Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

“Ben o cezaevinde Koah oldum Kabakçıoğlu’nun ölmesi normal”

Karantina hücresinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun kaldığı cezaevinden çıkan bir tutsak Bold Medya’ya ulaştı. Cezaevinin sağlıksız koşullarını ve gardiyanların da içinde olduğu uyuşturucu trafiğini anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz plastik sandalye üzerinde cansız bedeni bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabaçıoğlu’nun (44) ölüm nedeni henüz otopsi raporu çıkmadığı için resmi olarak açıklanmadı. Astım, yüksek tansiyon ve şeker hastası Kabakçıoğlu ile aynı cezaevinde 3,5 yıl tutulan bir mahpusun verdiği bilgiye göre cezaevinin koşulları insan sağlığını, hayatını tehlikeye atıyor ve yaşama hakkını ihlal ediyor.

Yaklaşık 700 tutuklunun bulunduğu Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacalarında filtre olmadığı için tutukluların sağlığının bozulduğu belirtiliyor. Ayrıca aynı cezaevinde 9 ay öncesine kadar uyuşturucu ticareti yapıldığı öne sürüldü. Sinan adlı gardiyan cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı ve 4 ay hapis yattı.

Adının açıklanmasını istemeyen mahpus, şu çarpıcı bilgileri aktarıyor:

  • Kışın kömürle ısınan, yazın da sıcak su ihtiyacı için kalorifer kazanı yakılan Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacasında filtre sistemi olmadığı için tüm kurum ve is mahpusların kullandığı avluya yağıyor. Avluya çıkan bir insan baştan aşağı simsiyah oluyor. Dolayısıyla mahpuslar hem havalandırma hakkından mahrum ediliyor hem de sağlıkları bu durumdan olumsuz etkileniyor.
  • Koğuşların camları da aynı nedenlerle açılamıyor. Kapasitenin üstünde insanın yaşamaya çalıştığı koğuşlarda mecburen cam açıldığında ise başta solunum rahatsızlıkları olmak üzere mahpuslarda birçok hastalık ortaya çıkıyor.
  • Ayrıca Gümüşhane E Tipi Cezaevi sabıkalı bir hapishane. Sorunlu olduklarını düşündükleri mahpusları dövmek için oluşturulan ‘Yıkım Ekibi’nin başındaki Sinan adlı, eski bir boksör olan gardiyan, 21 Şubat 2020’de cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı. Bu olay yerel ve ulusal basına haber oldu. 4 ay hapis yatan Sinan adlı gardiyan ise daha sonra görevine iade edildi.

İşte cezaevinde KOAH hastası olan mahpusun anlattıkları…

Gümüşhane Cezaevi nasıl bir cezaeviydi, neler yaşadınız orada?

Her gün bir sorunla karşılaşıyorduk. Hangisini anlatalım… 35 yıllık bir cezaevidir. Kömür sistemiyle çalışıyor. Cezaevinin baca filtre sistemi yok. Kışın resmen üstten aşağıya kurum yağıyor. Sizi bahçeye çıkarsalar bile bahçeyi kullanma şansınız yok. Üstünüz simsiyah oluyor. Yazın da aynı sorun var. Sıcak su tesisatı kalorifer kazanına bağlı. Haftanın 4 günü koğuşlara sırayla sıcak su veriyorlar. Yine kurum yağıyor.

Havalandırma hakkınızdan da mahrum oluyorsunuz yani.

Yani hakkınızı öyle bir ihlal ediyorlar ki… Öyle bir hak ki bu, tarifini size yapamam. Hapiste yatan bir insan için o bahçe çok önemli. 8 metre bir duvar var. Başını kaldırdığın zaman gökyüzü. Üstten aşağı kurum yağarken senin o bahçeyi kullanma şansın yok. Kar yağıyor bahçeye. Karın üstü simsiyah.

Bu sorunu yönetime bildirmediniz mi?

Dile getirdik, şikayetçi olduk. Şunu söylüyorlar: Sistem eski, buraya baca takılmıyor. Baca takılması için yıkılması lazım. Biz burada bir tuğla bile değiştiremeyiz. İşlerine gelmeyince bütün suçu daha üst taraflara, bakanlığa kadar atıyorlar. Ne dilekçene cevap veren var, ne muhatap alan var. Cezaevindeki ilişkiler kanuna nizama göre değil, patron-çavuş ilişkisi gibi. Kafalarına göre yürütüyorlar her şeyi. Zaten Gümüşhane ve Sakarya cezaevi müdürleri insanlara zulüm etme konusunda biliniyorlar. 2017’de yaptıkları zulümler haber olmuştu.

