Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Demir Ailesinin 6-7 Eylül’ü: Aileden 8 kişi tutuklandı malları talan edildi

Kızı ve torunuyla aynı koğuşta yatan Fatma Demir’in anlattıkları 6-7 Eylül olaylarının 65 yıl sonraki tekrarı: Talan, yağma, organize kötülük…

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Demir ailesi 28 yıldır Fethiye’de yaşayan Erzurumlu bir aile. 15 Temmuz sonrası ailenin 8 ferdi cezaevine girdi. Yaşadıkları, İstanbul’da azınlık mallarının yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarının 65 yıl sonraki tekrarı gibi. Köy kahvesinde alınan mallarının yağmalanması kararından, talan edilen varlıklarına; kızı ve torunuyla aynı koğuştaki mahpusluk günlerinden, tek kıyafetle geçirdiği aylara kadar Fatma Demir’in anlatımıyla bir ailenin 15 Temmuz sonrası yaşadıkları..

POLİS: HAZİNE BULDUK

Fatma Demir ve eşi Mevlüt Demir, 15 Temmuz sonrası pasaportları iptal edilip mal varlıklarına tedbir konulunca, yaklaşan tehlikeyi beklemeye başlarlar.

Ardından beşi aynı gün olmak üzere ailenin 8 ferdi Gülen Cemaatine yönelik soruşturmalar kapsamında cezaevine girer. Fatma Demir, eşi Mevlüt Demir, oğlu, kızı, gelini, iki damadı ve torunu.

O günü ve sonrasını Fatma Demir anlatıyor:

“Oğlum Onur, gelinim Ezgi, kızım Esra, damadım Mahmut bizi ziyarete gelmişlerdi. Bir aradayken polis baskını oldu. 6 saat bizi bir kanepeye dizdiler hiç harekete izin vermeden. Hatta torunumun sütünü vermek için hemen yanımızdaki dolaba gitmeme bile izin vermediler. O sırada eşim ve kızım dışarıdaydı. Bizi 6 kişi gözaltına aldılar. Polisler telefonda amirlerine ‘hazine bulduk’ diyorlardı. Prim alıyorlar sanırım bu işten.

Nezarethanede 11 gün kaldık. Günlük adli tabibe götürülürken birbirimize bakmamız dahi yasaklanmıştı. 11 gün sonunda 4.5 saat ifadeye aldılar. Uzun yüzlü, uzun boylu, sakallı bir polis, masanın üstünden uzanıp sanki dövecekmiş gibi, bağıra bağıra masaya vura vura sorgu yaptı. ‘Konuş be kadın konuş’ diyor. Ben 54 yaşındayım, bana kim seni evlendirdi diye soruyor. Ben Erzurum’da köy yerinde evlendim diyorum. Kim evlendirdi diyor. Babam evlendirdi diyorum. Tuhaf sorular. 4.5 saatte öyle bir hale geldim ki o baskı altında, başıma bir şeyler oldu. Sonra ‘bundan bir şey olmayacak alın götürün’ dedi. Sanki ne konuşacaksam.

Sonra herkes tutuklandı. Üç ayrı ile dağıttılar bizi soy isimlerimizin aynı olması nedeniyle cezaevi içi görüş de yapamayalım iyice eziyet olsun diye.”

Demir Ailesi cezaevi iç görüşlerinde.

“TEK KIYAFETİM VARDI ONU DA ÇIKARMAMI İSTEDİLER”

Ailenin tüm fertleri tutuklanınca, cezaevine ne kıyafet getiren olmuş ne de hesaplarına para yatırabilen:

“Denizli T Tipi Cezaevine gönderildim. Bana elbise getiren, hesabıma para yatıran olmadı. Hepimiz aynı durumdaydık. Varlık içinden yokluğa düştük. Eşim müteahhit idi durumumuz iyiydi. Bir anda tepeden aşağıya düştük ekonomik olarak.

Lacivert bir elbise ve yeşil pardösüm vardı üzerimde. Cezaevinde lacivert ve yeşil renk yasakmış. Bana çıkart diyorlar. Başka kıyafetim yok diyorum hala ısrar ediyorlar. Başımdaki lacivert boneyi bile aldılar. Başka kıyafetim yok diyorum, yasak diyor. Çok zorladılar. O zaman beyaz bir bez getirin ben deli gibi sarınayım gireyim. Elbisesiz girecek değilim cezaevine dedim

Koğuşta götürdüler koğuşta genç öğrenci kızlar, genç öğretmenler, vardı ben onlara göre kiloluyum, kıyafetleri de bana olmuyor. Elimi kaldırıp dua edecektim, Allah’ım bir tane kilolu biri gelse de buraya bana kıyafet verse diye. Oysa eşim avukatla yeteri kadar kıyafet göndermiş ancak avukat bize vermediği halde eşime verdiğini söylemiş ben bu kıyafetleri ceza evinden çıktıktan sonra avukatın arabasından 5 ay sonra alabildik avukat da ayrı bir zulüm yaşattı.

