Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Mehmet Ağar Yalıkavak Marina’ya çöküp sahibini Cemaat soruşturmasından tutuklattı

Azeri iş insanı Mübariz Mansimov Gurbanoğlu’nun, Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanmasının altından Mehmet Ağar’ın mala çökmesi çıktı. Tıpkı 90’larda yaptığı gibi…

BOLD – 90’lı yıllarda “İsmin PKK’ya yardım listesinde var” denilerek onlarca iş insanı ve sanatçıya şantaj yapılmış ve mal varlıklarına çökülmüştü. Korkut Eken, Sedat Peker ve Mehmet Ağar’ın isimleri en çok geçenlerdi. Çok sayıda iş insanı Bolu-Düzce-Adapazarı hattında öldürüldü. Şarkıcı İbrahim Tatlıses’in Mehmet Ağar’a ismini listeden çıkarttırmak için 10 milyon dolar verdiği iddia edilmişti.

Gazeteduvar’dan Bahadır Özgür, Cemaatle hiçbir ilgisi olmadığı bilinen Azeri milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu’nun cemaat soruşturması kapsamında tutuklanmasının izini sürdü. Gurbanoğlu’nun Yalıkavak Yat Limanı’na Ağar ailesi tarafından çöküldüğünü ortaya çıkartan Özgür, işin içinde bu kez petrol ve SOCAR’ın da bulunduğunu dolayısıyla Ağar’ın işverenlerinin de olduğunu ima eden yazısı şöyle:

Bir oligark, bir marina ve Ağar ailesi

Korona paniğinin ortasında gözaltına alınan Azeri milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, dört dörtlük bir siyaset-ticaret hikayesinin de aktörüdür. Onun isminin etrafında örülmüş ilişki ağı; siyasette ve ekonomide yaşanan yozlaşmanın üzerinde hüküm süren bir zümrenin serencamı gibidir. Buyurun, bu hikayenin Ağar merkezli kısa bir bölümünü izleyelim.
“Kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü hatırlarsınız. 1996’daki Susurluk kazasından sonra dönemin Başbakanı Tansu Çiller söylemişti. Olay örgüsü DYP’li İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’da yoğunlaşınca, o da “Ödülüm bu mu olacaktı” diyerek istifa etmişti. Susurluk davasından dolayı bir yazlığı andıran cezaevinde 369 gün kaldı, Ağar. Bulduğu her fırsatta iktidarın bekası için çırpınıyor şimdi. Oğlu da AKP milletvekilliği yapıyor.

Korona virüsü paniğinin sıcaklığında, Ağar’ın adını yine ilginç ilişkilerle gündeme getiren bir olay yaşandı. Palmali Holding’in sahibi Azeri asıllı milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, ‘FETÖ üyeliği’ iddiasıyla önceki gün İstanbul’da gözaltına alındı. Aynı saatlerde Gurbanov’un sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlandı.

Özetle şöyle deniliyordu: “Sizin yaptığınız bu şerefsizliği düşman bile yapmazdı… Bana FETÖ’cü demektense kendinize, geçmişinize ve çocuklarınızın nerde eğitim aldığına bakın… Bildiğiniz kimi men haklarımı savunmak üçün ali mahkemelere baş vurmuşum. Bu hukuk savaşını kaybedecek ve bu günün artık yakın olduğunu gören özel ve devlet şirketleri iyice hırçınlaşmaya başladı.”

Açıklamada isim, olay zikredilmiyor ama sert ve tehditkar bir üslup hakim. HDP Milletvekili, gazeteci Ahmet Şık, Twitter hesabından konuyla ilgili uzun bir bilgi/yorum yayınladı. Söylediklerine bakılırsa kastedilen mahkeme meselesi, Petkim’in sahibi Azerbaycan devletinin petrol ve gaz şirketi SOCAR’la arasındaki hukuki bir davaydı. Gurbanov, Azeri petrolünü ülke dışına nakilde tek yetkiliydi. SOCAR bunu mahkemeye taşıyıp, iptal ettirmek istiyordu.

