Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

TSK’daki tecrübe kaybı Doğu Akdeniz’de kayıp olarak dönüyor

Doğu Akdeniz’de ve Ege’de Türkiye her geçen gün mevzi kaybediyor. Hamasi nutukların dışında Türkiye’nin deniz alanlarında yaşananların ve kayıpların analizi…

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ

Doğu Akdeniz’de Ne Oluyor?

Erdoğan rejimi; Libya ile olan silah ticaretini örtmek ve yapılan faaliyetlere ilişkin kamuoyu desteğini almak için, Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması imzaladı. Yapılan yoğun propaganda faaliyetleri sonucunda, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yaşadığı yalnızlığın bu anlaşma ile giderildiği, anlaşmanın geçerli olabilmesi için Ulusal Mutabakat Hükumetine silah yardımı yapılması gerektiği konusunda kamuoyu ikna edildi. Oluşturulan yoğun milliyetçi söylem nedeniyle de aksini iddia edebilecek insanların devlet düşmanı olarak etiketlenme ihtimali, aklı selim sahibi aydınları susturdu.

Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yapılan anlaşma ve Erdoğan rejiminin Libya’daki faaliyetleri; daha önce Katar ile birlikte İhvan Hareketine verilen destek nedeniyle oluşan BAE, Mısır ve Suudi Arabistan’dan müteşekkil Türkiye karşıtı koalisyonun, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail yakınlaşmasına neden oldu. Nihayetinde Doğu Akdeniz’de Türkiye için en kötü senaryo olan Mısır ve Yunanistan arasında MEB Sınırlandırma Anlaşması imzalandı. Mısır bu anlaşma ile Yunan adalarının da MEB’i olduğunu kabul etti. Fransa askeri olarak Yunanistan’ı destekleme kararı aldı, bölgeye fırkateyn ve amfibi hücum gemileri gönderdi, Güney Kıbrıs’a Garanti Anlaşmalarının hilafına Rafale savaş uçakları konuşlandırdı.

Erdoğan rejimi alışıla geldiği üzere, Mısır ve Yunanistan arasında yapılan anlaşmanın yok hükmünde olduğunu ilan ederek, daha önce Şansölye Merkel’in devreye girmesiyle iptal edilen sismik araştırma faaliyetinin tekrar yapılacağını duyurdu. İptal edilen NAVTEXT yeniden ilan edilerek sismik araştırma gemisi MTA Oruç Reis Antalya Limanı’ndan bölgeye intikal ettirildi. Ancak burada bir husus ustalıkla kamuoyunun dikkatinden gizlendi. NAVTEXT sahası anlaşma yapılan sahayı kapsamıyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yapılan anlaşmayı tanımadığını, fiilen denizde yapılacak faaliyetler ile göstermekti. Şu an Oruç Reis’in sismik araştırma yaptığı saha, Türkiye’nin BM’ye deklare ettiği kıta sahanlığı sınırları içerisinde yer alıyor. Yunanistan’ın henüz bu alana yönelik fiili bir ilanı yok. Bu nedenle yapılan NAVTEXT ilanı iç kamuoyunun gazını almaya yönelik bir faaliyet. Türkiye’nin milli menfaatlerine hizmet etmiyor.

Türkiye ve Yunanistan arasında daha önce yaşanan krizler dikkatlice incelenirse, her iki ülkenin krizleri zaman zaman iç politikada yaşanan tıkanıklığı aşmak için kullandıkları görülecektir. Erdoğan rejimi şu anda ülke içerisinde bir sıkışmışlık hali yaşıyor. Halkın tekrar bir milli dava etrafında kenetlenmesi ve ekonomik krizi sorgulamaması gerekiyor. Anlaşıldığı kadarıyla da Erdoğan rejimini dışarıdan destekleyenler de Türkiye üzerinden çıkaracakları krizler ile bölgeyi yeniden dizayn etmeyi hedefliyor.

Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı fiili olarak AB’den istediği desteği alamaması, Fransa’ya alan açarken, Almanya’nın soruna müdahil olmasına, belki de kapalı kapılar arkasında Erdoğan rejime taviz vermesine neden oluyor. Amerika şimdilik sessiz bir şekilde olayları izlerken, krizin büyümesi durumunda ortamın sakinleşmesi için kendi kapısının çalınacağını biliyor. Bölgede yalnızlaşan Türkiye, kriz anında ABD’nin desteğine daha fazla ihtiyaç duyacak. Kriz ile eş zamanlı olarak Kongre’nin F-16 modernizasyonu için satılacak parçalara ambargo uygulanmasına karar vermesi de yakın vadede ABD’nin Türkiye’yi hem Suriye hem de Libya’da daha fazla taşeronluğa zorlayacağının işareti olarak değerlendirilebilir.

Koşullar böyle iken bir hususu daha akılda tutmakta fayda var. TSK’da ciddi bir tecrübe kaybı yaşandı. Özelikle de deniz kuvvetlerinde şu an gemi komutanı olan subayların bir kısmı, kriz anında doğru muhakeme yapabilmek için gerekli olan tecrübe ve bilgiye sahip değil. Mavi Vatan söylemleri altında bu husus gizlenmeye çalışılsa da gemi komutanları tarafından verilen yanlış kararlar krizin kontrolden çıkmasında neden olabiliyor. Daha önce verilen yanlış karar sonucunda, Fransız gemisinin atış kontrol radarı üzerinde bulunan kamera ile takip edilmesi Türkiye ve Fransa arasında kriz çıkmasına neden olmuştu.

Benzer bir hadise geçen hafta Kemalreis ve Limnos gemileri arasında yaşandı. Erdoğan rejimi olayı gizlemeye çalışsa da Yunan medyası her iki gemi arasında bir kaza yaşandığını ve gemilerin hasar aldığını duyurdu. İddiaya göre; Yunan gemilerine Oruç Reis gemisinin 6000 metre yakınına girmemeleri gerektiği konusunda emir verildi. Limnos gemisi Oruç Reis gemisinin sancak tarafından iskele tarafına geçmek için manevra yaptığı esnada, Kemalreis’in araya girmesi ile kaza meydana geldi. Kemalreis helikopter platformu sancak tarafından hasar aldı. Mili Savunma Bakanlığı iddialar üzerinde Kemalreis gemisine ait pruva-iskele taraftan çekilmiş görüntüleri kamuoyu ile paylaştı. Verilen bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla Kemalreis refakat görevine devam etmiyor, Akdeniz Kalkanı harekâtına iştirak ediyor. Yapılan görev değişikliği iddiaları kuvvetlendiriyor.

Bu konuda bir diğer önemli gelişme de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile harekatın icra edildiği Donanma Komutanlığı karargahını ziyaret etmesi. Normal koşullar altında politik sonuçları olacak veya harekatın gelişimine göre siyasi direktife ihtiyaç duyulacak faaliyetler Deniz Kuvvetleri Harekât Merkezinden yönetiliyordu. Ancak son harekât, açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla Donanma Harekât Merkezi’nden yönetiliyor. Anlaşılan Hulusi Akar Kemalreis’in neden olduğu kazadan memnun değil, gerginliğin kontrolsüz tırmanmasını istemiyor, durumu kontrol altına almak için de bu ziyareti yapmış, görünüyor.

Sonuç olarak yapılan faaliyetler Erdoğan Rejimi ve destekçilerinin amaçlarına hizmet ediyor. Mavi Vatan efsanesi etrafında koparılan fırtına Türkiye’yi yalnızlaştırıyor ve her geçen gün irtifa kaybetmesine neden oluyor. Oluşturulan milliyetçi dalga ve hain ilan edilme korkusu da doğru soruların sorulamamasına neden olduğu için Erdoğan rejiminin söylemi şimdilik kitleleri uyutmaya devam ediyor.

