Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

İbrahim Vuslat Kılcan’ın babası: “Biz ona, o bize hasret gitti”

Kalp nakli olduktan iki ay sonra babası tutuklanan, yüzde yüz engelli İbrahim Vuslat Kılcan’ın ölümünün üzerinden bir yıl geçti.

BOLD ÖZEL – 22 Mayıs 2019’da hayatını kaybeden İbrahim Vuslat Kılcan’ın ölümün üzerinden bir yıl geçti. İbrahim de babasına hasret gitti. Hapisteki babası oğlunu son kez görebilmek için çok uğraştı ama olmadı. O gün saat 17’de Diyarbakır’da serbest bırakılan baba son saatlerini yaşayan oğluna yetişmek için ilk İzmir uçağına bindi. Hastaneye vardığında saat gece yarısını geçmişti. İbrahim ise 23.00’te hayata veda etmişti. Sadece 1 saat gecikmeyle babası oğlunu göremedi.

HİÇBİR RAPOR YETMEDİ

19 yaşında hayatının baharında vefat eden İbrahim ağır engelliydi, kalp nakli olmuştu. Yüzde 100 engelli raporu, hastanelerden alınmış onlarca belge, kalp nakli olması dahi son anlarında babasının onun yanında olmasına yetmedi. Türkiye’de adalet, İbrahim Vuslat Kılcan’ın ölümünden birkaç saat önce ‘ikna’ olabildi. Ama çok geçti. İbrahim baba hasretiyle krize girip hayata veda etti.

KALP YETMEZLİĞİ ORTAYA ÇIKTI

2000 doğumlu İbrahim Vuslat Kılcan’a 2014 yılı sonunda kalp yetmezliği teşhisi kondu. Ardından buna bağlı olarak kas hastalığı ortaya çıktı. Doktorlar uzun vadede mutlaka kalp nakli olması gerektiği söyledi. Erzurum’da yaşayan Kılcan ailesi, sağlık imkânlarının daha iyi olması nedeniyle Ege Üniversitesi ile görüşmeye başladı. Bu sırada Erzurum’daki Aziziye Koleji’nde edebiyat öğretmeni olan baba İrfan Oğuz Kılcan, görev yaptığı okul kapatılınca, Şubat 2015’te İbrahim’in tedavisi için İzmir’e taşınmaya karar verdi. Baba Kılcan, oğlunun tedavisi devam ederken yanından bir an olsun ayrılmadı. Hep beraberdiler. İbrahim hastalığından dolayı çok fazla arkadaş edinememişti. Bu yüzden babasıyla arkadaş gibiydiler.

3 YIL KALP DESTEK CİHAZINA BAĞLI YAŞADI

İbrahim Kılcan üç yıl kalp destek cihazına bağlı olarak yaşadı. 20 Şubat 2018’de uygun bir kalbin bulunmasıyla kalp nakli oldu. Önemli ve ilkleri barındıran bir ameliyat geçirmişti. İbrahim, kas hastası olarak kalp nakli olan ilk kişiydi. Nakil sürecinin ardından 6 aylık uyum süreci başladı. Kalp nakli en ağır nakildi. Bu yüzden ameliyatı yapan doktor üç şey çok önemli demişti. Yüksek moral, maksimum seviyede hijyen ve iyi beslenme. Düzenli bakıma, morale, motivasyona ihtiyacı vardı İbrahim’in. Annesi yiyeceği her şeyi sirkeye yatırıyordu. Diyet programına dikkat ediyordu. Bir yandan da oğlunu mutlu etmeye çalışıyordu ama babasının tutuklanınca tüm bunların hepsi aksadı.

