Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Mehmet Ağar Yalıkavak Marina’ya çöküp sahibini Cemaat soruşturmasından tutuklattı

Azeri iş insanı Mübariz Mansimov Gurbanoğlu’nun, Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanmasının altından Mehmet Ağar’ın mala çökmesi çıktı. Tıpkı 90’larda yaptığı gibi…

BOLD – 90’lı yıllarda “İsmin PKK’ya yardım listesinde var” denilerek onlarca iş insanı ve sanatçıya şantaj yapılmış ve mal varlıklarına çökülmüştü. Korkut Eken, Sedat Peker ve Mehmet Ağar’ın isimleri en çok geçenlerdi. Çok sayıda iş insanı Bolu-Düzce-Adapazarı hattında öldürüldü. Şarkıcı İbrahim Tatlıses’in Mehmet Ağar’a ismini listeden çıkarttırmak için 10 milyon dolar verdiği iddia edilmişti.

Gazeteduvar’dan Bahadır Özgür, Cemaatle hiçbir ilgisi olmadığı bilinen Azeri milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu’nun cemaat soruşturması kapsamında tutuklanmasının izini sürdü. Gurbanoğlu’nun Yalıkavak Yat Limanı’na Ağar ailesi tarafından çöküldüğünü ortaya çıkartan Özgür, işin içinde bu kez petrol ve SOCAR’ın da bulunduğunu dolayısıyla Ağar’ın işverenlerinin de olduğunu ima eden yazısı şöyle:

Bir oligark, bir marina ve Ağar ailesi

Korona paniğinin ortasında gözaltına alınan Azeri milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, dört dörtlük bir siyaset-ticaret hikayesinin de aktörüdür. Onun isminin etrafında örülmüş ilişki ağı; siyasette ve ekonomide yaşanan yozlaşmanın üzerinde hüküm süren bir zümrenin serencamı gibidir. Buyurun, bu hikayenin Ağar merkezli kısa bir bölümünü izleyelim.
“Kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü hatırlarsınız. 1996’daki Susurluk kazasından sonra dönemin Başbakanı Tansu Çiller söylemişti. Olay örgüsü DYP’li İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’da yoğunlaşınca, o da “Ödülüm bu mu olacaktı” diyerek istifa etmişti. Susurluk davasından dolayı bir yazlığı andıran cezaevinde 369 gün kaldı, Ağar. Bulduğu her fırsatta iktidarın bekası için çırpınıyor şimdi. Oğlu da AKP milletvekilliği yapıyor.

Korona virüsü paniğinin sıcaklığında, Ağar’ın adını yine ilginç ilişkilerle gündeme getiren bir olay yaşandı. Palmali Holding’in sahibi Azeri asıllı milyarder Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, ‘FETÖ üyeliği’ iddiasıyla önceki gün İstanbul’da gözaltına alındı. Aynı saatlerde Gurbanov’un sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlandı.

Özetle şöyle deniliyordu: “Sizin yaptığınız bu şerefsizliği düşman bile yapmazdı… Bana FETÖ’cü demektense kendinize, geçmişinize ve çocuklarınızın nerde eğitim aldığına bakın… Bildiğiniz kimi men haklarımı savunmak üçün ali mahkemelere baş vurmuşum. Bu hukuk savaşını kaybedecek ve bu günün artık yakın olduğunu gören özel ve devlet şirketleri iyice hırçınlaşmaya başladı.”

Açıklamada isim, olay zikredilmiyor ama sert ve tehditkar bir üslup hakim. HDP Milletvekili, gazeteci Ahmet Şık, Twitter hesabından konuyla ilgili uzun bir bilgi/yorum yayınladı. Söylediklerine bakılırsa kastedilen mahkeme meselesi, Petkim’in sahibi Azerbaycan devletinin petrol ve gaz şirketi SOCAR’la arasındaki hukuki bir davaydı. Gurbanov, Azeri petrolünü ülke dışına nakilde tek yetkiliydi. SOCAR bunu mahkemeye taşıyıp, iptal ettirmek istiyordu.

Peki kim bu Gurbanoğlu?

Kızıl Ordu yüzbaşısıyken SSCB dağıldıktan sonra şirket kurup, hızla zenginleşen oligarklardan birisiydi. 1998’de Türkiye’de kurduğu Malta merkezli Palmali’nin 270 gemisi bulunuyor. TEKFEN İnşaat’ın yüzde 50’sini almasıyla ses getirmişti. Ama esas kamuoyunda yankı bulan olay; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, amcası Mehmet Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’in sahibi olduğu ve iki yıl önce devrettikleri denizcilik şirketi BMZ’ye kiraladığı tankerlerdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği ‘Panama Belgeleri’nin kahramanı, Gurbanoğlu’ydu.