Peki kim bu Gurbanoğlu?

Kızıl Ordu yüzbaşısıyken SSCB dağıldıktan sonra şirket kurup, hızla zenginleşen oligarklardan birisiydi. 1998’de Türkiye’de kurduğu Malta merkezli Palmali’nin 270 gemisi bulunuyor. TEKFEN İnşaat’ın yüzde 50’sini almasıyla ses getirmişti. Ama esas kamuoyunda yankı bulan olay; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, amcası Mehmet Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’in sahibi olduğu ve iki yıl önce devrettikleri denizcilik şirketi BMZ’ye kiraladığı tankerlerdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği ‘Panama Belgeleri’nin kahramanı, Gurbanoğlu’ydu.

Yani Gurbanoğlu vakası epey karışık. Ortada uğruna savaşların verildiği petrol ve gaz varsa, basit olması da beklenemez zaten. İşin bu yönünü konunun uzmanlarına bırakalım. Zira vukuatın doğrudan bizi ilgilendiren kısmında; kimisi unutulmuş, gözden kaçmış olaylar zincirinin oluşturduğu dört dörtlük bir hikaye duruyor. Özelleştirmelerle başlayan; petrol ve gaz ticaretiyle uluslararasılaşan; iktidara ve çevresindeki zümreye bağlanan; oligarkların, eski-yeni bürokratların, siyasetçi oğullarının ve akrabalarının boy gösterdiği, Türkiye’nin 17 yıllık serencamı olan bir hikaye.

Gelin şimdilik Ağar’ın merkezinde olduğu bölümün üzerinde duralım. Hafıza iyidir, sürekli tazelemek gerekir diyelim ve önce Bodrum Yalıkavak Marinası’na gidelim…

***

Bodrum Yalıkavak, Avrupa’nın en lüks yat limanlarından biri olarak gösterilir. Milli Emlak’a ait liman, 49 yıllığına Profilo’nun sahiplerinden Cefi Kamhi’ye kiralandı. Kamhi ailesi Susurluk döneminde bir hayli gündemdeydi. Babası Jak Kamhi’ye 28 Ocak 1993’te suikast girişiminde bulunulmuş, ama kurtulmuştu. O suikasta dair küçük bir bilgiyi, TBMM Susurluk Komisyonu ifadelerinden aktaralım:

JİTEM’ci Cem Ersever’in komutasında 1991-93 arası Güneydoğu’da ‘istihbarat elemanı’ olarak faaliyet yürütmüş Abdullah Çetin, Azerbaycan’da kampta eğitim gördüğünü, orada Uğur Mumcu suikastını yapanlarla karşılaştığını, onlardan birinin de Kamhi’ye saldıran kişi olduğunu söylüyordu. Mumcu’nun evinin etrafındaki istihbarat çalışmasını da kendisinin yaptığını itiraf ediyordu. Azerbaycan-Türkiye bağlantısı kontra kamplarından sermaye transferlerine farklı biçimlere bürünse de hiç kesilmiyor anlaşılan.

Kamhi marinayı 2003’te açtı. Ancak mali sıkıntıya düştü ve 2011’de Gurbanoğlu’nun şirketi Palmali’ye sattı. Marinayı işleten şirket ise Bodrum Yalıkavak Turizm Ve Yat Limanı’ydı. Bundan sonraki izleri, ticaret sicil kayıtlarından sürelim.

Palmali ilk olarak Bodrum siciline kayıtlı bir şube kurdu. Yönetim kurulu başkanı Gurbanoğlu’ydu. Yönetimde yer alan Alaattin Aykaç dikkat çekici bir isimdi. 2012-2013 arasında PETKİM yönetiminde bulunan Aykaç aynı zamanda 8 yıl Palmali CEO’luğunu yürüttü. Gurbanoğlu 2017’de kendisini dolandırmakla suçladı. KKTC’de kurduğu bir şirkete para aktardığını iddia etti. Aykaç şimdi nerede dersiniz? Demirören Gazetecilik ve TFF yönetiminde yer alıyor.