Analiz

28 Şubat’ın Genelkurmay Psikolojik Harekat Dairesi bugün Saray’da yeniden can buldu

Saray’da Tayyip Erdoğan’a bağlı çalışacak propaganda ve algı merkezinin yürüteceği faaliyetleri, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Psikolojik Harekat Daire Başkanlığı yapıyordu.

ANALİZ – AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ‘kara kutum’ dediği Milli İstihbarat Başkanı Hakan Fidan’ı ve istihbarat teşkilatını dokunulmaz kılan bir dizi yasa değişikliği yaptıktan sonra şimdi de doğrudan Saray’ın istihbarat gücünü artıran adımlar atmaya başladı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bünyesinde ‘algı yönetim merkezi’ kuruldu.

Resmi adıyla Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığının kuruluşuyla ilgili karar Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Resmi gazetede yeni başkanlığın kuruluş amacı “Türkiye’ye karşı yürütülen her tür manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyette bulunmak” cümlesiyle ifade edildi.

Başkanlığın görevlerinden biri ise şöyle tanımlanıyor: “Türkiye Cumhuriyetine karşı yürütülen psikolojik harekât, propaganda ve algı operasyonu faaliyetlerini belirleyerek her tür manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyette bulunmak.”

SON YILLARIN POPÜLER KAVRAMI: “ALGI OPERASYONU”

Algı operasyonu kavramı Türkiye’de son yıllarda oldukça popüler bir kavram. Tayyip Erdoğan, kendisine yöneltilen suçlamaları ya da muhaliflerini sürekli “algı operasyonu” yapmakla suçluyor.

Türkiye’nin kredi derecelendirme notunu düşüren Moody’s ve S&P, Erdoğan tarafından algı operasyonu yapmakla suçlanan kurumlardan ikisi örneğin. AKP’nin siyasi muhaliflerinin ve gazetecilerin hapsedildiği Silivri Cezaevinde aylarca hapis yatan Alman Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel de algı operasyonuyla suçlanan isimlerden biriydi.

Algı operasyonu kavramını Erdoğan’ı destekleyen tüm medyada da sıkça görmek mümkün.

Algı operasyonuyla suçlanan muhalifleri artık daha zor günlerin beklediğini söylemek mümkün. Artık, yetkileri oldukça geniş olan yeni bir kurum doğrudan bu faaliyetler için çalışacak.

Algı operasyonlarıyla mücadele edeceği açıklanan yeni başkanlık hem ülke içinde hem de dışındaki faaliyetleri takip etmekle görevli.

Türkiye’de kısa süre önce sosyal medyaya büyük kısıtlamalar getiren yeni bir yasal düzenleme yapıldı. Ekim ayıyla birlikte tam olarak yürürlüğe girecek düzenleme sosyal medya kullanıcılarına ağır yaptırımlar getiriyor.

Algı yönetiminden sorumlu başkanlığın, görevleri arasında Emniyet ve savcılıklarla işbirliği yapmak da var. Sosyal medya kullanıcılarını “algı yönetimi yapmakla” suçlayıp raporlaştırılacak kurumun, yasal düzenlemeyle eş zamanlı olarak kurulması dikkat çekiyor.

GEÇMİŞTE GENELKURMAY’DA BENZER KURUM VARDI

Geçmişte benzer bir kurum Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde vardı ve özellikle 28 Şubat’ta oldukça etkindi.

Genelkurmay Psikolojik Harekat Daire Başkanlığı isimli merkez, sivil toplum kuruluşları ve sivil yapılanmalara yönelik faaliyetleri ve fişleme çalışmalarıyla gündeme gelmişti.

Yoğun tartışmaların ardından söz konusu birim 2009 yılında kapatıldı.

TÜM KAMERALAR SARAYA BAĞLANIYOR

Yeni kurulan başka bir başkanlık da “Güvenlik ve Acil Durumlar Koordinasyon Merkezi Başkanlığı” ismini taşıyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye’deki tüm şehir ve ilçelerdeki kameraların görüntülerinin bu merkez üzerinden Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na aktarılacağını açıkladı.