Yani Gurbanoğlu vakası epey karışık. Ortada uğruna savaşların verildiği petrol ve gaz varsa, basit olması da beklenemez zaten. İşin bu yönünü konunun uzmanlarına bırakalım. Zira vukuatın doğrudan bizi ilgilendiren kısmında; kimisi unutulmuş, gözden kaçmış olaylar zincirinin oluşturduğu dört dörtlük bir hikaye duruyor. Özelleştirmelerle başlayan; petrol ve gaz ticaretiyle uluslararasılaşan; iktidara ve çevresindeki zümreye bağlanan; oligarkların, eski-yeni bürokratların, siyasetçi oğullarının ve akrabalarının boy gösterdiği, Türkiye’nin 17 yıllık serencamı olan bir hikaye.

Gelin şimdilik Ağar’ın merkezinde olduğu bölümün üzerinde duralım. Hafıza iyidir, sürekli tazelemek gerekir diyelim ve önce Bodrum Yalıkavak Marinası’na gidelim…

***

Bodrum Yalıkavak, Avrupa’nın en lüks yat limanlarından biri olarak gösterilir. Milli Emlak’a ait liman, 49 yıllığına Profilo’nun sahiplerinden Cefi Kamhi’ye kiralandı. Kamhi ailesi Susurluk döneminde bir hayli gündemdeydi. Babası Jak Kamhi’ye 28 Ocak 1993’te suikast girişiminde bulunulmuş, ama kurtulmuştu. O suikasta dair küçük bir bilgiyi, TBMM Susurluk Komisyonu ifadelerinden aktaralım:

JİTEM’ci Cem Ersever’in komutasında 1991-93 arası Güneydoğu’da ‘istihbarat elemanı’ olarak faaliyet yürütmüş Abdullah Çetin, Azerbaycan’da kampta eğitim gördüğünü, orada Uğur Mumcu suikastını yapanlarla karşılaştığını, onlardan birinin de Kamhi’ye saldıran kişi olduğunu söylüyordu. Mumcu’nun evinin etrafındaki istihbarat çalışmasını da kendisinin yaptığını itiraf ediyordu. Azerbaycan-Türkiye bağlantısı kontra kamplarından sermaye transferlerine farklı biçimlere bürünse de hiç kesilmiyor anlaşılan.

Kamhi marinayı 2003’te açtı. Ancak mali sıkıntıya düştü ve 2011’de Gurbanoğlu’nun şirketi Palmali’ye sattı. Marinayı işleten şirket ise Bodrum Yalıkavak Turizm Ve Yat Limanı’ydı. Bundan sonraki izleri, ticaret sicil kayıtlarından sürelim.

Palmali ilk olarak Bodrum siciline kayıtlı bir şube kurdu. Yönetim kurulu başkanı Gurbanoğlu’ydu. Yönetimde yer alan Alaattin Aykaç dikkat çekici bir isimdi. 2012-2013 arasında PETKİM yönetiminde bulunan Aykaç aynı zamanda 8 yıl Palmali CEO’luğunu yürüttü. Gurbanoğlu 2017’de kendisini dolandırmakla suçladı. KKTC’de kurduğu bir şirkete para aktardığını iddia etti. Aykaç şimdi nerede dersiniz? Demirören Gazetecilik ve TFF yönetiminde yer alıyor.

9 Mayıs 2014 günü yönetimde sürpriz bir değişiklik yaşandı. Tolga Ağar şubeye müdür olarak atandı. 21 Mayıs 2014 günü Tolga Ağar bu sefer de şubenin yönetim kurulu üyeliğine seçildi. Bir yıl sonra da 15 Temmuz 2015 günü, İstanbul merkezdeki olağanüstü genel kurulda ana şirketin yönetim kurulu üyesi ve aynı zamanda başkanı oldu. Bu andan itibaren yönetimde Palmali’nin ağırlığı azalırken, Ağar’ların ağırlığı arttı.

Nitekim 16 Ağustos 2018’de Tolga Ağar yetkilerini bırakırken, babası Mehmet Ağar yönetim kuruluna giriyor ve bir yıllığına başkan seçiliyordu. 24 Ekim 2018’de yapılan toplantıda ise yönetime yeni isimler dahil oldu ve Mehmet Ağar’ın görevi 2021 yılına kadar uzatıldı.

