Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Almanya’da yaşayan KHK’lı nükleer tıpçı, korona çalışması nedeniyle ABD’den davet aldı

KHK’lı Nükleer Tıp Uzmanı Murat Sadıç, korona tedavisiyle ilgili iki çalışmasıyla Amerika’dan hızlı kabul aldı. Harvard’a bağlı hastanede çalışmalarını sürdürecek.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Koronavirüsle mücadele hastanelerde sürerken, bilim dünyası da hem aşı bulmak hem de tedavi yöntemleri üzerine yoğun çalışmalarını sürdürüyor.

Onlardan biri de Nükleer Tıp Uzmanı Murat Sadıç. KHK’yla ihraç edilen, zorlu bir hapis sürecinden sonra Türkiye’yi kaçak yollarla terk etmek zorunda kalan Sadıç, şu an Almanya’da mülteci konumunda ancak akademisyen olarak da çalışmalarını sürdürüyor.

Alman Dışişleri Bakanlığı’na sunduğu projesi kabul edilen Sadıç, son iki yıldır aldığı fonla radyoaktif madde üretim alanında çalışıyor. Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’dan Misafir Profesör olarak kabul alan Sadıç, korona virüsü tedavisi nedeniyle yaptığı son iki çalışmayı sunması üzerine ailesiyle birlikte hızlıca Amerika’ya davet edildi.

Sadıç, 15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşadıklarını, korona salgını sürecinde Almanya’da çalıştığı hastanede sağlık çalışanları için alınan önlemleri ve korona tedavisi için üzerinde çalıştığı nükleer tıp alanındaki iki projeyi BOLD’a anlattı:

Murat Sadıç dönemin TÜBİTAK Başkanı’ndan ödülünü alırken.

“KORONA TEDAVİSİ ÜZERİNE İKİ ÇALIŞMAM VAR”

“Dünyada virüse özgü tedavi yöntemi henüz yok. Aşı ve ilaç tedavisi için bilim insanları çalışıyor. Virüsün yüzeyindeki reseptör ya da almaç dediğimiz şeyleri hedef alarak aşı geliştirmeye çalışılıyor. Ya da bazı çalışmalarda virüsü izole edip genetiğini sekanslamaya (dizilim) yönelik aşılar var. Genel itibariyle aşılar bu mantıkta üretilmeye çalışılıyor.

Benim bulduğum ve çalıştığım yöntem nükleer teknolojiyi kullanmak üzerine. Virüsün yüzeyinde bulunan bir reseptör veya proteini belirleyip, bunu radyoaktif bir madde ile birleştirip kodlayarak, bunu virüsün hem tanısında hem de tedavisinde kullanabilmek.

Nükleer tıp rutininde bazı kanserlerde buna benzer tanı ve tedavi yöntemini kullanıyoruz. Bu özellikle son 4-5 yıldır çok popüler bir konu ve pek çok kanser türünde çığır açtı. Buna teranostik deniyor. Terapi ve diyagnostiğin birleşimi.

Benim yöntemimde, virüse ait özel bir yapı belirlenip, virüs nerede olursa olsun gidip onu bulup hem görüntü elde edip hem de yok edeceğiz.

Diğer ikinci bir çalışmam ise antikorlar üzerine. Vücudumuzda antikor dediğimiz savunma hücrelerimiz var. Doğal bağışıklık hücrelerimiz bunlar. Covid-19’a karşı tedavide, savunma amaçlı olarak bu antikorları dışarıdan vücuda verme gibi yöntemler düşünülüyor. Ama çalışma aşamasında. Çünkü engelleyici faktörler var.

Benim yöntemimde ise, bu hastalığa karşı geliştirdiğimiz antikorları radyoaktif bir maddeyle birleştirilip direk virüsün olduğu noktaya yolluyoruz. Lenfomalarda kullandığımız çok efektif bir yöntemin benzeri bu. Güdümlü füze gibi doğrudan virüse gidecek bir mekanizma.

Murat Sadıç Amerika’da eğitim gördüğü günlerde.

ABD ELÇİLİĞİ TÜM İŞLEMLERİMİ ÇÖZDÜ

Şu an Almanya’dayım ve burada hekimlerin denklik işlemleri oldukça uzun ve zorlayıcı bir prosedür. Amerika’da alanında sıra dışı başarılara imza atmış kişilere oturum veren bir program var. Ben de başvurumu yaparak Amerika tarafından ‘Sıradışı Akademisyen’ olarak kabul edilmiştim. Fakat bürokratik işlemlerim devam ediyordu.

