Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Libya’ya silah ticareti ve Erdoğan ailesi

Viktor Baranets; Libya’da ölen Türk askerlerinin tam sayısının açıklanmasının Türkiye’deki bir askeri darbeye neden olabileceğini düşünüyor. Sırrı ise silah ticaretinde…

BOLD ANALİZ

FATİH YURTSEVER

Libya’da Erdoğan’ın Silah Ticareti Tehlikeye mi Giriyor?

Türkiye’de ve dünyada tüm insanların gündemi korona virüsü ile mücadeleyken, Erdoğan için hayat korunaklı sarayında, doktor gözetiminde kaldığı yerden devam ediyor. Ancak son günlerde Libya’da ve Akdeniz’de yaşanan gelişmeler Erdoğan’ın huzurunu bozacağa benziyor.

İlk gelişme BBC muhabiri Benjamin Strick tarafından açık kaynak bilgileri kullanılarak hazırlanan “hayalet gemiler” gemiler konulu haberin yayımlanması ile başladı. Haberin yayımlandığı gün AB ülkeleri büyükelçileri BM Güvenlik Konseyi Kararları doğrultusunda, Libya’ya uygulanan silah ambargosunun kontrolü için 31 Mart tarihinde IRINA adlı bir harekatın başlatılmasına karar verdi.

Rusya Federal Haber Ajansı’nda 27 Mart tarihinde “Erdoğan’ın Hırsları Libya’da Onlarca Türk Askerinin Hayatına Mal Oluyor” konulu bir haber analiz yayımlandı. Analize göre; Türk askerleri Libya topraklarında ölmeye devam ediyor. Erdoğan, olası iç politik sonuçlarından dolayı kamuoyundan can kayıplarını saklıyor. Pravda gazetesinin askeri danışmanı emekli Albay Viktor Baranets; ölen Türk askerlerinin tam sayısının açıklanması halinde bunun Türkiye’deki bir askeri darbeye neden olabileceğini düşünüyor.

Türkiye’nin bölgede 2000 civarında askeri bulunuyor. Türk askerleri Mitiga sivil hava limanını askeri bir üs olarak kullanıyor. Şubat ayı başından itibaren General Hafter güçlerince yapılan saldırılar sonucunda 16 Türk askeri ile İHA’ları kontrol eden 2 sivil mühendis hayatını kaybetti. Yerel kaynakların iddiasına göre 22 Mart tarihinde Ain Zara Bölgesi’nde yaşanan çatışmalarda 50’den fazla Suriyeli para asker ile Türk askeri öldürüldü. General Hafter’e yakın kaynaklar Erdoğan rejiminin öldürülen askerlerin cesetlerini, yapılan çağrılara rağmen teslim almadığını iddia ediyor. Viktor Baranets söz konusu iddianın doğru olabileceğini, cesetlerin Türkiye gönderilmesinin halk nezdinde infiale neden olacağını ve bunun da Türkiye’de bir askeri darbeyi tetikleyeceğini düşünüyor.

Bu gelişmeler yaşanırken 28 Mart tarihinde NATO Deniz Muhafızı Harekâtına katılan Fransız firkateyninin Libya’ya silah taşıdığı, içerisinde hava savunma silah sistemleri bulunduğu gerekçesiyle Haydarpaşa Limanı’ndan kalkan PS PRAY adlı yük gemisinin rotasını değiştirmeye zorladığına yönelik haberler, Rus, Bulgar ve Yunan basınına düştü. Peki gerçekten Libya’da askerimiz ne için ölüyor, yaşanan bunca gelişmenin arkasında ne yatıyor?

Kitabın ortasından konuşmak gerekirse; Erdoğan rejimi BM Güvenlik Konseyi Karaları doğrultusunda uygulanan silah ambargosuna rağmen, Libya Ulusal Mutabakat Hükumetine silah satışından ciddi paralar kazanıyor. Bu paranın devletin kasasına girmediği aşikâr. BBC’de yayımlanan görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla araç ve silahların bir bölümü Sakarya Tank ve Palet fabrikasında üretiliyor. Yakın zamanda bu fabrikanın mali sıkıntılar bahane edilerek özelleştirme kapsamında Katar ve Ethem Sancak ortaklığına satılmasının arkasında da yatan esas nedenlerden birisi, söz konusu silah ticaretinin daha kolay yapılması.