9 Mayıs 2014 günü yönetimde sürpriz bir değişiklik yaşandı. Tolga Ağar şubeye müdür olarak atandı. 21 Mayıs 2014 günü Tolga Ağar bu sefer de şubenin yönetim kurulu üyeliğine seçildi. Bir yıl sonra da 15 Temmuz 2015 günü, İstanbul merkezdeki olağanüstü genel kurulda ana şirketin yönetim kurulu üyesi ve aynı zamanda başkanı oldu. Bu andan itibaren yönetimde Palmali’nin ağırlığı azalırken, Ağar’ların ağırlığı arttı.

Nitekim 16 Ağustos 2018’de Tolga Ağar yetkilerini bırakırken, babası Mehmet Ağar yönetim kuruluna giriyor ve bir yıllığına başkan seçiliyordu. 24 Ekim 2018’de yapılan toplantıda ise yönetime yeni isimler dahil oldu ve Mehmet Ağar’ın görevi 2021 yılına kadar uzatıldı.

Böylece Gurbanoğlu’nun zor durumdaki Kamhi’den 2011’de 42 milyon dolara satın aldığı şirket, 2018 itibariyle adım adım ‘kapalı devre’ el değiştirip, Kasım 1996’da “Ödülüm bu mu olacaktı” diyen Ağar’ın ve ailesinin hakimiyetine girdi.

***

Gurbanoğlu, yakın tarihin kara kutularındandır. Etrafında sadece siyasetçileri, onların akrabalarını değil; futbolcuları, sanatçıları, bürokratları, ortak işlere giren sermaye gruplarını da görebilirsiniz. İşin tuhaf yanı, onun rakibi görünen SOCAR da aynı ağın bir diğer merkezi olarak güneş gibi parlıyor. Orada da özelleştirilen PETKİM’in çeperinde oluşmuş halkada, yine aynı siyasetçileri ve akrabalarının yanında Kalyon’dan Çalık’a uzanan sermaye gruplarını bulursunuz.

17 yılın serencamı budur. İktidar ve etrafındaki zümrenin bu iki oligarşik yapıyla kurduğu ilişki, koruma kalkanı her gün daha fazla tahkim edilmeye çalışılan başkanlık rejiminin bekasının ne anlama geldiğini gayet güzel özetliyor.

Analiz

Bahçeli ile Çakıcı’nın verdiği fotoğrafın anlamı

Çakıcı ile Bahçeli, MHP Genel Merkezi’nde fotoğraf verdiler. Fotoğrafı, Çakıcı övgü dolu bir notla paylaştı. Bu paylaşımın bir anlamı var.

BOLD – Yazar Oya Baydar, organize suç lideri Alaattin Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı için, “Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, ‘makbul vatandaş’ standartları açısından, siyasi ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır” diye yazdı.

