Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Hasta tutuklu Ahmet Avcı: Bağırsağımda kist tespit edildi, sağlık durumum çok kötü

Cezaevi ortamında tek böbreğiyle yaşamaya çalışan Ahmet Avcı’nın bağırsağında kist tespit edildi. Acilen ameliyat olması gereken Avcı’nın salgın nedeniyle tedavisi yapılamıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Yedi aydır Bitlis E Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan tarih öğretmeni Ahmet Avcı’nın (44) bağırsağında üç ay önce bir kist teşhis edildi. Karın ağrısı şikayetiyle 27 Ocak 2020’de Bitlis Devlet Hastanesine kaldırılan ve endoskopi yapılan Avcı’ya doktor ‘hemen ameliyat olmalısınız’ demesine rağmen bugüne kadar tedavisi yapılamadı. Koronavirüs salgını ve cezaevindeki hijyenik olmayan ortam nedeniyle ameliyat olmak istemeyen ve tedavisi aksayan Avcı, 17 Mayıs 2020 pazar günü ailesiyle yaptığı telefon görüşünde sağlık durumunun kötü olduğunu söyledi.

“SÜREKLİ KİLO KAYBEDİYORUM”

Eşinin 106 kilodan 78 kiloya düştüğünü söyleyen Fatma Avcı, “Eşim, dün yaptığımız telefon görüşünde ‘Şu an sağlık durumum çok kötü. Tansiyonum bir türlü yerinde durmuyor. Böbrekte sıkıntı çekiyorum. Sürekli kilo kaybediyorum. Bağırsaklarımdaki kistten dolayı ne yesem sıkıntı yapıyor, yemek yiyemiyorum. Kisti aldıramadığım için çok ciddi sıkıntı yaşıyorum.’ dedi.” ifadelerini kullandı. Eşinin bağırsağındaki kistin şimdilik kanser tümörü olmadığını söyleyen Fatma Avcı, eğer kist alınmazsa, tedavi edilmezse ileride ne ile karşılaşacaklarından endişe duyduğunu da dile getirdi.

Murathan Avcı, Saadet Hediye Yeni İnfaz Yasası Meclis’ten geçmeden önce babası ve amcasının tahliye edilmesi için çağrıda bulunmuştu.
20 YILDIR TEK BÖBREKLE YAŞIYOR

1992 yılında Kazakistan’da görev yaparken soğuk hava şartlarından dolayı sağ böbreğini kaybeden Ahmet Avcı, yıllardır tek böbrekle yaşamını idame ettiriyordu. Böbrek hastalarının hijyenik ortamda olmasının önemini vurgulayan Fatma Avcı, “Eşim 4 kişilik koğuşta 8 kişi kalıyor. 20-30 metrekarelik bir alan. Öyle bir ortamda nasıl sağlıklı kalacak? ‘Baş başa yatıyoruz, havalandırma çok küçük, yemekler çok kötü, hijyen çok kötü. Böbrek hastası olduğum için hijyenik bir ortamda olmam lazım. Yemekler güzel olsa bile böbrek hastası olduğum için bana uygun değil, diyor.” diye konuştu.

DOSYASI İSTİNAF’TA

Cemaat soruşturmaları kapsamında 5 Ekim 2019’da tutuklanan Ahmet Avcı, 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tanık ifadelerine dayanılarak örgüt üyesi olduğu iddia edilen Ahmet Avcı’nın dosyası Yargıtay’da.

AHMET AVCI’NIN ENDOSKOPİ SONUCU

AHMET AVCI’NIN SAĞ BÖBREĞİNİ KAYBETTİĞİNİ GÖSTEREN RAPOR

Üç çocuğu bulunan Ahmet Avcı, Murathan (11) ve Saadet Hediye (17) ve eşiyle birlikte Bitlis Cezaevinde bir görüş gününde, Ocak 2020. Fatma Avcı, eşinin şu anda çok daha zayıf olduğunu söylüyor.

Fatma-Ahmet Avcı

Silivri’de bir kişiye daha Kovid-19 teşhisi konuldu

BOLD ÖZEL

Dini kitap okumaktan 9 yıl hapis cezası verdiler

Tanık ifadesine göre ‘dini kitap okuduğu için’ tutuklanan Adem Kahraman ve iki oğlunun hikayesi Türkiye’de hukukun işleyişini gözler önüne serdi.

BOLD ÖZEL – Adem Kahraman, 10 Kasım 2015 yılında iktidar tarafından Paralel Yapı soruşturması kapsamında tutuklandı. 15 Temmuz öncesi yapılan bu tutuklamada Kahraman’a Gülen Cemaati soruşturmalarında “delil” olarak kabul edilen banka hesabı ve ByLock olmamasına rağmen 9 yıl ceza verildi. Gerekçe ise; bir tanığın Adem Kahraman’ı çalıştığı kurum olan Eskişehir İl Dernekler Müdürlüğünde dini bir kitap okurken görmesi.

