Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Gazi üsteğmen Kılıçaslan 15 Temmuz Toplama Kampı’ndaki dehşet dolu günleri anlattı

Jandarma Özel Harekatçı gazi üsteğmen Musa Kılıçaslan elektroşok cihazıyla gözaltına alındı. Toplama Kampı olarak bilinen Ankara TEM Spor Salonu’nda kan ve idrar havuzunda işkence gördü, yürüyemez hale geldi. Kadın bir pilota yapılan işkencelere tanık oldu. Gazi unvanını Erdoğan’ın elinden alan üsteğmen Musa Kılıçaslan’ın hikayesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – “16 Temmuz 2016 tarihinden sonra 24 Temmuz 2016 tarihine kadar geçen gözaltı sürecinde bir gazinin yaşadıklarını anlatacağım şimdi size. 16 Temmuz sabahında dipçik darbeleri ve elektro şok cihazı ile gözaltına alındım. Ben aslında… Benim annem burada da; bi dışarı çıkartsak ondan sonra…

BAŞKAN: Bulunmasını istemiyor musun annenin?

SANIK MUSA KILIÇASLAN: Bunları duymasını istemiyorum açıkçası.

BAŞKAN: İsmi nedir annenin?

SANIK MUSA KILIÇASLAN: Zeliha.

BAŞKAN: Zeliha hanım oğlunuz savunması sırasında bulunmanızı istemiyor.

SANIK MUSA KILIÇASLAN: Savunmada değil işkence kısmında bulunmasını istemiyorum, ondan sonra gelebilir. Babam doğuda zaten, bu kısımlar bittikten sonra ben söyleyince tekrar içeriye girer kendisi…”

Bu konuşma, 2012’de Van’da çıkan bir çatışmada gazi olan Musa Kılıçaslan ile Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı arasında Aralık 2019’da geçti. Mahkemede 20 sayfalık savunma yapan Musa Kılıçaslan, savunmasının son 10 sayfasında, 15 Temmuz’dan sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi Spor Salonu’nda gördüğü işkenceleri anlattı.

Gazi üsteğmen Musa Kılıçaslan, 16 Temmuz sabahı dipçikle ve elektroşok cihazıyla gözaltına alındı. Kaldırım taşı ve sopalarla lince tabi tutuldu. Protezli bacağına vurulan darbeler nedeniyle yürüyemez hale geldi. Halini gören doktor, ‘kaburgan kırılmış, beyin travması geçirmiş olabilirsin” demesine rağmen darp ve cebir yoktur diye rapor yazdı, tekrar TEM’e gönderdi. Yerinden kalkamadığı için Ankara TEM’in spor salonunda idrar ve kan gölünün içinde yatmak zorunda kalan gazi Kılıçaslan 9 gün işkence gördü.

“GİDİN DUVARIN DİBİNE YAPIN LAN!”

Ankara Tabip Odası raporunda 15 Temmuz Toplama Kampı olarak kayıtlara geçen Ankara TEM Spor Salonu’nun duvarlarının insan boyuna kadar olan kısımlarının kan içinde olduğu ortaya çıkmıştı. Musa Kılıçaslan o salonda hareket edemediği için kan ve idrar gölünün içinde bırakıldı. Anlattığı manzara 1980’lerde Diyarbakır Cezaevinde yapılan işkenceleri hatırlatıyor:

“… ben yerde yatarken duvarın dibinde görevli memura gelip tuvalet ihtiyaçlarının olduğunu ve tuvalete gitmek istediğini söyledi. Oradaki memur da gidin şu duvar dibine yapın lan dedi. Erler orada insanlar var, biz oraya tuvaletimizi yaparsak onların üzerine gider her yer idrar olur, dedi. Bunun üzerine bana ne kardeşim altına yap, diye bir ifade kullandı. Erler de mecburen gelip duvara idrarlarını yapmak zorunda kaldılar ve bu yapılan idrarlar yerde yatarken bizim bütün üzerimizi tabiri caizse kapladı. Elimizi, yüzümüzü her yerimizi yani her taraf kan ve idrar olmuştu.”

Musa Kılıçaslan, Çankaya Köşkü’nde şehit yakınları ve gaziler onuruna verilen iftar yemeğinde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa ve birlikte. 11 Temmuz 2014, saat 20.28.

“HEPİMİZ SENİN IRZINA GEÇERİZ”

Kılıçaslan’ın savunmasında sadece kendisine yapılanları anlatmıyor, tanık olduğu işkencelerle ilgili insanın kanını donduran ifadeleri de var. Aradan geçen 4 yıl sonunda kendisine yapılanları unuttuğunu ama polislerin genç bir kadın pilotu sabaha kadar dövmelerini, herkesin gözü önünde soymaya kalkmalarını ve “hepimiz burada senin ırzına geçeriz” tehditlerini hala kulaklarında yankılandığını söylüyor. Anlatacaklarının tarihi olaylar olduğunu ifade ediyor.

Füzelerden sorumlu diye evinden pijamasıyla gözaltına alınan kadın subayın, o gece evinden hiç çıkmadığı ortaya çıktı ve beraat etti. İşkence yapan polise ise gazilik unvanı verildi. Aynı şekilde Fuat Avni diye spor salonuna getirilen ama daha sonra Fuat Avni olmadığı anlaşılan bir gence işkence odasında işkence yapılıyor. Kılıçaslan, sabaha kadar çığlık atan gencin tir tir titrer haldeki görüntüsünü de unutamamış.

İŞKENCECİ İLE CEZAEVİNDE KARŞILAŞMA

Musa Kılıçaslan, işkenceleri yapan ekibin başındaki kişinin ismini vererek onunla kaderin garip bir cilvesi olarak cezaevinde nasıl karşılaştıklarını ise şöyle anlattı:

“Bir gün kapı açıldı cezaevinde kalıyoruz, koğuştan içeriye biri girdi ama adamın acayip bir korku var gözlerinde, içeriye girdi kimmiş TEM Şube Müdür Yardımcısı Bayram Çiftçi işkencenin başında bulunan yani. Neden tutuklanmış, fetöden. Neyse tabi korkunun sebebi şu; yani koğuştakilerin yarısına işkence yapmış o gece. Daha sonra korktuğu gibi olmadı, kimse herhangi bir fiske dahi vurmadı. Yanlış bir şey söylemedi kimse. Eşyaları alındı. Çay ikram edildi. Ondan sonra koğuş değiştirdi, ne oldu bilmiyorum. Ama hatırladığım bir şey var. Konuşurken sesi korkudan tir tir titriyordu, onu hatırlıyorum.”

“KANSER HASTALARINA BİLE RAPOR VERİLMEMESİ İÇİN KESİN TALİMAT VAR”

Halen Ankara Sincan T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Kılıçaslan’a yapılan kötü muamele gözaltından sonra da devam etti. Protezli bacağını tedavi ettirebilmek için cezaevi yönetimine 1,5 yıl dilekçe yazmasına rağmen hiçbirine cevap verilmedi. Nihayet doktora gitmeyi başardığında ise aynen şu ifadeleri duydu: “fetöden tutuklu kanser hastalarına bile rapor verilmemesi konusunda kesin talimat var.”

GAZİ UNVANINI ERDOĞAN VERDİ

Jandarma Genel Komutanlığında üsteğmen olarak görev yapan Musa Kılıçaslan, Jandarma Özel Harekat’ta görev yaparken 2012’de Van’da gazi oldu. Sağ bacağına protez takıldı. İki sene Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezinde tedavi gördükten sonra tekrar görevinin başına döndü. Artık sadece masa başı işlerle ilgileniyordu.

Kılıçaslan gazilik unvanını Mart 2015’te Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen “Devlet Övünç Madalyası ve Beratı Tevcihi” töreninde, 26 gazi ve şehit yakını ile birlikte Erdoğan’ın elinden aldı. Tören, Saray inşa edildikten sonra yapılan ilk merasimlerden biriydi.

Musa Kılıçaslan, gazilik unvanını Erdoğan’ın elinden alırken. Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Mart 2015.

15 Temmuz gecesi, saat 20.00’de Ankara’daki evinde kızını uyutup kendisinin de onun yanına yattığını söyleyen Musa Kılıçaslan, terör saldırısı olduğunu saat 22.00’de öğrendiğini ve yıllarca terörle mücadele eden bir gazi subayı olarak birliğine gittiğini söylüyor. Hakkındaki iddiaları ve 3 yıl sonra ifade değiştiren tanıkların yalan beyanlarını savunmasında çürüten Kılıçaslan’ın gördüğü işkencelerin tamamını kendi ifadeleriyle sunuyoruz.

MUSA KILIÇASLAN’IN MAHKEME KAYITLARINA GEÇEN, KENDİ AĞZINDAN YAŞADIĞI VE TANIK OLDUĞU İŞKENCELER:

 

 

 

(Musa Kılıçaslan’ın savunmasının, ilk sayfası… Diğer sayfalar yazım kurallarına dikkat edilmeden ve ara verilmeden yazıldığı için tarafımızdan word’e aktarılıp aşağıya alınmıştır. S.Ö.)

“… Şimdi başkanım 15 Temmuz kısmına kadar ki yerlere geldik. Açıkçası bundan sonraki kısımları ben pek bahsetmek istemiyordum. İlk ifademde de bahsetmedim, ancak ilk ifademden sonraki geçen zorlu süreçte çaldığım bütün kapılar yüzüme kapandı ve bende bir gazinin neler yaşadığını mahşeri vicdanda … bulması için bazı ifadelerde bulunacağım. Özellikle sonuna kadar dinlemenizi istiyorum çünkü bağlama noktasını sonunda yapacağım.

“16 Temmuz 2016 tarihinden sonra 24 Temmuz 2016 tarihine kadar geçen gözaltı sürecinde bir gazinin yaşadıklarını anlatacağım şimdi size. 16 Temmuz sabahında dipçik darbeleri ve elektro şok cihazı ile gözaltına alındım. Ben aslında benim annem burada da bi dışarı çıkartsak ondan sonra…

BAŞKAN: Bulunmasını istemiyor musun annenin?

SANIK MUSA KILIÇARSLAN: Bunları duymasını istemiyorum açıkçası.

BAŞKAN: İsmi nedir annenin?

SANIK MUSA KILIÇARSLAN: Zeliha.

BAŞKAN: Zeliha hanım oğlunuz savunması sırasında bulunmanızı istemiyor.

SANIK MUSA KILIÇARSLAN: Savunmada değil işkence kısmında bulunmasını istemiyorum ondan sonra gelebilir. Babam doğuda zaten bu kısımlar bittikten sonra ben söyleyince tekrar içeriye girer kendisi.

Evet başkanım 16 Temmuz sabahında dipçik darbeleri ve elektro şok cihazları ile gözaltına alındım. Kendime geldiğimde herkes iç çamaşırları ile otobüslere bindiriliyordu. Otobüslere bindikten sonra C Nizamiye’nin (Jandarma Genel Komutanlığı) çıkışında kaldırım taşı ve sopalarla lince tabi tutuldum.

“TEKME, YUMRUK VE SOPA DARBELERİYLE KORİDORDAN GEÇTİK”

Yolda giderken başımızdaki polis memuru Ankara Emniyet Müdürlüğünün girişinde 300 kişilik bir polis grubunun koridor yapıp bizi beklediğini söyledi. Ellerimiz ters kelepçeli vaziyette ve iç çamaşırlı iken araçtan indik. Sadece kilodumuz kalmıştı. Birer birer bu koridordan tekme, yumruk ve sopa darbeleriyle geçtik. Oradan geçerken kafama, kaburgalarıma, kasığıma ve sağ bacağıma darbeler aldım.

“YERE DÜŞTÜM, BİR DAHA KALKAMADIM”

Sağ bacağımdaki proteze gelen darbeler sonucu koridorun sonunu getiremedim, yere düştüm ve bir daha kalkamadım. Gözümü yarı baygın açtığımda Ankara TEM’in spor salonundaydım. Dışarıda bulunanlar ellerindeki silahlarla spor salonunun camlarına ateş ederek, içeri gelerek bizi öldüreceklerini söylüyorlardı ve üzerimize düşen cam kırıkları ağır kesikler oluşturuyordu. Ayrıca yere düşen cam parçaları üzerimizde herhangi bir kıyafet olmadığı için vücudumuzda derin kesikler oluşturuyordu. Ne kadar kaldığımı hatırlamamakla birlikte başkanım kaldığım süre içerisinde sağ bacağıma aldığım darbeler nedeniyle sağ bacağımda protez vardır, söylediğim gibi hareket etmekte zorlanıyordum.