BABASI HASTANEDEKİ OĞLUNA GİDERKEN GÖZALTINA ALINDI

Çocuklarının derdiyle kavrulan Kılcan ailesinin hayatı Diyarbakır’da devam eden Cemaat soruşturmasıyla adeta kâbusa döndü. 9 Nisan 2018 günü, baba İrfan Kılcan hastaneye oğlunun yanına gitmek üzere evden çıkacakken evine polis geldi, gözaltına aldı ve Diyarbakır’a götürüldü. İbrahim babasının gidişiyle, en yakın arkadaşını da kaybetmiş oldu. Moral bozukluğu ve stres nedeniyle hastalığı ilerlemeye başladı. Fenalaştı, tansiyonu fırladı. Kalbin uyum sürecinde krizi tetikleyebilecek dış etkenler ölümcül olabilirdi. Nitekim oldu da…

TEKERLEKLİ SANDALYE İLE BABASININ DURUŞMASINA KATILDI

Baba İrfan Oğuz Kılcan, 14 ay hapis yattı. Mahkemeleri devam ederken İbrahim tekerlekli sandalyeyle iki duruşmaya katıldı. Aile defalarca sözlü ve yazılı olarak itiraz etti. Çocuğun durumunun ağır olduğunu, babasına ihtiyaç duyduğunu, moralinin yüksek olması gerektiği konusunda raporlar da sundular. Babanın tutuksuz yargılanması, tahliyesi için her yol denendi ancak mahkeme heyeti bir türlü ikna olmadı.

14 ay Diyarbakır Cezaevinde hapis yatan İrfan Kılcan, bir görüş gününde ailesiyle birlikte. 3 kız kardeşi bulunan ve evin en büyüğü olan İbrahim, babasını hapisteyken sadece 1 kere ziyaret edebilmişti. Fotoğraf, 2018 yılı Kurban Bayramının üçüncü gününde çekildi.

“ÖLMESİNİ Mİ BEKLİYORSUNUZ”

İrfan Kılcan “İki defa mahkemeye geldi oğlum. Mahkeme heyeti durumunu bizzat gördü. Çocuğun desteğe, morale, bakıma, baba sevgisine ihtiyacı var dedik ama bu itirazlar görmezden gelindi. Dikkate alınmadı. Durumun aciliyetinin anlaşılması için, ‘Çocuğun ölmesini mi bekliyorsunuz?’ dedim, yine de nafile.” diyor.

22 Mayıs 2019 tarihinde fenalaştı İbrahim. Hastaneye kaldırdılar. Hastanede “Ölüm riski yüksek” diye rapor verildi. Ailenin avukatı raporu hemen mahkemeye sundu. Mahkeme başkanını arayarak “Çocuk ölmek üzere, bari son anlarında yanında olsun” dedi. İrfan Kılcan, 22 Mayıs 2019 akşamı saat 17.00 gibi tahliye edildi. İlk uçakla İzmir’e gitti, ancak oğluna yetişemedi. İbrahim saat 23.00’te vefat etmişti, babası ise 00.30’da varabilmişti hastaneye.

“YAPILANLAR İNSANI KAHREDİYOR”

Yaşadığı süreci değerlendiren İrfan Kılcan, “Çocuğun en zor anında, moral olsun, bakımı olsun en çok babaya ihtiyaç duyduğu zaman diliminde hapishanede bulundum. Biz ona, o bize hasret gitmiş oldu. Yani bile bile, ağır engelli, bakıma muhtaç, kalp nakli olmuş, bunları bizim yazılı ve sözlü olarak ifade etmemiz, çocuğu bizzat görmeleri, her türlü hastane raporlarının önlerinde olmasına rağmen bunların dikkate alınmaması insanı kahrediyor.

“MORGDA GÖREBİLDİM”

“Hapisten çıktığımda oğlum yoğun bakımdaydı. Her zaman yoğun bakıma kaldırılıyordu ama bu sefer ciddi bir şey olduğunun farkındaydım. Serbest bırakılan insanda tahliye sevinci olur ben onu zerrece hissetmedim. Ramazandı. Avukatımla birlikte iftar yaptık. Ne yediğimizi, içtiğimi bilmiyorum. İzmir’e indim. Hastaneye koştum. Eşim perişandı. Diğer hasta yakınları onu teselli ediyordu. Oğlumun son bir kere görmek için morga gittim.” ” diye konuşuyor.