5 yılı aşkın süredir cezaevinde bulunan Kahraman ve ailesinin ilginç bir hikayesi var. Baba Adem Kahraman 2015’te tutuklandıktan 1 yıl sonra oğlu Zübeyr Selman Kahraman, 2 yıl sonra da diğer oğlu Ahmet Erkam tutuklandı.

Baba Kahraman, tutuklandıktan sonra 2 ay Eskişehir cezaevinde kaldı ardından ailesine haber verilmeden Ankara Sincan Cezaevine sevk edildi. Burada da 2 yıl kalan Kahraman, yine ailesine haber verilmeden Denizli’ye sevk edildi. Bu şehirde de 2 yıl hapis yatan Kahraman, son olarak ailesine daha yakın olmak için Eskişehir’e naklini istedi.

Baba Kahraman, şehir şehir hapis yatarken 1992 doğumlu oğlu Zübeyr Selman Kahraman, 10 Mart 2016’da Antalya’da, 1990 doğumlu oğlu Ahmet Erkam ise 10 Nisan 2017’de yine aynı suçlama ile Balıkesir’de tutuklandı.

TATİLE GİDİNCE OLANLAR OLDU

Bir müddet Antalya’da cezaevinde kalan Zübeyr Kahraman tahliye olduktan sonra yakınlarıyla birlikte Edirne’ye tatile gitti. Ancak Edirne’de AVM’de alışveriş yaparken aracın Antalya plakalı olmasından şüphelenen polis Zübeyr Kahraman’ı yeniden gözaltına aldı ve kaçma iddiasında bulundu.

Edirne’de cezaevinde kalan Zübeyr Kahraman, daha sonra Bandırma Cezaevine sevk edildi. Zübeyr Kahraman, Denizli-Bandırma arasında mekik dokuyan annesine daha yakın olmak için Eskişehir’e sevk istedi ve geçen Temmuz ayında sevki gerçekleşti. Tutuklamanın 15 Temmuz’dan önce yapıldığına dikkat çeken anne Hülya Kahraman, mahkemenin oğluna 6 yıl 3 ay hapis cezası verdiğini söyledi.

Zübeyr Kahraman’a yapılan terör suçlamasının gerekçesinde ise Antalya’da arkadaşları ile yaptığı bir gezi gösterildi. Tanık ifadelerine göre gezi sırasında yenilen dürümleri o dönem üniversite öğrencisi olan Zübeyr Kahraman ödedi. Kahraman, bir öğrenci olarak parayı ödemesinin mümkün olmadığını söyledi ancak mahkeme terör suçlaması için geziyi yeterli gördü.

Ahmet Erkam, Hülya, Adem ve Zübeyir Selman Kahraman bir görüş gününde.

MAHKEME BAŞKANI İŞKENCEYİ GÖRMEZDEN GELDİ

Kahraman ailesinin bir diğer üyesi 1990 doğumlu Ahmet Erkam Kahraman ise 10 Nisan 2017 tarihinde gözaltına alındı. 5 gün önce babasının duruşmasına giden Ahmet Erkam’a da terör suçlaması yöneltildi. Ahmet Erkam, gözaltı süresince polis tarafından başta darp olmak üzere işkenceye uğradı. Mahkemede işkenceyi söylemesine rağmen mahkeme başkanından “Bunun yeri burası değil” cevabı aldı. Ahmet Erkam’a işkence yapan polisler ise mahkeme salonunda yer aldı.

Geri çekilen tanık ifadelerine rağmen mahkeme Ahmet Erkam’a 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi. Balıkesir’de hapis yatan Ahmet Erkam, annesi ve ağabeyine yakın olmak için Eskişehir’e sevkini istedi ve Ağustos ayında ağabeyi ile aynı cezaevinde buluştu. Eylül ayında ise baba Adem Kahraman oğullarının yanına sevk oldu. Böylece baba ve 2 oğlu 2015’ten sonra tekrar yan yana gelebildiler.

DENETİMLİ SERBESTLİK HAKKINI KULLANDIRMIYORLAR

Eşi ve oğullarını ziyaret etmek için şehir şehir gezen anne Hülya Kahraman, oğlu Zübeyr Selman’ın denetimli serbestlik hakkı kazandığını ancak dosyanın Yargıtay’da beklemesi yüzünden denetimli serbestlikten yararlanmadığına dikkat çekti. Eşi ve oğullarının dosyalarının Yargıtayda beklediğini belirten anne Hülya Kahraman “Dik durmaktan yoruldum artık güzel şeyler olsun” dedi.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Siroz hastası tutukluya hastane koridorunda kelepçeli eziyet

İki buçuk ay önce siroz teşhisi konulan hasta tutuklu Aziz Çelik’e hem hastanede hem de karantinada eziyet ediliyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Yaklaşık dört yıldır Kilis Cezaevinde tutuklu olan Aziz Çelik, 28 Mayıs 2020 Perşembe günü tetkikler için Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine götürüldü. Ancak hastanedeki mahkum odasının anahtarı olmadığı için 2 saat elleri kelepçeli bir şekilde ayakta bekletildi. Takati kalmayınca çaresizce yere çömelen Çelik, başında iki askerle anahtarın ve doktorun yolunu gözledi.