“YAPILAN İDRARLAR BİZİM ÜZERİMİZİ KAPLADI”

Bu arada birkaç tane er ben yerde yatarken duvarın dibinde görevli memura gelip tuvalet ihtiyaçlarının olduğunu ve tuvalete gitmek istediğini söyledi. Oradaki memur da gidin şu duvar dibine yapın lan dedi. Erler orada insanlar var, biz oraya tuvaletimizi yaparsak onların üzerine gider her yer idrar olur, dedi. Bunun üzerine bana ne kardeşim altına yap, diye bir ifade kullandı. Erler de mecburen gelip duvara idrarlarını yapmak zorunda kaldılar ve bu yapılan idrarlar yerde yatarken bizim bütün üzerimizi tabiri caizse kapladı. Elimizi, yüzümüzü her yerimizi yani her taraf kan ve idrar olmuştu.

“AZRAİL OLDUĞUNU SÖYLEYEN BİR POLİS GELDİ”

Bu vaziyette iken yiyecek olarak bir tane ekmek küçük bir tane de küçük su ile 5-10 kişi idare ediyorduk. Bu arada kapı açıldı içeriye kendisini Azrail olduğunu söyleyen ne şivesi ile konuştuğunu tam anlayamadığım ve üzerinde polis yeleği olan biri girdi. Dedi ki herkes sırtını dönüp dizüstü dizlerinin önüne çöksün. Tabi herkes sırtını döndü. Dizlerinin üzerine çöktü ancak ben yerden kalkamadım. Bu Azrail denilen şahıs geldi. Elinde tomarla plastik kelepçeyi kırbaç gibi yapmış, dizüstü çökün diyorum sana lan deyip vuruyordu, vuruyordu ama ne hikmetse ben o acıyı hissetmiyordum.

“KORKULACAK BİR ŞEY YOK, KABURGAN KIRILMIŞ, BEYİN TRAVMASI GEÇİRMİŞ OLABİLİRSİN”

Tabi çok kalın bir şey ama yani bilmiyorum. Vurdukça vurmaya başlıyordu artık yorulmaya mı başladı ne bilmiyorum sana dizüstü çök diyorum dedi. Ben de artık benim sağ bacağımda protez var, aldığım darbeler sonucu ayağa kalkamıyorum, ben gaziyim dedim. Bunun üzerine demek sen gazisin lan, aynen bu ifadeye kullanarak daha hızlı vurmaya başladı. Bunun üzerine oradaki arkasını dönenler artık dayanamadı döndüler. Niye vuruyorsunuz o gaziye. Gazi olduğunu belirtiyor hala vuruyorsunuz. Bunun üzerine korktu korkup bıraktı, tabi ben hala yerde yatıyorum. Yerler idrar, kan, her şey elimizde yüzümüzde, daha sonra kaç gün geçti tam hatırlamamakla birlikte 3-4 kişi beni revire götürdü. Revirdeki doktor beni muayene etti. Aynen ifadesini söylüyorum başkanım. Korkulacak bir şey yok. Kaburgan kırılmış, beyin travması geçirmiş olabilirsin. Bacağındaki protezler darbeye bağlı oynamış olabilir. Onun için oynatamıyorsun bacağını. Seni hastaneye sevk edeceğim deyip muayene raporunu eline aldı.

“BAŞINIZ BELAYA GİRMESİN DİYE DOKTORU TEHDİT ETTİ”

Peki muayene raporuna ne yazdı başkanım yani normal yazması gereken biraz önce bana söylediği ifadeler peki yazdığı şey ne yazdığı şey darp ve cebir yoktur. Onun üzerine beni hastaneye sevk ettiler. Yanlış hatırlamıyorsam, yanlışta söylemek istemiyorum Keçiören Devlet Hastanesi ama hatırlamıyorum, kayıtlarda mevcuttur. Keçiören Devlet Hastanesine gittiğimizde oradaki ortopedi doktoru röntgen ve tomografi istedi. Sonuçlara bakınca panik halinde, hemen buna müdahale etmemiz lazım dedi. Peki oradaki polis memurları ne yaptı? Bir tanesi doktorun kulağına eğildi ki benim gazi olduğumu da biliyor, revirden götüren kişi, ya aynen ifadesini okuyayım da hocam bu vatan haini başınız belaya girmesin siz de sıkıntıya girersiniz deyip üstü kapalı tehdit etti. Doktor yüzündeki o korkuyu hatırlıyorum. Peki doktor ne yaptı? Tamam dedi, biraz önce müdahale etmesi gereken doktor bir anda 180 derece dönüp beni tekrar TEM’in revirine sedye ile götürdüler.

“GÖZLERİMİ ZAR ZOR AÇIYORUM”

Şimdi buraya kadar yaşadığım hadiseler mi daha zordur revire giderken ki yaşadığım hadiseler mi daha zordur derseniz açıkçası arasında bir tercih yapabilir miyim şüpheliyim. Şundan dolayı bu doktoru üstü kapalı tehdit eden polis memuru, askerlik, kahramanlar… sedye ile gidiyorum kulağımın dibine geliyor, şu mesafeye yaklaş diyor ve şunu diyor bakın gazi olduğumu da biliyor, protez var yani bacağımda, siz vatan hainleri ancak rütbe takarsınız, ben var ya askerde en önde giderdim bölük komutanımız korkup en arkaya gelirdi. Bir gün çok sinirlendim bağırıp çağırdım kendine. Operasyondayız dövecektim de… Allah’tan arkaya geçti bir şey demedi. Bütün subaylar hepiniz böyle korkaksınız dedi.

Gözlerimi zar zor açıyorum, kafama aldığım darbelerden dolayı ama artık belli bir aşamaya geldi dayanamadım dedim ki kardeş sen yanlış kişiyle yanlış konuları konuşuyorsun bunları bana değil git başkasına anlat. Tabi böyle bir tepki beklemeyince afalladı, konuşma lan kes sesini diyebildi sadece, başka bir şey diyemedi.

“KADIN SUBAYI BAYAĞI BİR DÖVDÜLER”

Revire döndüğümüzde şimdi burayı anlatmak biraz zor olacak çünkü dünya tarihi böyle bir şey yaşamış mıdır, açıkçası şüpheliyim. Çünkü anlatacağım şeyleri birazdan burada vicdanı olan herkesin vicdanında yankılanacağını düşünüyorum. TEM’in revirine döndüğümde akşam, pijamalı bir bayan getirdiler ve getiren polis memuru aynen şu ifadeyi verdi: Bu var ya bu, bütün füzelerden sorumluymuş, dediği kadın pijamalarıyla revire konuldu. Bunun üzerine kadın subayı bayağı bir dövdüler. İsmini biliyorum ama ismini vermek istemiyorum, rencide olmaması için, sadece hadiseyi anlatıyorum. Bunun üzerine kadın subayı bayağı bir dövdüler.

HEPİMİZ BİRER BİRER SENİN ÜZERİNDEN GEÇECEĞİZ”

Yanlış hatırlamıyorsam isminin Süleyman olduğu söylenen bir polis memuru iki de bir kadını hem dövüyor hem kulağının dibine gidip ne diyordu biliyor musunuz? Birebir gözlerimin önünde olan hadise. Senin ırzına geçeceğim, Türk subayına bunu söylüyor daha suçlu mu suçsuz mu hiçbir şey belli değil. Birazdan seni aşağı götüreceğim. Hepimiz birer birer senin üzerinden geçeceğiz deyip bir yandan da vuruyordu. Daha sonra sen var ya cezaevinde seni her gün ziyaret edeceğim daha ağırları var da ben bunları hafifleterek söylüyorum. Ya inanın şu andaki gözümü kapatıyorum ve o anı hatırlıyorum.

“KADINI GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE SOYUNDURMAYA ÇALIŞTI”

Kadın sanki böyle top yumak haline geldi utançtan. Hatta biraz daha ileriyi gitti. Kadını bizim gözümüzün önünde soyundurmaya çalıştı. Nasıl bir affedersiniz fantezi anlayışı varsa Allah’tan, başka bir polis memuru müdahale etti de arka tarafta bölme vardı oraya götürüp üstünü değiştirdi. Daha sonra bu ismini söylediğim biraz önceki polis memuru bir gün içeriye geldi. Sağ elini incitmiş. Oradaki bir tane bayan polis memuru vardı dedi ki ya Süleyman bey elini nasıl incittin? Ya dedi dövüyordum birini, çenesine vurunca elmacık kemiği kırıldı, o ara benim de elim incindi. Oradaki doktor muayene ediyor, ben de görüyorum tabi, aramız sizden daha yakın bir mesafe. Ya böyle söyle dedi niye başın belaya girer sinirlendim duvara vurdum de veya gözaltına alınma sırasında arbede oluştu, vurdum elim incindi de dedi. Aynen bu ifadeler geçiyor ve polis memuru da aynı şekilde ya işte bende sinirlendim de vurmaya başladım, demeye başladı.

“AKLIMDA KALAN TEK ŞEY O KADININ YÜZ İFADESİ”

Sonraki günlerde yanlış hatırlamıyorsam 16 Temmuz’dan sonraki 2-3 günkü zaman dilimi olabilir. Daha sonra tekrar geliyor aynı memur yine aynı bayanın yanına oturuyor, kulağına eğiliyor, bir şeyler söylüyor, kadın kıpkırmızı kesiliyor, bir Türk subayına ve pijamalı. Bazen diyorum ki bu kadar zaman geçti 3,5 yıl 4 yıl, aklımda ne kaldı diye emin olun aklımda kalan tek bir şey var o kadının yüz ifadesi.

“ÖZEL HAREKET POLİSLERİ BENİM EMRİNDEYDİ, HİÇ KİMSE BÖYLE YAPMADI”

Şimdi ben bir insan bunu nasıl yapabilir diye düşünüyorum. Çünkü ben 2011 yılında ekim ayıydı, bir haber geldi, dediler ki 15 kişilik bir terörist grubu Şırnak’ın Antiçin yaylasında mezrada bulunuyor. Operasyon yapılacak. Hemen iki TEM hazırlığı, başta da sen gideceksin denildi. Ben de hemen personelimi aradım. Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık. Yaklaşık 20-22 kişi 15 kişilik terörist grubuna bulunduğu bölgeye atılacağız. Helikopterler geldi, helikopterler bizi attı, emniyetçileri çıkarttım ve bende personelimle beraber mezraya doğru ilerledim. Yaklaşık 5 metre mesafeye kadar bir özel harekat bölük komutanı olarak temasa girdim. 5 metre mübalağa yapmıyorum ve 4 tanesini kendi elimle ve birkaç tane personelle birlikte canlı yakaladık. Bir tanesinin üzerinde iç çamaşırı vardı. Gerekli güvenlik önlemini aldırdıktan sonra bakın daha yakaladığımız kişilerin daha hukuk önünde ceza almamış suçluluğu, suçsuzluğu daha kesinleşmemiş, bu kişiye dedim ki arkadaşlar yedek kıyafetlerinizi çıkartın üzerine giydirin ki biz bir erkeğe böyle muamele yaptık. Silahlı kuvvetler personeli olarak böyle yaptık. Benim emrime onlarca kez özel hareket polisi verdiler, onlarca kez operasyon yaptık ve benim emrimdeydi hiçbirinin böyle bir eylem yaptığını görmedim bana o zaman deselerdi ki bir Türk subayına bayan Türk subayına bir polis memuru bunu yapacak ya yeminle söylüyorum hayal edemezdim.

Ben uzun zamandır düşünüyorum buna nasıl bir tabir bulayım emin olun bir tabir bulamıyorum. Nasıl bir şey diyeceğim bilemiyorum. Bütün kelimeler dünya üzerindeki bütün kelimeler yetersiz kalıyor. Yani varsayalım, 2 ülke arasında savaş olsun ve bir bayan subay diğer ülkenin askeri tarafından esir alınsın veya bir Yunan subayı veya ne bileyim Iraklı, İranlı, Rusya ne ise artık esir alınsın. Bayan ya ona bile bu şekilde muamele yapılamaz. Savaş hukukunda bu çok büyük bir suçtur.

“BAYAN SUBAYIN EVİNDEN HİÇ ÇIKMADIĞI ORTAYA ÇIKTI”

Peki bunlardan sonra ne oldu? Evet bunlardan sonra şu oldu. Bu bayan subay hiç evinden çıkmadığı belli oldu. Lojmandan alınıp getirildiği belli oldu ve beraat etti. Beraat etti, peki pardon mu bu mu cevabı. Geçenlerde ben gelmedim ama hatta şöyle söyleyeyim daha sonra bu kişinin bu bayan subaya bunu yapıp birini döverken işkence yaparken eli incinen kişiye de gazilik statüsü verildiğini duydum. Ne garip değil mi gazilik statüsü. Acaba bu kadar ucuz bir şey mi?