Levent, Annesiyle birlikte anneannesinin olduğu koğuşa konuldu.

KOĞUŞUN KAPISI AÇILDI KIZIM GİRDİ İÇERİYE

Fatma Demir’in ziyaretçisiz geçirdiği tutukluluğunun ikinci ayında bir gün koğuşundan içeri kızı girer:

“Bir gün koğuşun kapısı açıldı. Yemek saati dışında açılınca biri geldi diye düşünüyoruz. Yerini hazırlıyoruz yardım ediyoruz. Ben de merdivenleri koşarak indim kapı açıldı bir baktım kızım karşımda.

O ‘anne’ dedi ben ‘kızım’ dedim. Sarılıp kucaklaştık bizle beraber koğuştaki herkes ağlıyordu. Kızım babasının da kendisiyle tutuklandığını söyledi. Benim sol tarafımda bir titreme başladı. Uzun sure devam etti. Haftalarca revire gittik, bana çok ağır haplar verdiler. Tabi ne hapı olduğunu bilmiyoruz. Reçeteyi vermiyorlar, sadece kapsülü veriyorlar. Koğuştaki herkesi eğlendiren moral veren bir insanken yatakta robot gibi oturan bir insana dönüştüm. Herkes sana ne oluyor demeye başladı. Sonra öğrendik ki vahşice etrafına saldıran insanlara sakinleşmesi için verilen çok yüksek dozda bir ilaçmış. Ben tamamen kendimi kaybetmiş robot gibi duruyordum. İlaçları tahliye olduktan sonra doktora sorduk çok ağır olduğunu söyledi. Bırakınca günler içinde kendime geldim. Böyle yanlış ilaçlar da veriliyor cezaevinde beyinleri uyuşturuyorlar.

Baba oğul koğuş arkadaşı olular.

Kızımla üç ay kaldım. Kızım üç tane çocuğunu kaybetmişti. Dördüncüyü tedaviyle dünyaya getirebildi. Tabi kızım çocuğunu çok özlüyor, Levent diye sabahlara kadar ağlıyordu. Dayanamadı, torunum Levent’i de yanımıza aldık.

Torunum, kızım, ben aynı koğuştaydık. Damadımla eşim diğer koğuşta oğlum ve bir damadım Muğla cezaevinde, gelinim Aydın cezaevinde tutukluyduk. Oğlum Onur’u babasının yanına nakil için belki yüzlerce dilekçe yazarak yaptırdık. Çünkü babasının hastalıkları vardı ve bakıma ihtiyacı vardı. Baba oğul 1 yıl beraber kaldılar. Yargıtay oğlumun cezasını onayınca oğlumu ayırıp başka koğuşa götürdüler. Oğlum, ‘babam rahatsız diye ben buraya geldim. Cezaevi müdürüyle görüşsek bizi ayırmasa’ demiş. Beyin damarlarında tıkanıklık var ameliyat olamadı tutukluluk nedeniyle. Sırf bu cümleyi dedi diye, acil müdahale timi gelmiş, oğlumun başını bastıra bastıra götürmüşler. Götürüyorlar işkence odasına. Soyunmasını istemişler. Ses geçirmeyen duvarları yumuşatılmış bir oda. Oğlum bize de tam anlatmıyor artık ama zorla soyuyorlar sonra ellerini arkadan kelepçelemişler, ayaklarını da bağlayıp yüz üstü yatırmışlar. Saatler sonra ‘aklın başına geldi mi’ diyerek geri gelmişler. Sadece müdüre babasının hastalığını izah etmek istediği için bunu yapmışlar. Sonra zaten müdüre soruyorlar, olmaz deyince kimse ısrar da etmiyor zaten.”

TORUNUM KOĞUŞUN TESELLİSİYDİ

Fatma Demir, cezaevinde tek oyuncağı süpürge sapı olan torunuyla geçen günleri anlatıyor:

“Çocuk sürekli dışarı çıkmak istiyor kapıyı zorluyor. Oyuncak yok, bir fırça var yeri süpürdüğümüz onun sapıyla oynuyordu. Yataklara tırmanıyor, düşüyor ağlıyor. Merdiveni inip çıkıyor düşüyor. Biraz dillenince, ‘üzülmeyin az kaldı’ diyordu herkesi güldürüyordu. Normalde çocuklar pırasa gibi yemekleri sevmez ama o mecburen öyle yediği için, ‘bugün pırasa canım istiyor’ diyor, pırasa geliyor. Bugün yumurta gelse diyor yumurta geliyor. Çocuk ne derse o geliyor. Arkadaşlar üşüşüyor başına Levent şunu istesene diyorlardı.