Erdoğan rejimi silah ticaretini perdelemek ve olası asker kayıpları konusunda halktan gelebilecek tepkileri bertaraf etmek için, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılmasını anlaşmasını imzaladı. Milli bir mesele olarak Doğu Akdeniz’ deki hak ve menfaatlerimizin korunmasının bu anlaşmaya bağlı olduğu konusunda yapılan bilgi bombardımanı sayesinde, Sarraç Hükumetinin desteklenmesi, silah ve asker sevkiyatı kamuoyunda ciddi şekilde tartışılmadı.

Ancak 18 Şubat tarihinde Trablusgarp Limanı’nda bulunan bir ticari gemiye yapılan saldırı sonucunda silah ticaretini koordine etmek için bölgede bulunduğu anlaşılan asker kökenli Mit mensuplarının öldürülmesine yönelik haberlerin Odatv İnternet Sitesinde yayımlanasından sonra gazeteciler Barış Pehlivan, Barış Terkloğlu ve Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel tutuklandı. Gazetecilerin tutuklanması Erdoğan rejiminin Libya konusunda ne kadar çamura battığının bir işareti olarak görülebilir. Eğer gözdağı verilmese, gazeteciler sindirilmeseydi, bu konunu üzerine gidilecek belki silah ticaretinin kirli yüzü ile gerçek ölü sayısı da ortaya çıkacaktı. Bu saatten sonra hapse girmeyi göze almadan bu konularda haber yapılamayacağı ortada. Türk kamuoyu bu tür haberleri dış medyadan öğrenmeye devam edecek.

Tabi bu konulara yönelik Rus medyasında haberlerin çıkmasını da pek hayra yormamak gerekiyor. Daha önce yaşanan benzer hadiselerde bu tür dosyalar masaya geldiğinde veya basına yansıdığında, Erdoğan rejimini kendi bekası için ülkenin geleceğini ipotek eden tavizler vermişti.

Libya ve Suriye konularında bugüne kadar Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutma karşılığında Erdoğan rejiminin yaptıklarına sessiz kalmayı yeğleyen Avrupa ülkeleri, Erdoğan’ın mültecileri Yunan sınırına yığması karşısında tutum değiştirmişe benziyor. Akdeniz’de Libya’ya yönelik silah ambargosunun denetlenmesine yönelik 31 Mart tarihinde başlatılacak IRINA harekâtı bu değişimin somut göstergesi. Üstelik daha harekât başlamadan Fransız firkateyni tarafından silah yüklü olduğu iddia edilen yük geminin rotasını değiştirmeye zorlanması da bundan sonra yaşanacakların işareti olarak düşünülebilir.

ABD’de bir televizyon kanalına verdiği röportajda Başkan Trump “Ben Kürtlere ve Erdoğan’a anlaşın dedim, önce kabul etmediler, sonra kabul ettiler” ifadesini kullandı. Buradan da anlaşılacağı üzere Erdoğan için tek kırmızı çizgi kendi bekası. Bunun için silah ve petrol ticaretinden kazanacağı para. Erdoğan daha önce nasıl IŞID petrollerini pazarlayarak nasıl para kazandı ise, bugün de aynı ticareti devam ettirmek için PYD ile masaya oturabilir.

Libya meselesine bu zaviyeden bakılmadığı takdirde olayları tam olarak anlayamayız. Erdoğan mültecileri sınıra yığarak Avrupa’nın canını yaktı, ancak elindeki en büyük kozu da kullanmış oldu. Şimdi sıra Avrupa ülkelerinde. Bakalım Libya’dan Erdoğan kasasına para akışını engelleyebilecekler mi? Ya da Erdoğan bu sefer Avrupalılara hangi konuda taviz vererek silah ticaretini devam ettirecek?

Analiz

Bahçeli ile Çakıcı’nın verdiği fotoğrafın anlamı

Çakıcı ile Bahçeli, MHP Genel Merkezi’nde fotoğraf verdiler. Fotoğrafı, Çakıcı övgü dolu bir notla paylaştı. Bu paylaşımın bir anlamı var.

BOLD – Yazar Oya Baydar, organize suç lideri Alaattin Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı için, “Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, ‘makbul vatandaş’ standartları açısından, siyasi ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır” diye yazdı.