“AMCAM DA YÜKSEKOVA’DA YARALANDI”

Geçirdiğim yılları düşünüyorum, çektiğim ızdırapları düşünüyorum ve gaziliğin bu kadar ucuz olup olamayacağına bir anlam veremiyorum. Benim amcam Hakkari Yüksekova’da iki parmağını kaybetti çatışmada şu şekilde. 20 küsur yıl oldu, devlet rozet verdi, tazminat verdi ama gazilik statüsü vermedi. Neden biliyor musunuz? Bir milim aşağından kopmadı diye. 20 küsur yıl oldu bu şekilde iken demircinin yanında çalıştı. Ben tarihi çok seven bir insanım ve hobi niyetine okurum sınav için ya da bir şey için değil de tarih okurken Türk milletinin göstermiş olduğu kahramanlıklar yanında düşmana karşı göstermiş olduğu şeylere hep yüreğim kabarmıştır. En çok beni etkileyen sahne Çanakkale Savaşı’ndaki şey de anlatmışlardı da rehber cepheler arası 25 metre hatta o kadar yoğun ateş var ki düşman cephe arasında mermiler havada çarpışıyor ve bir tane İngiliz askeri yaralanmış inliyor ve İngiliz askerlerinin kendi arkadaşlarının hiçbiri cesaret edip de o askeri alamıyor ve artık inlemeler o kadar yükseliyor ki bir tane Mehmetçik dayanamıyor, beyaz fanilasını sallıyor. Ateş bir anda duruyor. Çıkıyor mevzisinden, alıyor İngiliz askeri sırtına, götürüyor İngilizlerin mevzisine koyuyor ve tekrar kendi mevzisini dönüyor. Ne oluyor biliyor musunuz? Bütün İngiliz cephesi alkışlamaya başlıyor. Bakın bir savaştan bahsediyorum ve bir Türk askeri bu şekilde davranıyor, fazla uzatmayacağım.

Bir Diyarbakırlı komiserin bir gaziye yaptığını söyleyeceğim. Diyarbakırlı bir komiser vardı orada bir tane, birisi söyledi Diyarbakırlı olduğunu oradan biliyorum. Bakın dedi bu da Diyarbakırlı sizin gibi vatan haini değil, Kürt ama vatan haini değil dedi. Daha sonra ne oldu biliyor musunuz? Benim gazi olduğumu bilince geldi demek sen gazisin lan dedi. Bir tane vurdu, yani ne yapmak istediğini ne demek istediğini hala anlamladıramıyorum. Ben de Diyarbakırlıyım lan dedi, nasıl bir mesaj anlayamadım, bir Diyarbakırlı bir gaziye vuruyor ve bende Diyarbakırlıyım lan diyor, bir sürü gazi var yani benim arkadaşlarım var Vanlı olan Hakkarili olan hepsi de gazidir.

“İŞKENCE ODASINA BİRİNİ GETİRİP BİRİNİ GÖTÜRÜYORLARDI”

Tabi biz revirde kalırken başkanım sabaha kadar işkence odası vardı, birini getirip birini götürüyorlardı. Bir gün bir tane tulumlu birisini getirdiler. Getiren kişi dedi ki, bu F16 pilotuymuş. O adamı bir aldılar ya adamın eli yüzü tanınmaz haldeydi. Daha sonra işkence odasına götürdüler. Sabaha kadar çığlıkları halen kulağımda çınlıyor. Peki sabahleyin ne oldu? Getirip adamı bir kum çuvalı gibi attılar. Daha sonra getiren polis memuru ne dedi biliyor musunuz? Ya bu F16 pilotu değilmiş, ya bu Skorsky pilotuymuş. Diğeri de olsun ya o da pilot diğeri de pilot dedi. İnsan hayatı bu kadar ucuz.

“BU İÇ KANAMA GEÇİRİYOR OLABİLİR”

Bir tane Başbakanlık’ta çalışan sivil gelmişti. Getiren memur dedi ki bu Fuat Avni imiş. Adamı var ya anasından doğduğuna pişman ettiler. Daha sonra işkence odasına aldılar. Sabaha kadar işkence ettiler. Çığlıkları halen kulağımda yankılanıyor ve sabahleyin getirip ortaya attılar. Adam tir tir titriyor. Doktor baktı, bu iç kanama geçiriyor olabilir, bunu hastaneye sevk etmemiz gerekir dedi. Hastaneye sevk ettiler. Peki hastaneye sevk ederken ne oldu biliyor musunuz? Başka bir polis memuru geldi, bu Fuat Avni değilmiş, dedi. O adam yaşıyor mu yaşamıyor mu onu da bilmiyorum.

“İŞKENCECİ BAYRAM ÇİFTÇİ İLE CEZAEVİNDE KARŞILAŞTIK”

Başkanım bu olay çok uzun anlat anlat bitmez bunu kısaca kesiyorum. Sadece şunu demek istiyorum. Kaderin garip bir cilvesidir ki Bayram Çiftçi diye o zaman ki işkencenin başındaki TEM Şube Müdür Yardımcısı, bir gün kapı açıldı cezaevinde kalıyoruz, koğuştan içeriye biri girdi ama adamın acayip bir korku var gözlerinde, içeriye girdi kimmiş TEM Şube Müdür Yardımcısı Bayram Çiftçi işkencenin başında bulunan yani. Neden tutuklanmış, fetöden. Neyse tabi korkunun sebebi şu; yani koğuştakilerin yarısına işkence yapmış o gece. Daha sonra korktuğu gibi olmadı, kimse herhangi bir fiske dahi vurmadı. Yanlış bir şey söylemedi kimse. Eşyaları alındı. Çay ikram edildi. Ondan sonra koğuş değiştirdi, ne oldu bilmiyorum. Ama hatırladığım bir şey var. Konuşurken sesi korkudan tir tir titriyordu, onu hatırlıyorum.

“HADİ BİRAZ GİDİN YATIN DA AKLINIZ BAŞINIZA GELSİN”

Dediğim gibi uzatmayacağım çünkü artık bunun başka bir davanın konusu olduğunu düşünüyorum. İşkence davasının bu nedenle kısa kesiyorum. 9 günlük işkencenin ardından ne oldu? Tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk edildik. Tabi ben koltuk değnekleri ile gidiyorum, hakimin karşısına çıktım. Oğuz Dik dedi ki niye bu haldesin? Ben de durumu aynen olduğu gibi anlattım. Gazi olduğumu, bacağımda protez olduğunu ve darbelere bağlı yürüyemediğimi söyledim. Öyle olunca garip bir şekilde şunu yaptı aynen. Yan tarafta iki üç kişi vardı, sivil hatta şöyle bir ifade de oldu tamam sen çık dedi. Ben çıktım, daha sonra 5 kişi içeriye girdik. Aynen şu ifadeyi kullandı hadi biraz gidin yatın da aklınız başınıza gelsin, diyerek bizi tutukladı ve buradan Sincan T Tipi Cezaevine geldim.

“KABURGA KIRIĞIM İLAÇSIZ İYİLEŞTİ”

T Tipi Cezaevindeki koğuş 25 metrekare idi. Tahmin edersiniz 25 metrekarenin ne kadar olduğunu. Kürsünün biraz uzununu düşünün, kare şeklinde ve 6 tane yatak var. 17 kişi kalıyor. Yani inanın kalkıp insanların üzerinden koltuk değneği ile geçerek tuvalete gitmek bile bir işkence idi yarım saat sürüyordu, aşağı in ve çık. Tabi bu süreç zarfında kaburga kırığımız ilaçsız bir şekilde iyileşti. Dudağımız ve çenemiz ilaçsız bir şekilde iyileşti ama ne gariptir ki iyileşmeyen bazı geçmeyen yaralar da mevcut.

“KUSURA BAKMA TALİMAT VAR”

Cezaevinde ne oldu? Biliyorsunuz benim 4 bölümden mutat bir şekilde takip edilmem lazım. Revire çıkıyorum. Ne kadar sürede çıkabiliyorum? 3 hafta. 3 hafta boyunca bekliyorum. Revire çıkıyorum. Çıktıktan sonra doktor diyor ki tamam seni ortopedi bölümüne sevk ediyorum. Peki ne kadar sürüyor bu sevk 2 ay. Yani yaklaşık 2,5 ay boyunca ben bir bölüme gidebilmek için bekliyorum.

Bir gün kendisine hocam bakın ben 2,5 ay bekliyorum bir bölüm için, benim mevcut rahatsızlığımı biliyorsunuz, raporlarım var elinizde, 2 bölüme sevk edemezsiniz, dedim. Ya kusura bakma, talimat var, ben de biliyorum senin rahatsızlıklarını ama bize sadece bir bölüme sevk edebileceğimizi söylediler. 1 bölüme sevk edebilmek içinde talimat verdiler. Dedim hocam bu nasıl olur, ya siz doktorsunuz sevk edilmesi gerekiyorsa sevk edersiniz. Kusura bakma, benim de yapabileceğim bir şey yok dedi ve ben normalde 2-3 aya bir gitmem gereken kontrol olmam gereken bölümlere sadece bir tur için 10 ay beklemekteyim.

İşin daha garip tarafı ben cezaevinde kalamaz raporu için dilekçe yazdım. 1,5 yıl boyunca dilekçe yazdım. Peki ne zaman onay verildi biliyor musunuz? Burada ilk mahkeme günü, avukatım durumu arz edince, benim gazi olduğumu söyleyince siz de şaşırmıştınız. Bizim davamızda gazi mi vardı diyerek ve onaylayarak tamam demişsiniz, sizin mahkemenizin onayı üzerine ben cezaevinde kalır kalamaz raporu alabilmek için hastaneye gittim. 1,5 yıl boyunca cevap dahi verilmedi.

RAPOR VERİLECEĞİ GÜN KARABÜK’E SEVK EDİLDİM”

Peki rapordan sonra ne oldu? Rapordan sonra şu oldu başkanım. Ankara Numune Hastanesine 3 ay boyunca gidip geldim rapor almak için. Bakın normal bir süreç aslında çünkü 4 farklı bölüm her biri tetkik istiyor ve bu kadar uzun sürebilecek bir bölüm normal. Peki 3. ayın sonunda ne oldu biliyor musunuz? Cuma günü rapor verilecek, öğlenleyin gideceğiz, rapora gireceğiz, ben cuma sabahı Karabük’e sevk oldum. Dedim ki ya bakın, benim mahkeme kararı var, Karabük’e gitmemem lazım. Bu raporu almam lazım, aldıktan sonra gönderin. Bizi ilgilendirmez, bizi Adalet Bakanlığının yazısı ilgilendirir.

Adalet Bakanlığının yazısı bir memurun yazısıdır. Mahkemenin yazısı mahkeme bir karar verir karardır. Hangisi daha üstündür mahkeme kararı. Yani eğer Adalet Bakanlığının yazısı daha üstünse biz hiç mahkemeye çıkmayalım. Adalet Bakanlığından gelen bir talimatla direk cezalandırılalım ama bunu kulaklarım duydu.

Peki Karabük’e gittik, ne oldu? Orada da 1 ay boyunca dilekçe yazıp sizin kararınızın üzerine göndermelerini sağlamaya çalıştık ve Karabük Devlet Hastanesine sevkimiz yapıldı. Peki başkanım ne kadar sürede almış olabilir bu raporu, söylüyorum, saat 10’da gittim 12’de raporu verdiler. Nasıl mı? Fizik tedavi doktorunun odasına girdim. Şöyle bir baktı. Tamam gidebilir dedi.

“KANSER HASTALARINA BİLE RAPOR VERMİYORUZ”

Normalde o kasın zayıflayıp zayıflamadığını, bacakların hareket kısıtlılığının bunların hepsini teker teker kontrol etmesi lazım. Tetkikler istemesi lazım. Daha sonra üroloji doktoruna gittim. O da hiçbir tetkik istemeden imzaladı. Zaten beyin cerrahi doktorunu hatırlamıyorum bile. Sadece tetkik isteyen bir ortopedi doktoru vardı. Röntgen çektirdim, öğleyin de kurula girdim. Kuruldan da rapor çıktı. Peki bu rapor çıkmadan önce ne dedi biliyor musunuz? Aynen şu ifadeleri kullandı. Ya kardeşim boştan yere uğraşıyorsun, talimat var, kanser hastalarına bile rapor veremiyoruz. Cezaevinde kalan bir sürü kanser hastası vardı, onlara bile cezaevinde kalır kalamaz raporu verilmiyordu ve bu kulaklar biraz önceki cümleyi duydu. “Talimat var, kanser hastalarına bile rapor veremiyoruz.”