Soylu, “Türkiye’nin bütün lokasyonlarını, bütün kameralarını, asayişini ve trafiğini bağladığınız ve hakikaten buradan da Cumhurbaşkanlığındaki ilgili birime aktarabileceğimiz olağanüstü bir mekanizmayı ortaya koyuyoruz.” dedi.

Bu gelişmeler sosyal medya kullanıcıları tarafından “Big Brother bizi izliyor” şeklinde yorumlandı.

Okumaya devam et

Analiz

NATO’nun Mavi Vatan’da işi ne?

Mavi Vatan konseptini savunanlar karasularımızdaki Alman gemilerinin varlığını neden sorgulamıyor? Türkiye Cumhuriyeti kendi karasularını kontrol etmekten aciz mi?

FATİH YURTSEVER – BOLD ANALİZ

11 Şubat 2016 tarihinde yapılan NATO Savunma Bakanları Toplantısında, Almanya’nın istekleri doğrultusunda NATO Daimi Deniz Grubu-2’nin (SNMG-2) bazı unsurlarının Deniz Muhafızı Harekatı kapsamında, Ege Denizinde düzensiz göç ile mücadele için Türkiye ve Yunanistan’a ait karasularında görevlendirilmesi kararlaştırıldı. Alman bir amiral komutasında teşkil edilen görev birliği özellikle Çeşme Kanalı ve Müsellim geçidinde Türkiye ana karasından Sakız ve Midilli Adasına yönelik düzensiz göç faaliyetlerinin izlenmesi, tespit edilmesi, Türk ve Yunan Sahil Güvenlik makamları ile paylaşılması için görevlendirilecekti. Türkiye ve Yunanistan harekat süresince kendi karasularının NATO gemileri tarafından kullanılabilmesi için daimi klerans vereceklerini taahhüt ettiler.

Erdoğan açısından 2016 yılında AB ülkeleri ile ilişkileri iyi tutmak ve Almanya’dan sıcak para akışını sağlamak siyasi öncelikti. AB ile, Türkiye’ye 6 milyar avroluk sıcak para akışını sağlayacak Mülteci Geri Kabul Antlaşması imzalandı. Almanya, düzensiz göç olayının Erdoğan tarafından siyasi bir şantaj aparatı olarak kullanılmasının önüne geçmek için, NATO gemilerinin Ege Denizi’nde görevlendirilmesini şart koştu. Savunma Bakanları Toplantısında alınan kararın icraya geçirilmesi için yapılan planlama çalışmalarında Dışişleri ve Genelkurmay arasında tartışma yaşandı. Genelkurmay yetkilileri özelikle Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalık (EGAYDAAK)ların karasularının kullanımı için NATO gemilerine Yunanistan tarafından diplomatik klerans verilmesi durumunda bu ada ve açıklarının Yunanistan’a ait olduğunun kabul edilmiş olacağı dile getirildi. Dışişleri Bakanlığı adına toplantıya katılan Büyükelçi Basat Öztürk, Başbakanın kendisinden haber beklediğini, bu aşamada bu tartışmaların yersiz olduğunu ve karar verildiğini söyledi.

Genelkurmay yetkileri ise bunun tarihi bir hata olacağını, bu suça ortak olmayacaklarını, kendilerinin gerekli uyarıları yaptıklarını ve bu konuda Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı bilgilendireceklerini söyleyerek toplantıyı sonlandırdılar. Yaşanan gelişmeler konusunda kendisine bilgi verilen Hulusi Akar; bu konuda asla taviz verilmeyeceğini söyleyerek konuyu kapattı.

2016 Şubat ayından itibaren Alman savaş gemileri NATO bayrağı altında Dikili, Ayvalık ve Çeşme önlerinde Türk karasularında göçmen botlarını tespit etmek için keşif-karakol görevi yapıyor. Bir devlet karasuları üzerinde egemenlik haklarına sahiptir. Diğer bir deyişle karasuları kendi toprağı gibidir. Bir devlet için kendi sınırlarını üzerinde tam hakimiyet sağlamak egemenliğinin nişanesidir.