Sağlık hizmetlerine ulaşma konusunda bir sıkıntı yaşadınız mı?

Ben hapisten KOAH hastası olup çıktım. Başkaları da aynı hastalığa yakalandı. Çünkü cam açık yatıyoruz. Küçücük koğuşta o kadar insan mecbursun açmaya. İnsanlar KOAH, ciğer hastası oluyor. Burası sağlık açısından bir insanın yaşaması için uygun değil. Kapatılması lazım.

Mustafa Kabakçıoğlu astım hastasıydı zaten. Hastalığı bu yüzden mi ilerledi acaba? Öksürüğü arttığı için karantina hücresine kapatılmıştı.

Muhtemelen öyle. Hastalığını tetiklemiştir. Ben KOAH olduğuma göre onun canından olması normaldir. Karantinaya aldıkları yer, tam o kalorifer kazanının bacasının olduğu yer. bacanın altı. Eğer samimi olsalar karantina odasını yönetimlerin de olduğu 1-2. bloğa yaparlar. Kalorifer kazanın bacasının olduğu yer koyuyorlar. Korona ciğer hastalığı, korona olan bir insan oraya konulur mu? Adamın nefes alması mümkün değil. Beşikdüzü Cezaevi yapılırken Gümüşhane’nin kapatılma kararı alınmıştı. Sonra vazgeçildi, tutuklu sayısı fazla olduğu için. Gümüşhane sürgün cezaevi olarak da biliniyor.

Gerçekten hasta bir insana yapılacak büyük bir haksızlık bu.

Bakın şimdi size bir adli mahkumun haklarından bahsedeceğim. Siyasi koğuşların üst katı hücreydi. Orada da müebbet verilen mahkumların cezalandırıldığı tek kişilik iki hücre vardı. O hücrelerin özelliği şu; televizyon hakkın yok. Gazete okuma, çay içme, ateş yakma hakkın yok. Sadece yemeğini yiyorsun. Bir de yanında sıvı, su alabilirsin. O hücrelere sürekli adli tutuklular gelirdi. Hücrenin büyüklüğü 10 metrekare. Ranzanın yerini betondan dökmüşler, adam yatağını getirip oraya koyuyor. Bir ranza büyüklüğünde de bu tarafta yer var. Oranın da yarısı tuvalet, yarısı da sandalye koyup oturabileceğin bir yer. Bu hücrenin iki katı büyüklüğünde de bir odayı da bize veriyorlar. Orada 8 kişi kalıyoruz, yeri geliyor 10 kişi oluyoruz, düşünebiliyor musunuz? Hücre cezası alan adam daha şanslı. Aynı metrekarede tek başına kalıyor.

O hücreye bir gün ölüm orucunda bir genç geldi. Adli suçlulardan biri. 3-4 aydır yemek yememişti. Bel kalınlığı inanın benim kolum kadar yoktu. O kadar zayıflamış, ipince kalmış. Tecavüz suçundan yatıyor, 2 kez ağırlaştırılmış müebbet almış. Psikolojisi de davranışlar da çok bozuktu. Bir gün revirde gördüm. İntihar ettim, beni kurtardılar, dedi. Nasıl intihar ettin diye sordum. Tıraş olduğumuz bıçaklar var ya onun iki jiletini yutmuş. Neden yutuyorsun, amacın ne? Jiletler bağırsakları kesiyor ve iç kanamadan ölüyorsunuz. Gardiyanlara da söylüyor iki jilet yuttuğunu.

İntihar ettiği için hastaneye götürüyorlar. Hastaneye gidince doktora ‘ben tedavi istemiyorum, bu jileti ameliyatla almanızı istemiyorum. Ben ölmek istiyorum, tedaviyi kabul etmiyorum’ diyor. Doktorlar o zaman kendisine ‘tamam biz sana serum bağlayalım, ağrı, sızı çekme’ diyorlar. Serumla uyutup ameliyat ediyor, jiletler çıkarılıyor. Devlet onun yaşama hakkını koruyor. Bakın adli bir mahkum, ağırlaştırılmış müebbet almış bir mahkumu devlet koruyabilmek için neler yapıyor. Olması gereken bu. Hastaneye götürüyor, zorla ameliyata alıyor, kabul etmediği halde ameliyat ediyorlar. Cemaat soruşturmasından girenlere de hastaneye gitmedi diye dilekçe yazdırıyorlar. Bu yalan anlıyor musunuz, yalan. Hem de kuyruklu bir yalan.

