları tekme tokat gözaltına alınırken, verdi.

Şimdi sormak lazım AIHM yargıçlarına; acaba bir kere olsun tanıtım videonuzu izlerken, aklınıza bilerek ve bilmeyerek meşruluğuna en büyük katkıyı yaptığınız Erdoğan Diktatörlüğü’nün yaptığı zulümler geliyor mu?

Şu anda TBMM af tasarısı görüşülüyor. Ahmet Altan gibi, tek yaptığı fikrin namusunu korumak olan bir entelektüel içeride KORONA çaresizliğine terk edilirken, Gladio artığı mafya bozuntuları dışarı çıkacak ve siz halen hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam edeceksiniz. Tarih sizi, Hitleri destekleyenleri nasıl anıyorsa öyle anacak.

Colorado Üniversitesi psikoloji profesörü Fred Coolidge göre ”Diktatörler kendi kişilikleri etrafında yaratılmış bir kültün reklamını yapmak için milyonlarca dolar harcamaktan çekinmezler ve başkaları ile empati kurmayı başaramazlar, onlar için kayda değer tek şey kendi ihtiyaçlarıdır’. Kendi ülkesinde ekonomik koşullar nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan edemeyen, halkından para dilenen Erdoğan rejimi, insani yüzünü Cumhurbaşkanlığı amblemiyle İtalya ve Fransa’ya yardım malzemesi göndererek göstermeye çalışıyor. Bu riyakâr ve amacı Fred Coolidge tarafından gayet açık ifade edilen bu ucuz harekete alkış kimden geliyor? NATO Genel Sekreteri’nden.

Şimdi NATO Genel Sekterine sormak lazım. NATO, bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasını, liberal demokrasinin ve serbest piyasa ekonomisinin teminat altına alınmasını garanti etmiyor mu? Erdoğan gibi diktatörlerin yaptıklarını alkışlayarak mı koruyacaksınız demokrasiyi. Nasıl olsa Erdoğan istediğiniz kadar gemi, istediğiniz kadar asker veriyor, size sorun çıkarmıyor. Bu mu demokrasi anlayışınız?
Evet, dünya bir salgın hastalıkla karşı karşıya. Bir insanlık trajedisi yaşanıyor. 21.yy tarihi, koronadan önce ve koronadan sonra diye, yazılacak. İnsanlık bir kere daha kurtuluşun, evrensel ahlaki-insani değerlerde olduğunu görecek. Acılar bir kere daha insanlığı vicdan rotasına sokacak. Yeni kurumlar inşa edilecek ve orada yaşanan acılar bir daha yaşanmasın diye, geçmiş hatalar insanlığın zihnine kazınacak. Batı’nın demokratik kurumları AIHM, AB Konseyi ve NATO! Son bir şansınız var. Artık diktatörlerin odununa ateş taşımayın. Binlerce masumun Erdoğan Diktatörlüğünde hapishanelerde ölmesine izin vermeyin. 21.yy. Türk hapishanelerinin Aushwitz Kampları olmasına müsaade etmeyin. Unutmayın diktatörler kadar onların yaptıklarına sessiz kalanlar da suçludur. Bugün sessiz kalarak aynı suça ortak olmayın.

Okumaya devam et

Popular