Şimdi su soruyu sormak gerekiyor. Günlerdir ulusalcı amiraller ve Erdoğan rejiminin paralı kalemşörleri Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan edebiyatı üzerinden savaş çığırtkanlığı yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir siyasetçiye bağlılığı ifade eden asker olarak tarihe geçen emekli amiral Cihat Yaycı, ‘Mavi Vatan’dan verilecek bir yudum suyumuz yok’ diyor. Peki, bütün bunları söyleyenler neden karasularımızda kendi ana karamızdan Yunan adalarına yönelik kaçak göç faaliyetini izleyen Alman gemilerinin varlığını sorgulamıyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi karasularını kontrol etmekten aciz mi ki, Almanlar gemileri karasularımızda seyir yapıyor?

Meis Adası’nın yanındaki iki adacıktan yeni haberi olan Mavi Vatan sevdalıları bu adaların Türkiye’ye ait olduğunu iddia ediyor. Acaba bunlar 2012 yılında Kara Ada üzerinden helikopter uçurulduğunda acele ile telefona sarılan Erdoğan rejimi hariciyesinin “Ne yapıyorsunuz, istikşafi görüşmeler devam ediyor. Siyasi irade gerginlik istemiyor, bizim açımızdan bir egemenlik sorunu yoktur ve bu adaların hava sahası ve karasuları ihlal edilmemelidir” dediğini hatırlıyorlar mı?

Alman Die Welt gazetesi Erdoğan rejimin Yunan gemilerine yönelik saldırı niyetini açık edince hevesi kursaklarında ulusalcı Mavi Vatan isim babaları şimdi gayri askeri statüsü ihlal edilen Ege Adaları üzerinden yeni bir kahramanlık devşirmeye çalışıyorlar. Oysa herkes bu konunun tarihini gayet iyi biliyor. Bu adalara yönelik askeri gemilerin liman ziyaretleri bile siyasi seviyede gerekli girişimlerde bulunulması için Genelkurmay tarafından Dışişleri’ne bildirildi. Ancak AB ile Erdoğan rejiminin karşılıklı menfaat ilişkileri ve Yunanistan ile devam eden “istikşafi” görüşmelerden elde edilen siyasi rant o zaman için bu konuların gündeme getirilmesine engel oldu.

Eğer Mavi Vatan savunucularının gerçek derdi ülkemizin hak ve menfaatlerini korumak ise, ilk olarak Ege Denizi’nde devam eden NATO harekatını incelemeliler. NATO gemileri EGAAAYDAK karasuları için diplomatik kleransı kimden alıyorlar? Türk Deniz Kuvvetlerinin imkan ve kabiliyetleri yetersiz mi ki, karasularımızda Alman gemileri devriye geziyor. Herşey doğru soruyu sormakla başlar. Tabi niyetleri gerçekten vatan sevgisi ise.

Ancak anlaşılan o ki koalisyonun ortağı olarak ulusalcı amirallerin niyeti, Doğu Akdeniz’de zeminini tam oturtamadıkları, kahramanlık devşirebilecekleri Yunanistan ile yaşanacak bir silahlı çatışmayı bu sefer Ege Adaları’nın silahlandırılması üzerinden deneyecekler. Sonuçta sınır güvenliğim silahlandırılan adalar yüzünden tehlikede demek daha geçerli bir argüman.

Okumaya devam et

Analiz

Sıhhiye’den Beştepe’ye selam olsun: Biri 8 aylık hamile diğeri 25 günlük bebeği olan iki avukat gözaltında

Her avukatın evine 25-30 polisle baskın yapıldı. Basın mensupları baskın yapılacak adreslere polisten önce gitti. Gözaltındaki iki kadın avukattan biri 8 aylık hamile, diğeri ise yeni doğum yapmış, 25 günlük bebeği olan bir anne.