İbrahim Vuslat’ın cenazesi, 23 Mayıs 2019’da memleketleri Kayseri’de toprağa verildi. İbrahim Kılcan’ın bileklikleri, bazı eşyaları, ağır hastalığı nedeniyle yaşamının son üç yılını bağlı geçirmek zorunda kaldığı kalp destek cihazının aparatları Ağustos 2019’da Tenkil Müzesi’ne bağışlandı. İbrahim’i Kayseri’de bırakmak zorunda kalan Kılcan ailesi artık bir Avrupa ülkesinde yaşıyor.

GERGERLİOĞLU SÜRECİ YAKINDAN TAKİP ETTİ

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, İbrahim ve Kılcan ailesini yaşadıklarını Meclis’te sık sık gündeme getirmişti. Hastalık sürecinde İbrahim annesini arayarak durumu hakkında bilgi almış, vefatında taziyelerini sunmuştu.

Gündem

Diyanet, 29 Mayıs’ta camilerin fethine çıkıyor

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, salgın sonrası ilk cuma namazını “İstanbul’un fethi”nin yıldönümü olan 29 Mayıs’ta Sultanahmet Meydanı’nda kıldıracağını açıklayarak, “O gün camilerin fethini gerçekleştireceğiz” dedi.

BOLD – Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, koronavirüs salgını nedeniyle ara verilen cuma namazlarına 29 Mayıs’ta İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda başlanacağını açıkladı.

CAMİLERİN FETHİNİ GERÇEKLEŞTİRECEĞİZ

İmam Hatipliler Derneği ÖNDER’in YouTube kanalında yayınlanan “Bayram Özel Sohbeti” programında açıklamalarda bulundu. 29 Mayıs’ın İstanbul’un fethinin 567’nci yıl dönümü olmasına atıfta bulunan Erbaş, “Şimdi vakit geldi. 29 Mayıs Cuma günü, fethin sembolü olan o günde camilerin fethini gerçekleştireceğiz inşallah. Bunun da ilhamını Cenâb-ı Hakk kalbimize düşürdü. Bir gece böyle… Sabahleyin hemen aradım yetkilileri. Onlara da teklif ettim. Onlar da müzakere sonucu hemen Cumhurbaşkanımız açıkladı” dedi.

CUMA NAMAZI SULTANAHMET MEYDANI’NDA KILINACAK

Cuma namazının kılınacağı meydanın adının sorulması üzerine de Erbaş, “İnşallah büyük ihtimalle Sultanahmet Meydanı olacak inşallah. Sultanahmet’le Ayasofya arasında bir yer düşünüyoruz, bir değişiklik olmazsa. Orada ben hutbeyi okuyacağım ve bütün Müslümanlara hitap edeceğiz inşallah” diye konuştu.

CAMİLERE KİŞİSEL SECCADE İLE GİDİLECEK

Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerde kılınmaya başlanacak cuma namazı için alınması gereken tedbirlere ilişkin afiş yayınladı. Başkanlığın internet sitesinde yer alan afişte camilerin abdesthane ve tuvaletlerinin kapalı olacağı için abdestin ev ve iş yerlerinde alınması, camide bulunulduğu süre içerisinde maskenin çıkarılmaması ve kişisel seccadeyle gelinmesi gerektiği belirtildi. Ayrıca afişte, hastalık belirtisi taşıyanlara namazı evde kılmaları tavsiyesinde bulunuldu.