“PROTEZLERDE ŞEKİL DEĞİŞİKLİĞİ BAŞLADI”

Neyse başkanım, bütün kapılar bir bir yüzüme kapanınca ben de kendime çözümler bulmaya çalıştım. Mesela bacak kaslarımın zayıflamaması için 2 litre 3 litre petlerden kendime ağırlık yaptım. İlk aramada yasak diye aldılar. Bunun üzerine çorabın içerisine tuz poşetleri koyarak ağırlık yaptım. Ne yaptılar yine ilk aramada aldılar. Yasak. Peki ne yapmam gerekir diye revire sordum. Doktor raporu alman lazım dediler. Peki beni doktora sevk edin ortopediye, sevk ettiler doktora gittim, aynen doktorun kullandığı ifadeleri söylüyorum. Röntgen çektirdi, kampüsteki doktora sevk ettiler, röntgen çektirdi aveskilörnekröz başlangıcı. Bu pek anlaşılmıyor SEGBİS’te ama aveskilörnekröz başlangıcı. Protezlerde şekil değişiklikleri başlamış, şekil değişikliği var ve ileri seviyelere çıkıyor. Fizik tedavi yapmanız gerekir. Bacaklarınızda kaslarımızı kuvvetlendirin. Ben de hocam ben zaten bunun için geldim yani beni uygun görürseniz bana bir ağırlık yazarsanız bacak kaslarımı kuvvetlendirmek için cezaevi o rapora istinaden benim yaptığım ağırlıklara bir şey demeyecek, dışarıdan ağırlık almayı geçtim, benim yaptıklarıma bir şey demeyecek, suya bir şey demeyecek, tuza bir şey demeyecek.

“TALİMAT OLABİLİR AMA SİZ DOKTORSUNUZ”

Bu yani, peki doktor ne dese beğenirsiniz, şunu dedi, ya tamam anlıyorum size öyle diyorlar ama bize de herhangi bir rapor yazmayın diye talimat veriyorlar. Talimat var, rapor yazamıyoruz, özellikle fetöden yargılananlara rapor yazmayın diyorlar. Ya bakın kulaklar duydu yanımdaki fizik tedavi doktoru da duydu. Beni götüren askerler ve oradaki uzman çavuş da duydu. Peki bunun üzerine ben ısrar ettim. Hocam dedim yani bunun yazılması lazım yani talimat olabilir ama siz doktorsunuz yani ne ise benim rahatsızlığım ona istinaden bir rapor yazmanız lazım, bunu söyleyince tamam sen git ben yazarım dedi, neyse ben gittim ama yazmadı, daha sonra bir vesile ile tekrar gittiğimde uzman çavuştan rica ettim ettim ya doktor bir rapor yazacaktı bunu bir hatırlatalım gittim doktora söyledim tamam sen git ben yazarım dedi yine yazmadı yalan söyledi, aslında talimat var yazamıyorum ifadesi daha masum bir ifade geliyor şimdi ikinci olaydan sonra yalan söylüyor ve yazmıyor.

“AMELİYAT OLMANIZ LAZIM”

Neyse başkanım artık ağrılarım dayanılmaz boyutlara ulaşınca ve bacağımda şişlikler olmaya başlayınca üç hafta önce yanlış hatırlamıyorsam mahkeme başlamadan önceydi, doktora gittim aynı doktor kampüsteki doktor, röntgen çekti ve bana ne dese beğenirsiniz biliyor musunuz, hımmm maalesef protezleriniz yerinden oynamış ameliyat olmanız gerekiyor, hükümlü müsünüz, tutuklu mu diye sordu. Ben tutukluyum hocam dedim, ya bu şartlarda dedi bu ameliyat çok özel bir şey gerektirir, ekipman gerektirir ameliyatı ayrı zordur, ameliyattan sonraki süreç daha zordur, ki ben biliyorum bu süreci çünkü ben tedavi sürecini aynı şekilde yaşamak gerekiyor yani TSK Rehabilitasyon Merkezinde 2 yıl tedavi yaşadım. Tam teşekküllü hastanede yaşadığım ameliyatı aynı şekilde cezaevinde yaşamak zorundayım ki bu sefer o protezi çıkarttılar, yerine tek bir kere kullanımlık 10 yıl 15 yıl ömrü olan protez takacaklar ve sağ bacağımı kullanamayacağım.

“BEN BU YARAYI BABAMIN ÇİFTLİĞİNDE DEĞİL, DEVLETİN DAĞLARINDA ALDIM”

Ben de bir doktora baktım bir üzerindeki üniformaya baktım, bir duvardaki diplomasına baktım, hiçbir şey demedim ama dışımdan bir şey demedim, içimden dedim ki Allah’ım ben bu yarayı babamın çiftliğinde değil bu devletin dağlarında aldım. Beni talimatla hareket edip beni bu hale düşüren kim varsa Allah’ım öyle bir konuma koy ki hemen canını alma, öyle bir çeksin ki bugüne kadar ne göz görmüş olsun ne kulak duymuş olsun ne de zihinde hayal edebilmiş olsun ne de bundan sonraki kıyamete kadar herhangi bir şekilde başkası bunu yaşamış olsun, ki benim durumum anlasın o ana geldiği zaman gazi Musa Kılıçaslan bu durumdaydı biz buna göz yumduk, talimattan dolayı göz yumduk diyorsa benim yaşadığımın aynısını yaşasın diye o acılar içinde düşündüm.

Şimdi size biraz önce talimat var diyen doktorun yemin metnini okuyacak hepsini değil de bir kısmını, hipokrat yemini, ne diyor hipokrat yemininde şöyle diyor, hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak yaşamamı insanlığın hizmetine adayacağıma, hastamın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime, hastamın özerkliğine saygı göstereceğim, insan yapısına en üst düzeyde saygı göstereceğime, görevimi hastalar arasında yaş, hastalık ya da engellilik inanç, etkin köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime, hastamın sırlarını yaşamını bitirdikten sonra bile gizli tutacağıma, meslek vicdanımla, onurumla ve hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyacağım, tehdit ediliyor olsam bile tıbbı bilgimi, insan haklarını ve bireysel özgürlükleri .. için kullanmayacağıma kararlılıkla özgürce ve onurum üzerine ant içerim. Özgürce ve onurum üzerine ant içerim.

“DOKTORLAR DA TALİMATLA HAREKET EDECEKSE…”

Peki memuriyet yemini ne diyor? Kısaca Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma görev ve sorumluluklarımı bilerek bunlara davranış halinde göstereceğime, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim, evet, mesleğe başlarken edilen yeminler. Bazen kendi kendime diyorum yani bir insan doktor örneğinde olduğu gibi talimatla hareket edecekse ne gerek var ki, yapay zeka teknolojisi gelişti, bir programla talimatla bir program yüklenir yazı denir ki pazartesi gelenler grip olsun, bütün pazartesi gelenlere girip der, salı günü gelenler zatürre olsun, salı günü gelenlere zatürre der, çarşamba günü gelenlere de bronşit olsun hem daha ekonomik hem daha hızlı karar alır yani dolayısıyla devlette tasarruf etmiş olur ve böylece aslında devlet kendi memuruna yeminin ve onurunu çiğnetmek zorunda kalmaz, daha güzel taraf bence bu.

Peki şunu soruyorum, mesleğinin doğrularını verilen bir talimat ile çiğneyen söz konusu şahısın vicdanı var mıdır, muhakkak vardır çünkü her insanda vicdan vardır. Peki bu vicdan her zaman için insana doğruyu söyler neden böyle bir harekette bulunmuş olabilir. Kendi kendime şunu diyorum bir beklentileri vardır, korkuları vardır, ne gibi beklentisi vardır, mesela korkuyordur, diyordur ki ya ben buna rapor verirsem sıkıntıya girerim, disiplin soruşturması geçiririm, cezaevine girebilirim veya başhekim olamam veya ayın 15’inde maaş alıyorum, sıkıntıya girer, onu da yapamam, o zaman ne yapayım, vicdanımın sesi sen biraz arkaya deyip talimatları uyguluyor.

Peki vicdanın sesi bastırıldı. Sustu mu susmaz, çünkü vicdanın sesi insana öyle bir ızdırap verir ki sürekli didikler, gece yattığında kafasını koyar, bir an didikler çünkü doğruların her zaman açığa çıkmak gibi bir özelliği vardır, ne kadar bastırırsanız bastırın ama ve bu ölene kadar devam eder. Yalnız yine beklentilerin büyüklüğü ve küçüklüğüne göre de o vicdanın sesi bazen çıkar, bazen içeri girer ve bu ölene kadar devam eder.

Peki başkanım sizce bu yaşadığım hadisedeki durumdaki kişilerin ne kadar ömrü olabilir. 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl veya devam edelim yani 50 yıl. İşte bir zaman gelip zamanımızın aktörleri olan bizler dünya sahnesinden silinip gittiğimizde geriye ne bırakacağız ve giderken ne götüreceğiz bana gazilik bunu anlattı, bunu öğretti, bizim meslekteki tabirle söyleyeyim kimimiz hatıraları ile anılacağız kimilerimiz ise anıları ile anılacağız, söz konusu kişiye ve torunlarına hem bu tarafta hem de öbür tarafta düşecek anı hakkı gözetmeyen ve talimatla yeminini çiğneyen bir miras olacaktır.

“İKİ KERE GİTTİM, GELDİM”

Başkanım, ben acizane o ışığı iki kere gördüm, yani gittim geldim gibi yani öyle söyleyeyim, iki kere gördüm ve iki kere ışığı görmüş biri olarak söylüyorum, hayatında insanın yaşadığı en zor pişmanlık hangisi diye bana sorsanız tereddütsüz ne derim biliyor musunuz ölüm anındaki son pişmanlığım derim, bunu yaşamayan bilemez, bunu yaşamak lazım, ama herkese nasip olmaz. Ben iki kez yaşadım o anı ki çoğu bir kere yaşayıp bir daha yaşayamazdı ve şunu diyorum ölüm anındaki son pişmanlığım, o an aklıma dedemle yaşadığım bir anı geldi.

O sıralar 14 yaşındaydım, dedem beni kaldırdı, tarlaya götürdü tarlada çalışıyoruz. Allah’ım dedim ya ben hep böyle çalışacak mıyım? Ya çalış çalış çalış nereye kadar dedim ya, 60-70 yaşına nasıl gelecek dedim ya başkanım ilk mermi girdi sağ taraftan girdi sol taraftan çıktı, gayri iradi kendim yere düştüm gayri iradi kendimi atmadım, o an bir şok yaşadım lan ne oluyoruz hani gözümü kapattım hayal mi değil gerçek, vuruldum nereden vuruldum sol bacağımı kıpırdatamıyorum ne oldu diyorum, bacağım mı şey yaptı acaba hareket etmiyor hissetmiyorum bacağımı, siniri parçalanmış bacak yok, sağ bacağımı da oynatamıyorum sürünmeye çalışıyorum, sürünemiyorum, sanki iç organlarımdan bir şeyler akıyor. O an ne geldi biliyor musunuz aklıma. O an gelen tek şey o gözümü kapattığımda dedemin tarladaki o an geldi. O an söylediğim cümle geldi. Demek ki bitiyormuş bu hayat, demek ki bitiyormuş, nasıl bir ızdırap bilemezsiniz. Peki bu ızdırap ne yaptıklarım veya yapamadıklarımın ızdırabı ve şunu anladım o an çekmiş olduğum ızdıraptan acıdan maddi acıdan daha büyük olan acı neymiş biliyor musunuz? İşte o an insanın yaşadığı manevi bir ızdırap ve acıymış ve bu manevi ızdırap bir daha geriye dönüp keşke yapmasaydın dediği şeyleri dönüp düzeltemeyecek olmanın ızdırabı ve bacağınız kopmuş, kolunuz kopmuş ağrılar hafif kalıyor, vallahi hafif kalıyor, yemin ederim hafif kalıyor. Başkanım bunu hayatta insan bir kez yaşar, biraz ağır oluyor ifadeler biraz ağır geçiyor olabilir ama kapanan bütün kapılar kapandığından dolayı bir çaresizlik diyebilirsiniz bunun vicdanındaki yankılanmaları arz ettiğim hususlar.