ENES KABADAYI – BOLD ANALİZ

Aklım hala Ankara’da gözaltında tutulan avukat meslektaşlarımda. Ben rahat yatağımda uyurken meslektaşlarımın Ankara’nın ayazında ya beton zeminde ya da sert bir güreş minderinde yatıyor oldukları düşüncesi beni rahat bırakmadı. Birkaç satır yazmak istedim. Niye mi? Çünkü ben de 2017’nin Haziran’ında İstanbul TEM Şube’nin nezarethanesindeyken meslektaşlarım rahat uyuyamasın, uğradığım hukuksuzluğun hukuki ve fikri takibi yapsın isterdim. Dolayısıyla empatinin beni getirdiği nokta bu satırların başı oldu. 10 gün öncesine gidelim…

Tarih 01 Eylül 2020

Hukuk ve Adalet dolu (!) bir adli yılın başlangıcında konuşmasını duymak, okumak istediğim en son kişi; Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Teröristlerin avukatlığını yapanın teröristliğe soyunması mümkün değildir. Şayet yaparsa bunun bir bedeli olmalıdır” ifadelerini kullandı. Bu sözleri emir telakki eden cesur savcılarımız ‘Beştepe’ye gönderecekleri selamı geciktirmemek’ adına sadece 10 gün aradan sonra ilk adımı attılar.

Mesleki faaliyetleri sebebiyle onlarca avukat ‘soruşturmaları/kovuşturmaları müvekkilleri lehine yönlendirmek’ gibi absürt suçlamalarla gözaltına alındı. Operasyon kapsamında gerçekleşen hukuksuzluklar zincirinden elde edindiğim bilgilerle bazı anekdotları bu yazıda paylaşacağım.

Şimdi 11 Eylül sabahı saat 05:30’a gidiyoruz…

Soruşturmanın ayrıntılarına dair tek bilgimiz, baskın yapılacak adreslere polisten önce giden medyadan öğrendiklerimiz olsa da temel gerekçenin avukatların mesleki faaliyetleri ve savunmayı yıldırma olduğu aşikar.

Evet doğru duydunuz; Avukatlara gözaltı işlemi yapılırken ilk haberi olması gereken kurum baro olmasına rağmen CNN Türk, Sabah ve ATV polisten bile önce bazı adreslerde operasyon için pusuya yatmış bekliyor.

Gerçekten habercilik çabalarını tebrik ediyorum!

Aramalar sırasında basın mensuplarının adreslerden çıkarılması talep edildiğinde dahi dosyanın savcısı Murat Bey, “Ya ne olacak, arkadaşlar işlerini yapıyor” diyerek müsaade ediyor. Anlaşılan operasyonda organize iş yapan kurum sadece Emniyet değil, basın kuruluşları da aynı derecede organize olarak aynı noktalara gitmeyip adres paylaşacak kadar işlerinde mahirler.

Ve ardından her adrese yaklaşık 25-30’ar tane polis gönderilerek nefes kesen (!) operasyon başlıyor.

Gözaltına alınacak kişiler her gün işleri gereği adliyede veya emniyette olan avukatlar… 60 şüpheli için Emniyet’in neredeyse tüm birimleri (Narkotik, Siber vs.) operasyona katılarak teröristlerin avukatlığını yapanın teröristliğe soyunmasının bedelini ödetiyor…

Ama işin garibi gözaltına alınan avukatlar arasında siyasi davalarda savunma görevini üstlenmeyenler, hatta CMK atamasıyla dahi söz konusu ‘’siyasi davalarda’’ görev almamış olan avukatlar da var…

Avukatlara yönelik soruşturmalarda izlenmesi gereken kurallar da özenle çiğnenmeye çalışılmış. Avukatlık Kanunu 58. Maddesinde “Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak … Cumhuriyet savcısı denetiminde ve kayıtlı olunan baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir” hükmü yer alırken sabaha karşı 05:30’da başlayan ev aramaları için Ankara Barosuna haber dahi verilmiyor.