Korona nedeniyle ABD, dünya çapında doktorlara kapılarını açtığını duyurdu. Ben de korona tedavisiyle ilgili önerilerim konusunda elçiliği bilgilendirdim. Bana hemen döndüler ve kısa özet istediler. Ben de projemi paylaştım. Benimle ilgili araştırma sürecini kaldırdıklarını, Türkiye’deki davanın kriminal değil siyasi olduğunu kabul ettiklerini belirtip, konsolosluğa davet ederek hemen vize vereceklerini söylediler. 

HARVARD’TAN KABULÜM VAR

Harvard Üniversitesi Brigham and Women’s Hospital’da da misafir profesör statüsünde kabulüm vardı zaten, işlemlerimi bekliyordum. İşlemlerimin ardından ABD’ye gidip korona ile ilgili çalışmalarımı orada sürdüreceğim.”

Murat Sadıç, Japonya’da çalışmalarını sürdürürken.

 ALMANYA’DA SAĞLIK ÇALIŞANLARININ MARKET ALIŞVERİŞİNİ DEVLET YAPIYOR

“Çalışmalarımı ülkemde gerçekleştirip Türkiye’nin ismini öne çıkarmak isterdim.” diyen Sadıç, Almanya ile Türkiye arasındaki yaklaşım farklarına da dikkat çekiyor:

“Türkiye’den konuştuğum hekim arkadaşlarım, salgınla ilgili büyük yönetimsel hatalardan söz ediyorlar. Bine yakın sağlık çalışanı enfekte olmuş durumda. Hayatını kaybedenler var. Almanya’da ise hekime verilen değeri anlatma açısından çok basit örnek vereyim. Hastaneler, sağlık çalışanlarının motivasyonu bozulmasın, başka hiçbir şey düşünmesinler diye market açtılar. Piyasada tükenen şeyler dahil her şey mevcut. Benim şu an bulunduğum hastanenin içinde de market açıldı. Sağlık çalışanları istediği siparişi verebiliyor ve hatta eve kadar götürme opsiyonu da sunuyorlar. Bu, sağlık çalışanına salgın esnasında nasıl değer verilmesi gerektiğinin göstergesidir.

Amerika, dünyanın her yerinden korona ile ilgili ufacık da olsun bilgisi olan herkesi hızlı vize için konsolosluklarıyla irtibata geçmeye çağırdı. Dönüp Türkiye’ye bakın, elinizde korona çalışması yapmış bilim insanları, akademisyen veya enfeksiyon uzmanı, genetikçi birçok uzman var siz bunları kullanmıyorsunuz, ihraç ediyorsunuz ya da hapse atıyorsunuz. Bu ülkeyi tahrip eden koronadan daha büyük virüs.”

 GELECEK VADEDEN BİLİM İNSANLIĞINDAN HÜCREYE

Murat Sadıç, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’yi terk etmeye kendisini iten süreci, ihraç, hapis ve sonrasını ise şöyle anlatıyor:

“Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık sürecimde, nükleer tıp biliminin kurucusu olarak gösterilen Prof. Abbas Alavi ile temasa geçtim. Benimle çalışmayı kabul etti ve Sağlık Bakanlığı görevlisi olarak Amerika’ya gittim. Amerika’da dünyaca ünlü profesörlerle UPENN-Harvard gibi üniversitelerde ciddi bilimsel çalışmalar yapma ve ayrıca dünyada nadir bulunan PET-MR yöntemiyle ilgili eğitim alma fırsatım oldu.

Türkiye’de TÜBİTAK’la birlikte bazı projeler yürütüyordum. Son olarak Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi’nde Nükleer Tıp alanında çalışıyordum. Sonra 15 Temmuz oldu ve önce Dışişleri Bakanlığında çalışan eşim 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Sonrasında Bankasya hesabı nedeniyle tutuklandı. Bebeğimiz 1,5 yaşındaydı ve hem annesinden hem de anne sütünden mahrum oldu. Ardından ben “eşimin ihraç edilmesi” gerekçesiyle açığa alındım. Sonra ben de benzer gerekçelerle tutuklandım. Cezaevinde çok kötü günler geçirdim.

Türkiye’de çalıştığı son klinik..

LABORATUVARDAN ÇUKURA ATILDIM

Laboratuvarda çalışmalarımı sürdürürken bir anda tutuklanıp hapse girdim. Savcı bana “Senin gibi bir bilim insanının tutuklatmak istemiyorum ama Ankara’dan gelen talimat böyle.” dedi. Hala kulağımda bu sözler.