Böylece Gurbanoğlu’nun zor durumdaki Kamhi’den 2011’de 42 milyon dolara satın aldığı şirket, 2018 itibariyle adım adım ‘kapalı devre’ el değiştirip, Kasım 1996’da “Ödülüm bu mu olacaktı” diyen Ağar’ın ve ailesinin hakimiyetine girdi.

***

Gurbanoğlu, yakın tarihin kara kutularındandır. Etrafında sadece siyasetçileri, onların akrabalarını değil; futbolcuları, sanatçıları, bürokratları, ortak işlere giren sermaye gruplarını da görebilirsiniz. İşin tuhaf yanı, onun rakibi görünen SOCAR da aynı ağın bir diğer merkezi olarak güneş gibi parlıyor. Orada da özelleştirilen PETKİM’in çeperinde oluşmuş halkada, yine aynı siyasetçileri ve akrabalarının yanında Kalyon’dan Çalık’a uzanan sermaye gruplarını bulursunuz.

17 yılın serencamı budur. İktidar ve etrafındaki zümrenin bu iki oligarşik yapıyla kurduğu ilişki, koruma kalkanı her gün daha fazla tahkim edilmeye çalışılan başkanlık rejiminin bekasının ne anlama geldiğini gayet güzel özetliyor.

Analiz

Prof. Ferhat Kentel korona sonrası dünya sisteminin değişeceğini düşünüyor

Korona sonrası toplumsal ilişkilerin de devlet sisteminin de değişebileceği yönünde analizler var. Prof. Kentel’e göre bu otoriterleşme yönünde olacak.

BOLD – Salgın küresel ekonomik sisteme de büyük darbe vurmuş durumda. Borsalarda sert düşüşler yaşanırken, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya gibi birçok ülke faizleri indirme yoluna gidip, açıkladıkları ekonomik paketlerle ekonomilerindeki yangını söndürme telaşında. Salgından en çok etkilenen ülkelerde, sağlık sistemi çökme tehlikesi ile karşı karşıya.

Prof. Dr. Ferhat Kentel, her geçen gün yıkıcı etkilileri artan salgınla birlikte krize giren kapitalist sistem ile toplum-birey ilişkisini MA’ya değerlendirdi.

Kapitalizmin “krizleri fırsata çevirme alışkanlığı” olduğunu vurgulayan Kentel, şunları söyledi: “Tüm dünyada belirsizlik, korku ve güvensizlik karşısında serpilmiş olan otoriter popülist, milliyetçi ve ırkçı akımlar, tam da bu kapitalizmin yeniden üretilebilmesi için mükemmel bir altyapı oluşturmuştu. Bugünkü salgın ve korkusu vasıtasıyla muhteşem bir totaliter kontrolün sağlanmasının da önü açılmış oldu. Kapitalizmin, sınıflar arasındaki farkın can yakıcı hale geldiği bir zamanda, sistemin sorgulanması da beklenebilir bir şeydi. Bu sorgulama ihtimal ve imkânlarına karşılık, koronavirüs vesilesiyle kapitalizm yeni bir yapılanmaya girecek gibi görünüyor. Totaliter rejimler ya da kapitalizmin totaliter yollarla yeniden üretilmesi için mükemmel bir fırsat veriyor.”

DÜNYA DAHA OTORİTER OLABİLİR

Prof. Dr. Kentel, salgının iktidarlara yurttaşları üzerinde hiç olmadığı kadar bir kontrol sağlama imkanı sunduğunun altını çizerek, küresel korkularla üreyen, ancak ulusal ölçeklerde sağlanan totaliter kontrolün küresel bir kontrolü de beraberinde getirdiğini kaydetti. Kentel, “Başka bir ifadeyle küresel bir sorun, ulusal önlemler vasıtasıyla sadece salgına dair olmayan bir küresel korku ikliminin, güvensizliğin yerleşmesini sağladı. Bu güvensizlik çok daha büyük totaliter kontrol ve manipülasyon imkân ve tekniklerinin de düşünülmesine, harekete geçirilmesine zemin hazırlıyor. Yani sistemin çöküşü değil ama sistemin var olmak için, içine aldığı yeni bir iktidar teknolojisinden ‘taktiklerden’ bahsedebiliriz. Artık ‘genelleşmiş’ korkular ve tehditler konusunda bırakın itiraz etmeyi, soru sormak bile çok cesaret isteyecek” diye belirtti.