27 Mayıs koronavirüs bilançosu: Ölenlerin sayısı 4.431’e yükseldi

Okumaya devam et

Gündem

27 Mayıs koronavirüs bilançosu: Ölenlerin sayısı 4.431’e yükseldi

Bakan Fanrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 34 kişinin daha öldüğünü açıkladı. “Yeni hayat tarzımız; kontrollü sosyal hayat ve hep birlikte tedbir” dedi.

BOLD – Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) ile ilgili son verileri paylaştı. Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 34 kişi yaşamını yitirdi. Bugün yapılan test sayısı 21 bin 43 olurken tespit edilen yeni vaka sayısı ise bin 35 oldu. Virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin toplam sayısı 4 bin 431’e, toplam vaka sayısı 159 bin 797’ye yükseldi. Bugünkü iyileşen hasta sayısı bin 286 olurken, toplam iyileşen hasta sayısı 122 bin 793’e ulaştı. Toplam yoğun bakım hasta sayısı 723’e ulaşırken, toplam entübe hasta sayısı 331 oldu.

Sağlık bakanı Fahrettin Koca sosyal paylaşım sitesi Twitter’dan yaptığı açıklama şu ifadeleri kullandı: “Veriler, riski küçültmede istikrar sağladığımızı gösteriyor. 83 milyonun başarısı devam etmeli. Daha fazla özgürlük, tedbirlere eksiksiz uyuma bağlı. Özgürlüğün istediği özveriyi gösterelim. Yeni hayat tarzımız: Kontrollü sosyal hayat, hep birlikte tedbir.”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Almanya’da mesleğine geri dönen akademisyen Günebakan: Korkuyu, saklanmayı bırakın

KHK’lı akademisyen Günebakan, salça sattı, taksicilik yaptı, Meriç’i yüzerek geçti şimdi Almanya’da ve Türkiyeli mültecilere seslendi: “Korkuyu bırakın”

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – İslam Günebakan (41), Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken OHAL döneminde KHK’yla ihraç edildi. Bu sırada doktora tezini tamamlamış, jüri savunması için bekliyordu. Önce doktora danışmanı çekildi, ardından jüri.

Beş çocuğuyla hayata tutunmak için salça sattı, taksicilik yaptı. Ailesini ayakta tuttu ta ki Türkiye’de “Sen kafirsin” lafını işitene kadar. Çevre baskısı dayanılmaz hal alınca tek başına yüzerek Meriç’i geçti. Birkaç hafta sonra Meriç’e bir botla gelerek geride kalan ailesini tek başına alıp karşı kıyıya taşıdı.

Almanya’da yeniden hayat kurdu, dil öğrendi ve şimdi gerçek mesleğine geri döndü. Doktorasını tamamlamak için kabul aldı.

KHK’lı akademisyen Günebakan’ın hayatı, bir direniş ve kazanma öyküsü. Yeni gelen mülteci kuşağına da tavsiyesi var, “Korkmayın, Almanya’da saklanmaya çalışmayın. Hepiniz iyi eğitimlisiniz, mesleğinizi yapmaya odaklanın, işçi olmayı kabullenmeyin, başaracaksınız”

DOKTORAMI BİTİRMEYİ BEKLERKEN

İslam Günebakan ihraç sürecinde meslektaşlarının takındığı tutumu hayal kırıklığı içinde anlatıyor:

“Doktora tezimi tamamlamıştım. Jüride savunma aşamasına gelmişti. Ama tez danışmanım Doç. İbrahim Seyrek KHK’lı olduğum için tez danışmanlığımı bıraktı. Sonra birkaç hocadan rica ettim en sonunda biri kabul etti ve jüriye savunmaya çıktım.

Jüride de KHK’lı olduğumu anladılar. Kendi aralarında görüştüler ve tez jüriliğimden çekildiler. Daha sonra bölüm başkanlığına dilekçe yazdım yeni jüri için ama cevap yok. Bölüm başkanı Prof. Arif Özsağır’a gittim. Dedi ki; ‘Kimse senin jüriliğini kabul etmek istemiyor. Bana kalsa seni öğrencilikten de atmak lazım. Hatta vatandaşlıktan da çıkarmalı.’