Sincan Cezaevi’nde çok kalabalık bir koğuşta üç hafta tutuldum, sonra bir gece yarısı jandarmaların darba varan davranışlarıyla 7-8 saatlik yemek ve lavabo molası olmadan yolculuk yaptık ve Amasya Cezaevi’ne götürüldüm. Kasti olarak yapılan bu nakil ile evimden ve ailemden kilometrelerce uzağa sürgün edildim. Burada insanlık suçu sayılan birçok muameleye tabi tutuldum.

8-9 metrelik bir çukur gibi hücreye konuldum. Bu hapishane odasında güneş yüzü görmeden günlerimi geçirdim. Avukatlarımla görüştürülmedim, eşimle görüştürülmediğim dönemler oldu. Cezaevi yönetiminin sürekli hakaret, yıldırma çabaları vardı.

GÜNLÜK 15 DAKİKA SU

Yaz çok sıcaktı. Günlük sadece 15 dakika su veriliyordu. Gece 4.00 ile 4.15 arasında. Suyu depolamama da izin vermiyorlardı. Yeme içmeniz ve kantin alışverişi kısıtlı. Ortamdaki böcek ve farelerden hiç bahsetmeyeyim.

Ayağımda bu ortamdan kaynaklı tümör çıktı. Ben doktorum ve ne olduğunun farkındayım. 10 dilekçe yazdım ama hastaneye götürülmedim. Yürüyemez hale geldim. Artık kapıları vurmaya başladım. Ağrı kesici de vermiyorlar. Sonra cezaevi hekimiyle görüşebildim. Hastaneye sevk etti beni ve ayağımdaki tümörü cerrahi olarak temizletmek zorunda kaldım.

BAŞARILARIM SUÇ OLDU

Mahkeme sırasında da birçok hukuksuzlukla karşılaştım. Hak etmediğim adaletsizlik ve davranışları gördüm. Savunma yapmama dahi izin verilmedi. Yargılamam çok kısa sürdü. Savcı mütaalasında, “29 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olması, Amerika’da eğitim görmesi, Amerika’daki sınavları geçmesi” gibi şeyleri suç sayarak vurgular yaptı ve sonrasında beni ceza vererek serbest bıraktılar.

Tahliye olduktan sonra iş bulamadım. KHK’lı olduğum için başvurularıma cevap dahi vermediler. Etrafımızda öcü muamelesi gördük. Sosyal ölüme terk edilmiştik. Pasaportuma el konulduğu için yurt dışına da çıkamıyordum. Sonrasında eşim ve küçük çocuğumla mecburen zor şartlarda, tehlikeli bir yolculuğu göze alıp ülkemizi terk etmek zorunda kaldık.

Uluslararası dergilerde yayınlanmış 100’e yakın bilimsel makalelerim, bildirilerim, ödüllerim var. Ülkeme hizmet etmek, insanlığa Türkiye’den yararlı olmak isterdim ama hayatımı kurtarmak durumuna düşürüldüm. Benim amacım insanlığa yararlı işler yapabilmek. Ama Türkiye’de ne çalışmama ne de yaşamama izin verilmedi. Ama dünya sadece Türkiye’den ibaret değil. Çok üzgünüm ülkem adına.

Eğitim aldığım hocaların onlarcası KHK’yla atıldılar. Bizi yetiştiren hocalardı, çoğu beraat etti ama yine meslekleri yaptırılmıyor. Yani beraat etmek bile Türkiye’de çözüm değil maalesef. Hukukun olmadığı bir yerden adalet aramak faydasız. Hayatımızın en verimli dönemlerini hayata yeniden tutunmak ve kaybettiklerimizi yeniden kazanmak için çabalayarak geçirmek durumunda bıraktılar bizi. Bu insanların heba edilmemesi ve bilim ışığında kullanılması lazım.”