Nasıl yalan? Hastaneye gitmeyen tutuklulara dilekçe yazdırdıklarını söylüyorlar. Doğru değil mi bu?

Ben de yüksek tansiyon ve şeker hastasıyım. Cezaevine girdim 3-5 ay sonra, tam hatırlayamıyorum, geçmiş zaman, ikindi namazı vaktiydi. Ben gündüz uyumam. O gün beni bir uyku, bir rehavet bastı. Namazı kıldım, uyudum. Uykudan mide bulantısı ve baş dönmesiyle uyandım (ağlamaya başlıyor)… Mide bulantısıyla uyandım, arkadaşlara dedim ki, bana bir şey oluyor. Tansiyon ölçmek için gardiyanları çağırdılar. Haksızlık çoktu, haksızlığa karşı duramıyordum. Gardiyanların elinde bir tane elektronik tansiyon aleti var. Koğuşa girmiyorlar. Aşağıya indim, kapıda ölçtüler.

Neden koğuşa girmiyorlar?

Erdoğan’ın damadı bizim koğuşlara gardiyanların girmesini yasaklamıştı.

Berat Albayrak mı yasakladı? Cezaevleri onun yetki alanı değil ki. O nasıl yasaklayacak?

Bir gazetede okumuştum. Berat Albayrak’ın ‘bunların yanına gardiyanlar girmesin, bunlar tehlikeli insanlar’ mealinde açıklamaları olmuştu. Tabi bu tür açıklamalar emir telakki ediliyor. Adam kesen, öldüren, cani insanların koğuşuna gidiyorlar. Biz tıraş olmak için koğuşun kapısına çıkıyorduk. Neyse tansiyonumu ölçtüler, 16’ya 25 çıktı. Çok yüksek. 112’yi çağırdılar. Beni kapı altı denilen cezaevinin girişinde bir yer var, oraya götürdüler. Tansiyonumu orada da ölçtüler, seni hastaneye sevk etmemiz lazım dediler.

Hastanede tansiyonumu 15’e düşürdüler. Geri döndük cezaevine. Ben uyudum. Gece 03.00’e doğru yine tansiyonum yükseldi, yine hastaneye sevk ettiler. Aynı ekip geldi. Biz seni yatırsınlar dedik, niye geri gönderdiler dedi. Ben mahkum adamım, kimden hesap soracaksın. Hastaneyi aradı, bu adamı niye gönderdiniz, bu adam yüksek tansiyon hastası, beyin kanaması riski var, kalp krizi geçirebilir, dedi.

Hastaneye tekrar gittik. 7.30’da kardiyoloji doktorunu çağırdılar. Doktor da cumartesi sabahı olunca sinirlendi. Bir de tabi mahkum olunca insanların bakış açısı farklı oluyor. Psikolojin nasıl diye sordu doktor. Ben de sinirlendim orada. Doktor bey, sizi sabah evden buraya çağırdılar diye sinirlendiniz. Sabah 05.00’te polisler kapınızı açsa vatan haini, terörist diye getirip hapse atsalar sizin psikolojiniz nasıl olur dedim. Bunu psikolojiye sevk edin, psikolojisi bozuk dedi.

Neyse bir hap kullanıyordum, onu iki katına çıkardı doktor. Tekrar geri geldik. İlaçları içtim, düşürdüler tansiyonu. Pazar günü aynı olay bir daha tekerrür etti. Aynı olayları tekrar yaşıyoruz. 112 yine geldi. Seni hastaneye sevk edelim dedi. Ben hastaneye gitmek istemiyorum. Gittiğimiz yerde bize it muamelesi yapıyorlar, insan muamelesi görmüyoruz ki…

Yani mahpusların hastaneye gitmek istemem sebeplerinden bizi de doktorların, görevlilerin size karşı olan tavırları mı?