Ben hapse de girsem hükümlü de olsam eğitim hakkı engellenemez ama daha yargılamam bile başlamadan eğitim hakkım engellendi. Hem de profesörler tarafından.”

İslam Günebakan Amnesty’nin etkinliklerinde görev alıyor.

“AİLEMDEN TERÖRİST MUAMELESİ GÖRDÜM”

Günebakan’ı en çok yaralayan ise KHK’lı olmasıyla birlikte ailesinden destek görememesi olmuş:

“Açığa alındığımda annemi aradım, verdiği tepki ‘Sen de onlarla irtibatlı olmasaydın’ şeklindeydi. Yanımda A Haberi açıp izliyordu. Her türlü hakaret, iftira. Bayrak alıp demokrasi mitingine gidiyor bana göstere göstere. Tabi sonradan anladı kimin haklı kimin masum olduğunu ama o ilk tepkilerin izi kalbimde kaldı.

İhraç olduktan sonra abimin birinin evine gitmiştim. Açıkça ‘iç karışıklık olsa, sokağa çıksak kardeş dinlemem vururum’ dedi. Kayınpeder ha keza, ‘sokağa çıksak benim ilk vuracağım kişi damadımla kızımdır’ dedi.

Babam ise ‘Bu devletin hakkıdır, kurunun yanında yaş da yanacak, bu olması gereken bir şey’ dedi. Tüm bunların üstüne bir de çocuklar okulda baskı görmeye başladılar. Şucu bucu diye.”

AYAKTA KALMA YILLARI

Mesleğinden olan ailesinden destek göremeyen Günebakan için artık tek çare kendi başına ayakta kalmaktır:

“Önce salça sattım. Ama mevsimlik bir iş. Bu arada evimi polis basmıştı ve aranıyordum. Sahte bir kimlikle taksicilik yapmaya baladım. Taksi durağına arada polisler geliyordu muhabbet etmeye. Benim KHK’lı olduğumu biliyorlar. Polislerden biri ‘Sen Fethullah Gülen’i seviyor musun?’ dedi. Ben de ‘Saygı duyuyorum’ dedim. ‘O zaman sen kafirsin’ dedi. Herkes dondu kaldı. Artık Türkiye’de yaşama şansı kalmamıştı. Yurt dışına çıkmaya karar verdim.”

MERİÇ’İ YÜZEREK GEÇTİM

Günebakan insan kaçakçılarına da güvenmez, Meriç’i kendi başına geçer sonrasında ailesini geçirmesi de yine kendi başına olur:

“Haritaları inceledim nereden geçerim diye.  Daha önce geçen arkadaşların tavsiyesiyle bir taksiye bindim Meriç’e yakın bir yere indim. Bir elimde çanta, diğer elimle kulaç atarak karşıya güçlükle geçtim.

Yunanistan’a geçince orada kalmak istedim. Selanik’e yerleştim. Çok sıcak geldi bana. Yunanca kursuna başladım. Tabi çocuklarım ve eşimi getirmem de gerekiyordu. Çocuklarıma onları da götüremezsem Türkiye’ye geri dönme sözü vermiştim.

Eşim, beş çocuk ve bir arkadaşıma Meriç’in kenarında bir koordinat verdim. Oraya gelmelerini istedim. Selanik’ten bir bot aldım, araba kiralayıp nehrin kenarına gittim. Botu şişirdim. Botu sürmeye çalışıyorum ama çok yoruldum. Nefes gücüyle botu şişirdiğim için gücüm bitti. Akıntıyla mücadelede çok yoruldum. Zorla karşıya geçtim. Tabi benim ailem dışında başka bir arkadaşım ve ailesi var. 10 kişi bota bindik. Bot gitmiyor. Bottan suya atladım. Ayağım yere değdiğini gördüm. Sonra botu çeke çeke geçtik.