BOLD ÖZEL

İkinci Ahmet Burhan vakası: Baba tutuklu, çocuk beyin kanseri, anne yalnız ve çaresiz…

İkinci bir Ahmet Burhan vakası Manisa’da yaşanıyor. Bir yıl önce beyin kanseri teşhisi konulan Selman Çalışkan, küçücük bedeniyle hem hastalığa hem de babasızlığa direnmeye çalışıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 37 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan Rasim Çalışkan’ın 6 yaşındaki oğlu Selman Çalışkan’a bir yıl önce beyin kanseri teşhisi konuldu. Beyninde 5 cm büyüklüğünde tümör tespit edilen Selman, 28 Haziran 2019’da İzmir Atatürk Hastanesinde ameliyat edildi. Beyinciğin üzerinde, denge merkezinde çok küçük bir parça alınabildi. Selman o parça alındıktan sonra felç oldu. Sol kolu sol bacağı hiç oynamıyor, annesinin aldığı yürüteç ile yürümeye çalışıyor. Yüzünün de yarısı felç. Sıvı bir şey içemiyor, ağzının kenarından akıyor.

TEDAVİ İKİ YIL DAHA SÜRECEK

Manisa’da yaşayan Çalışkan ailesi, kemoterapi, radyoterapi ve fizik tedavisi için bir yıldır Manisa’dan İzmir’e eş-dostun arabasıyla, yardımıyla gidip geliyor. Ameliyattan sonra 30 gün ışın tedavisi gören Selman, eş zamanlı olarak kemoterapi hapı kullandı. Teşhisten 6-7 ay sonra tekrar film çekildi. Doktorlar tümörde, küçülme değil, büyümenin olduğunu söyledi. İlaç değişikliği yaptılar. Küba’dan damardan yapılan bir ilaç getirttiler. 3 aylık ilacın toplam fiyatı 78 bin lira. Selman’ın bu tedavisi iki yıl, yani 104 hafta daha devam edecek.

Önceki gün oğlu ile birlikte yine İzmir’de hastanede olduklarını söyleyen anne Çalışkan “Ayağından damar yolu açıldı. Yarım saat kadar ilaç verdiler. Ayaktaki damar hassaslıktan patladı, şişmeye başladı. Tekrar çıkardılar, elinden açtılar. Bu sabah altından beri cayır cayır yanıyor. Her kemoterapi sonrası 3 gün ateşi devam ediyor.” dedi.

Emine Çalışkan, ilacın yan etkisinin çok olduğunu ve oğlunun damarlarını yaktığını söylüyor.

“YÜZDE 17 YAŞAMA ŞANSI VAR”

Emine Çalışkan, Doktorların “Oğlunuzun yüzde 17 yaşama şansı var” raporunu eline aldıktan sonra yıkılmış durumda. Eli kolu bağlı bir şekilde bekliyor. Eşinin ve oğlunun tek başına mücadelesini, hapisten takip etmek zorunda kalan, her telefon görüşünde “Artık dayanacak gücüm kalmadı” diyen bir annenin çaresizliği karşısında bir şey yapamayan Rasim Çalışkan sesini duyurmak için son çareyi HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazmakta buldu.

4. EVRE KANSER

Rasim Çalışkan, 1 Mayıs 2020’de yazdığı mektubunda “Eşim hasta olan oğluma refakat etmek zorunda olduğundan işini bırakmak durumunda kaldı. Oğlum yaklaşık 2 hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra tedavisinin devamı için İzmir Tepecik Hastanesine nakledildi. Ameliyattan iki ay sonra tedavisinin evde devam etmesi uygun bulunup 4. evre (son aşama) kanser hastası olarak taburcu edildi.”

OĞLUNU SADECE BİR KEZ GÖREBİLDİ

Rasim Çalışkan, oğlunun bu zorlu hastalık sürecinde sadece bir kez yanında olabildi ve onu sadece bir kez kucağına alabildi, 5 Ağustos 2019.

Rasim Çalışkan’a bu süreçte oğlunu görmesine 1 kez izin verildi. Ameliyattan sonra savcılık izniyle evinin kapısına kadar elleri kelepçeli götürülen Çalışkan sadece 5 saat oğlunun yanında kalabildi. Çalışkan mektubunda çocuğunun hastalığından dolayı ceza infaz ertelemesi için Manisa 3. ve 4. Ağır Ceza Mahkemesine 4 kez dilekçe yazdığını ve hepsinin reddedildiğini söylüyor. En son yazdığı dilekçelere ise henüz cevap verilmediğini belirtiyor:

BÜTÜN DİLEKÇELERİ REDDEDİLDİ

“Yeni infaz kanununda belki bizi sevindiren gelişmeler olur diye bekledim ama olmadı. 14 Nisan 2020’de Manisa İnfaz Hakimliğine hem oğlumun hastalığını hem de koronavirüs tedbirlerini içeren bir dilekçe yazdım. Daha önce defaatle sunduğum raporlara atıfta bulunarak infazımın evde tamamlanmasını istedim, henüz cevap gelmedi. 6 Nisan 2020’de Cumhurbaşkanına mektup yazdım, henüz cevap gelmedi.”