“GAZİLİK HAKLARIM KESİLDİ”

Peki buraya kadar anlattığım kısıma kadar neler oldu, bana etkileri neler olacak, tek atımlık bir kurşunum vardı o tek atımlık kurşunu 15-20 yıl sonra yaklaşık 50-60 yaşlarında kullanmam gerekiyordu 3,5 yılın sonunda bu zor cezaevi şartlarından dolayı bugünlerde kullanmak zorunda kaldım veya kalacağım birkaç haftaya ve hayatımın geri kalanında ciddi hasarlar oluşturacak sonuçlarla yüzleşeceğim, TSK rehabilitasyon merkezi olan tam teşekküllü bir hastanede 2 yılda ancak düzelen düzeltebildiğim rahatsızlıklarımı cezaevi şartlarında tekrar o ameliyatı yaşayıp tekrar cezaevi şartlarında kalacağım, bunlar yaşadığım maddi cezaevinde yaşadığım tutukluluk sürecinde yaşadığım maddi zorluklar yani benim şahsi yaşadığım bir de gazilikte yaşadığım sıkıntılar var ki masumiyet karinesini geçtik yani direk bu gazilik haklarını kısıtlamaya geldi mesela gazilik maaşım düşürüldü, gaziye yapılan kira yardımı kesildi daha suçlu muyum suçsuz muyum o bile belli değil, ailem hastanelerde tedavi olamıyor, kısaca ölmeden toprağa gömüldüm. Yani sosyal bir soykırıma tabi tutuldum. Ya masumiyet karinesini geçtim de suçlu bir insan olsa da gazilik dokunulmayacak haklardandır çünkü gazilik bu tarafla alakalı bir şey değil gazilik gökler ötesinde tescillenen bir unvandır ve şehitlikte öyledir iki unvan vardır bu ikisidir ve bazen kendi kendime düşünüyorum cezaevinde yatarken diyorum ki ya ben varsayalım 3 Ağustos 2012’de yaralandığım zaman milimlerle hayatta kaldığımı doktor söylemişti o zaman ölmüş ve şehit olmuş olsam ve varsayalım ki şehitlikte toprağın altında olan bir unvan değilde hayatta gazi gibi yaşayan bir unvan olsa ben bu yaşananları şehitlik unvanıyla yaşar mıydım cevabını veriyorum evet kesinlikle yaşardım.

“SOSYAL SOYKIRIM TARZI MUAMELE VAR”

Kesinlikle bana bu yaşatılırdı. Çünkü gazi, şehit o şey yok sosyal bir soykırım tarzı muamele var. Bazen düşünüyorum kendi kendime bunları savunmamla alakalı gibi görünebilir ama bağlayacağım bir yere birazdan hayatta unutulmayan üç arkadaşlık var derler atasözü gibi bir şeylerdir bu askerlik arkadaşlığı, hastane arkadaşlığı ve hapishane arkadaşlığı ben acizane bu üçünü de yaşamış biriyim, hatta yaşayan nadir insanlardan birisiyim, askerlik hayatı, hastane hayatı ve hapishane hayatı buna ben muhteşem üçlü diyorum veya üçlü tecrübe askerlik hayatı ile insanın sınırlarının ne kadar geniş olduğunu öğrendim Tokat’ta görev yaptığım 2 yıl boyunca 1 yıldan fazla arazide yattım kalktım, yağmur çamur hiç fark etmedi, 11 gün aralıksız yağmurun altında arazide yattım, suyum bitti yağmur suyu içtim, 2009’da Reşadiye’de askeri araca baskın olunca 8 şehit verildi, belki hatırlarsınız o olaydan sonra günlerce karın üzerinde yattım, haftanın 5 gününü arazide geçiriyordum ve 2 yıllık 3 tabur vardı, 3 tabur 2 yıl boyunca Tokat’ı didik didik etti, bir tane terörist bulamadı, Van’a gitmeden 1 ay önce benim personelim Karadeniz grup sorumlusu dahil yanlış hatırlamıyorsam adı Zigana’ydı 3 teröristi öldürdü ve Karadeniz yapılanması PKK’nın Karadeniz yapılanması çöktü ki 2 yıl boyunca çok ciddi yatırımlar yapmışlar.

Sonra Van’a gittim, Van’a gittiğimde ilk gördüğüm şey ki o zaman biz gitmeden önce ateşkes tabiri bir şey vardı, eylem yapılmıyordu, tam gittiğim zaman eylemler başladı, terör eylemleri, bir gittim helikopterin biri kalkıyor biri iniyor, dediler ki 15-20 yıldır bir bölge var girilmiyor, buraya sen gireceksin, iki timle buraya iki timle ben girdim ve 5 teröristi düzeltiyorum 4 teröristi yakaladım.

“3 AĞUSTOS 2012’DE BÖLÜĞÜMÜN ÖNÜNDE PUSUYA DÜŞTÜM”

Van bölgesinde görev yaptığım zaman dilimi içinde 8 terörist etkisiz hale getirildi, bakın Van bölgesinde yaklaşık 4 tane 5 tane tabur var yani yaklaşık 15 tane bölük var bu 8 teröristin 7 tanesini benim bölüğüm etkisiz hale getirdi. Yaptığım bu tür operasyonlardan ötürü Cumhurbaşkanlığı tarafından saat ile ödüllendirildim ve 3 Ağustos 2012’de bölüğümün önünde giderken pusuya düştük, çatışmada yaralandım başka kimse yaralanmadı çok şükür, peki bunlar askerlik hayatı öğretti bana.

Hastane hayatı ne öğretti bana, şunu öğretti, gaziliğin zor ama bir o kadar da güzel olan tecrübelerini yaşadım ve hayatta her şeyin olumlu tarafını bakmayı gördüm. br gün odada oturuyorduk 4 gazi, 4 kişilik odalar var, birinin iki bacağı yok diğerinin kolu yok bende o aralar ayağa kalkamıyorum yine bir uzman çavuş girdi yarısı yok, şeyle girdi akülü arabayla girdi, cidden yarısı yok iki bacağını kökten kesmişler, içeridekiler dedi ki hayırlı olsun kardeş dediler, araba almışsın sağ ol komutan dedi, bende sordum hayırdır ne arabası aldın dedim, komutanım bize indirimli araba veriyorlar ya Mercedes 180 aldım dedim iyi hayırlı olsun dedim peki nasıl oldu bir anlatır mısın nasıl yaralandın dedim, komutanım dedi ben Hakkari’de görev yapıyordum bir çatışmaya girdim roket geldi bacağımın ikisini de koparttı daha sonra doktorlar da ikisini birden kestiler dedi, dedim kardeş Allah sabır versin dedim biraz üzgün bir ifadeyle baktım hiç üzülmüyor çocuk ne dedi biliyor musunuz ya komutanım boş verin bunları dedi ya ölüm var dert yok dedi ya, akülü arabaların joistiğini bilirsiniz hızlı bir şekilde döndü ve gitti, tabi o ara afalladım bir iki dakika düşünce gelmez ya insana bir iki dakika sonra kafama balyoz gibi bir şey dan diye indi, 20-22 yaşındaki bir genç bekar yarısı yok, ileride evlenip evlenemeyeceği belli değil nasıl böyle bir dirayet nasıl böyle bir inanmışlık, olsun dedi ya devletim için feda olsun yani ölüm var dert yok dedi. Ve sonra şunu anladım, hayat bir şeye sevinebilecek kadar çok uzun değil veya bir şey içinde üzülecek veya bir şeyden korkacak kadar bana bunu öğretti, bu uzman çavuş bana bunu öğretti. Ve şunu öğrendim insan normal bir hayatta iken kendisini çok güçlü, kuvvetli, iktidarlı taşı sıksam suyunu çıkartırım diye düşünüyor ama bazen serçe parmağını dahi oynatamıyor.

BACAĞIMDA AĞIR SİNİR HASARI VAR”

Benim sol bacağımda dediğim gibi ağır sinir hasarı var sinirler kopmuştu, hastanede yatıyorum, bacak şu şekilde düşünün ayak olarak düşünün, bu kolumu şu parmağı oynatamıyorum, bacak oynamıyor, hatta şu parmağı oynatayım ya odaklanıyorum bütün odağımı ayağıma veriyorum parmağı oynatayım yok oynamıyor Allah Allah ya ben daha dün 30 km yol yürüdüm sırtımda çanta vardı, 2 günlük operasyondu ama şu parmağıma hükmedemiyorum, bunu anladım yani şu anda bana deseniz ki ne kattı sana gazilik bana bunu kattı serçe parmağa hükmedemiyorsun ama tabi bunu ne zaman anlıyorsunuz düştükten sonra anlıyorsunuz. Ve şunu dedim yani hayatta ne yaşarsan yaşa bir sonraki gün Allah’ın sana nasıl bir musibet vereceğini bilemezsin, buna göre yaşamalı.

“ŞU AN SOL BACAĞIM UYUŞUKTUR, OYNATAMIYORUM”

Başkanım gazilikle dediğim gibi hadiselerin iyi tarafına bakmayı öğrendim. Mesela ağrılar sinir ağrısı dediğim ağrı öyle bir ağrıdır ki 24 saat her saniye sanki bacağımızın içinden tel çekilir gibi olur sanki birisi her saniye biri bacağınızı testereyle keser gibi olur 6 ay devam eder bu şekilde geri kalan 6 ayda da hafiflemeye başlar ama her an vardır. Şu an mesela sol bacağım uyuşuktur hissetmiyorum yani. En ağır ağrı kesicileri alırsınız, morfin artık etki etmemeye başlar, uyku ilacı alırsınız en ağırından 10 dakika uyutur sizi 6 ay boyunca günde 10 dakika 15 dakika uyursunuz, bunlar olurken bir gün bir gazi komutanımız vardı Bedri Aluçlu diye o aklıma geldi. İki eli yok iki gözü yok kafatasının yarı yok, göğüs kafesinin yarısı yok ve onu düşündüm, bir gün evlerine gitmiştim de çalışma başladıktan sonra ziyarete ışıklar karanlık zile bastım bastım akşam üstü kimse yok herhalde evde yoklar deyip geri döndüm o ara tam çıkarken eşiyle karşılaştım, yenge ben evde yoksunuz sandım bedir komutanımız nerede evde dedi evde oturuyor nasıl yani ya dedim nasıl bir pot kırdım dedim, 30 yaşından sonraki hayatını kalkmak için başkasının yardımına ihtiyaç duyacak şekilde yaşıyor, ışık ihtiyacı yok yani ve dedim ki Musa sen kendi haline, konumunu kabullen o insanı düşünerek ağrılarımla ve sızılarımla baş ediyorum. Hapishaneyi zaten anlattım başka bir ekleme yapmaya gerek yok ve bunları bana aslında bunlar çok korku şeyi gibi görünüyor ama çok dolu dolu ve çok güzel bir hayat yaşadığımı ve çok güzel tecrübeler edindiğimi gösterdi cidden bu muhteşem üçlü bana çok büyük katkılarda bulundu.

“MAHŞERİ VİCDANA DUYURMAK İÇİN”

Hatta bazı tecrübeler konusunda dünyada tekim dersem yalan olmaz hatta şey derler bilirsiniz ya reklamın iyisi kötüsü olmaz gibi hani yani ben diyorum kendi kendime ışığı iki kere gördüm bunu çok kişi görmemiştir. Başkanım şimdi buraya kadar anlattıklarım bir gazinin masumiyet karinesi bir tarafa bırakılarak nasıl da zalimane uygulamalara maruz kaldığını mahşeri vicdana duyurmak içindi, ayrıca bırakın masumiyet karinesini suçlu bile olsa herhangi bir insana yapılmaması gereken maddi ve manevi işkencelerin benim gibi vatan ve millet aşkını somut dellillerle ispat etmiş bir gaziye yapılması güzel vatanın geleceği için beni endişelendirmektedir…

15 Temmuz Toplama Kampı: Kurbanlardan biri ilk kez konuşuyor

 

BOLD ÖZEL

Sürgün akademisyen Şadi Aydın: “Üniversiteye atanan kayyum 5 bin kitabıma el koydu”

Mevlana ve Mevlevilik alanında Türkiye’deki sayılı uzmanlardan biri olan sürgün akademisyen Şadi Aydın, kayyumun el koyduğu 5 bin kitabını geri alabilmenin yollarını arıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Sürgün akademisyen Doç. Dr. Şadi Aydın, Türkiye’de sayıları çok az olan Mevlana ve Mevlevilik uzmanı akademisyenlerden biri.

KHK ile kapatılan Mevlana Üniversitesi çatısı altında birçok kitap hazırladı ve makaleler yazdı. Farsça’dan çevirdiği çok kıymetli eserler var. Mevleviliğin kurucusu, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in Divânı ve yine sürgünde tamamladığı Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in Mâarif adlı meşhur eseri bunlardan bazıları.