Koronavirüs (Kovid) salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması ile birlikte MHP tarafından AKP’nin gündemine sokulup, muhalefetin itirazlarına rağmen her iki partili vekillerin oyları ile Meclis’ten geçirilen infaz düzenlemesi ile serbest kalan isimlerden biri Alaattin Çakıcı’ydı. “Organize suç örgütü lideri olmak” suçlamasıyla yargılanarak hüküm giyen ve 16 yıldır cezaevinde bulunan Çakıcı, 16 Nisan’da tahliye edilmesi sonrası kendisini cezaevinde ziyaret eden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a teşekkür mektubu kaleme almıştı.
Bu mektubunun ardından Bahçeli’yi MHP Genel Merkezi’nde eden Çakıcı, ziyaretin fotoğraflarını da sosyal medya hesabından paylaştı.
Paylaşılan o fotoğraflara dair Yazar Oya Baydar T24 için “Organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun Sayın Bahçeli!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Baydar yazısı şöyle:
“AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
65 yaş üstü yurttaşları ev hapsinde tutan zihniyet üzerine yazmaya, uzayıp kabak tadı veren bu abukluğa isyanımı dile getirmeye niyetliydim ki fotoğrafı gördüm. O da ne! “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” Bahçeli ile Ülkücü mafyanın efsanevî liderlerinden Çakıcı’nın baş başa fotoğrafları!
Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a rağmen af diye tutturduğunda belki tek değil ama asıl amacı Çakıcı’nın serbest kalmasıydı. Her zamanki gibi onun dediği oldu, 90 bin civarı mahkûm Çakıcı’ya yapılan jestten yararlandı. Şükranlarını göstermek için önümüzdeki günlerde Reis’in tayfasına yazılırlar artık.
Çakıcı, 80 öncesinde Ülkücü Mafya denilen organize suç örgütü liderlerinden biriydi. 80’lerde devletin kirli işlerinde, faili meçhul-faili belli karanlık olaylarda başarıyla kullanılmış bir tetikçiydi. Cinayete azmettirme, yaralama, öldürme dosyası kalabalıktı. Eski eşini öldürtmekten, önce müebbete mahkûm edilmiş sonra Ülkücü camianın etkisiyle cezası 19 yıla indirilmişti. Uzatmaya değmez, meraklısı küçük bir Google araştırmasıyla adamın geçmişiyle ilgili verilere kolayca ulaşır.
Mesele şu ki, devlet aklının (kimileri derin devlet der) sözcülerinden MHP Genel Başkanı, Cumhur İttifakı’nın baş dümencisi Bahçeli, bu mafya reisi için ne zamandır paralanıyor. Hapishanede ziyaret etmiş, tez zamanda kurtarılacağı güvencesi vermiş, ziyaretin fotoğraflarının çekilip servis edilmesinden kaçınmamıştı. Belki ittifak ortağına, belki Ülkücü camiaya, belki benim aklımın ermeyeceği bir takım derin mihraklara mesaj vermişti o ziyareti kamuoyuna duyurarak.
MAFYAYLA ARANDAKİ MESAFEYİ KORU
Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP genel merkezinde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı; Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, “makbul vatandaş” standartları açısından, siyasî ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır. Fotoğrafta iki reis omuz omuza, yan yana poz vermişler. Maske takmamış, mesafeyi korumamış garibana yüzlerce lira para cezası kesilirken, yetmedi tartaklanır, kötü muamele görürken Bahçeli ile Çakıcı’nın ne maskesi, ne mesafesi var.
Hadi hukukî, ahlakî, siyasî mesafe koymamışsınız bari şu günlerde fiziksel/ sosyal mesafe koysaydınız aranıza. Hani topluma örnek olmak falan var ya!
Bu fotoğrafın çektirilip servis edilmesinin, görüntüyü aşan anlamları olduğunu düşünüyorum. Çakıcı Bahçeli’yi konutunda da ziyaret edebilirdi, sessiz sedasız bir teşekkür ziyareti de yapabilirdi ama özellikle MHP genel merkezi tercih ediliyor ve Ülkücü mafya reisi fotoğrafla birlikte attığı tweet’te Bahçeli’ye “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” diye hitap ediyor. Boş bir mizansen değil bu. 80 öncesi ve 80 sonrasında birileri adına iyi iş görmüş deneyimli mafyacılara yeniden ihtiyaç duyulduğunun ve baştacı edileceklerinin ilanı.
Sağduyusunu ve namusunu hâlâ koruyabilen AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
Ona buna, terörle aranıza mesafe koyun, derken önce siz mafya ile, organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun.”