HER HAFTA MANİSA’DAN İZMİR’E

Rasim Çalışkan mektubunda eşinin ve oğlunun tedavi sürecinde yaşadıkları ‘yol’ sıkıntısını ise şöyle anlattı:

“Taburcu olduktan sonra oğlum ve ona refakat eden eşim 2 ay boyunca radyoterapi tedavisi almak için özel araçla her gün Manisa’dan İzmir’e gidip geldiler. Radyoterapi seanslarından sonra yaklaşık 6 ay süren kemoterapi tedavisi için her hafta yine özel araçla Manisa’dan İzmir’e gidip geldiler. Şu anda da tedavisi tam 2 yıl sürecek. Kendi aracımız yok, eşim araç kullanmayı bilmiyor. Bu tedaviler boyunca her defasında eşim bir tanıdık veya bir komşumuza rica ederek aracıyla hastaneye götürmesini istedi? Taşıma suyla değirmen ne kadar döner ki?”

15 Temmuz 2013 doğumlu Selman Çalışkan’ın 6. yaşına girdiği doğum günü.

“EŞİM KALP VE PSİKOLOJİK İLAÇLAR KULLANIYOR”

3 yıldır eşinden ayrı olan, bu zaman zarfında evin hem annesi hem babası olan eşinin çok yıprandığını ifade eden Rasim Çalışkan sözlerini şöyle tamamladı: “… herhangi bir maddi geliri bulunmayan, biri ağır hasta üç çocukla hayatın zorluklarıyla boğuşan, çocuğunun tedavisi için her hafta bir tanıdık veya komşuya yüz suyu döken, kendisi hem psikolojik hem kalp ilaçları kullanan, buna rağmen onurlu ve namuslu bir hayat sürmek için çabalayan bir anne daha ne kadar bu zorlukların üstesinden gelebilir ki!

“ÇARESİZ VE YALNIZIM”

3 yıldır cezaevinde olan, başvurduğu resmi kurumlardan ret cevabı alan bir baba olarak, elimden bir şey gelmediğinden çaresiz ve yalnızım. Daha başka ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum, affınıza sığınarak, vicdanınıza güvenerek derdimi size açtım. Çaresizliğimin çaresi, sessiz çığlığımın sesi olmanızı talep ediyorum. Yaralı eşim ve hasta oğlum vicdan sahibi bir gönlün yardımını bekliyorlar.”

KHK’LI EDEBİYAT ÖĞRETMENİ

672 sayılı KHK ile ihraç edilen Rasim Çalışkan Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çalışkan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor. En son bir imam hatip lisesinde görev yapan Çalışkan 17 yıllık öğretmendi.

RASİM ÇALIŞKAN’IN ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU’NA GÖNDERDİĞİ 1 MAYIS 2020 TARİHLİ MEKTUP

Selman hastalandığı ilk dönemlerde.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Çoluk çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın’daki işkencecilerdir”

Eşini ve 3 yaşındaki oğlunu Ege Denizi’nde kaybeden KHK’lı edebiyat öğretmeni Hasan Aksoy, uzun sessizliğini mahkemede bozdu: “Ailemi yok eden işkencecilerdir.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Tarih 28 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Ege Denizi’nde, üçü bebek olmak üzere 7 kişi hayatını kaybetti. Sürgüne zorlanan edebiyat öğretmeni Aksoy ve ailesi de batan teknenin içindeydi. Hasan Aksoy ne 3 yaşındaki oğlunu ne de eşini kurtarabildi. Bir balıkçı teknesi gelip kendisini sudan çıkardığında eşi ve oğlu çoktan hayata gözlerini kapatmıştı.

Hasan Aksoy, hemen o gün gözaltına alındı, daha sonra tutuklanıp hapse gönderildi ve büyük bir sessizliğe gömüldü. Uzun bir süre yaşadıklarını, neden ülkesini terk etmek istediğini ailesi de dahil kimseye anlatmadı. Ta ki hayat arkadaşı Sena Aksoy’un “Çık mahkemede yaşadığımız soykırımı anlat, savunmanı muhakkak yap’ sözünü hatırlayana kadar…

Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da Bartın Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı ilk savunmasında, ailesiyle birlikte bir tekneye binip ülkesini terk etmesine sebep olanların Bartın emniyet müdürlüğündeki işkenceciler olduğunu söyledi.