Koronavirüs (Kovid) salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması ile birlikte MHP tarafından AKP’nin gündemine sokulup, muhalefetin itirazlarına rağmen her iki partili vekillerin oyları ile Meclis’ten geçirilen infaz düzenlemesi ile serbest kalan isimlerden biri Alaattin Çakıcı’ydı. “Organize suç örgütü lideri olmak” suçlamasıyla yargılanarak hüküm giyen ve 16 yıldır cezaevinde bulunan Çakıcı, 16 Nisan’da tahliye edilmesi sonrası kendisini cezaevinde ziyaret eden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a teşekkür mektubu kaleme almıştı.
Bu mektubunun ardından Bahçeli’yi MHP Genel Merkezi’nde eden Çakıcı, ziyaretin fotoğraflarını da sosyal medya hesabından paylaştı.
Paylaşılan o fotoğraflara dair Yazar Oya Baydar T24 için “Organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun Sayın Bahçeli!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Baydar yazısı şöyle:
“AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
65 yaş üstü yurttaşları ev hapsinde tutan zihniyet üzerine yazmaya, uzayıp kabak tadı veren bu abukluğa isyanımı dile getirmeye niyetliydim ki fotoğrafı gördüm. O da ne! “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” Bahçeli ile Ülkücü mafyanın efsanevî liderlerinden Çakıcı’nın baş başa fotoğrafları!
Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a rağmen af diye tutturduğunda belki tek değil ama asıl amacı Çakıcı’nın serbest kalmasıydı. Her zamanki gibi onun dediği oldu, 90 bin civarı mahkûm Çakıcı’ya yapılan jestten yararlandı. Şükranlarını göstermek için önümüzdeki günlerde Reis’in tayfasına yazılırlar artık.
Çakıcı, 80 öncesinde Ülkücü Mafya denilen organize suç örgütü liderlerinden biriydi. 80’lerde devletin kirli işlerinde, faili meçhul-faili belli karanlık olaylarda başarıyla kullanılmış bir tetikçiydi. Cinayete azmettirme, yaralama, öldürme dosyası kalabalıktı. Eski eşini öldürtmekten, önce müebbete mahkûm edilmiş sonra Ülkücü camianın etkisiyle cezası 19 yıla indirilmişti. Uzatmaya değmez, meraklısı küçük bir Google araştırmasıyla adamın geçmişiyle ilgili verilere kolayca ulaşır.
Mesele şu ki, devlet aklının (kimileri derin devlet der) sözcülerinden MHP Genel Başkanı, Cumhur İttifakı’nın baş dümencisi Bahçeli, bu mafya reisi için ne zamandır paralanıyor. Hapishanede ziyaret etmiş, tez zamanda kurtarılacağı güvencesi vermiş, ziyaretin fotoğraflarının çekilip servis edilmesinden kaçınmamıştı. Belki ittifak ortağına, belki Ülkücü camiaya, belki benim aklımın ermeyeceği bir takım derin mihraklara mesaj vermişti o ziyareti kamuoyuna duyurarak.
MAFYAYLA ARANDAKİ MESAFEYİ KORU
Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP genel merkezinde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı; Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, “makbul vatandaş” standartları açısından, siyasî ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır. Fotoğrafta iki reis omuz omuza, yan yana poz vermişler. Maske takmamış, mesafeyi korumamış garibana yüzlerce lira para cezası kesilirken, yetmedi tartaklanır, kötü muamele görürken Bahçeli ile Çakıcı’nın ne maskesi, ne mesafesi var.
Hadi hukukî, ahlakî, siyasî mesafe koymamışsınız bari şu günlerde fiziksel/ sosyal mesafe koysaydınız aranıza. Hani topluma örnek olmak falan var ya!
Bu fotoğrafın çektirilip servis edilmesinin, görüntüyü aşan anlamları olduğunu düşünüyorum. Çakıcı Bahçeli’yi konutunda da ziyaret edebilirdi, sessiz sedasız bir teşekkür ziyareti de yapabilirdi ama özellikle MHP genel merkezi tercih ediliyor ve Ülkücü mafya reisi fotoğrafla birlikte attığı tweet’te Bahçeli’ye “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” diye hitap ediyor. Boş bir mizansen değil bu. 80 öncesi ve 80 sonrasında birileri adına iyi iş görmüş deneyimli mafyacılara yeniden ihtiyaç duyulduğunun ve baştacı edileceklerinin ilanı.
Sağduyusunu ve namusunu hâlâ koruyabilen AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
Ona buna, terörle aranıza mesafe koyun, derken önce siz mafya ile, organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun.”

Okumaya devam et

Analiz

Mavi Vatan kavramı nedir, nereden ithal edilmiştir?

Mavi Vatan kavramı 15 Temmuz sonrası Türk dış politikasına yön veren temel kavram oldu. Bu kavramın nereden ve nasıl ithal edildiğini anlamak, Türkiye’nin bugününü anlamamızı da sağlıyor.