26 Temmuz 2016’da Türkiye’den ayrılmaya karar veren ve artık akademik hayatını Almanya’da sürdüren Aydın, tüm bu çalışmalarını, 1000’i nadide olmak üzere 5 bin kitabın bulunduğu şahsi kütüphanesinde yaptı. Üniversitede yöneticiliğini yaptığı Mevlana Araştırmaları Merkezindeki çalışma odasında yer alan kütüphanesindeki kitaplar ise artık yok. Üniversite KHK ile kapatılınca Aydın’ın kitaplarına el kondu ve daha sonra Mevlana Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi’ne devredildi. Şu anda kitaplarının akıbetini bilmiyor, böyle değerli eserlerin sahaflara satıldığına dair rivayetler var.

İki yıldır kütüphanesine ulaşmak için Selçuk Üniversitesi‘ne dilekçe gönderdiğini söyleyen Şadi Aydın, “Kütüphanemi geri almak için Selçuk Üniversitesi yöneticilerine iki defa dilekçe yazmama rağmen bir cevap alamadım. Ülke Moğollardan bugüne böyle bir zulme maruz kalmadı. Kütüphanemi geri istiyorum” diyor.

Kütüphanesindeki her kitabın ayrı bir hikayesi olduğunu belirten Şadi Aydın, Türkiye’den ayrılırken nasıl bir kültür hazinesi bıraktığını ve kitaplarının başına ne geldiğini Bold’a anlattı.

Şadi Aydın, Konya Mevlana Araştırmaları Merkezindeki çalışma odasında kızıyla birlikte.

15 Temmuz günü yine üniversitedeki odanızda mıydınız?

O gün haftanın son günüydü. Her zaman olduğu gibi yine Mevlana Üniversitesi’nde derse girmiş çıkmış, yorulmuş, öğleden sonra ise Bahaeddin Veled hazretlerinin Mâarif adlı eserinin tercümesiyle meşgul olmuş ve bitkin bir halde eve dönmüştüm ki bir süre sonra tiyatro canlı olarak televizyonlardan naklen verilmeye başlandı.

Sonrasında sizin için süreç nasıl işledi?

Sözde darbeden önce üniversitemize kayyım atanmıştı. 15 Temmuz’dan bir hafta sonra Mevlana Üniversitesi diğer 15 vakıf üniversitesiyle birlikte KHK ile kapatıldı. Dünya tarihinde bu olayın benzeri yoktur. Bu durum üniversite ve bilim tarihine kara bir yazı ile kaydedildi. Türkiye’de bırakın ilim ve bilimle ilgilenme imkanını yaşama imkanının dahi kalmadığını düşünerek yurt dışına çıktım. Çok kısıtlı imkanlarla bilime katkıda bulunmaya çalıştım. Yarım kalan bazı makale ve kitap çalışmalarımı bitirerek yayımladım. Mevlana Üniversitesi’nde çalışma odamda kalan şahsi kütüphanemin yokluğu beni kaynaklara ulaşma noktasında epey zorladı.

Üniversiteden ayrıldığınızda kitaplarınızı niye almadınız ki?

23 Temmuz 2016 tarihinde üniversitemiz KHK ile kapatılınca üniversiteye gittim lakin içeri girmek mümkün olmadı. Bütün odalar mühürlenmiş ve girişler yasaklanmıştı. Birkaç gün sonra da yurt dışına çıktığımdan dolayı kütüphanemin akıbetini öğrenemedim.

Değerli bir kitaplık olduğunu her fırsatta söylüyorsunuz, ne tür kitaplar vardı?

Çok değerli bir kütüphanem vardı. Yaklaşık 5 bin kitabın içinde 1000 kadar nadir eser bulunuyordu. Türk Edebiyatı, Fars Edebiyatı ve tasavvuf ile ilgili eserler. Hepsinin ayrı ayrı satın alınma veya sahaflardan toplanma hikayesi vardı. Klasik Fars edebiyatı ve tasavvuf literatürünün hemen hemen bütün kaynakları mevcuttu. Ankara, İstanbul ve Tahran sahaflarından toplanmış nadide eserler.

Kütüphaneyi kurmaya ne zaman başlamıştınız?

90’lı yıllarda Ankara’da öğrenciyken kitaba karşı ilgim başlamıştı. Daha sonra akademiye adım atınca bu ilgi doğal olarak arttı. Kazancımın önemli bir kısmını kitaba harcadım. Bazı zamanlar cebimdeki son kuruşu kitaba verip eve ekmeksiz gittiğim olmuştur. Hiç unutmam, Molla Camî’nin Heft Evreng adlı eserini Tahran’da bir sahafta görmüştüm. Ancak kitabın ücreti biraz fazlaydı. Epey bir müddet sahafın önünden geçerken göz ucuyla kitabın yerinde durup durmadığına bakıyordum. Meblağı denkleştirince koşup eseri satın aldım. Birçok kitabı böyle topladım. Tahran‘da İnkılap ve Veli-i Asr caddesindeki kitapçı ve sahaflara sorun söylesin. Her kitabın bir hikayesi var.

Kitaplarınızın başına ne geldiğini hiç öğrenemediniz mi?

Ben 15 Temmuz’dan on gün sonra ayrıldım Türkiye’den. Orada nefes almak mümkün değildi. Karabasanlar çökmüştü ülkeye adeta. Mevlana Üniversitesi daha sonra Selçuk Üniversitesi’ne devredildi. Konya’da bulunan bazı arkadaşlara üniversitedeki şahsi eşyalarımızın akıbetini sorduğumda sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Selçuk Üniversitesi yönetimine bir dilekçe yazarak kütüphanemin durumunu sordum. Maalesef bir cevap alamadım. Bir süre sonra ikinci bir dilekçe yazdım ve kitaplarımı istedim. Ona da cevap vermediler. Şu anda yurt dışında sahamla ilgili çalışmalar yapıyorum ve kütüphanemdeki kitaplara ihtiyaç duyuyorum. Bu kitaplar bana özeldi ve belirli bilimsel çalışmalar amacıyla biriktirmiştim. Piyasada bu kitapların çoğunu bulmak ve edinmek mümkün değil. Yeni baskısı yok.

Akademik çalışmalarınıza devam ediyorsunuz, kaynak olmayınca ne yapıyorsunuz?

Evet, bu doğru. Şimdilerde Mevlana ve Mevlevilik üzerine bazı araştırmalar yapıyorum. Ama kitap ve kaynak bakımından oldukça zorlanıyorum. Aradığım kitapların hepsi şahsi kitaplığımda vardı. Çiftçinin çifti çubuğu neyse bizim de her şeyimiz kitap ve kütüphane. Bu kütüphaneyi tabir yerindeyse çocuklarımın süt parasından keserek kurmuştum. Sadece benim değil onların da hakkı var. Fakat Moğolların bu asırdaki torunları kütüphanemi talan etti. Bazı kitaplarımın kitapçı ve sahaflarda satıldığını görüyorum. Umarım korktuğum olmamıştır.. Bir gün ülkeye hukuk ve adalet geri gelirse ben de kitaplarımın izini sürerim.

Türkiye’den sürgüne zorlanmış bir akademisyensiniz. Yerinizden, yurdunuzdan, kütüphanenizden oldunuz. Üreten biri için zor bir durum olsa gerek.

Kendi yazdığım onun üzerinde kitap var. Bugün elimde sadece bir tanesinin birkaç nüshası var. Kendi telifim olan kitaplarımdan dahi mahrumum, onları bile kütüphanemden alma imkanım olmadı. Bu menfur süreç dolayısıyla yarım kalan ve bende doğru dürüst kopyası bulunmayan çalışmalarım da ziyan oldu. El yazması eserler tarihiyle ilgili kıymetli bir kitabı Farsça’dan tercüme ediyordum. Çeviriye devam etmek için kitaba ihtiyacım var, bir yıldır kitabı arıyorum lakin bulamıyorum. Bütün akademik bilgi fişlerim odamda kaldı, çeyrek asırlık bilgi fişleri. İşte böyle bir şey Türkiye’de akademisyen olmak.

Mevlana’nın elinden düşürmediği kitabı sürgünde Türkçeye çevirdi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Serkan Kurtuluş ‘FETÖBORSASI’nda iş adamı listesini veren savcı ve istihbarat müdürünü açıkladı

Arjantin’de tutuklu bulunan silahlı çete lideri cihatçı Serkan Kurtuluş, FETÖBORSASI’nda iş adamları listesini kendisine veren savcı ve istihbarat müdürünün adını açıkladı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Suriye’de düşürülen Rus uçağının pilotunun öldürülmesi, organize suç örgütü faaliyetleri, zorla alıkoyma, yaralama, cinayet ve silah ticareti nedeniyle Interpol’ün listesinde bulunan Serkan Kurtulmuş, FETÖBORSASI ile ilgili de önemli bilgiler verdi.

Gürcistan’da yakalandıktan sonra önce Gürcistan polisine bildiklerini anlatan, ardından gizemli biçimde serbest bırakıldıktan sonra Arjantin’e geçen Serkan Kurtuluş, Interpol tarafından yakalandıktan sonra tekrar sorgulandı. Halen Arjantin’de tutuklu bulunan Kurtuluş, iş adamlarının Gülen Cemaati’ne yakın oldukları gerekçesiyle kaçırılıp, şantajla para kopartılması olayıyla ilgili çarpıcı bilgiler verdi.

Kaçırdıkları iş adamlarından bazılarına işkence de yaptıklarını anlatan Kurtuluş, iş adamları listesini dönemin İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Okan Batu ve İzmir Emniyeti İstihbarat Müdürü Kudret Dikmen’in verdiğini açıkladı. Serkan Kurtuluş, organizasyonun başında ise bir AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğunu söyledi.

İŞ ADAMLARINI KAÇIRIP İŞKENCE YAPTIK

Kurtuluş, FETÖBORSASI olarak anılan kaçırma ve şantaj organizasyonunu şöyle anlattı:

“2016 yılında bana AKP’li genel başkan yardımcısının başında olduğu grubun içindeki Okan Batu ve Kudret Dikmen bir isim listesi verdiler. O listede çok kısa bir süre içerisinde tutuklanacak olan Cemaat mensubu iş adamlarının isimleri yazılıydı. Listede ismi yazılı olan iş adamlarını kaçırıp sorgulamamı istediler. Bazı iş adamları kaçırılıp sorgulandı. Bazılarına işkence yapıldı. Başsavcı Okan Batu’nun ve İstihbarat müdürünün istediği sorular sorulup videoya çekildi ve bu video görüntüleri kendilerine teslim edildi. Bir çok cemaat bağlantılı iş adamlarından yüklü miktarda paralar talep edilip alındı. Bazıları para ödediler ve ayrıca onların istediği şekilde ifade verip itirafçı oldular ve tutuklanmadılar. Bazı Cemaatçi iş adamlarının da iş yerlerine yönelik silahlı saldırılar düzenletip onların korkmasını sağlayıp para ödettiler.”

İŞ ADAMLARINDAN BİRİ ŞİKAYETÇİ OLMUŞTU

Yazar Can Özçelik’in FETÖBORSASI kitabında, Serkan Kurtuluş’un anlattıklarını teyit eden bilgiler var. İş adamı Tamer K’nın şikayetçi olmasıyla bir kısmı açığa çıkan İzmir’deki çetenin, İzmir İstihbarat Müdürlüğü organizasyonuyla iş adamlarına nasıl çöktüğünü savcılık ifadesinde Tamer K. anlatmıştı.

Konun üzerine gidip iddianame hazırlayan Cumhuriyet Savcısı Ferhat Deniz, tayin talebi olmadan Diyarbakır Bölge Adliyesi’ne tayin edilerek üye yapılmıştı.

Serkan Kurtuluş

100 BİN DOLARA TEMİZ KAĞIDI

Tarih: 17 Ağustos 2016

Yer: İzmir Ayakkabıcılar Sitesi

Serkan Kurtuluş, iş adamı Tamer K’yı cep telefonundan arayarak, “Ben Serkan Kurtuluş, iş yerinde misin. Seninle önemli bir şey konuşmak istiyorum. Ama telefonla olmaz” dedi.

Tamer K, biraz şaşırdı. Serkan Kurtuluş ismini daha önce duymuştu. “Mafya beni niye arar” diye düşündü. Biraz da tedirgin oldu ama “çok önemli” dediği şeyi de merak etmişti.

“İş yerindeyim” diyebildi sadece. Telefonu kapattıktan sonra da tedirginliği devam etti. Serkan Kurtuluş yanına gelmiş hal hatır sorma faslı geçtikten sonra sıra esas konuya gelmişti.