Aksoy, “Savcı beye söylemek istediğim tek şu var; o kadar işkence yapılan insan var, o kadar işkence altında alınan ifade var ve bu işkencecilerle alakalı yapılan bana bir tane, bir tane bakın, ikinciyi sormuyorum, bir tane işlem göstersinler, Allah rızası için bir tane işlem. Bu işkencecileri korumasınlar. Benim çoluğumun çocuğumun ölmesine sebep olanlar Bartın ilindeki işkencecilerdir. Başka hiç kimse değildir. Eğer Bartın’da işkence olmasaydı sizin tabirinizle ben ne adaletten kaçardım ne de teslim olmazdım.” dedi.

İşkence altında alınan bir ifade nedeniyle kendisi hakkında yakalama kararı çıkarıldığını, ifade verenlerle yüzleşmek istediğini söylemesine rağmen bu taleplerinin kabul edilmediğini yazan Aksoy, “Ufacık Bartın’da bile yapılan işkenceleri hepiniz bilmekte ve görmektesiniz. İnsanların bu durumu mahkeme huzurunda dile getirmelerine rağmen bırakın işlem yapmayı, adeta her dönemin işkencecileri gibi bu dönemin işkencecileri de koruma altına alınmıştır ve bu işkencecilerin kimler olduğu, insanlara hangi zulümleri yaptıkları tek tek anlatılmış ve kayıtlara da girmiştir.” ifadelerini kullandı.

İŞKENCECİLERİN İSİMLERİNİ VERDİ

Aksoy, işkencecileri mahkemede isim vererek şöyle anlattı: Benim ile alakalı aleyhte beyanları olan şahıslar da ilk kollukta baskı altında işkence altındaki, insanlık dışı şartlarda alınan ifadelerini reddediyor hatta bunları yapan kişileri, bu mahkemede huzurlarınızda söylüyorlar. Diyorlar ki, isimlerini Ayhan, İlkay ve Fatih diye bildiğimiz, duyduğumuz kişiler tarafından ve KOM müdürü tarafından bizlere baskı, cebir ve şiddet uygulandı. Ne yazık ki ne kadar söylerse söylesinler mahkeme bu ifadeleri duymuyor!”

“KONUŞ! YOKSA SENİ CENAZEYE GÖNDERMEYİZ”

En son Bartın Kız Meslek Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan Hasan Aksoy, eşi Sena Aksoy ve oğulları Yusuf Baha ile birlikte 28 Temmuz 2018’de Ayvalık’tan Midilli adasına geçmek için bir tekneye bindiler. Tekne adaya varamadan alabora oldu. Toplam 16 kişinin olduğu teknede 7 kişi hayatını kaybetti. Eşi Gökhan Yeni ve daha bebek olan Nurbanu ve Burhan’ı kaybeden Gülfem Yeni de o geceyi yaşayan ve acısını hala taze olan annelerden biri.

Hasan Aksoy olaydan sonra tutuklanıp Balıkesir Burhaniye Cezaevine gönderildi. Bir yıl burada kalan Askoy, geçen yıl Ramazan ayında ailesinin yaşadığı Mersin’e nakil istedi. Hala Tarsus 1 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu.

Aksoy’a eşinin ve oğlunun cenazesine katılma izni verilmedi. Olaydan sonra alınan ilk ifadesinde “Konuş! Yoksa cenazeye göndermeyiz” denilerek tehdit edildi. Cenazeler için ilk başta araba vermeyen Bursa Belediyesi sosyal medyada yükselen tepkiler nedeniyle geri adım attı. Cenazeler Bursa’dan Sinop’un Durağan ilçesine götürüldü ve cenazelere otopsi yapıldığı için hemen burada defnedildi. Hasan Aksoy, eşine ve oğluna son görevini yerine getiremedi. Annesi, babası ve kardeşleri de cenazeye yetişemedi.

Sena Aksoy ve oğlu Yusuf Baha Aksoy’un Sinop Durağan’daki mezarları.

“TÜM POLİTİKACILAR UTANÇ İÇİNDE SUSSUN!”