Tabi Selanik’te ekonomik sıkıntılar var. Mültecilere günde iki öğün yemek veren bir yer vardı. Ben kapları alıp gidip oradan yemek almaya başladım. Öylece geçindik bir süre ama iş bulmak oldukça zor.

ALMANYA’DA TUTUNMA SÜRECİ

Yine tehlikeli bir şekilde eşim ve çocukları gemiyle İtalya’ya gönderdim. Sonra ben tek başıma Almanya’ya geçtim.

Hedefim mesleğime devam etmekti. 10 kadar profesöre mail attım. Üniversitede Entegrasyon Kampüs diye bir program var oraya başvurdum. Doktorada yarım kaldığımı belirttim. Üniversitede bu imkan olduğunu öğrendim. Beni kabul edebileceklerini, tezimi İngilizce de yazabileceğimi söylediler ama o sırada Almancaya yoğunlaşmıştım. Bir yıl sonra tekrar gittim, başvurdum. Catholic University of Eichstaett-Ingolstadt’dan bir hoca döndü ve kabul aldım.  Tüm süreç iki sene sürdü ama doktorama tekrar başlamış oldum. Dersler de yoğun biçimde devam ediyor.

Doktoramı tamamlarsam önceliğim üniversitede kalabilmek. Olmazsa da eğitimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum.”

“DİL MESELESİNİ ÇOK BÜYÜTMEYİN”

Günebakan, yeni gelen mültecilerin, artık travmaların, Türkiye’deki korkuların arkalarına sığınmamaları gerektiğini, görünür olarak hayatın içine atılmaları gerektiğini söylüyor”

“Yaşadığım yerde Göçmen Meclisi var. Üyeleri 5-6 yılda bir seçiliyor. Göçmenlerin sorunları ve entegrasyonu için projeler geliştiriyorlar. Oraya aday olacağım. Temmuz’da seçim var. Yabancılar oy kullanıp Meclis üyelerini seçiyor.  Oraya seçilirsem entegrasyon ve diyalog faaliyetlerine orada hız vereceğim.

Almanya’ya geldikten sonra dil meselesini çok büyütüyorlar insanların gözünde, korku haline geliyor. Almanca olmadan kımıldayamayız adım atamayız zannediliyor. İletişimde sözlü iletişim, ses tonu, beden dili üç temel nokta. Sözlü iletişim burada yüzde 20’lerde kalıyor. Yani ilk zamanlar yarı İngilizce yarı Almanca, yarı Türkçe konuşuyordum. Mesele sadece Almancayı çok düzgün bilmek değil, iletişim kurmak, derdini anlatmak karşıya.”

“GÖRÜNÜR OLUN KORKUYU BIRAKIN”

“Duyulmamak, görülmemek, bilinmemek, fotoğraflarda olmamak gibi korkular var yeni gelen Türkiyeli mültecilerin. Bunlar insanların adım atmasının önünde büyük engel. Türkiye’den kalan korkular. İnsanlar Whatsapp, Telegram grubuna girmeye korkuyorlar. Türkiye’deki baskı ortamından kalan şeyler ama travmaların arkasına sığınmamamız lazım, bunları atlatmalıyız.

Burada oraya buraya koşturunca bir arkadaş bana ‘Bu kadar dikkat çekme, gelen insanların kim olduğu belli değil, otur diline yoğunlaş, kendini geliştir sonra daha faydalı olursun’ dedi. Biraz frene basayım diye düşünce geldi bir an aklıma. Sonra düşündüm, ben Yunanistan’a geçtiğimde hiç tanımadığım bilmediğim arkadaşlar kapılarını bana açtı. Çocuklar İtalya’ya geçtiğinde hiç tanımadığım insanlar kapılarını açtı onlarla kaldı. Almanya’ya geldim buradaki hiç tanımadığım arkadaş aldı bizi markete götürdü, ‘hocam ne ihtiyacın varsa al’ dedi. Bunu bana annem babam yapmadı. Şimdi ben de buraya gelen insanlar nasıl insanlardır acaba diye düşünüp hareket edersem olur mu? Böyle bir lüksüm olabilir mi?”