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Bugünlerde “Mavi Vatan” kavramı kamuoyunda çokça tartışılıyor. Fikir babası olarak daha önce Balyoz Davasında yargılanan, politik olarak kendisini “Atlantikçi” cephenin karşısında konumlandıran Cem Gürdeniz ve arkadaşları. “Mavi Vatan” kavramı, 15 Temmuz sonrasında Türk dış politikasına yön vermek için devamlı gündemde tutulmaya çalışılan kavramlardan biri. Hal böyle olunca, bugünlerde çokça konuşulan ve “milli” olduğu iddia edilen “Mavi Vatan” kavramı çok yönlü bir analizi hak ediyor.

Mavi Vatan kavramı bugün kamuoyunda tartışıldığı şekliyle ilk defa emekli amiral Cem Gürdeniz tarafından gündeme getirildi. Cem Gürdeniz daha önce yazdığı kitaplarda, katıldığı televizyon programlarında ve köşe yazılarında, kendisi başta olmak üzere, bazı deniz kuvvetleri mensuplarının hapse atılmasının arkasında “Mavi Vatan” politikasının hayata geçirilmesinden rahatsız olan Atlantikçi cephe ve onların Türkiye’deki uzantıları olduğunu ifade etti. Peki gerçekten Türkiye’nin tüm hariciye hafızasını sıfırlayan, 50 yıllık Ege politikasını hiçe sayan ve tezlerimizi tehlikeye atan, Doğu Akdeniz’de kurtuluş reçetesi olarak lanse edilen Mavi Vatan kavramı neleri içeriyor, bu kavram ilk defa kim tarafından kullanıldı?

Kamuoyu Mavi Vatan’ı başlangıçta üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, denizlerin öneminin vurgulanması, Türkiye’nin denizcileşmesi amacıyla gündeme getirilmiş bir kavram olarak algılandı. Cem Gürdeniz’e göre “Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatan üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizlerdeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.” Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere Mavi Vatan Türkiye’ye çevre denizlerimizde kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerinde devletlere tanınan egemen haklarının ötesinde bir egemenlik tanıyor ve söz konusu su kütlesini Türkiye’nin vatan topraklarının devamı olarak kabul ediyor.

GERÇEK VATAN KAVRAMI EROZYONA UĞRATILIYOR

Oysa uluslararası hukuka göre; bir devlet sadece iç suları ve karasularında egemendir. Devletler Kıta Sahanlığı ve MEB’te çoğunluğu ekonomik amaçlar için düzenlenmiş egemen hakları kullanırlar. İlle de denizlerde bir yere vatan denilecekse, bu alan sadece iç suları ve karasularını kapsayabilir. Türkiye’nin çevre denizlerde hak ve menfaatlerini korumak için ilave bir kavram üretmeye de ihtiyacı yoktur. Uluslararası hukukun kendisine tanıdığı hakları kullanması ve bu noktada irade göstermesi yeterlidir. Üzerinde yabancı gemilerin askeri tatbikat yapabildiği bir su kütlesine vatan ismini vererek, gerçek vatan kavramını erozyona uğratmaya veya olmayan bir kutsallık üzerinden halkın duygularına oynamaya da gerek yoktur. O zaman neden bu kavram gündeme geldi?

Bunun için kendisini Atlantikçi cephenin karşısında konumlandıran Cem Gürdeniz ile yeni küresel güç olarak tanımladığı Çin arasındaki etkileşimi bilmek gerekiyor. Cem Gürdeniz Mavi Vatan kavramının aslında fikir babası değil, onu Çin’den ithal eden kişidir.

“BLUE NATIONAL SOİL” KAVRAMINDAN TÜRETİLDİ

Çin, Doğu ve Güney Çin denizinin tamamını kendi egemenlik alanı olarak görüyor ve bu denizleri egemenliği altına almak için “Blue National Soil” olarak adlandırdığı bir strateji izliyor. Bu sahalarda karasuları rejimini uygulamaya çalışıyor. Açık deniz alanlarını ve üzerindeki hava sahasını üçüncü ülkelerin kullanımına kapatmaya çabalıyor. İlk kez 2010 yılında yayımlanan “The State Oceanic Administration (SOA)” raporunda ortaya konulan bu stratejiye göre Çin, bu deniz alanlarını “Mavi Toprak” olarak tanımlıyor.