Okumaya devam et

Analiz

Mavi Vatan kavramı nedir, nereden ithal edilmiştir?

Mavi Vatan kavramı 15 Temmuz sonrası Türk dış politikasına yön veren temel kavram oldu. Bu kavramın nereden ve nasıl ithal edildiğini anlamak, Türkiye’nin bugününü anlamamızı da sağlıyor.

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Bugünlerde “Mavi Vatan” kavramı kamuoyunda çokça tartışılıyor. Fikir babası olarak daha önce Balyoz Davasında yargılanan, politik olarak kendisini “Atlantikçi” cephenin karşısında konumlandıran Cem Gürdeniz ve arkadaşları. “Mavi Vatan” kavramı, 15 Temmuz sonrasında Türk dış politikasına yön vermek için devamlı gündemde tutulmaya çalışılan kavramlardan biri. Hal böyle olunca, bugünlerde çokça konuşulan ve “milli” olduğu iddia edilen “Mavi Vatan” kavramı çok yönlü bir analizi hak ediyor.

Mavi Vatan kavramı bugün kamuoyunda tartışıldığı şekliyle ilk defa emekli amiral Cem Gürdeniz tarafından gündeme getirildi. Cem Gürdeniz daha önce yazdığı kitaplarda, katıldığı televizyon programlarında ve köşe yazılarında, kendisi başta olmak üzere, bazı deniz kuvvetleri mensuplarının hapse atılmasının arkasında “Mavi Vatan” politikasının hayata geçirilmesinden rahatsız olan Atlantikçi cephe ve onların Türkiye’deki uzantıları olduğunu ifade etti. Peki gerçekten Türkiye’nin tüm hariciye hafızasını sıfırlayan, 50 yıllık Ege politikasını hiçe sayan ve tezlerimizi tehlikeye atan, Doğu Akdeniz’de kurtuluş reçetesi olarak lanse edilen Mavi Vatan kavramı neleri içeriyor, bu kavram ilk defa kim tarafından kullanıldı?

Kamuoyu Mavi Vatan’ı başlangıçta üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, denizlerin öneminin vurgulanması, Türkiye’nin denizcileşmesi amacıyla gündeme getirilmiş bir kavram olarak algılandı. Cem Gürdeniz’e göre “Mavi Vatan, tam anlamıyla, 26-45 Doğu boylamları ve 36-42 Kuzey enlemleri arasındaki ana vatan üzerindeki stratejik egemenliğimizin denizlerdeki uzantısıdır. Mavi Vatan, 25-45 Doğu boylamları ve 33-43 Kuzey enlemleri arasında kalan tuzlu su kitlesi üzerindeki yetki ve ilgi alanlarımızın adıdır.” Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere Mavi Vatan Türkiye’ye çevre denizlerimizde kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerinde devletlere tanınan egemen haklarının ötesinde bir egemenlik tanıyor ve söz konusu su kütlesini Türkiye’nin vatan topraklarının devamı olarak kabul ediyor.

GERÇEK VATAN KAVRAMI EROZYONA UĞRATILIYOR

Oysa uluslararası hukuka göre; bir devlet sadece iç suları ve karasularında egemendir. Devletler Kıta Sahanlığı ve MEB’te çoğunluğu ekonomik amaçlar için düzenlenmiş egemen hakları kullanırlar. İlle de denizlerde bir yere vatan denilecekse, bu alan sadece iç suları ve karasularını kapsayabilir. Türkiye’nin çevre denizlerde hak ve menfaatlerini korumak için ilave bir kavram üretmeye de ihtiyacı yoktur. Uluslararası hukukun kendisine tanıdığı hakları kullanması ve bu noktada irade göstermesi yeterlidir. Üzerinde yabancı gemilerin askeri tatbikat yapabildiği bir su kütlesine vatan ismini vererek, gerçek vatan kavramını erozyona uğratmaya veya olmayan bir kutsallık üzerinden halkın duygularına oynamaya da gerek yoktur. O zaman neden bu kavram gündeme geldi?

Bunun için kendisini Atlantikçi cephenin karşısında konumlandıran Cem Gürdeniz ile yeni küresel güç olarak tanımladığı Çin arasındaki etkileşimi bilmek gerekiyor. Cem Gürdeniz Mavi Vatan kavramının aslında fikir babası değil, onu Çin’den ithal eden kişidir.