Biri ağlasa başına gidiyor, ‘çok az kaldı zaten çıkacağız’ diyor teselli ediyor. Annesiyle iki sene boyunca çok mahkemeye gitti. Mahkemede bir gün kalkıp namaz kılıyor. Cezaevinde sadece kadınları gördüğü için namazda yazma isterim diye tutturuyordu. Sıfır kollu ya da kısa kollu, şort giydiremedik çocuğa. Kameralar olduğu için biz sürekli kıyafetimize dikkat ediyorduk, tesettüre… Çocuk da kimse kısa kol giymiyor diye giymiyordu. Sonradan kreş oldu cezaevinde ama çocuk dışarı çıkamıyor, gitmiyordu. Sonra gidince oyunu, beline bir şeyler bağlıyor anahtar gibi. Gardiyan oluyor. Kapıları açmaya çalışıyor, sizi görüşe götüreceğim diyor. Sizi görüş salonuna alayım diyor.”

CİĞERİMİN PARÇASINI BIRAKARAK ÇIKTIM

5 aylık tutukluluğun ardından Fatma Demir, ailesinden 8 kişinin tutuklu olması nedeniyle serbest bırakılır:

“Normalde biri tahliye olunca avluda ‘tahliye tahliye’ diye ismini bağırıyorlar, alkışlarla uğurluyorlar. Ben tahliye olurken bunlar olmadı. Sanki evden çıkan gelinin annesiyle ayrılırken üzüldüğü gibiydi. Ben çıkıyorum ama kızım ve torunumu bırakıyorum. Aileden 7 kişiyi bırakıyordum. Ciğerimden parça bırakır gibi. Herkes ağladı, dönüp baktım kızım Esra el sallıyordu arkamdan, çok zordu.

Sonra çıkınca, Aydın, Muğla, Denizli arasında ailemden 7 kişi arasında görüş turu yapmaya başladım. Görüşler sabah erkenden olduğu için bir gün önce o ile gitmeniz gerekiyor. Çok sıkıntılıydı. Haftada bir tek Pazar günü Fethiye’de kalabiliyordum, geri kalanı hep yollardaydım.

KÖYLÜ KAHVEDE TOPLANIP YAĞMA KARARI ALMIŞ

Oldukça varlıklı olan Demir ailesinin mal varlığı bir taraftan kamu eliyle diğer taraftan halk tarafından yağmalanmaya başlanır. Ailenin yaşadıkları 7-6 Eylül 1955’te Rum mallarının yağmalanması olayını hatırlatıyor:

“Banka hesaplarımıza mallarımıza bloke koydular ama borçlar faizle büyümeye devam ediyordu. Çıkınca icralarla, fahiş artırılan borçlarla uğraşmaya başladım.

Yaylada yeni bir arazi almıştık. 23 dönüm arazi, 5 dönüm de şeftali bahçesiydi. Çok güzel kaliteli, şeftaliler. Bir kere topladık. Benden sonra damadım tahliye olunca hadi gidip şeftali toplayalım dedik. Gittik, şeftaliyi bırakın ağaçları yok. Orada bahçemizi emanet ettiğimiz komşu, traktörü sokup bütün şeftalileri köklerinden kesmiş, kendisine tarla yapmak için. Bizim 50 tane şeftali ağacımızı yok etmiş, ceviz ağacımızı kesmiş, armutları, zeytinleri, kavakları kesmiş satmışlar. Köyün kahvesinde konuşmuşlar, bu evi arsayı teröristler almış, burayı yakalım diye. Evin camlarını kırıp içeri girmişler. Bahçedeki sulama sistemini, motoru söküp kendi bahçelerine götürmüşler. Arazi 28 dönüm, istediğin gibi ek biç diye iyilik yaptığımız köylü, 50 şeftali ve ceviz ağacımızı keşmiş. Bizim niyetimizle onlarınki çok farklıymış.”

Fatma Demir tahliye olduktan sonra mallarının talan edildiği gerçeğiyle karşılaşır.

TALAN SÜRECİ

“Daha dört ay bindiğimiz sıfır arabamız vardı. Yayladaki komşu birisine emanet edip evin önünde branda ile üzerini kapatmıştık. Biz içerideyken bir polis yayladaki evin önünden çekici ile gece çalmış. Yaklaşık 1 sene binmiş. Biz arabayı emniyette sanıyoruz. Gelip kapılarını tornavida gibi bir şeyle açmışlar. Polis almış götürmüş binmiş. Biz emniyette yediemin deposunda zannediyoruz.çalındığını bir buçuk yıl sonra öğrendik. Çaresiziz olunca herkes bir şey yapıyor..

Yarım kalan inşaatlar vardı. Adam evin içine 40 bin harcamış bizden 120 bin istiyor. Hem malımızı Milli Emlak’a devrediyolar hem de elektrik su faturalarını ödemeyip bize borç çıkartıyorlar. Sürekli borç ödedim. Ben iki senedir hala sokaklarda, adliye, icra dairesi, topu dairesi uğraşıp duruyorum.