Çin’in söz konusu girişimleri bölge ülkelerini rahatsız ediyor. Nitekim Filipinler, haklarının gasp edildiğini iddia ederek konuyu uluslararası yargıya taşıdı. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konvansiyonu Ek VII kapsamında kurulan bir tahkim mahkemesi, Çin’in, iddialarının yasal bir dayanağı olmadığına karar verdi.

MAVİ VATAN NEYİN ÜZERİNİ ÖRTÜYOR? NEYE HİZMET EDİYOR?

Türkiye bu günlerde; Çin tarafından yayılmacı emeller doğrultusunda üretilen bir kavramı, milli bir kavrammış gibi sahiplenerek tüm Doğu Akdeniz politikasını bu kavram doğrultusunda kurgulamanın bedelini ödüyor. Mavi Vatan kavramını şu anda en ateşli şekilde savunan amirallerin görevde olduğu dönemde, Mısır ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan anlaşmanın engellenememesi, Mısır ve İsrail ile ilişkilerin iç siyasi saiklerle bozulması karşısında sessiz kalınması,Türkiye’nin şu anda Doğu Akdeniz’de yaşadığı yalnızlığın en büyük nedenleri olarak kabul edilebilir.

Libya ile yapılan MEB Sınırlandırma Anlaşması’nın ise; MAVİ VATAN’ın başarısı olarak gösterilmesi tam bir garabet. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini, sahip olunan onca haklı argümana rağmen, geleceği şüpheli bir hükümet ile yapılan 18,6 millik iki noktayı belirleyen bir anlaşmaya dayandırmak, amaç ancak başka şeyleri perdelemek ise mümkün. Bu konuya bir önceki yazıda değinildiği için burada tekrar etmeyeceğim.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği yanlış politikalar sonucunda içerisine düştüğü durumu milletten gizlemek ve tartışma kanallarını kapamak için Mavi Vatan kullanışlı bir söylem olsa da, Türkiye’nin hak ve menfaatlerine hizmet etmediği ortadadır. Türkiye’nin geleceğini Asya’da, Çin ile ittifakta gören, başını Cem Gürdeniz’in çektiği grup, Çin’in denizlere yönelik politikalarının Doğu Akdeniz’de vücut bulmuş hali olan MAVİ VATAN kavramını devamlı gündemde tutarak siyasi güç devşirmeye çalışıyor. Geçmişte Osmanlıyı Almanya’nın peşine takarak Birinci Dünya Savaşı’na sokan ittihatçı zihniyetin devamı olan bu grup, aynı felsefe ile Çin’den ithal ettikleri MAVİ VATAN kavramı ile Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlığa mahkum ediyor.

Türkiye Çin’den ithal yayılmacı bir kavramı kullanarak da uluslararası arenada kendi haklılığına gölge düşürüyor ve komşu ülkelerin haklarını hiçe sayan, denizlerin serbestçe kullanımına karşı çıkan bir ülke konumuna düşüyor. Türkiye’nin şu anda yayılmacı ve gayri hukuki “Mavi Toprak” kavramından türetilmiş ithal “Mavi Vatan” kavramına değil, milli diplomasi ile örgülenmiş gücünü uluslararası hukuktan alan hak ve menfaatler etrafında örgülenmiş milli politikalara ihtiyacı var.

Kürtçe müzik dinlediği için öldürüldü

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan Deniz Kuvvetlerini Ulusalcılara sus payı olarak verdi

Cihat Yaycı’nın istifası sonrası Ulusalcı&Ergenekoncu cephe ile Erdoğan arasında yeni bir pazarlık masası kurulmuş durumda. Detaylar ve istifanın analizi.

Fatih Yurtsever 

BOLD ANALİZ

Kamuoyu günlerdir önce kızağa çekilen sonra da istifa eden Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’yı tartışıyor. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu Kararlarınını “Postmodern Darbe” olarak adlandıran zamanın Genelkurmay Genel Sekteri Tümg. Erol Özkasnak sayılmazsa, TSK tarihinde ilk defa bir tümamiral için bu kadar çok haber yapıldı ve üzerinde konuşuldu.