Bu tehlike nedeniyle geleceğe dönük öngörülerin ihtiyatlı olduğuna dikkat çeken Kentel, birbirine taban tabana zıt ve hiç umulmayan sonuçların ortaya çıkabileceğini ifade etti. Kentel, “Önümüzdeki dönem; kapitalizmin daha totaliter versiyonları ve onun yaratacağı felaketler ile özgürlük ve adalet talep eden toplumsal hareketlerin sağlayacakları göreli olarak dengeli bir toplumsal yapı arasındaki bir yelpazede şekillenecek” dedi.

YENİ TOPLUMSAL RİTÜELLER ORTAYA ÇIKABİLİR

Kentel, bununla birlikte haftalar boyunca evlerine kapanmış insanların, özellikle çocukların edinmiş oldukları yeni sosyalizasyon, başkalarıyla yakınlaşma teknikleri ve ritüelleriyle birlikte başka tür toplumsallıkların ortaya çıkabileceğini de kaydetti. Yine hayatımızda zaten çok önemli bir yere sahip olmuş olan dijital medyanın her şeyin bir simülasyonuna dönüşebileceğini belirten Kentel, diğer taraftan büyük çoğunluklar evlerinde “yalnız bireyler” olmuşken, onların boş bıraktıkları kamusal alanlar, sokaklar ve iktidar alanların bazı muktedirlerin çok daha rahat at oynattıkları yerler haline gelebileceğini kaydetti.

Sıradan insanların bu yeni durumlarda bile, bin yılların birikiminden gelen tecrübelerine, yapma yollarına, var olma tekniklerine bağlı olarak, üretecekleri yeni toplumsal ilişkiler söz konusu olabileceğini söyleyen Kentel, son olarak “Hannah Arendt’ten aktararak söyleyecek olursam evet, insanlar çok şiddet ürettiler, savaşlar yaptılar, öldürdüler ama bu öldürme çabası, yaşama arzusundan hiçbir zaman daha güçlü olmadı” sözlerini sarf etti.

Okumaya devam et

Analiz

Libya’ya silah ticareti ve Erdoğan ailesi

Viktor Baranets; Libya’da ölen Türk askerlerinin tam sayısının açıklanmasının Türkiye’deki bir askeri darbeye neden olabileceğini düşünüyor. Sırrı ise silah ticaretinde…

BOLD ANALİZ

FATİH YURTSEVER

Libya’da Erdoğan’ın Silah Ticareti Tehlikeye mi Giriyor?

Türkiye’de ve dünyada tüm insanların gündemi korona virüsü ile mücadeleyken, Erdoğan için hayat korunaklı sarayında, doktor gözetiminde kaldığı yerden devam ediyor. Ancak son günlerde Libya’da ve Akdeniz’de yaşanan gelişmeler Erdoğan’ın huzurunu bozacağa benziyor.

İlk gelişme BBC muhabiri Benjamin Strick tarafından açık kaynak bilgileri kullanılarak hazırlanan “hayalet gemiler” gemiler konulu haberin yayımlanması ile başladı. Haberin yayımlandığı gün AB ülkeleri büyükelçileri BM Güvenlik Konseyi Kararları doğrultusunda, Libya’ya uygulanan silah ambargosunun kontrolü için 31 Mart tarihinde IRINA adlı bir harekatın başlatılmasına karar verdi.

Rusya Federal Haber Ajansı’nda 27 Mart tarihinde “Erdoğan’ın Hırsları Libya’da Onlarca Türk Askerinin Hayatına Mal Oluyor” konulu bir haber analiz yayımlandı. Analize göre; Türk askerleri Libya topraklarında ölmeye devam ediyor. Erdoğan, olası iç politik sonuçlarından dolayı kamuoyundan can kayıplarını saklıyor. Pravda gazetesinin askeri danışmanı emekli Albay Viktor Baranets; ölen Türk askerlerinin tam sayısının açıklanması halinde bunun Türkiye’deki bir askeri darbeye neden olabileceğini düşünüyor.

Türkiye’nin bölgede 2000 civarında askeri bulunuyor. Türk askerleri Mitiga sivil hava limanını askeri bir üs olarak kullanıyor. Şubat ayı başından itibaren General Hafter güçlerince yapılan saldırılar sonucunda 16 Türk askeri ile İHA’ları kontrol eden 2 sivil mühendis hayatını kaybetti. Yerel kaynakların iddiasına göre 22 Mart tarihinde Ain Zara Bölgesi’nde yaşanan çatışmalarda 50’den fazla Suriyeli para asker ile Türk askeri öldürüldü. General Hafter’e yakın kaynaklar Erdoğan rejiminin öldürülen askerlerin cesetlerini, yapılan çağrılara rağmen teslim almadığını iddia ediyor. Viktor Baranets söz konusu iddianın doğru olabileceğini, cesetlerin Türkiye gönderilmesinin halk nezdinde infiale neden olacağını ve bunun da Türkiye’de bir askeri darbeyi tetikleyeceğini düşünüyor.