Ofisi Milli Emlak’a devretmişler. Evimizin olduğu 4 katlı bina vardı o satıldı. Borçlar vardı bankalara onlar katlana katlana birkaç kat faizle geldi. Eşimin üzerine olan hiçbir şey satılmıyordu. Benim üzerime olan şeyleri sattık. Evimden olup kiraya çıktım. 2017 yılında hiç bir işimiz yoktu yinede 10 bin gelir vergisi 8 bin KDV borcu çıkarmışlar. Zamanında ödenmedi diye 35 bin TL ceza yazmışlar. Hesaplarımızdaki blokeleri kaldırmıyorlar, mallarımız satılamıyor, hepimiz tutuklu, alacaklarımızı tahsil edemiyoruz, bu olmayan vergi borcu 78 bin TL olmuş, bu borç içinde tüm mal varlığına tedbir koydular.

Eşimin emekli maaşını vermediler, aylarca uğraştık. Doktor gelinim çok uğraştı. Sonra paranızı PTT’ye göndereceğiz siz alın dediler. Nasıl oldu anlamadım. Herkes kendi arasında bir şeyler yapıyor.”

27 BİN ALAN AVUKATIN İŞİ EŞİMİN YERİNİ ÖĞRENENE KADARMIŞ

“Bir avukat tuttuk. Tüm ailenin avukatlığını yapacaktı, vekaletname bile almamış, eşim ve kızımın yerini öğrenene kadar sürdürdü avukatlığı. Başka yerlere çalışıyormuş bilemedik. Kıyafetleri de vermemiş. 27 bin lira da para aldı hiç avukatlık yapmadı. Çile içinde çile yaşadık. Rabbim her şeyden haberdar.”

Fethiye’nin saygın işadamlarından Mevlüt Demir ailesiyle birlikte zor bir süreci göğüsler.

EŞİM TAHLİYE OLDU EVİNİN ADRESİNİ BİLMİYOR

“Eşim tahliye oldu. Evi satılmış, inşat malzemeleri ve ısı yalıtım izolasyon malzemeleri satan iş yerimiz vardı oda satılmış, kiraya çıktığım evin adresini bilmiyor. Arabası yok, evi yok, işi yok, ofis yok, dükkanlar satılmış. 300 bin liralık malzeme vardı içinde sadece 60 bine sattılar. Çaresizlik.

Eşim, ‘bu ülkeye çok vergi ödedim, ülkemi çok sevdim ama şuan çok kırgınım hiçbir iş yapmak istemiyorum’ diyor. Biraz zaman geçmesi lazım.

Şimdi de ofisimizin Milli Emlak’a hukuksuz devriyle ilgili tazminat davası açmayacağımıza, şikayetçi olmayacağına dair ıslak imzalı yazı verirsek dört yıldır mühürlü olan ofisi devredeceklerini söylüyorlar. Eşim de 100 tane daha ofis verseler hakkımdan vazgeçmeyeceğim dedi. Öyle hala kapalı duruyor. Her şey gitti. Tek maaşla iki kira ödüyoruz. Elhamdülillah idare ettik ediyoruz.

SABRIMIZI DA METANETİMİZİ DE KORUDUK

İnsanların ailesinden sadece bir kişi tutuklanınca psikolojisi bozuluyor biz 8 kişi tutuklandık ama psikolojimizi koruduk. Herkesi ziyarete gelen var, açık görüş kapalı görüş. Beni ziyarete gelen yoktu. Görüş günlerinde mutfak nöbetçiliğini hep ben yapıyordum. Arkadaşlar üzülüyorlardı. Ben üzülmüyordum. Sahipsizlerin sahibi var. Allah istemezse sararmış bir yaprak bile düşmez. Sabrım ve metanetim vardı çok şükür. Şuanda bu yaşadıklarımızı geri verseler, üstüne yüz katını verseler önemli değil. Biz hayatımızdan memnunuz. Allah kimseyi pişman etmesin.

EVİMİZE OYUNCAK SİLAH SOKMADIK TERÖRİST DEĞİLİZ

Fatma Demir, infaz yasasıyla umutlandıklarını söylese de çok da beklentiye girmediklerini belirtiyor ve aftan öte adalet belediklerini dile getiriyor:

“Biz terörist değiliz. Torunum oyuncak tabanca almak istediğinde eşim onu ikna etmiş aldırmamıştı. Biz evimize oyuncak silah bile sokmayan insanlarken silahlı terör örgütü üyesi olmakla yargılandık. Rabbim her şeyi görüyor.”