“Fetömetre” ve “Mavi Vatan” nedeniyle tartışma bu denli ateşli olarak sürdürülse de konu derinlemesine analiz edilince başka bir takım nedenler ortaya çıkıyor. Çok basit bir örnek vermek gerekirse: Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaret sadece birkaç yerel basın yayın organında kendisine yer bulurken, Cihat Yaycı’nın her hareketi haber oldu. Peki nasıl oldu da TSK geleneklerinin ve emir komuta zincirinin hilafına bir tümamiral bu denli bir üne ve güce kavuştu?

15 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan ve ortakları, derin devletin ve İttihatçı zihniyetin 300 yıllık operasyonel birikimi kullanarak ikinci bir 31 Mart Vakası tertipiyle TSK’ya darbe yaparak, Türkiye’de rejimi değiştidiler. İran’da 1979 yılında yapılan İslam Devrimi de Şah’a bağlı laik İran Ordusu’na rağmen yapılmış, devrim Ordu’nun uzun süre Irak ile yapılan savaş sonrasında gücünü tüketmesi ile güç kazanarak yerini sağlamlaştırmıştı. Benzer bir geçiş döneminin Erdoğan rejimi açısından kazasız bir şekilde atlatılması da TSK’nın bu dönemde kontrol altında tutulmasına bağlıydı.

DENİZ KUVVETLERİ ERGENEKONA SUS PAYI OLARAK VERİLDİ

Erdoğan gücünü bir koalisyon ile paylaşmak zorunda olduğu için temel savaş olanı olan TSK’da gücü belli bir zamana kadar ulusalcı askerlerle paylaşmayı tercih etti. 2016 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının komuta yapısı büyük oranda daha önce Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan ve hapis yatan askerlerden teşkil edildi. Aslında Erdoğan ve Hulusi Akar’ın planı, kısmen iç politikaya etki etme gücü az olan Deniz Kuvvetlerini Ergenekon’a sus payı olarak vermek ve başlarına yönetebilecekleri bir “kayyım” atayarak geçiş döneminde olası yol kazalarının önüne geçmekti.

Ulusalcı askerler kaolisyonun bir parçası olmalarına rağmen Hulusi Akar ve Erdoğan’a hiçbir zaman tam olarak güvenmediler. Bu nedenle Deniz Kuvvetlerinde ellerine geçen gücü siyasi bir güce tahvil edebilmek için ülkenin hem iç hem de dış politikasına etki edebilecek, Erdoğan üzerindeki güçlerini konsolide etmeye imkan verecek, daha önce Balyoz yargılamaları sürecinde sıkça gündemde tutmaya çalıştıkları MAVİ VATAN kavramını milli bir doktrin haline haline getirmeye karar verdiler.

Hem Erdoğan hem de Ergenekon için yukarıda açıklanan planlarını uygulayabilecek ve zamanı geldiğinde oyun dışına çıkarılabilmesi için güç ve makam düşkünlüğü başta olmak üzere üzere kişisel zaafiyetlere sahip tek aday Tüamiral Cihat Yaycı idi. Peki Cihat Yaycı bu planları hayata geçirmek için neler yaptı?

Cihat Yaycı kamuoyunda Fetömetre denilen Deniz Kuvvetlerinde görev yapan sözde cemaat mensubu subayların tespitinde kullanılan algoritmayı geliştiren kişi olarak tanınıyor. Sözde KHK’lar ile Deniz Kuvvetlerinden ihraç edilen tüm askerler sıfır hata ile çalışan bu algortima sayesinde tespit edildi ve ihraç edildi. Gerçekte ise İran ziyaretinde kameralar önünde Doğu Perinçek’in de itiraf ettiği gibi tüm listelere daha önce istihbarat başkanlığı da yapmış Soner Polat koordinesinde balyozcu askerler tarafından hazırlanmıştı. Cihat Yaycı sadece yapılan fişleme listelerine kendi oluşturduğu kriterler ile meşruiyet kazandırmaya çalışarak, kamuouyu algısının yönetilmesine katkı sağladı. Her darbe döneminde olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da darbeciler tarafından fişlenenler tasfiye edilecekti, Fetömetre bunun sadece kılıfı oldu.