Bu gelişmeler yaşanırken 28 Mart tarihinde NATO Deniz Muhafızı Harekâtına katılan Fransız firkateyninin Libya’ya silah taşıdığı, içerisinde hava savunma silah sistemleri bulunduğu gerekçesiyle Haydarpaşa Limanı’ndan kalkan PS PRAY adlı yük gemisinin rotasını değiştirmeye zorladığına yönelik haberler, Rus, Bulgar ve Yunan basınına düştü. Peki gerçekten Libya’da askerimiz ne için ölüyor, yaşanan bunca gelişmenin arkasında ne yatıyor?

Kitabın ortasından konuşmak gerekirse; Erdoğan rejimi BM Güvenlik Konseyi Karaları doğrultusunda uygulanan silah ambargosuna rağmen, Libya Ulusal Mutabakat Hükumetine silah satışından ciddi paralar kazanıyor. Bu paranın devletin kasasına girmediği aşikâr. BBC’de yayımlanan görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla araç ve silahların bir bölümü Sakarya Tank ve Palet fabrikasında üretiliyor. Yakın zamanda bu fabrikanın mali sıkıntılar bahane edilerek özelleştirme kapsamında Katar ve Ethem Sancak ortaklığına satılmasının arkasında da yatan esas nedenlerden birisi, söz konusu silah ticaretinin daha kolay yapılması.

Erdoğan rejimi silah ticaretini perdelemek ve olası asker kayıpları konusunda halktan gelebilecek tepkileri bertaraf etmek için, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılmasını anlaşmasını imzaladı. Milli bir mesele olarak Doğu Akdeniz’ deki hak ve menfaatlerimizin korunmasının bu anlaşmaya bağlı olduğu konusunda yapılan bilgi bombardımanı sayesinde, Sarraç Hükumetinin desteklenmesi, silah ve asker sevkiyatı kamuoyunda ciddi şekilde tartışılmadı.

Ancak 18 Şubat tarihinde Trablusgarp Limanı’nda bulunan bir ticari gemiye yapılan saldırı sonucunda silah ticaretini koordine etmek için bölgede bulunduğu anlaşılan asker kökenli Mit mensuplarının öldürülmesine yönelik haberlerin Odatv İnternet Sitesinde yayımlanasından sonra gazeteciler Barış Pehlivan, Barış Terkloğlu ve Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel tutuklandı. Gazetecilerin tutuklanması Erdoğan rejiminin Libya konusunda ne kadar çamura battığının bir işareti olarak görülebilir. Eğer gözdağı verilmese, gazeteciler sindirilmeseydi, bu konunu üzerine gidilecek belki silah ticaretinin kirli yüzü ile gerçek ölü sayısı da ortaya çıkacaktı. Bu saatten sonra hapse girmeyi göze almadan bu konularda haber yapılamayacağı ortada. Türk kamuoyu bu tür haberleri dış medyadan öğrenmeye devam edecek.

Tabi bu konulara yönelik Rus medyasında haberlerin çıkmasını da pek hayra yormamak gerekiyor. Daha önce yaşanan benzer hadiselerde bu tür dosyalar masaya geldiğinde veya basına yansıdığında, Erdoğan rejimini kendi bekası için ülkenin geleceğini ipotek eden tavizler vermişti.

Libya ve Suriye konularında bugüne kadar Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutma karşılığında Erdoğan rejiminin yaptıklarına sessiz kalmayı yeğleyen Avrupa ülkeleri, Erdoğan’ın mültecileri Yunan sınırına yığması karşısında tutum değiştirmişe benziyor. Akdeniz’de Libya’ya yönelik silah ambargosunun denetlenmesine yönelik 31 Mart tarihinde başlatılacak IRINA harekâtı bu değişimin somut göstergesi. Üstelik daha harekât başlamadan Fransız firkateyni tarafından silah yüklü olduğu iddia edilen yük geminin rotasını değiştirmeye zorlanması da bundan sonra yaşanacakların işareti olarak düşünülebilir.