Hasan Aksoy savunmasında bu olaya da değindi:

“Topluma nasıl bir nefret empoze edilmiş ise, nasıl bir korku verilmiş ise insanlar cenazelere saygı duyma duygusunu dahi yitirmiş hale gelmişler. En basiti bizim olayımız. Gördünüz, yaşadınız, siz de duydunuz hakim bey. Ege’de vefat eden Suriyeli bebek vardı, Aylan Kurdi ve o dönemde onun için timsah gözyaşı dökenler, gözyaşı dökmek için sıraya girenler bütün zevab takımı, en alttan en üste bütün devlet kademeleri kendi vatanının kendi öz evlatları için nasıl bir kini, nasıl bir nefreti içlerinde barındırıyorlarsa bırakın gözyaşı dökmeyi adeta cenazelerine dahi sahip çıkılmama yarışına girildi ve bunlar Bursa’da millete ait olan cenaze araçlarını yine bu milletin kendi öz çocuklarına cenaze nakil aracı verilmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde bile bazı milletvekilleri insafa gelip konuşma yapmak zorunda kaldı… Günahsız bebelere yapılan zulme sessiz kalmaya gerçekten değer miydi? Şimdi benim hiçbir zaman büyümeyecek evladım, ciğerparem Yusufumun bedenini dahi toprağa verememiş bir babanın feryadı olarak bu ülkenin bütün politikacıları, bütün adalet mekanizması, eğer adalet varsa bütün yetkililer başlarını öne eğsin ve utanç içinde sussun.”

“YAPILAN SOYKIRIMI YÜREĞİME KAZIDINIZ”

Hasan Aksoy, 21 Mayıs 2019’da yaptığı 3 sayfalık bu savunmasından sonra 29 Temmuz 2019’da el yazısıyla 29 sayfadan oluşan ikinci bir savunma daha hazırladı ve 1 Ağustos 2019’da görülen karar duruşmasında kendini tekrar savundu. Tutuklu olmasının TC Anayasası’na aykırı olduğunu maddeler halinde açıklayan Aksoy savunmasının sonunda, evladını ve eşini kaybetmiş bir insan olarak verilecek hiçbir cezanın, acısının yakınından dahi geçemeyeceğini haykırdı:

“Eşimi, çocuğumu, kayıp etmeme rağmen normalde duyulsa gülüp geçilecek sebeplerle beni de tutuklayıp zindana attınız. 2 canımı bile toprağa vermeme müsaade etmeyerek yapılan soykırımı yüreğime kazıdınız. Vereceğiniz hiçbir ceza denizden tekneye çıkardığımda sessizce yatan gözleri bu dünyaya kapanmış bebelere bakarken yaşadığım acının yakınından dahi geçemez. Üç günahsız sabinin ve onlarcasının katili olmak zorunda bırakılan sözde adaletten zaten adalet beklemiyorum. İstediğiniz, önceden belli olan cezayı korkmadan, kahramanca, rahat rahat bana verebilirsiniz. Dedim ya arkamda Allah’tan başka kimse yok…

“MERHAMET ZULMÜN MERHEMİ OLAMAZ”

Sizlerden merhamet istemiyorum, hiç kimsenin şahsıma acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası, ne bana acıyın ne de soykırıma kurban verdiğim eşime ve çocuğuma!! Merhamet zulmün merhemi olamaz. Bu yazmış olduğum savunma haşirdeki mahkemeyi kübraya bir arzuhaldir. Ve dergahı ilahiyeye de bir şekvadır. Allah elbette adil-i mutlaktır.”

OKUL MÜDÜRÜ ŞİKAYET ETTİ

Önce çalıştığı okul müdürü, sonra da kuzeni tarafından şikayet edildiği için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hasan Aksoy 10 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Karar 28 Ağustos 2019’da İstinaf Mahkemesi tarafından onaylandı. 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edilen Aksoy, “Ben 1 Eylül’de ihraç edildim. 4 Ekim’de aranmam başlamış, arama kararı olmadan firari diye ihbar (24 Ağustos 2016) edilmişim.” demişti.

16 Aralık 2014 doğumlu Yusuf’un son doğum günü.

Yusuf Baha Aksoy

Hasan Aksoy, Burhaniye Cezaevinde, 2019 kış ayları.

Hasan Aksoy, Tarsus Cezaevinde, korona virüsü nedeniyle yasaklanan görüşlerden önce çekilen bir fotoğraf, Şubat 2020.