“BLUE NATIONAL SOİL” KAVRAMINDAN TÜRETİLDİ

Çin, Doğu ve Güney Çin denizinin tamamını kendi egemenlik alanı olarak görüyor ve bu denizleri egemenliği altına almak için “Blue National Soil” olarak adlandırdığı bir strateji izliyor. Bu sahalarda karasuları rejimini uygulamaya çalışıyor. Açık deniz alanlarını ve üzerindeki hava sahasını üçüncü ülkelerin kullanımına kapatmaya çabalıyor. İlk kez 2010 yılında yayımlanan “The State Oceanic Administration (SOA)” raporunda ortaya konulan bu stratejiye göre Çin, bu deniz alanlarını “Mavi Toprak” olarak tanımlıyor.

Çin’in söz konusu girişimleri bölge ülkelerini rahatsız ediyor. Nitekim Filipinler, haklarının gasp edildiğini iddia ederek konuyu uluslararası yargıya taşıdı. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konvansiyonu Ek VII kapsamında kurulan bir tahkim mahkemesi, Çin’in, iddialarının yasal bir dayanağı olmadığına karar verdi.

MAVİ VATAN NEYİN ÜZERİNİ ÖRTÜYOR? NEYE HİZMET EDİYOR?

Türkiye bu günlerde; Çin tarafından yayılmacı emeller doğrultusunda üretilen bir kavramı, milli bir kavrammış gibi sahiplenerek tüm Doğu Akdeniz politikasını bu kavram doğrultusunda kurgulamanın bedelini ödüyor. Mavi Vatan kavramını şu anda en ateşli şekilde savunan amirallerin görevde olduğu dönemde, Mısır ve Güney Kıbrıs arasında imzalanan anlaşmanın engellenememesi, Mısır ve İsrail ile ilişkilerin iç siyasi saiklerle bozulması karşısında sessiz kalınması,Türkiye’nin şu anda Doğu Akdeniz’de yaşadığı yalnızlığın en büyük nedenleri olarak kabul edilebilir.

Libya ile yapılan MEB Sınırlandırma Anlaşması’nın ise; MAVİ VATAN’ın başarısı olarak gösterilmesi tam bir garabet. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini, sahip olunan onca haklı argümana rağmen, geleceği şüpheli bir hükümet ile yapılan 18,6 millik iki noktayı belirleyen bir anlaşmaya dayandırmak, amaç ancak başka şeyleri perdelemek ise mümkün. Bu konuya bir önceki yazıda değinildiği için burada tekrar etmeyeceğim.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği yanlış politikalar sonucunda içerisine düştüğü durumu milletten gizlemek ve tartışma kanallarını kapamak için Mavi Vatan kullanışlı bir söylem olsa da, Türkiye’nin hak ve menfaatlerine hizmet etmediği ortadadır. Türkiye’nin geleceğini Asya’da, Çin ile ittifakta gören, başını Cem Gürdeniz’in çektiği grup, Çin’in denizlere yönelik politikalarının Doğu Akdeniz’de vücut bulmuş hali olan MAVİ VATAN kavramını devamlı gündemde tutarak siyasi güç devşirmeye çalışıyor. Geçmişte Osmanlıyı Almanya’nın peşine takarak Birinci Dünya Savaşı’na sokan ittihatçı zihniyetin devamı olan bu grup, aynı felsefe ile Çin’den ithal ettikleri MAVİ VATAN kavramı ile Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlığa mahkum ediyor.

Türkiye Çin’den ithal yayılmacı bir kavramı kullanarak da uluslararası arenada kendi haklılığına gölge düşürüyor ve komşu ülkelerin haklarını hiçe sayan, denizlerin serbestçe kullanımına karşı çıkan bir ülke konumuna düşüyor. Türkiye’nin şu anda yayılmacı ve gayri hukuki “Mavi Toprak” kavramından türetilmiş ithal “Mavi Vatan” kavramına değil, milli diplomasi ile örgülenmiş gücünü uluslararası hukuktan alan hak ve menfaatler etrafında örgülenmiş milli politikalara ihtiyacı var.