Levent’in denizle tanışması ve özgürlük pozu

BULUTU DENİZ SANAN ÇOCUKLAR

Cezaevindeki çocukların durumuna da değinen Fatma Demir, torunu Levent’in yaşadığı travmalarla sözlerini tamamlıyor:

“Torunum Levent mahkemeden bir gün önce heyecandan uyumuyor. Annesi oğlum uyusana diyor, çocuk anne yarın mahkememiz var uyuyamıyorum diyor.  Mahkemede kızımın tutukluluğuna devem kararı verecekken, Levent hakime, ‘amca bizi bırak ben tavada yağda yumurtayı özledim burada çok kaldık artık eve gidelim’ diyor. 4 yaşında en çok kullandığı kelimeler; mahkeme, tahliye, duruşma, gardiyan, üzülmeyin az kaldıydı.

Tahliye olunca gökyüzündeki bulutları gösterip bunlar deniz mi diye sordu. Denizi götürüp gösterdik. Arabaya binince kucağımıza tırmanıyordu, korkudan.”

BOLD ÖZEL

Tutuklu gazeteci Harun Çümen: “Koğuşta 25 fare öldürdük çıldırmak üzereyiz”

Mart 2018’den bu yana Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevinde tutuklu olan Harun Çümen yaşadıkları koğuşta farelerin cirit attığını, kendilerine adeta zulmedildiğini ve çıldırma noktasına geldiklerini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

33 aydır Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan gazeteci Harun Çümen, cezaevinin insanlık dışı şartlarını ve maruz kaldıkları uygulamaları tahliye olan bir arkadaşının aracılığıyla HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na iletti.

Mektubunu Gergerlioğlu’na nasıl ulaştırdığını ‘özel bir notla’ açıklayan Harun Çümen’in anlattıkları çok korkunç. Tıkanan lağım boruları, koğuşlarda cirit atan, yastıkların içine giren fareler, fareleri görüp dalga geçen gardiyanlar, 45 kişilik koğuşta kış soğuğunda yerde yatan insanlar, salgın olduğu halde sağlanmayan hijyen şartları… Cezaevindeki hak ihlallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren Harun Çümen’in mektubunun tamamını yayınlıyoruz.

“Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu

Size Kepsut ilçesindeki Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazıyorum. İsmim Harun Reşit Çümen. 33 aydır tutukluyum, hükümözlüyüm. FETÖ davasından 7 yıl 6 ay ceza aldım, dosyam Yargıtay’da bekliyor. Gazeteciyim, Zaman Gazetesi’nde editörlük, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptım.

“45 KİŞİYİZ, NEFES ALAMIYORUZ”

Cezaevinde bizlere adeta zulmediyor. 206 metrekarelik bir alanda 45 kişiyiz. 12 metrekarelik, evlerdeki çocuk odasından bile küçük odalarda 7 kişi kalıyoruz. 3 kişi yerde yatıyor. Gece yatak koyduğumuzda adım atacak yer yok! WC için kalktığımızda yatakların üzerine basmadan geçemiyoruz. Nefes alamıyoruz, havasızlıktan ölmemek için kışın bu soğuk günlerde bile pencereleri hiç kapatmıyoruz. Bugünlerde gece hava sıcaklığı sıfıra doğru indi, 2 derece oluyor. Kışın eksi sıcaklıklarda bile pencere açık uyumak zorunda kalıyoruz!

“WC’LER TIKANIYOR”

Tıka basa dolu koğuşlarda insanlık dışı muameleye maruz bırakıldık. 2 WC var, günün her saatinde tuvalet sırası bekliyoruz. Oysa şu an 1-2 kişinin yaşadığı evlerde 2-3 WC bulunabiliyor. Sadece 2 banyomuz var duş için. Sıcak su verilmiyor, çok yetersiz. 2-3 gün sadece 3’er saat sıcak su veriliyor. 45 kişi nasıl duş alsın? 1 kişi 7-8 dakika içinde duş almak zorunda kalıyor. Kanalizasyon sistemi, lağım boruları sürekli tıkanıyor. WC’ler tıkanıyor, çok affedersiniz ortalığı bok götürüyor adeta.

“REZALETİ KAMUOYU BİR GÖRSE!”

Neredeyse 2-3 haftada bir bu manzara yaşanıyor. Ahh! Keşke bir görseniz! Rezaleti bir görebilse kamuoyu, yetkililer! İnanamazsınız! Sürekli su kesintileri yaşanıyor. Hijyen problemi had safhada! Yöneticiler, memurlar o kadar ilgisiz ki! Hiç umursamıyorlar. Çünkü yaşananlardan kimsenin haberi yok! O rahatlıkla sorunlar artık rutin haline gelmiş, hiç çözüm yok ve gittikçe artıyor sorunlar. Denetim de sıfır, hiç yok.