Hiç bekletmeden direkt konuya giren Serkan Kurtuluş, Tamer K’ya “FETÖ kapsamında gözaltı listesindesin” dedi. İş adamı şaşırmıştı. Aklına dört ay önce başka bir iş adamı olan Yüksel P’nin söyledikleri geldi. Nisan ayında Yüksel P. adındaki iş adamı da Tamer K’ya gelmiş ve “100 bin dolar verirsen seni FETÖ’den aklarız” demişti. 100 bin dolar isteyen Yüksel P’nin ise 2011 ve 2012’de FETÖ’nün iş adamları derneğinde yönetici olduğu, kendisini dernek toplantılarına davet edenlerin başında da Yüksel’in olması aklına gelmişti. “Bu nasıl bir ilişki ağı” diye düşündü.

Tamer K., bunları düşünürken Serkan Kurtuluş, devam etti: “Senin bu işini ben çözerim. Emniyet İstihbarat Dairesi müdürü benim arkadaşım. İstersen seni onunla görüştürebilirim” dedi.

Bu işin bir ekip tarafından yapıldığını ve adliye ile bağlantısının olduğunu anlattıktan sonra “Seni bu listeden çıkarabilirim. Seni aklayabilirim” diye konuştu.

Serkan Kurtuluş bu arada elinde telefonla bir yerlere mesaj atmıştı. Mesaj attığı kişi Emniyetteydi. “Bir saat sonra bekliyorum” dedi.

İş adamı bunun üzerine Serkan Kurtuluş’a güvenmişti. Serkan Kurtuluş’un arabasına binerek Emniyete doğru yola çıktılar. Tamer K’nın tedirginliği devam ediyordu. Hakkında gözaltı kararı vardı ve bu yüzden bir kaç gündür arabasında yatıyordu.

Serkan Kurtuluş, iş adamını sakinleştirmek için konuşuyor, “Merak etme, çay, kahve içip çıkacağız” diye garanti veriyor, Emniyete gitme amaçlarının kendisini ispatlamak olduğunu anlatıyordu. Emniyete vardıklarında hemen müdürün yanına çıktılar. Sekreteri müdür beye gelen kişileri haber vermiş bekletilmeden odaya alınmışlardı.

İstihbarat müdürü buyur etti, sekreterine çay söylemesi talimatını verdi. Çaylar içilirken Serkan Kurtuluş konuya girdi.

“Müdürüm, Tamer Bey, gözaltı listesine girmiş” dedi. Müdür hemen araya girerek, “Tamam Serkan. Sen bize bir müsaade et. Dışarıda biraz bekle Tamer’le bizi yalnız bırak” dedi.

Serkan Kurtuluş dışarıya çıkmıştı. Bilgisayarını açan müdür, hemen bir sorgu yapmıştı. “Yusuf ve Zuhal senin neyin oluyor” dedi. Tamer K., “biri kardeşim diğeri eşim” dedi.

Söyledikleri isimlerin FETÖ’ye ait derneklerde üyeliklerinin gözüküyordu. Tamer K., “Bu mümkün değil. Onların dernekle işi olmaz” dedi. Ama kendisi de aynı derneğe üye olmuştu. “İsteğim dışında üye yapmışlar öğrendiğim zaman hemen sildirdim” diyebildi.

Müdür bey daha sonra Tamer K., ile gözaltı listesini konuştu ve kendinden emin bir şekilde: “Bir şey olmaz. Rahat ol. Git evine yat” dedi. Ardından da odaya üç polis memuru çağırdı. “Çocuklar, Tamer beye soracağınız bir şey var mı” diye seslendi.

Polisler yanlarında getirdikleri liste ve fotoğrafları sırayla Tamer K’ya sormaya başladı ve teşhis işlemi bittikten sonra “Başka bir sorumuz yok” diyerek odadan ayrıldı. Ardından da müdür bey Tamer K’ya “Sen de gidebilirsin” dedi.

Tamer K, “Telefon numaramı vereyim mi” dese de “Biz seni buluruz” diyerek iş adamını yolcu etti.

Hakkında yakalama kararı olan Tamer K., elini, kolunu sallayarak girdiği Emniyetten yine elini kolunu sallayarak çıkmıştı. Serkan Kurtuluş’un dediği gibi olmuştu çay içip çıkmışlardı.

Tekrar Serkan Kurtuluş’un aracına binip hareket ettiler.

Serkan, Tamer K’ya kendisini ispatlamasının rahatlığıyla “Bak, dediğim gibi oldu değil mi?” diyerek seslendi. hakkında gözaltı kararı bulunurken hiçbir engelle karşılaşmadan girdiği emniyetten aynı rahatlıkla çakmanın şaşkınlığını üzerinden hala atamayan Tamer K ise şaşkın bir ifade ile “Evet. Haklı çıktın” yanıtını verebildi.

Şimdi sıra esas meseleye gelmişti.

Serkan Kurtuluş, “Emniyetteki arkadaşlar sana düzgün ifade verdirecekler. Bunun karşılığında 500 bin TL vermen gerekiyor” diyerek ağzındaki baklayı çıkardı. İş adamının gözleri büyüdü, kısık bir sesle “500 bin çok değil mi?” diyebildi.

Tüm mal varlığına tedbir konulmuştu. “Arabamı bile satamam” diye ekledi. Aklına bir çözüm geldi. Hakkında gözaltı kararı olmasına rağmen emniyete girip çıkarttıklarına göre bu işi de çözebilirlerdi.

Hemen o fikri söyledi: “Mallarımın üzerindeki tedbiri kaldırın 500 bin lira vereyim.”

Serkan, sinirlenmişti: “O iş öyle hemen olmaz. Sen parayı bul” dedi.

Ama Tamer’den olumsuz yanıt gelmişti. Serkan daha çok sinirlendi: “Millet istihbarat müdüründen randevu alamıyor. Milletin karısını, kızını gözaltına alıyorlar. Ben akşama kadar boşuna mı uğraştım. O zaman 250 bin TL vereceksin” diye bağırmaya başladı.

Tehdit etmeye başlayan Serkan, “Cezaevinde adamlarım var. ‘Beni Tamer azmettirdi’ diye söyletirim. Bunu FETÖ davasıyla da birleştirirler işin içinden çıkamazsın” dedi. Benden aldığı parayı da müdüre vereceğini söyledi ve yarın müdürle beraber yemek yiyelim. Müdür sana, “Serkan’a güven” derse yeterli olur mu? diye sordu.

İş adamı korkmuştu. Serkan’dan ayrıldıktan sonra hemen arkadaşını aradı. Onun da Emniyette tanıdığı İstihbarat müdür yardımcısı vardı. Tamer’in o müdüre gitmesini sağladı. Ertesi gün tekrar Emniyete giden Tamer, bu müdür yardımcısı tarafından Organize Şubeye yönlendirildi. Müdür yardımcısı ise Tamer K’ya “Emniyetten, sağdan soldan sizden para isterler. Sakın vermeyin” diye de uyardı.

Organize şubede gözaltına alınan iş adamı bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılarak tutuklandı.

Ancak iş adamı yaşadıklarını aklından çıkaramıyordu. Önce avukatı ile konuşan Tamer K, ardından da şikayetçi olmaya karar verdi.

Çete lideri Serkan Kurtuluş: Rahip Brunson’u öldürmem istendi suçu Gülen Cemaatine yükleyeceklerdi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Babaları cezaevine atılan hasta çocuklar ölüme mahkum ediliyor

Mehmet Fatih, Selman, Eymen, Ali İhsan babaları tutuklandıktan sonra kanser oldu. Lösemiyi yenen Mehmet Akif, babası tutuklanınca tekrar hastalandı. Haftada 3 gün diyalize bağlı yaşayan Azra Nur’un durumu ise gün geçtikçe kötüleşiyor. Hayata tutunamayıp ölenler de var.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Kemik kanseri Ahmet Burhan Ataç, 7 Mayıs 2020’de hayatını kaybetti. Ahmet son bir kez babasını göremedi. 2,5 yıldır Tarsus Cezaevinde tutuklu olan babası Harun Reha Ataç’ın oğlunu görebilmesi için başta insan hakları savunucuları Natali Avazyan ve Ömer Faruk Gergerlioğlu çok çabaladı ama savcı “Ancak sabah izin verebilirim” dediği için Ahmet’in son anlarına babası yetişemedi. Ahmet’in tedavi süreci de çok aksadı. Almanya’da doğan tedavi imkanına annesi Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağı nedeniyle geç kalındı. Köln’e giden anne-oğul doktorlar “Artık çok geç” deyince geri döndü.

PASAPORTLARI İPTAL EDİLMİŞTİ

Benzer bir süreci Furkan Dizdar yaşadı. Beyin kanseri Furkan tedavi için Küba’ya gidecekti ama havaalanından geri döndürüldü. Furkan dahil anne ve babasının pasaportları Cemaat soruşturmaları kapsamında iptal edilmişti. Aile pasaport engelini kaldırtmak için uğraşırken Furkan’ın yüzü felç oldu, bir gözünü kaybetti ve 7 Şubat 2017’de daha 12 yaşındayken hayata veda etti.

Ahmet Burhan Ataç ve Furkan Dizdar.

Ahmet ve Furkan gibi hasta başka çocuklar da var. Çoğu kanserle mücadele ediyor. Hastalığa genelde babaları hapse girdikten sonra yakalandılar. Aralarında daha önce hastalanıp iyileşenler bulunuyor. Ama babaları tutuklanınca bir hafta gibi kısa bir sürede hastalıkları yeniden nüksetti. Çünkü o küçücük bedenleri, doktorların ifadesine göre yaşadıkları travmayı kaldıramıyor.

BABA İLE BİRLİKTE ANNE DE CEZALANDIRILIYOR

Hapisteki babanın eli kolu bağlı. Evladının ve eşinin en zor zamanlarda yanında olamıyor. Annelerin durumu ise daha vahim. Bir anne, tek başına hem hasta çocuğuyla hem evin geçimiyle ilgilenmek zorunda. Aslında babalarla birlikte anneler de cezalandırılıyor. Oysa 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 20. maddesine göre 1. derecede yakını hasta olan tutukluların cezası bir yıl ertelenebilir. Fakat bu kanun Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklananlara uygulanmıyor.

Onlar da çocuk, onlar da hasta, onların da anne babasının yanında olmasına ihtiyacı var. Kanser demek moral, motivasyon demek. Ahmet Burhan (8) babasını sayıklayarak ayrıldı bu dünyadan. Selman, Mehmet Fatih, Mehmet Akif, Ali İhsan Başer, Akif, Eymen ve Azra Nur aynı kaderi yaşamasın.

MEHMET AKİF GÖKDAĞ: LÖSEMİ

Mehmet Akif Gökdağ’a teşhis aslında babası hapse girmeden 2 yıl önce konuldu. Tedaviler sonucu 1 yıl içinde hastalığı yendi. Sadece Ankara Gazi Üniversitesi Hastanesine kontroller için gidip geliyorlardı. Babası 27 Temmuz 2016’da gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra Mehmet Akif’in hastalığı yüzde 100 tekrar nüksetti. Bir hafta gözaltında kalan baba Hasan Gökdağ cezaevine, anne-oğul tekrar hastane yollarına düştüler.

26 Ekim 2007 doğumlu Mehmet Akif’i annesi Sema Gökdağ haftada iki kez Konya’dan Ankara’ya trenle götürüp getiriyor.

İlk etapta ateşlenen Mehmet Akif’i annesi Konya’da bir hastaneye götürdü. Durum ciddi olunca Ankara’ya gitmek zorunda kaldılar. Doktorlar bu sefer ilik nakli yapılacağını söyledi. Anneden uyumsuz nakil alınıp Mehmet Akif’e verilecekti. 3 aylık bir süreçten bahsettiler ve Mehmet Akif’in yüzde 20 yaşama şansı var dediler.

Bu süreçte cezaevi savcısıyla görüşen Sema Gökdağ’a, savcı “Eşini buraya getireceğim, onunla konuş, itirafçı olsun, isim versin, hep birlikte buradan çıkıp gidin” cevabını verdi. Dilekçe vermeye anne oğul birlikte gitmişlerdi. Birkaç saat bekledikten sonra eşini adliyeye getirdiler. Mehmet Akif babasına koştu, sarıldı. Hasan Gökdağ, sonra savcının odasına girdi. Anneyi almadılar yanlarına. “10 kişinin ismi ver, çoluğunla çocuğunla çık git” diye ona da yineledi savcı… Mehmet Akif o gün oradan babasız ayrıldı.

Annesinden ilik nakli yapılan Mehmet Akif’in vücudu kan üretmeye başladı ama bu kez cildinde yaralar çıktı. O yaralar nedeniyle kollarını, bacaklarını açamadı. Açamayınca kasları gerildi. Mehmet Akif şimdi bir yıldır yürüyemiyor. Kollarını, bacaklarını hala açamıyor. Parmaklarını hareket ettiremiyor. Tedavi için haftada 2 gün Ankara’ya gidip geliyorlar.