Aziz Çelik’in (45) bir aile yakınının Bold Medya’ya verdiği bilgiye göre hasta tutuklu, 27 Mayıs çarşamba günü tahliller için Kilis Cezaevinden Gaziantep’e hastaneye yatırılmak üzere sevk edildi. İşlemleri yapıldı ve mahkum odasına alındı.

HASTANEDE NÖBET TUTMAMAK İÇİN HASTAYA EZİYET

Misafir tutuklu olarak kaldığı Gaziantep H Tipi Cezaevindeki görevliler, o gece hastanede nöbet tutmamak için Çelik’in kan tahlili çıkar çıkmaz doktorlarla görüşüp kendisini apar topar cezaevine götürdü. Çelik, buna itiraz etti: “Yatış yapılacağı için Kilis Cezaevinden geldim. Şimdi neden götürüyorsunuz” dedi. “Yapabileceğimiz bir şey yok, doktor söyledi” cevabı verildi ve 21.00’de cezaevine konuldu.

Ertesi sabah 08.00’de tekrar hastaneye getirilen Çelik, bu kez başka bir hak ihlali ile karşı karşıya kaldı. Mahkum odasının anahtarı diğer komutanda kaldığı için hasta haliyle hastane koridorunda bekletildi. Hastane güvenliği yedek bir anahtarın da olmadığını söyledi. Ayakta duracak hali kalmayan Aziz Çelik, Antepli olduğu için “gelen geçen tanıdıklarının bakışları ve soruları karşısında psikolojik olarak da yıpratıcı bir gün geçirdi.” Sonra tahlilleri yapıldı ve öğlen 12 gibi tekrar cezaevine götürüldü.

Hasta tutuklu Aziz Çelik, 28 Mayıs 2020, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi.

40 GÜNDÜR, TEK BAŞINA KARANTİNA HÜCRESİNDE

Aziz Çelik’in yaşadığı sıkıntı, stres bununla da bitmedi. İlk kez, Ramazan başlamadan bir hafta önce hastaneye götürülen Çelik, korona salgınıyla nedeniyle dönüşte mecburen karantina hücresine konuldu. Aile yakını, “Ramazan’dan bir hafta önce karantinaya alındı. Ramazan bitti, bayram geçti. 40 gündür orada. Psikolojisi bozuldu. Allahım ben burada tek başıma mı öleceğim deyip duruyor. Siroz, tedavisi 3 yıl devam edebilen bir hastalık. Şu anda Kilis Cezaevinde. 10 gün sonra sonuçlar için tekrar hastaneye götürülecek, tekrar karantinaya alınacak ve bu süreç hiç bitmeyecek.” dedi.

“TAM BİR TEDAVİ UYGULANMADI”

Tutuklanmadan önce astımı olan Aziz Çelik, iştahsızlık, aşırı kilo kaybı, şişkinlik, karında, bacaklarda su toplama gibi şikayetlerle hastaneye sevk edildi. Çelik’e şu ana kadar tam bir tedavi uygulanmadığını söyleyen aile yakını, “Psikolojisi gerçekten iyi değil. Sürekli hastaneye getirilip götürülüyor. Doktor sirozun tedavisi uzun bir hastalık olduğunu söyledi ve hastamızda neden kaynaklandığını hala araştırdıklarını ifade etti.” diye konuştu.

ADLİYEDE MEMURDU

Kilis Adliyesi denetimli serbestlik bölümünde memur olarak görev yapan Aziz Çelik, Cemaat soruşturmaları kapsamında 3 Ağustos 2016’da tutuklandı. 4 ay Gaziantep H Tipi Cezaevinde kaldıktan sonra Kilis L Tipi Kapalı Cezaevine nakledildi. Sohbetlere katıldığı ve ByLock kullandığı iddiasıyla 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılan Çelik’in dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Almanya’da mesleğine geri dönen akademisyen Günebakan: Korkuyu, saklanmayı bırakın

KHK’lı akademisyen Günebakan, salça sattı, taksicilik yaptı, Meriç’i yüzerek geçti şimdi Almanya’da ve Türkiyeli mültecilere seslendi: “Korkuyu bırakın”

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.

Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.

Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.

KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”

DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN

İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:

“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.

Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’

Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”

İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.

“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”

Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:

“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.

İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.

Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”

AYAKTA KALMA YILLARI

Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:

“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”

MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM

Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:

“Haritaları inceledim nereden geçerim diye.  Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.

Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.

Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.

Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.

ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ

Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.

Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım.  Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.

Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”

“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”

Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”

“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor.  Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.

Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”

“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”

“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.

Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”

İslam Günebakan doktorasını tamamlayacağı üniversitenin önünde.

“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”

“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.

Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.

Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”

“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”

Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:

“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.

Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.

Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.

Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”

Okumaya devam et

Popular