“CEZAEVİ YÖNETİMİNİN ZULMÜ ALTINDAYIZ”

4+1 veya dubleks bir ev büyüklüğündeki bir alanda kucak kucağa, sıkış tıkış yaşamaya mahkûm bırakılırken yan koğuşumuz C-6 bomboş. Pencerelerden görüyoruz, odada 1-2 kişi kalıyorlar, ranzalar boş. O koğuştakiler hırsızlık, yaralama, uyuşturucu gibi adi suçlar dediğimiz tutuklu ve hükümlüler. Cezaevi yönetiminin büyük zulmü altındayız. Bir tarafta koğuş boş, ranzalar boş; diğer tarafta bizim C-7 koğuşu ve diğer 10’dan fazla FETÖ koğuşu ağzına kadar dolu, 40 kişinin altında mevcut yok, 15-20 kişi yerde yatıyor.

Ölüme terk edilmiş vaziyetteyiz. Son derece haksızlık, eşitsizlik, insanlık dışı muameleye, zulme uğruyoruz. Ahh! Keşke bir görseniz… O kadar çok isterdim ki! Şok olursunuz, donakalırsınız. N’olursunuz? Allah rızası için çığlığımızı duyun, sesimize kulak verin! Çıldırmak üzereyiz… Lanet olsun, bize bunu yaşatanlara!..

“BİR FAREYİ YAKALAYAMIYORSUNUZ DİYE DALGA GEÇİYORLAR”

İki buçuk aydır koğuşta fareler cirit atıyor, tam 25 fare öldürdük kendi imkânlarımızla! Yerde yatan insanların yataklarına, yastıklarına giriyor; kafa, yüz, kollarının üzerinde geziniyorlar. Dolapların içinden adeta fare fışkırıyor, yiyeceklere saldırıyorlar. Defalarca yetkililere, memurlara, başgardiyanlara söyledik, müdürlüğe dilekçeler yazdık. Hiçbir netice yok, umurlarında değil! Çözüm bir yana, dalga geçip, “Bu kadar insansınız, bir fareyi yakalayamıyor musunuz?”, “Besleyin, niye öldürüyorsunuz ki, acımıyor musunuz?”, “25 fare az, sizden daha fazla yakalayıp öldüren koğuşlar var.” şeklinde cevaplar veriyorlar.

Adalet Bakanlığı’na, tüm yetkililere sesleniyorum; gelin görün halimizi! Fareleri, tıkanan WC’leri, lağımları… Koğuşlara ATM cihazı konulacakmış, görüntülü telefon görüşmesi yaptırılacakmış, sayım parmak iziyle alınacakmış vs. vs. haberleri yaptırıldı basına. Önce çektiğimiz şu rezalete bir çözüm bulsunlar! Daha başka o kadar çok sorun var ki!.. Hepsini yazsam sayfalar yetmez! Vallahi de, billahi de! 50 tane, 100 tane sorun sıralanır.

“TAM BİR İŞKENCE!”

Pandemi/koronavirüs süreci en çok bizi, tutuklu ve hükümlüleri, cezaevindekileri vurdu. Hapis içinde hapis yaşıyoruz. 8 aydır çocuklarımızı, eşlerimizi, ana-babamızı göremiyor, dokunamıyor, öpemiyoruz. 8 aydır açık görüş yok! Haziran ve temmuzda sadece birer kez kapalı görüş oldu, sadece 1 kişi gelebildi. 4 aydır da ayda 2’şer kapalı görüşü sadece 2 kişiyle yapabiliyoruz. Eşim, 4 çocuğum, anne ve babam var, 7 kişiler. Çoğu insanın ortalama bu kadar yakını var, kardeşleri, kayınvalide-kayınpederleri olanlar var. Uzak şehirlerden geliyor ailelerimiz, 2 kişi görüşebiliyor, kalan çocuklar veya eşler dışarda bekliyor. Tam bir işkence, zulüm! Çocuklar, eşler, analar-babalar ağlıyor!

Görüşler virüs öncesi 45 dakikaydı, virüs süresinde de aynı. Sayın Adalet Bakanı, “Hak kaybı olmayacak, yapılamayan görüşler telafi edilecek.” dedi. 8 aydır onlarca görüş iptal oldu, yaptırılan az sayıdaki görüş de yine 45 dakika! Ne zaman telafi edilecek, 1 saat-1,5 saat görüş niye yaptırılmıyor?

“İNSANLAR HASTA, İLAÇ KULLANIYORLAR”

Koğuşumuzda 2 arkadaşın eşleri de burada cezaevinde! Kadınlar koğuşu var bir tane, 30’dan fazla kadın kalıyor. Çoğunun eşleri de burada. Pandemi öncesi iç görüş vardı; görüş yapabiliyorlardı. 8 aydır yaptırılamıyor! Bilal Çoban ve Mustafa Zeybek, eşleri Mukaddes Çoban ve Dicle Zeybek’i 8 aydır göremiyor, seslerini bile duyamıyorlar! Tam bir dram, büyük trajedi! Telefonla dahi görüştürmüyorlar! Büyük bir zulüm! Arşı titretecek boyutlara ulaştı artık! İnsanlar hasta oldu, psikolojileri bozuldu, ilaç kullanıyorlar! Lütfen! Allah rızası için bu çığlığa bir ses verin, n’olur!!!