Sema Gökdağ: “Ortadaki fotoğrafta Mehmet Akif fizik tedavi almaya başlamıştı. Ayakta durabildiğini babasına göstermek için bu pozu vermişti.” 5 Kasım 2019, Konya Seydişehir Cezaevi.

Konya Seydişehir’de tutuklanan baba Hasan Gökdağ, Konya, Kırıkkale, Kayseri, en sonunda da Seydişehir olmak 4 cezaevi gezdi. Babasını görmeyince daha da agresifleşen Mehmet Akif’i annesi babasının peşinde şehir şehir hapishane dolaştırmak zorunda kaldı. Baba-oğlun ayrı görüşmesi için dilekçe verdiler Konya’da. Merdiven altı gibi bir yerde izin verdiler tek başlarına görüşmelerine. Diğer cezaevlerinde herkesle aynı yerde görüş yaptılar.

Sema Gökdağ, hem kendisinin hem oğlunun yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kanser hastalığı malum morale bağlı. Oğlum üzüntüyle tekrar bu hale geldi. Sosyal hizmetlere başvurdum, eşim tutuklu diye bize yardım vermediler. Sırtımda çanta, kucağımda Mehmet Akif… Öyle gidip geliyoruz her hafta. Yoğun bakımlık da oldu oğlum. Annenize, babanıza anlatıyorsunuz sıkıntınızı ama bir yere kadar… Yaslanacağınız bir omuz yok. Mehmet Akif narkozdan uyanırken hep babasını sayıklıyor. Şimdi salgından dolayı babasını hiç görmüyor. Daha çok zorlanıyoruz.”

14 yıllık evli olan Gökdağ çiftinin 3 çocukları daha var. Sema Gökdağ, Mehmet Akif ile ilgilenirken diğerlerini akrabalarına emanet ediyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hasan Gökdağ, 7 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı, dosyası Yargıtay’da bekletiliyor.

ALİ İHSAN BAŞER: LÖSEMİ

Ali İhsan’ın son kontrolünde çekilen karelerinden biri, 30 Mart 2020.

Babasına aşırı derecede düşkün olan Ali ihsan Başer’e geçen yıl 16 Ağustos 2019’da lösemi teşhisi konuldu. Bir hafta 10 gün içinde birdenbire ateşlenen Ali İhsan’a da lösemi dedi doktorlar. Annesinin ifadesine göre her şeyi içine atan bir çocuk Ali İhsan. Babası tutuklandığında 2,5 yaşındaydı. O ana dair her şeyi hatırlıyor. Polislerin gelmesi, babasını götürmeleri, birdenbire onsuz kalması, görüşlerde yaşadığı hayal kırıklıkları, babasını alamadan eve dönmeleri…

“ARTIK BABASINDAN BAHSETMİYOR”

Annesi Rukiye Başer diyor ki: “Doktor büyük bir travma yaşamış bu çocuk, dedi. Babasının gidişi onun için travmaydı. Hiç açık görüşe götürmedim. Kapalı görüşlere götürdüğüm zaman ‘Baba camı aç, kucağına oturup seni öpmek istiyorum’ dedi hep. Açamayacağını söyleyince, çok kırılıyordu. Baba gidelim diyordu. Anlatamadık biz de. Çok içine attı. Baba konusu olduğu zaman konuşmak istemiyor artık. Ortamı terk ediyor ya da başka bir konuya geçiyor. Geçen ameliyat oldu, hiç babasından bahsetmeyen çocuk, “Babam gelecek mi, arayacak mı” dedi. Ameliyattan çıktı, kendine gelmeden “Babamı çok özledim” diye ağlamaya başladı.”

Rukiye Başer: “Ortadaki fotoğrafı 4 ay önce çekindik. Salgın başlamadan önce babasını ziyarete gitmiştik.”, Kayseri Bünyan Cezaevi, Mart 2020.

7 Kasım 2017’de tutuklanan İsa Başer, önce Amasya Cezaevine gönderildi. Şimdi ailesinin ikamet ettiği Kayseri’deki Bünyan Cezaevinde. Tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan astsubay İsa Başer, 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da.

MEHMET FATİH DEDEOĞLU: LENFOMA

Kısa sürede aşırı derece zayıflayan Mehmet Fatih’in kemoterapiden dolayı ağzından yaralar çıktı, vücudu zayıf düştü. Ama her şeye rağmen hayata gülümsemeye çalışıyor.

Geçtiğimiz Ramazan ayında hastalanan 14 yaşındaki Mehmet Fatih Dedeoğlu, 1 Haziran 2020’den bu yana Ankara Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde lenfoma tedavisi görüyor. Sadece kemoterapi verip vücudu ayakta tutmaya çalışıyor doktorlar.

Mehmet Fatih’in babası Salih Dedeoğlu 4 yıldır Yozgat E Tipi Cezaevinde tutuklu. İlk başta oğlunu görmesi için izin vermeyen savcı, sonra gerekli izni verdi ve Salih Dedeoğlu 7 Haziran’da onu 1 kez ziyaret edebildi.

Babasını cezaevinde ziyarete giden Mehmet Fatih, hastalandıktan sonra babasını sadece bir kez görebildi.

Salih Dedeoğlu aynı zamanda hasta bir tutuklu. Cezaevinde tek böbrekle yaşıyor, bir gözü görmüyor. Salih Dedeoğlu, aile yakınlarına “Uğraşın lütfen, beni çıkarsınlar, çocuğum bana özleminden bu hale geldi. Şu zor süreçte yavrumun yanında olayım sonra yine tutuklasınlar” dedi ama tekrar hapse gönderildi. Sendika, dernek, Bylock ve tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Salih Dedeoğlu 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı, dosyası Yargıtay’da bulunuyor. 8 ve 3 yaşlarında iki çocuğu daha olan anne Ayşe Dedeoğlu çaresiz ve sessiz.

AZRA NUR AĞIR: DİYALİZE BAĞLI

Nadir görülen Jourbet Sendromu hastalığıyla dünyaya gelen Azra Nur Ağır (14), böbrek yetmezliği nedeniyle yaklaşık bir yıldır diyalize bağlı. İki çocuk sahibi olan hemşire Nevin Ağır, 13 senedir Azra Nur Ağır’a bebek gibi bakıyor. 24 Temmuz 2016’da eşi tutuklandığından bu yana bu süreci eşinin desteği olmadan tek başına götürüyor.

Jourbet Sendromu genetik bir hastalık. Bu tür çocuklarda, zeka ve algı seviyesi yaşıtlarına göre geride oluyor. Yürüme, konuşma, görme, anlama sonradan tedavilerle geliştiriliyor. En belirgin özelliği orta beyinciğin çalışmaması. Vücudun denge sistemi iflas ediyor. Göz bebekleri ortada durmuyor, kenara kayıyor, gidip geliyor. Ergenlik döneminde ise böbrek yetmezliği ortaya çıkıyor. Görünürde normal ve herhangi bir sıkıntısı yokmuş gibi görünen Azra, motor kasları çalışmadığı için de ihtiyaçlarını gideremiyor, kişisel bakımlarını annesi yapıyor. Annesinin ifadesine göre Azra Nur’un hastalığı babası hapse girdiği günden beri ilerledi.

Azra Nur Ağır, haftada 3 gün Kırşehir Şehir Hastanesinde diyalize bağlanıyor.

Mevlüt Ağır, yaklaşık 4 yıldır Kırşehir Cezaevinde tutuklu. Özel bir dershanede coğrafya öğretmeni olarak görev yapan Ağır, Cemaat soruşturmaları kapsamında 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da.

SELMAN ÇALIŞKAN: BEYİN KANSERİ

Haziran 2019’da beyin kanseri teşhisi konulan Selman Çalışkan (6) bir yıldır hastalığa babasız direnmeye çalışıyor. Annesi Emine Çalışkan bir yandan üç çocuğunun geçimiyle ilgileniyor, diğer yandan 38 aydır tutuklu olan hapisteki eşine maddi olarak destek olmaya çalışıyor. Bir yıl boyunca Manisa’dan İzmir’e her hafta kemoterapi için giden Selman ve annenin bu yolculuğu iki hafta önce sona erdi. Selman, Küba’dan getirilen ilaçlara cevap vermediği için doktorlar tedaviyi kesti. Selman artık evde hayata tutunmaya çalışıyor.

15 Temmuz 2013 doğumlu Selman Çalışkan, 7. yaşına da babasız girdi.

En son Manisa Erkek İmam Hatip Lisesi görev yapan babası Rasim Çalışkan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı ve Manisa T Tipi Cezaevine gönderildi. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Çalışkan’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor. Rasim Çalışkan, hastalandıktan sonra oğlunu sadece bir kez görebildi. Oğlunun “Anne, babam ne zaman gelecek” sorusu karşısında çaresiz kaldığını söyleyen Emine Çalışkan, “Ona verecek cevap bulamıyorum boğazım düğümleniyor” diyor.

EYMEN KÜÇÜKAYDOĞAN: LÖSEMİ

Babasından gelen mektupları kahkahalarla dinleyen Eymen’in hastalığı, babası yanında olsa kim bilir nasıl bir seyir gösterecek.

Babası tutuklandıktan bir yıl sonra, Ocak 2019’da lösemi teşhisi konulan 6 yaşındaki Eymen Küçükaydoğan da babasına hasret. Annesi 1,5 yıldır oğlu için tek başına çırpınıyor. Ankara’daki Çocuk ve Yetişkin Hastanesinde (LÖSANTA) tedavi gören Eymen, ilk zamanları çok ağır geçirdi. Kendini odaya kapatıp “baba, baba, baba” diye ağlıyordu. Yürüyemediği, aşırı derece zayıfladığı dönemler oldu. Kimi zaman sürekli kustu, ağzı midesine kadar yara oldu. Şimdi Afyon’daki evlerinde tedavisi devam ediyor. Annesi onu ayda bir Ankara’ya kontrole götürüp getiriyor.

“BİZ O GÜN ODADAN HİÇ DIŞARI ÇIKMIYORDUK”

LÖSANTA’da tedavi görürken Eymen’in yaşadığı bir günü annesi şöyle anlatıyor:

“Bizim tedavi gördüğümüz hastanede ziyaret için sadece babalara izin veriyordu, haftada 2 ya da üç gün. Biz o gün odadan hiç çıkmıyorduk. Eymen görmesin diye. Çünkü orada çocuklar bir seviniyordu ki yemek yemeyen çocuklar babalarını görünce yemek yiyordu. O üzülen, günlerce ağlayan çocuk gülmeye başlıyor. Elinde bir oyuncak koridordan içeri giriyor, baba çığlıkları atarak. Biz o dönemleri hep odada kapıyı kapatıp, ne ben çıkıyordum, ne Eymen’i çıkarıyordum. Görmemesini sağlıyordum.”

Isparta’da komiser yardımcısı olarak görev yapan Eymen’in babası Cemaat soruşturmaları kapsamında Ocak 2018’de Isparta’da tutuklandı. Dosyasının durumunu öğrenmek için adliyeye gittiğinde savcı tutuklanmasına karar verdi. 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan babanın dosyası Ekim 2019’da Yargıtay tarafından onaylandı. Bu demek oluyor ki Eymen, Ağustos 2023’e kadar babasız kalacak.

KANSERLİ BİR ÇOCUKLA CEZAEVİ ZİYARETİ

Hasta çocukların anne-babasını cezaevine ziyarete gitmesi de ayrı bir dert. Eymen babasını görmeye Isparta’ya sadece 2-3 kez gidebildi. En son korona salgını başlamadan önceki açık görüşte buluşabildiler. Bin bir güçlükle içeri girdi. Annesi onu dokunup öpemezken elle aramaya maruz kalması, o kalabalığın içine sokmak zorunda olması, cihazlardan geçmesi (X-ray cihazlarını kötü hücrelerin artmasına neden olduğu biliniyor) bunların hepsi ciddi bir sorun.

AKİF DAŞTAN: LÖSEMİ

2015’ten beri lösemi tedavisi gören Akif Daştan’ın (6) anne ve babası 15 Kasım 2019’da Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yarım saat arayla tutuklandı. Hakim kararı verirken Akif’in raporlarını dikkate bile almadı. Mustafa Daştan sözleşmeli öğretmenlik yapıyordu, eşi ise el işi yapıp satarak ailesine katkıda bulunuyordu. Tanık ifadeleri ve Bylock nedeniyle tutuklanan Daştan çiftinin tek çocukları olan Akif’e bu süreçte anneannesi baktı. 

Okumaya devam et

Popular