ABD’de bir televizyon kanalına verdiği röportajda Başkan Trump “Ben Kürtlere ve Erdoğan’a anlaşın dedim, önce kabul etmediler, sonra kabul ettiler” ifadesini kullandı. Buradan da anlaşılacağı üzere Erdoğan için tek kırmızı çizgi kendi bekası. Bunun için silah ve petrol ticaretinden kazanacağı para. Erdoğan daha önce nasıl IŞID petrollerini pazarlayarak nasıl para kazandı ise, bugün de aynı ticareti devam ettirmek için PYD ile masaya oturabilir.

Libya meselesine bu zaviyeden bakılmadığı takdirde olayları tam olarak anlayamayız. Erdoğan mültecileri sınıra yığarak Avrupa’nın canını yaktı, ancak elindeki en büyük kozu da kullanmış oldu. Şimdi sıra Avrupa ülkelerinde. Bakalım Libya’dan Erdoğan kasasına para akışını engelleyebilecekler mi? Ya da Erdoğan bu sefer Avrupalılara hangi konuda taviz vererek silah ticaretini devam ettirecek?

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan derin devlet ilişkisinin tarihi: Kadir Kartal

Avukat Kadir Kartal… Bazen Erdoğan ailesinin avukatıyken bazen tam karşısında konumlanıyor. Devletin ona verdiği görevler, Erdoğan/Devlet ilişkisinin de tarihini oluşturuyor.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan. 11 Mayıs 1998’de İstanbul’da (Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi’nde) saat 11:45 sularında Türk Sanat Müziği sanatçısı Sevim Tanürek’e çarparak ölümüne sebep oldu.

Kaza olduğunda Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı ve görünürde 28 Şubat’ın generallerinin şimşekleri üzerindeydi.

Generaller için Erdoğan’ı kamuoyu önünde sıkıştırabilecek son derece önemli bir kozdu.

Generaller, Erdoğan’ı rejim ve laik-dinci tartışması üzerinden sıkıştırırken, “sahte diploma“yı pas geçtikleri gibi bu konuyu da pas geçtiler.

Hatta tam bu noktada devreye TSK’yla arası çok sıkı olan Kadir Kartal isimli avukat girdi.

Birazdan anlatacağımız olaylar zinciri, devletin savunmayı yani “Avukat“ tarafını da boş bırakmayarak neler yaptığınının da tarihi bir bakıma.

Erdoğan ailesinin avukatlığını Kadir Kartal’ın üstlenmesiyle Ahmet Burak Erdoğan’ı hapse götürebilcek yargı süreci değişmeye başladı.

Burak Erdoğan kaza yaptığında ehliyetsizdi. Önce bir ehliyet ayarlandı. Geriye dönük evrakla. Sıra bilirkişi raporuna geldi. İleriki yıllarda bürokraside jet gibi yükselecek Adli Tıp İhtisas Dairesi Başkanı Eyüp Çakmak tarafından kazayla ilgili rapor hazırlandı. Hayatını kaybeden Sevim Tanürek‘i 8/8 suçlu gösteren bir rapordu.

Mahkeme başladığında kimse Ahmet Burak Erdoğan’ı görmedi. Çoktan İngiltere’ye gitmişti bile. Bir ölümün gerçekleştiği kazanın mahkemesi fail katılmadan yapıldı ve 2 Haziran 2000’de Burak Erdoğan’ın beraatiyle sonuçlandı. Tanürek’in ailesi süreçte önce mücadele başlatmış ardından sessizliğe bürünmüşlerdi. Üzerlerine kurulan yoğun baskı nedeniyle geri çekildiklerini yıllar sonra açıklayabilecekti ancak.

Avukat Kadir Kartal’ın sihirli elleri Erdoğan Ailesi’nin dosyasına nasıl olmuştu da dokunmuştu? Oysa biz onu sürekli bir tarafında askerlerin/devletin bulunduğu kritik dosyalarda hatırlıyoruz.

BAŞBAĞLAR KATLİAMININ GÖNÜLLÜ AVUKATI

2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı’ndan yalnızca birkaç gün sonra, 5 Temmuz 1993’te 33 köylünün öldürüldüğü Başbağlar Katliamı gerçekleşti. Yansıtılmaya çalışılan fotoğraf netti: Sivas’ta Aleviler; Başbağlar’da Sünniler katledilmişti.

Birkaç Alevi köylü fail olarak tutuklandı ve yargılama başladı. Perişan haldeki Başbağlar köylülerinin avukatlığını Kadir Kartal gönüllü olarak üstlendi. İstanbul’dan Erzincan’ın dağ köyüne jet hızıyla gitmiş ve yakınlarını kaybedenlerin tamamından vekalet toplamıştı.