Avukatlık Kanunu Madde 58 yerine Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 130. maddesindeki “Avukat büroları ancak … Cumhuriyet savcısının denetiminde aranabilir. Baro başkanı veya onu temsil eden bir avukat aramada hazır bulundurulur” hükmü uygulanarak sadece 16 avukatlık bürosunun arama işlemlerine başlanacağı vakit (saat 06:40 civarı) Ankara Barosu arama işlemlerinden haberdar ediliyor. (Ofis aramalarına katılan avukatlar, tutanaklara ‘ev aramalarına katılmadıklarını’ şerh düştüler.)

Gariptir; Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen arama kararı bile uygulamadaki aramadan daha hukuki!

Hakimlik, arama kararına Ceza Muhakemesi Kanunu m.130/2 uyarınca ‘avukat- müvekkil arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğu öne sürülen şeylerin ayrı bir zarf veya poşete konularak mühürlenmesi hususunu’ yazmasına rağmen aramalarda hakimlik kararına dahi uyulmuyor.

Ofis aramalarındaki bütün adreslerde avukatların vekâletnamelerinden serbest meslek makbuzlarına kadar el konulmaya çalışılıyor. Avukatların konutlarında olduğu gibi bürolarına da 25–30’ar polis ile baskın yapılarak ‘Avukat-Müvekkil Gizliliği’ ayaklar altına alınıyor.

Zaten UYAP sistemi üzerinden ulaşılabilecek dosyaların dahi fotoğrafları çekilmeye çalışıyor. (Nitekim yine Ankara Barosundan aramaya nezaret eden meslektaşlar söz konusu durumları tutanaklara şerh olarak yazdı.)

“CMK m. 130/2; Arama sonucu el konulmasına karar verilen şeyler bakımından bürosunda arama yapılan avukat, baro başkanı veya onu temsil eden avukat, bunların avukat ile müvekkili arasındaki meslekî ilişkiye ait olduğunu öne sürerek karşı koyduğunda, bu şey ayrı bir zarf veya paket içerisine konularak hazır bulunanlarca mühürlenir ve bu konuda gerekli kararı vermesi, soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminden, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemeden istenir. Yetkili hâkim el konulan şeyin avukatla müvekkili arasındaki meslekî ilişkiye ait olduğunu saptadığında, el konulan şey derhâl avukata iade edilir ve yapılan işlemi belirten tutanaklar ortadan kaldırılır. Bu fıkrada öngörülen kararlar, 24 saat içinde verilir.”

Gözaltına alınan meslektaşlar arasında biri 8 aylık hamile Av. Kübra Hanım, diğeri de yeni doğum yapmış, 25 günlük bebeği olan Av. Kamile Hanım olmak üzere 2 kadın meslektaşımız da var.

İki avukat meslektaşımızın özel durumları sebebiyle ifadelerinin alınması için Ankara Barosu’ndan avukat talep ediliyor. Ankara Barosu’nun sisteminde avukat ataması; şüpheli ya da sanık avukat ise CMK listesinden değil Avukat Hakları Merkezi sisteminden yapılıyor.

Bu şekilde iki bayan avukat meslektaşımız için de Avukat Hakları Merkezi’nden gönderilen avukatlar Emniyet’e gidiyor. Hamile olan meslektaşımız Av. Kübra Hanım, AHM üyesi avukatla ifadesini tamamlıyor.

Yeni doğum yapmış Av. Kamile Hanım’ın ifadesine başlandıktan 2 saat sonra ifadeye ara veriliyor. Kamile Hanım’ın ifadesine AHM tarafından görevlendirilen, kendisinin de daha önceden tanıdığı bir avukat meslektaşımızın katıldığını belirtelim. Bu sırada eşinin de arkadaşı olan bir başka avukat meslektaşımız özel müdafi olarak ifadeye katılıyor ve ifade yarım kaldığı yerden devam ediyor.

Bu sırada “Ben savcılıktan geliyorum” diyerek Emniyet’e Halit Volkan Demir (Sicil No: 29980) isimli bir avukat geliyor.