Erdoğan ve etrafındaki klik için Arap Baharı bir fırsatlar bütünüydü. Mısır ve Suriye’de olduğu gibi Lİbya’da da İhvan Hareketi siyasi ve askeri olarak desteklenmeliydi. Erdoğan’ın bu hırsı ve yaptığı dasa dışı faaliyetler Ergenekon tarafından da yakından takip edildi. Deniz Kuvvetleri etkin olarak kullanılabilirde hem etkili bir diplomatik araç hem de caydırıcı bir askeri güç sergileme aracı olabilir. Bu noktada Ergenekon, Deniz Kuvvetlerinde kendisine tanınan sınırlı gücü Erdoğan’ın amaçları ile uyumlu bir örtü altında Mavi Vatan üzerinden artırmayı hedefledi. Doğu Akdeniz’de yaşanan yanlızlığının ancak Libya ile yapılabilecek bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması ile aşılabileceği böylelikle Mavi Vatan’ın korunacağı konusunda Ergenekon Cihat Yaycı üzerinden kamuoyu desteğini arkasında aldı.

Erdoğan da zaten Libya’ya yapılan silah ticaretini meşru bir amaca dayandırmak istiyordu. Hülasa yapılan anlaşmanın devamı Erdoğan’ın silah sattığı Sarrac’ın iktidarda kalmasına bağlıydı ve bu nedenle de Türkiye silah satışı dahil her türlü desteği vermeliydi. Milyon dolarlar değerindeki SİHA’lar düşürülürken, silah taşıyan gemiler durdurulurken, MAVİ VATAN kavramı üzerinden oluşturulan milliyetçi dalga bu konuların tartışımasını nasıl olsa engellliyordu. Hem Ergenekon hem de Erdoğan yaşanan gelişmelerden memnundu.

Ancak Erdoğan’ın kendisi eliyle TSK’yı kontrol altında tuttuğu Hulusi Akar hem de şahsen Cihat Yaycı’dan haz etmediği gibi hem de onun kimler tarafından nasıl ve neden kullanıldığını gayet iyi görüyordu. Birkaç defa Cihat Yaycı’yı oyun dışına çıkarmaya çalışsa da başarılı olamadı. COVİD-19 sonrasında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler Erdoğan’ın gücünü zayıflattı. ABD kaynaklı raporlarda örtülü olarak gündeme getirilen darbe tartışmaları Erdoğan’ı Hulusi Akar’a daha fazla mecbur hale getirdi. Bu durumu iyi değerlendiren Hulusi Akar şartların oluştuğuna kanaat getirerek Cihat Yaycı’nın ipini çekti. Dikkat edilirse Yaycı’nın kızağa çekilmesine en fazla Ergenekon cenahı tepki gösterdi. Zira onlar da Akar gibi gelişmeleri yakından takip ediyor, şartların namüsait hale geldiğini görüyorlar.

Cihat Yaycı şimdiye kadar yaptıklarıyla gündem oldu. Yaşanan gelişmelere bakılırsa bundan sonra da Erdoğan rejiminin yeni günah keçisi hizmet etmeye devam edecek. Suriye trajedisinin sorumlusu nasıl Ahmet Davuoğlu ilan edilmişse, önümüzdeki günlerde Cihat Yaycı da Libya yapılan bütün yasadışı işlerin müsebbibi olarak ilan edilebilir. Hatta Erdoğan Hakan Fidan’ın yardımıyla Cihat Yaycı’yı Moskova günlerinde Ergenekon’un yönlendirmesi ile Ruslara angaje olmakla suçlayabilir, aldatıldığını bile söylebilir. Ergenekon, Erdoğan’ı gayet iyi tanıdığı için Cihat Yaycı’ya bu kadar sahip çıkıyor. Zira herkes başına gelebilecekleri gayet iyi biliyor.

Okumaya devam et

Popular