Gönüllü avukat, milliyetçi söylemleriyle öne çıksa da, davayı kapatan, failleri gizleyen bir misyonla hareket etmekteydi.

Güvenlik gerekçesiyle İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi‘ne (DGM) alınan davanın üye hakimi Şakir Kadıoğlu yıllar sonra mahkemede oynanan tiyatronun avukat ayağını da açıklayacaktı verdiği röportajlarda.

Hakim Kadıoğlu, davada önlerine getirilen tutukluların hiçbirinin fail olmadığını, Alevi tırpan işçilerinin fail diye getirildiğini, savcının olay yeri incelemesine dahi gitmediğini, olay yeri incelemesini Askerlerin yaptığını, köylüleri öldüren mermilerin balistik incelemesinin yapılmadığını ve en önemlisi 33 kişinin öldürüldüğü ve bütün köyün yakıldığı olayın dosyasında tek bir şahit ifadesinin dahi bulunmadığını söyleyecekti.

Hakim Kadıoğlu avukatlarla ilgili ise şunları söylüyordu:

“Davada yargılanan hiç kimse suçunu kabul etmedi. Başbağlar Köyü’nün avukatları da ‘bizim elimizde şu şahitler var’ demek yerine, ‘bu deliller var’ demek yerine, aslında gerçekten suçu olmayan kişilerin tutukluluklarının devamına diye karar çıkartmak için uğraşıp durdular. Yani davanın kendisi kadar, avukatların savunmalarındaki strateji de kusurlarla doluydu. Ben mahkeme heyetindeyken bile içimden bunlara şöyle kızardım. Kardeşim tutukluluğun devamı da, 33 tane can gitmiş, tutukluluğun devamına demeyle olmuyor ki bu işler. Olayı ortaya koy. Şahitleri bul. Tanık getir. İsim söyle… Ama yok! Bu davada deliller bile ortaya konulamadı.”

Başbağlar Köylüleri’nin gönüllü avukatı Kadir Kartal ve ekibi, mahkemeye delil sunmayı bırakın olayı gören köylüleri şahit olarak bile çağırmamışlardı.

Hakim Kadıoğlu, mevcut tutukluların suçlu olmadığını serbest bırakılmaları asıl faillerin bulunması gerektiği yönünde oy kullansa da mahkeme heyetinde azınlıkta kalmıştı.

Sonuçta dava zaman aşımına uğradı ve fail denilenler de Başbağlar nedeniyle değil, örgüt üyeliği suçlamasından ceza verilerek hapiste tutuldular.

Avukat Kadir Kartal ise Başbağlar’la ilgili çıktığı her televizyon programında; emperyalizm, emperyalizmin topraklarımızdaki oyunları, Amerika, CIA, dünyayı yöneten beş aile gibi alakasız tüm konulardan bahsetti ancak Başbağlar Katliamı’ndaki devletin rolünü belki de failliğini ustaca örttü.

Dava böylece zaman aşımına gitti…

28 ŞUBAT’TA CÜBBELİ AHMET HOCA’NIN AVUKATI

Cumhuriyet Gazetesi’nin “Cübbeli Cumhuriyeti“ manşetiyle Cüppeli Ahmet Hoca lakaplı Ahmet Mahmut Ünlü’yü hedef aldığı 28 Şubat döneminde, Kadir Kartal yine sahne alacaktı.

Başbağlar’da şüphelerin üzerinde olduğu derin devlet/askerlerin yanında saf tutan Kadir Kartal bu kez askerlerin hedefindeki Cüppeli’nin avukatıydı. Tıpkı askerlerin hedefindeki Erdoğan ailesinin avukatı olduğu gibi.

Cüppeli yargılandığı davadan kurtuldu. Ancak cüppeli devam eden yıllarda İsmailağa Cemaati içerisinde önü çeşitli biçimlerde açılarak ilerledi. Cemaat içinde kimi zaman cinayetler işlendi.

Cüppeli Ahmet, Cemaatin milliyetçileştirilmesinde önemli bir rol üstlendi. Başlangıçta siyasetten uzak sufi bir görünüş sergileyen Çarşamba cemaati son yıllarda devletle eklemlenmiş bir yapı halinde.

ÖCALAN’IN YARGILANDIĞI DAVADA YİNE GÖNÜLLÜ AVUKAT

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin ardından başlayan davada Kadir Kartal bu kez 1212 şehit ailesinin gönüllü avukatı olarak davaya müdahildi.