Ara verildiğinde olan oluyor ve Av. Kamile Hanım fikrini değiştirerek ifadeye ‘savcılıktan geldiğini açıkça beyan eden’ avukatla devam etmek istediğini söylüyor. İfadenin geri kalanına bu avukatla devam ediliyor.

Burada bir parantez açmak gerekiyor; Emniyet’te Av. Kamile Hanım’a ne oldu, ne söylendi ki bir avukata sahip çıkabilecek en önemli kurumdan; Avukat Hakları Merkezinden bir meslektaş ifadesine katılmışken şüpheli bir anda ‘savcılık tarafından gönderilen’ bir avukatı ifadeye kabul etmek durumunda kalıyor?

Ya da soruyu tersten soralım; ifade ‘savcılıktan geldiğini’ söyleyen bir avukat ile başladıktan sonra şüpheli, bir başka avukatla ifadeye devam etmek istediğini beyan etseydi bu talep yerine getirilir miydi?

Sanırım tüm bu hukuksuzluklar zincirini anlamak için zincirin ilk halkasını görmek yeterli olacaktır…

  • Bir de serzenişte bulunacağım. Onlarca meslektaşımız gözaltındaki ilk 24 saatlerini bitirdiler.
  • Kaç meslektaş ‘yakalama kararına’ hem usul hem de esas açısından itiraz etti?
  • Kaç meslektaş Emniyet’in kapısına gidip müvekkiliyle görüştürülmediğinde ‘avukat görüş yasağı’ konusunda tutanak tutmak için Avukat Hakları Merkezinden destek talep etti? (‘’Müvekkilimle görüşmek istiyorum’’ dedikten sonra ‘’görüşemezsin’’ cevabını alınca ‘’eyvallah’’ deyip geri dönmenin avukatlık olmadığını tartışmıyoruzdur sanırım?)
  • Kaç meslektaş ‘dosyada kısıtlama kararı var’ diyerek Sulh Ceza Hakimliğine itiraz etti?

Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi sabah saatlerinden gece yarısına kadar 18 saat boyunca işkence, kötü muamele ve usulsüz sorgu olmaması adına Emniyet önünde nöbetçi bir meslektaşı görevlendirmişken bu konuların hiçbirinde destek talep edilmemesi ise ayrı bir çelişkiyi beraberinde getiriyor.

Evet ben de biliyorum; bunların birçoğundan olumlu sonuç alabilmek epey zor. Fakat yaptığımız her bir hamle gözaltındaki meslektaşımızın güvenliği demek, gecenin bir yarısı gözaltındakileri mülakata götürmek isteyen polislerin sıra meslektaşlarımıza geldiğinde iki kez düşünmeleri demek.

50’ye yakın avukat meslektaşımız, 60 hukukçu halen gözaltında.

Ve biz avukatlar olarak gözaltı süresinin uzatılmasına dair kararı Sulh Ceza Hakimliğinin vereceğini biliyorken Ankara Emniyeti ilk günden meslektaşlarımızın 12 gün gözaltında kalacaklarını bize ‘illegal olarak tebliğ etti.

Ankara Barosunun 28.05.2019 tarihli ‘’Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Soruşturma Bürosundaki İşkence İddialarına Dair Rapor’’ ile de hatırlayacağımız üzere Ankara Emniyeti’nin bu konuda sicili oldukça kabarık.

İlk günden bu yazıyı kaleme alarak biraz dahi olsa farkındalık oluşturmak istedim ki; 12. günün sonunda ‘bazı şeyler’ için geç kalmış olmayalım…

Yazıyı Molière’in o meşhur sözleriyle noktalayalım:

“Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne hakime, hele ne iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar tarih boyu köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı!”

NOT: Olası bir işkence veya kötü muamele iddiasında Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi, ifade işlemleriyle ilgili ise Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi doğrudan müdahil olabilecektir.

Okumaya devam et

Popular