“BAŞINIZIN ÇARESİNE BAKIN DİYORLAR”

Sağlık büyük problem burada! Doktora, revire çıkmak zaten problemliydi, haftalarca çıkamadığımız oldu, hastalıktan kırıldık. Şimdi sağlık hizmeti alabilmek imkânsız hale geldi! Açık açık söylüyorlar; “Ölüm riski dışında” her şikâyet geri çevriliyor. Kronik şeker, tansiyon, kalp rahatsızlığı olanlar bile 8 aydır doktor-hastane yüzü görmüyor. “Başınızın çaresine bakın” diyorlar. Birçok hastalığı inleye inleye atlatıyor insanlar. İnsanlık dışı görüntüler, ahh bir görseniz! Son derece korkunç, çok vahim durumlar yaşanıyor, sesimizi duyan yok! Çözümsüzlük sıradanlaşmış vaziyette… Umursayan yok…

“YEMEKLERİ YİYEMEDEN DÖKÜYORUZ”

Yemekler çok kötü. Çoğunu hiç yemeden çöpe döküyoruz. Örneğin bugün (15 Kasım Pazar) hem öğlen hem akşam yemeğinin neredeyse tamamı çöpe gitti. Mantı ve tarhana çorbası geldi öğleyin, son derece kötü! Keşke bir görseniz! Masterchef jürisi görse, vallahi de billahi de sopayla döver yapanları! Her hafta, 2-3 günde bir hep aynı yemekler! Ispanak, türlü, erişte, makarna gibi yiyecekler hiç yenmiyor. Kuru fasulye, nohut, pilav yemekten artık bıktık! Genelde kantinden aldıklarımızla besleniyoruz. Yoksa aç kalırız!

Kahvaltılık ise tam bir skandal! Tek çeşit geliyor. Sadece zeytin ya da peynir (o da bir-iki haftada bir), çoğu zaman mini paketlerde reçel, fındık kreması türü şeyler veriliyor. Onlarla da karın doyurmak imkânsız. En çok parayı kahvaltı malzemesine harcıyoruz, tabii maddi durumu iyi olmayanlar da var, çok yazık oluyor!.. Yardımcı olmaya çalışsak da bir hafta, bir ay olabiliyor. 3-4 yıldır burada olanlar çoğunlukta.

“MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR”

Büyük bir hijyen, sosyal mesafe, izolasyon sorunumuz var. Grip-nezle anında yayılıyor, bulaşıyor. Bir kişi hasta olunca koğuşun yarısı 20-25 kişi hastalanıyor. Allah korusun, virüs bulaştığında hiç kurtuluşumuz yok! Maske-eldiven verilmiyor, kan temizleyici veriliyor 8 aydır, o da aylık veriliyor, bir haftada bitiyor. Yine kendimiz kantinden parayla alıyoruz. Kolonya, dezenfektan kantinde satılsa alacağız, onu bile getirmiyorlar. Daha birçok, son derece basit ihtiyacımızdan mahrumuz. Örneğin, plastik sehpa verilmiyor aylardır. Koğuşun yarısı açıköğretimde okuyor, ders çalışıyor. Ama sehpa verilmiyor. Çok acil, elzem ihtiyaç giderilmiyor. Odalardaki TV’lerimizi bile koyacak sehpa yok, sandalye üzerine koyuyoruz. 45 kişinin çamaşırlarını asacak çamaşır ipi bile verilmiyor biliyor musunuz? Çok ilkel şekilde kurutuyoruz çamaşırları, yatakların üzerinde, ranza demirinde vs…

Daha o kadar çok sıkıntımız var ki; şimdilik bu kadarla yetinelim. Başta 45 kişilik kalabalık koğuş ve fare sorunumuz olmak üzere dertlerimize ilgi gösterebileceğinizi umuyor, şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Çığlığımızı duyurursanız çok sevinir, duacınız oluruz.

Bu vesileyle çalışmalarınızda başarılar diler, hürmetlerimizi sunarız. Selam ve sevgiyle…”

4 Mart 2018’de İstanbul’da gözaltına alınan ve daha sonra Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevine gönderilen Harun Çümen, Zaman gazetesinde çalıştığı ve Bank Asya hesabı bulunduğu için 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çümen’i gözaltına alan polisler “21 sene Zaman’da çalışmışsın işin zor”. demişti.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un ayırdığı öğretmen çift: Biri mezarda biri gurbette

15 Temmuz’un simge isimlerinden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi ve aynı zamanda öğretmen olan Tülay Açıkkollu, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü eşinden ve işinden ayrı geçirdi. Tülay öğretmen, “Öğretmenler günü büyük bir acı gibi içime oturuyor” diyor.