Şehit aileleri Öcalan’ın idam edilmesi için yükleniyorlardı. MHP iktidar ortağıydı ve arkasında kamuoyu desteği olan şehit ailelerinin tepkilerini kontrol altında tutulmaya çalışılıyordu.

İktidarda Devlet Bahçeli idam kararının uygulanmaması için sessizce hamlelerini yaparken, Kadir Kartal da şehit ailelerinin dönük benzer sesiz adımlar atıyordu. Yargılamada usul hataları dahil pek çok hata yapıldı ve bu AİHM süreçlerini de beraberinde getirecek uzun yıllar alacak sonuçlar doğurdu.

PAŞALARIN PARTİSİNİN GENEL BAŞKANI

İki binli yıllara geldiğimizde yeni bir dönem başlamış, Kadir Kartal’ın avukatlığını yaptığı Tayyip Erdoğan’ın kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmişti.

Erdoğan ile askerler arasında gerilim yüksekti. Özellikle Şener Eruygur ve Hurşit Tolon gerilimi yükselten iki orgeneraldi.

İkili TSK içerisinde zemin oluşturma çalışmaları sürdürürken siyaset sahnesini de düzenliyorlardı. Mantar gibi STK’lar ortaya çıkmış, Cumhuriyet Mitingleri başlamıştı.

O günlerde Müdafai Hukuk Hareketi Partisi isimli bir parti kuruldu. Hürriyet dahil çok sayıda gazetede „Paşaların Partisi“ olarak duyurdu.

Aniden örgütlenen yapılar; Kuvayı Milliye, Vatansever Kuvvetler Güçbirliği, Müdafai Hukuk gibi Kurtuluş Savaşını çağrıştıran çok sayıda sembol kullanılıyordu. Daha sonra Ergenekon Davasında yargılanacak muvazzaf ve emekli subayların bu kuruluşlarla sıkı ilişkileri vardı.

Kadir Kartal’ın genel başkanı olduğu Müdafai Hukuk Hareketi Partisi de bu sembollerden biriydi.

Parti milliyetçi ama dönemin ruhuna uygun olarak muhafazakar söylemler de kullanıyordu. 2007 yılının Ramazan ayında parti Ankara’daki Genel Merkezi’nde bir iftar düzenlemişti. O dönem çalıştığım Nokta Dergisi için iftarı izlemiştim. Her şeyin muhafazakar imaj vermek için kurgulandığı çok netti.

Uzayan iftar sonrası sohbette Kadir Kartal sürekli Nisan ayına vurgu yapıyor ve zamanın daralmakta olduğunu söylüyor, partililerden işler için acele etmelerini istiyordu. Sonrasında yaptığım röportajda da Nisan’da ne beklediğini sormuş, Kartal’ın aniden paniklediğini farketmiştim. 2007 Nisan’ı için bir darbe beklentisi ilerleyen günlerde Ankara’da konuşulmaya başlanacaktı.

Hurşit Tolon ve Şener Eruygur, Org. Hilmi Özkök’ün fren koyması ve Ergenekon davasıyla birlikte etkisiz hale getirildiler. Müdafai Hukuk Hareketi partisi de sönüp gitti.

2015’ten sonra Türkiye yeni bir döneme girdi. Milliyetçiliğin yükseldiği bu dönemde Doğu Perinçek zamanın ruhuna uygun olarak İşçi Partisi’nin adını Vatan Partisi olarak değiştirdi. Kadir Kartal’ın yeni yapılanması da adını “Bayrak Haraketi“ olarak aldı.

Erdoğan ile devlet arasındaki ilişki bugünlerde açık ve görünür biçimde ortada. Perinçek ve Bahçeli en sıkı iki ortağı. Ancak bu ilişki yeni başlamış değil. 28 Şubat’ta askerlerin Erdoğan’ın üzerine gidiyor göründüğü dönemde, Erdoğan’ın yanında devletin adamı Kadir Kartal konmuştu ve yargıyla ilişkilerini düzenliyordu.

Kadir Kartal yönetimindeki yargı ayağı; Burak Erdoğan’ı  Sevim Tanürek’i öldürdüğü kazadan kurtarmış, Erdoğan’ın diplomasızlığını yargının konusu yaptırmamış, Erdoğan’ı 3 ay VİP cezaevine sokarak kahraman yapmıştı.

Erdoğan’ı bitirebilecek sahtekarlıklar ve suçlar tıpkı Başbağlar katliamının üstünün örtülmesi gibi örtülmüştü. Ve ana rol devletin has avukatlarından Kadir Kartal’ındı…

Okumaya devam et

Popular