Hasan Aksoy, 29 Temmuz 2019’da yaptığı 29 sayfadan oluşan ikinci savunmasında hakkındaki ‘suçlama’lara ayrıntılarıyla cevap verdi, tüm iddiaları çürüttü ve “Okulda çalışmak, bankaya para yatırmak, havale, eft yapmak, işkence altındaki tanık beyanları nasıl terör örgütü üyeliğine mesnet edilir? Daha bunları siz evrensel hukukun cari olduğu hiçbir platformda, gerçek mahkemelerde izah edememiş ve tarihin utanç sayfalarına kazınmışken, bu şekilde verilen kararlar paçavralar gibi dökülürken, hadi diyelim kulları kandırdınız da ahirette Allah’ı nasıl kandıracaksınız?” diye sordu.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Enes Kanter ırkçılığa karşı formasıyla protestolara katıldı

NBA yıldızı Enes Kanter, George Floyd’un polis şiddeti sonucu öldürülmesinin ardından başlayan ırkçılık karşıtı harekete Boston’da meydanlara inerek destek verdi.

MUHAMMET ALİ TOKSOY 

BOLD NBA- Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde 46 yaşındaki siyahi Amerikalı George Floyd’un polis memuru Derek Chauvin tarafından, gözaltına alındığı sırada nefessiz bırakılarak, öldürülmesi sonucu başlayan protestolar, ülke genelinde artarak devam ediyor.

Acı olayın gerçekleştiği ilk andan itibaren, sosyal medya hesaplarından polis şiddetini kınayan onlarca twit atan Enes Kanter, paylaştığı videoda ‘Irkçı bir toplumda, ırkçı olmamak yeterli degildir. Irkçılık karşıtı olmalıyız. Sesini duyur. Bir şeyler değişmeli ve bunun kendi kendine olmasını beklememeliyiz. Hayatımız, önemli olan konular hakkında sessizleştiğimiz zaman sona eriyor’ diye konuşmuştu.

CELTICS FORMASIYLA MEYDANLARA İNDİ

Türk yıldız dün de Boston’da 11 numaralı Celtics forması ile meydanlara inerek protestoculara destek verdi. Kendisine büyük bir ilgi gösteren kalabalığın karşısında, beni duyabilmeniz için maskemi çıkarmak istiyorum diyerek sözlerine başlayan NBA yıldızı, ilk olarak yaptığınız şey için sizlere teşekkür etmek istiyorum, sizlere gerçekten minnettarım. İkinci olarak söylemek istediğim şey, değişmeye ihtiyacımız var ve bilirsiniz değişim beklemez. Duygusalım ama tarihin doğru tarafındayım. Siyahların hayatı önemlidir. (black lives matter) sloganıyla sözlerini tamamladı.

Enes Kanter kalabalık grupla birlikte slogan attı. George Floyd’un ölmeden önce söylediği son söz olan “I can’t breathe” (Nefes alamıyorum)” sözlerini slogan olarak kullanan Enes Kanter ve göstericiler protestonun sona ermesinden sonra meydandan ayrıldılar.

Enes Kanter akşam saatlerinde eylem sırasında yapmış olduğu konuşmanın bir bölümünü ‘Her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.’ Boston ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kardeşlerimle müttefik olduğum için gurur duyuyorum sözleriyle paylaştı.

KANTER’DEN ERDOĞAN’A: “KAPA ÇENENİ”

Erdoğan ABD’deki polis şiddetini kınamak için attığı twitte ‘Yaratandan ötürü insanlığı sevmeyi bize öğreten islam medeniyetinin bir üyesi olarak, bu insanlık dışı zihniyeti kınıyorum. Türkiye, nerede hangi bahaneyle, hangi biçimde yapılırsa yapılsın insanlığı hedef alan tüm saldırılara karşı durmaktadır.’

NBA yıldızı Kanter, bu twiti alıntılayarak, ‘Erdoğan’ın insan haklarından bahsetmesi, Üsame bin Ladin’in özgürlük hakkında konuşmasını duymak gibidir. Bütün dünya sizin lunatik bir diktatör olduğunuzu bilir. Sadece çeneni kapa!’ sözleriyle karşılık verdi.

ENES KANTER’E TWİTTER’DA ÖVGÜ YAĞDI 

Enes Kanter’in polis şiddeti ve ırkçılığa karşı verdiği tepkiye ABD sosyal medya kullanıcıları büyük destek verdi. Bir kullanıcı attığı twitte, ‘Enes Kanter, her zaman bir basketbolcudan daha fazlası olmuştur. O adam muhteşem bir insan hakları aktivisti, Dün başlamadı. Kanter, basketbol kariyerinin tam anlamıyla yarısında, Erdoğan ile insan hakları konusunda savaşıyor ve biz ona hak ettiği saygıyı göstermeliyiz.’ ifadelerini kullandı.

Okumaya devam et

Popular