Kürtçe müzik dinlediği için öldürüldü

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan Deniz Kuvvetlerini Ulusalcılara sus payı olarak verdi

Cihat Yaycı’nın istifası sonrası Ulusalcı&Ergenekoncu cephe ile Erdoğan arasında yeni bir pazarlık masası kurulmuş durumda. Detaylar ve istifanın analizi.

Fatih Yurtsever 

BOLD ANALİZ

Kamuoyu günlerdir önce kızağa çekilen sonra da istifa eden Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’yı tartışıyor. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu Kararlarınını “Postmodern Darbe” olarak adlandıran zamanın Genelkurmay Genel Sekteri Tümg. Erol Özkasnak sayılmazsa, TSK tarihinde ilk defa bir tümamiral için bu kadar çok haber yapıldı ve üzerinde konuşuldu.

“Fetömetre” ve “Mavi Vatan” nedeniyle tartışma bu denli ateşli olarak sürdürülse de konu derinlemesine analiz edilince başka bir takım nedenler ortaya çıkıyor. Çok basit bir örnek vermek gerekirse: Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaret sadece birkaç yerel basın yayın organında kendisine yer bulurken, Cihat Yaycı’nın her hareketi haber oldu. Peki nasıl oldu da TSK geleneklerinin ve emir komuta zincirinin hilafına bir tümamiral bu denli bir üne ve güce kavuştu?

15 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan ve ortakları, derin devletin ve İttihatçı zihniyetin 300 yıllık operasyonel birikimi kullanarak ikinci bir 31 Mart Vakası tertipiyle TSK’ya darbe yaparak, Türkiye’de rejimi değiştidiler. İran’da 1979 yılında yapılan İslam Devrimi de Şah’a bağlı laik İran Ordusu’na rağmen yapılmış, devrim Ordu’nun uzun süre Irak ile yapılan savaş sonrasında gücünü tüketmesi ile güç kazanarak yerini sağlamlaştırmıştı. Benzer bir geçiş döneminin Erdoğan rejimi açısından kazasız bir şekilde atlatılması da TSK’nın bu dönemde kontrol altında tutulmasına bağlıydı.

DENİZ KUVVETLERİ ERGENEKONA SUS PAYI OLARAK VERİLDİ

Erdoğan gücünü bir koalisyon ile paylaşmak zorunda olduğu için temel savaş olanı olan TSK’da gücü belli bir zamana kadar ulusalcı askerlerle paylaşmayı tercih etti. 2016 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının komuta yapısı büyük oranda daha önce Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan ve hapis yatan askerlerden teşkil edildi. Aslında Erdoğan ve Hulusi Akar’ın planı, kısmen iç politikaya etki etme gücü az olan Deniz Kuvvetlerini Ergenekon’a sus payı olarak vermek ve başlarına yönetebilecekleri bir “kayyım” atayarak geçiş döneminde olası yol kazalarının önüne geçmekti.

Ulusalcı askerler kaolisyonun bir parçası olmalarına rağmen Hulusi Akar ve Erdoğan’a hiçbir zaman tam olarak güvenmediler. Bu nedenle Deniz Kuvvetlerinde ellerine geçen gücü siyasi bir güce tahvil edebilmek için ülkenin hem iç hem de dış politikasına etki edebilecek, Erdoğan üzerindeki güçlerini konsolide etmeye imkan verecek, daha önce Balyoz yargılamaları sürecinde sıkça gündemde tutmaya çalıştıkları MAVİ VATAN kavramını milli bir doktrin haline haline getirmeye karar verdiler.

Hem Erdoğan hem de Ergenekon için yukarıda açıklanan planlarını uygulayabilecek ve zamanı geldiğinde oyun dışına çıkarılabilmesi için güç ve makam düşkünlüğü başta olmak üzere üzere kişisel zaafiyetlere sahip tek aday Tüamiral Cihat Yaycı idi. Peki Cihat Yaycı bu planları hayata geçirmek için neler yaptı?

Cihat Yaycı kamuoyunda Fetömetre denilen Deniz Kuvvetlerinde görev yapan sözde cemaat mensubu subayların tespitinde kullanılan algoritmayı geliştiren kişi olarak tanınıyor. Sözde KHK’lar ile Deniz Kuvvetlerinden ihraç edilen tüm askerler sıfır hata ile çalışan bu algortima sayesinde tespit edildi ve ihraç edildi. Gerçekte ise İran ziyaretinde kameralar önünde Doğu Perinçek’in de itiraf ettiği gibi tüm listelere daha önce istihbarat başkanlığı da yapmış Soner Polat koordinesinde balyozcu askerler tarafından hazırlanmıştı. Cihat Yaycı sadece yapılan fişleme listelerine kendi oluşturduğu kriterler ile meşruiyet kazandırmaya çalışarak, kamuouyu algısının yönetilmesine katkı sağladı. Her darbe döneminde olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da darbeciler tarafından fişlenenler tasfiye edilecekti, Fetömetre bunun sadece kılıfı oldu.