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz yaklaşık 60 bin öğretmeni işinden etti. Onlardan biri de Tülay Açıkkollu’ydu. Ancak Tülay öğretmenin acısı işini kaybetmekten çok daha büyük oldu. Çünkü 23 Temmuz’da gözaltına alınan öğretmen eşi Gökhan Açıkkollu, 13 gün boyunca gördüğü ağır işkenceler sonrası 5 Ağustos’ta hayata veda etti.

“EŞİMİN DOSYASINA BAKAN SAVCI BENİ DE GÖZALTINA ALDIRDI”

Gökhan öğretmene vefatından 1.5 yıl sonra görevine dönme izni çıktı. Bu trajik kararı kamuoyuna açıkladığı için 24 Şubat 2017’de gözaltına alındığını açıklayan Tülay öğretmen “O haberlerden sonra masum birinin kendini devlet tarafından, kendini devlet adamı olarak sayan birileri tarafından öldürülmesi gündeme gelince çok tepki topladı. Sonrasında eşimin dosyasına bakan savcı bu sefer beni gözaltına aldırdı” dedi.

ACISI 24 KASIM’DA KATLANDI

Cezaevine girme ihtimali doğunca, babalarını kaybeden 2 çocuğunu bir de annesiz bırakmak istemeyen Tülay öğretmen yurt dışına çıkma kararı aldı. Şimdilerde gurbetin yanı sıra vefat eden eşini de bırakıp yurt dışına çıkmanın acısını yaşıyor. Ancak 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde acısı daha da bir çoğalıyor.

Bold Medya’ya konuşan Tülay öğretmen “Eğer Türkiye’de olsaydım kesinlikle eşimin mezarına giderdim. Sadece 24 Kasım’da değil, herhalde her gün ziyaret ederdim mezarını. Şu an sanki garip kalmış gibi orada. Tanıdık tanımadık insanlar gidiyor ziyaret etmeye ama biz uzakta kaldık. Ancak dualarımızı okuduğumuz Kur’an’ları hediye edebiliyoruz” ifadelerini kullandı.

ÖĞRENCİLERİN CIVILTILARI BENİ ÇOK AĞLATTI

Aradan yıllar geçmesine rağmen mesleğini ve öğrencilerini unutamadığını ağlayarak anlatan Tülay Açıkkollu, “Okulun yanından geçmek istemiyordum ama işlerim için mecburen geçiyordum. Çocuk sesleri cıvıltıları o caddeden geçerken beni çok ağlatmıştır. Okulun önünden geçerken karşılaşıyordum öğrencilerimle. O zil sesi eskiden çok heyecanlandırırken beni, ‘okula gideyim, dersimi anlatayım, çocuklarla birlikte olayım’ heyecanı yaşatırken şimdi büyük bir acı gibi oturuyor insanın içine” dedi.

VATANINA KÜSMEDİ

Tülay öğretmen ülkesinde maruz bırakıldığı muameleye kırgın olduğunu “24 kasımda içimde bir sızı hissediyorum. Mesleğimizden 1 günde ihraç edildik. Yıllarca takdirnameler almış öğretmenler olarak, öğrencileriyle özdeşleşmiş öğretmenler olarak, öğrencileri kendi evladı olarak gören öğretmenler olarak bir gecede darbeci, terörist ilan edildik. Bir gecede mesleğimizden uzaklaştırıldık” ifadeleriyle anlattı. Bu kırgınlığına rağmen öğretmenlik ideallerinden vazgeçmeyen Tülay Açıkkollu, şöyle devam etti:

“Çocuklarımıza daha güzel bir gelecek bırakabilmek için belki, onların da önceliklerini daha iyi belirleyebilmeleri için onlara çok daha iyi anlatabilmemiz lazım bu dönem yaşanmış olanları. Yine vatanımıza toprağımıza küstürmeden vatan millet düşmanı yapmadan bu çerçeveyi onlara güzel çizmek gerekiyor. Bu günün vazifesi bu diye düşünüyorum.”

ÖĞRENCİLERİNİN MEKTUPLARINI HALA SAKLIYOR

Tülay öğretmen her ne kadar üzgün ve kırgın olsa da geçmiş 24 Kasım’ları unutamadığını anlattı. “Öğrencilerin getirdiği bir çiçek kendi yaptıkları bir resim, yazdıkları bir mektup çok mutlu ediyordu bizi. Zaten maddi bir beklentimiz de olamazdı öğrencilerimizden. Ben öğrencilerimin bana yazdığı sevgi dolu mektupları hala saklıyorum” diye konuştu. Tülay Açıkkollu, eşi Gökhan Açıkkollu’ya öğrencilerinin verdiği hediyeleri hala saklamaya çalıştığını belirtti.

Gökhan öğretmenin tercihi ise çiçekti. Tülay öğretmen, eşinin Öğretmenler Günü ve Anneler Gününde kendine çiçek hediye ettiğini söyledi.

Okumaya devam et

Popular