İslam Günebakan doktorasını tamamlayacağı üniversitenin önünde.

“DİL BİLMEMEK DEĞİL KORKU PROBLEM”

“Amnesty’ye gittim daha B1’im vardı. Konuşulanları anlamıyordum bile. Kendimi tanıttım, Türkiye’de mağdur olduğumu, burada elimden geleni yapmak istediğimi söyledim. Broşür yaparım, dağıtırım ne olursa. Tabi konuşulanları anlamıyorum ama sonra kalkarken ‘ben ne yapacağım’ diye sordum. Bir yerde stand açacaklarını söylediler, sen de gelebilirsin dediler. Not aldım ve gittim. Şimdi her hafta toplantılarına katılarak, sorarak öyle öyle bir sürü insan hakları alanında faaliyet yapmış oldum.

Ben Türkiye’de olsam elim kolum kelepçeli olacaktı. Şimdi burada özgürlüğü bulmuşum bir dakika durmamam lazım. Ayrıca benim annemin babamın yapmadığını Alman devleti yapıyor, imkanlar sağlıyor. Beni bir kuruşa muhtaç etmiyor.

Yani sadece öğlene kadar olan kurslarla vaktimizi geçirmemeliyiz. Gönüllü işlerde görev almalıyız kalan zamanda. Sadece Almanya ile ilgili de değil. Buraya yeni gelen Türkiyeli mültecilerin çok ihtiyacı oluyor. Eşya, ev, yardım. Onlara da koşturmalıyız. İyi kötü tecrübemiz oluştu onu aktarmalıyız.”

“MESLEĞİNİZİ YAPAMASANIZ BİLE MESLEĞİNİZE YAKIN İŞ YAPABİLİRSİNİZ”

Günebakan’ın bir itirazı da “Biz ancak burada işçi oluruz” diye pes edenlere:

“Bizim üniversitede bir öğrenci kulübü var. Araba prototipleri yapıyorlar. Ben de onların insan kaynaklarına gönüllü olarak başvurdum. Üyelerin kaydını alma, bilgisayara işleme, mailleşme gibi işler vardı. Onları bana verdiler. Daha B1’ken. Dili geliştirmede çok faydalı.

Gelen arkadaşların çoğu öğretmen. Diyorlar ki Bayern’de öğretmen olmak imkansızmış. Tır şoförü olalım, işçi olalım. Tamam devlet okulunda belki kadrolu öğretmen olamazsın ama eğitim alanında bir şeyler yapabilirsin. Nachhilfe dediğimiz derslere yardımcı öğretmenlik olabilir, kurslar var.

Gidip de ben öğretmen olamam kamyon şoförü olayım demeyin. Kendi alanınızda ana dalda olmasa bile yan dallarda çalışabilirsiniz.

Derneğimiz var burada, birçok öğretmen arkadaşımız var, ama bir türlü çocuklar için Nachhilfe (ders takviyesi) başlatamıyoruz. Türkçe öğrenmeli bu çocuklar mesela. Job Center destek de veriyor. Buna kafa yordum korona girdi araya. Ama korona var diye hayat duracak değil. Online nachhilfe başlattık. İki Alman hoca ayarladık gönüllü çalışacak, Almanca anlatacaklar. İngilizce hocalarımız var zaten üç tane, matematik hocalarımız var. Bunlar Türkiyeli mülteci, çok çok iyi öğretmenler zaten. Hem çocuklar hem kendileri için çok avantajlı oldu. Gidip kamyon şoförü olacağına.”

Okumaya devam et

Popular