Erdoğan ve etrafındaki klik için Arap Baharı bir fırsatlar bütünüydü. Mısır ve Suriye’de olduğu gibi Lİbya’da da İhvan Hareketi siyasi ve askeri olarak desteklenmeliydi. Erdoğan’ın bu hırsı ve yaptığı dasa dışı faaliyetler Ergenekon tarafından da yakından takip edildi. Deniz Kuvvetleri etkin olarak kullanılabilirde hem etkili bir diplomatik araç hem de caydırıcı bir askeri güç sergileme aracı olabilir. Bu noktada Ergenekon, Deniz Kuvvetlerinde kendisine tanınan sınırlı gücü Erdoğan’ın amaçları ile uyumlu bir örtü altında Mavi Vatan üzerinden artırmayı hedefledi. Doğu Akdeniz’de yaşanan yanlızlığının ancak Libya ile yapılabilecek bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması ile aşılabileceği böylelikle Mavi Vatan’ın korunacağı konusunda Ergenekon Cihat Yaycı üzerinden kamuoyu desteğini arkasında aldı.

Erdoğan da zaten Libya’ya yapılan silah ticaretini meşru bir amaca dayandırmak istiyordu. Hülasa yapılan anlaşmanın devamı Erdoğan’ın silah sattığı Sarrac’ın iktidarda kalmasına bağlıydı ve bu nedenle de Türkiye silah satışı dahil her türlü desteği vermeliydi. Milyon dolarlar değerindeki SİHA’lar düşürülürken, silah taşıyan gemiler durdurulurken, MAVİ VATAN kavramı üzerinden oluşturulan milliyetçi dalga bu konuların tartışımasını nasıl olsa engellliyordu. Hem Ergenekon hem de Erdoğan yaşanan gelişmelerden memnundu.

Ancak Erdoğan’ın kendisi eliyle TSK’yı kontrol altında tuttuğu Hulusi Akar hem de şahsen Cihat Yaycı’dan haz etmediği gibi hem de onun kimler tarafından nasıl ve neden kullanıldığını gayet iyi görüyordu. Birkaç defa Cihat Yaycı’yı oyun dışına çıkarmaya çalışsa da başarılı olamadı. COVİD-19 sonrasında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler Erdoğan’ın gücünü zayıflattı. ABD kaynaklı raporlarda örtülü olarak gündeme getirilen darbe tartışmaları Erdoğan’ı Hulusi Akar’a daha fazla mecbur hale getirdi. Bu durumu iyi değerlendiren Hulusi Akar şartların oluştuğuna kanaat getirerek Cihat Yaycı’nın ipini çekti. Dikkat edilirse Yaycı’nın kızağa çekilmesine en fazla Ergenekon cenahı tepki gösterdi. Zira onlar da Akar gibi gelişmeleri yakından takip ediyor, şartların namüsait hale geldiğini görüyorlar.

Cihat Yaycı şimdiye kadar yaptıklarıyla gündem oldu. Yaşanan gelişmelere bakılırsa bundan sonra da Erdoğan rejiminin yeni günah keçisi hizmet etmeye devam edecek. Suriye trajedisinin sorumlusu nasıl Ahmet Davuoğlu ilan edilmişse, önümüzdeki günlerde Cihat Yaycı da Libya yapılan bütün yasadışı işlerin müsebbibi olarak ilan edilebilir. Hatta Erdoğan Hakan Fidan’ın yardımıyla Cihat Yaycı’yı Moskova günlerinde Ergenekon’un yönlendirmesi ile Ruslara angaje olmakla suçlayabilir, aldatıldığını bile söylebilir. Ergenekon, Erdoğan’ı gayet iyi tanıdığı için Cihat Yaycı’ya bu kadar sahip çıkıyor. Zira herkes başına gelebilecekleri gayet iyi biliyor.

Okumaya devam et

Popular