Yani bu adam buraya gelmiş, yatıralım, bakalım diye bir şey yok. Mahkumları ikiye ayırdılar. Adli suçlulara inanın ki her türlü hakkı veriyorlar. Cemaatten yargılananlara cüzzamlı, vebalı muamelesi yapıyorlar. Biri televizyona çıkıp bunların hepsi terörist diyor, ertesi gün memleketin hepsi sana tavır alıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Nasıl sorgulamaz insan. Ne kadar adi bir toplummuş.

Neyse nöbetçi gardiyanlar geldiler, madem hastaneye gitmiyorsun ‘kendi arzum ve rızamla hastaneye gitmek istemiyorum’ diye dilekçe yazacaksın, dedi. Bu kadar basit mi diye cevap verdim. Kendilerini kurtarmak için, işlerine gelen yerde melaike, işlerine gelmeyen yerde azrail kesiliyorlardı. Benim moralim bozuk, canım sıkkın, hastaneye gitmek istemiyorum ve ben hastayım. Tansiyonum çıksa beyin kanaması, kalp krizi geçirsem, ölsem bu dilekçe sizi kurtaracak mı? Yazıklar olsun, verin imzalayayım dedi. Bu görevde olan insanlardan ahirette hesabını soracağım.

Cezaevinde başka kötü bir muameleyle karşılaştınız mı? Dövme, işkence gibi.

Cezaevinde Sinan adlı gardiyan vardı. Sinan cezaevinin Rambo’su. Belinde bir cop ve 5-6 kişilik bir ekibi var. Onlara ‘Yıkım ekibi’ diyorlar. Yıkım ekibi demek, taşkınlık yapan tutukluları döven ekip demek. Adli mahkumların git-gelleri çok oluyor. Bir anda isyan ediyor, bağırıyor, çağırıyor, ufak bir şeyden kavga çıkarıyor. Kapıları kırıyorlar. Robocop elbiseleri de var. Bazen onu da giyiyorlar. İçeriye dalar, kriz geçiren mahkumu yatırır, döverler. Sonra da ters kelepçe yapıp beyaz odaya atıyorlar. Her tarafı plastik kaplıdır bu odanın. Kafasını duvara vurup kendine zarar vermesin diye. Sinan bu ekibin başında. Aynı zamanda boksör. Güçlü kuvvetli, iri yapılı biri.

Size bir şey yaptı mı ya da kimseyi dövdüğüne şahit oldunuz mu?

Başka koğuşta kalan bir teğmeni dövdüğünü duydum. Teğmen tabi ki çok bozulmuş bu olaya. O zaman ki başsavcı Bozan Çevik idi. Şimdi Gaziantep savcısı. Bu olayı kapattı. Bakın bir başsavcı, bir gardiyanın ‘Ben buranın Allah’ıyım, kitabıyım, müdürüyüm’ diyen bir adamı kolluyor. Başsavcı ben senin arkandayım demese bu adam kimseyi dövemez. Başka vukuatları da var Sinan’ın.

Ne gibi vukuatları?

Cezaevine uyuşturucu sokuyordu.

Siz nereden biliyorsunuz uyuşturucu getirdiğini?

Bir gün hücreye bir genç geldi. Uyuşturucu satmaktan tutuklanmış ve 25 sene ceza almış. İran’dan getiriyor uyuşturucuyu. Ben herkesin hikayesini dinliyordum. Adliyede paranın, rüşvet çarkının nasıl döndüğünü vs. de anlatıyor. Sinan’ın uyuşturucu sattığını ondan öğrendim. Sinan uyuşturucuyu dışarıdan alıyor, kantine getiriyor. Kantinde Trabzonlu bir gardiyan vardı. Bir de Diyarbakırlı bir mahkum vardı, kantin hizmetlerinde çalışan. Parası olmayan mahkumları hizmet işlerinde kullanıyorlardı, ayda 300 TL maaşla. Sinan Trabzonlu gardiyana uyuşturucuyu teslim ediyor, üzerinde taşımamak için. O da Diyarbakırlıya veriyor, Diyarbakırlı Sinan’ın getirdiği uyuşturucuyu kim istiyorsa onun haftalık siparişlerinin içine koyuyor. Mesela çayın içine.

Sinan şu an nerede? Hala o cezaevinde mi?

Hayır olay ortaya çıktı. Sinan 21 Şubat 2016’da tutuklandı. CNN’de haberleri çıktı. Haberi görünce dedim ki, ilahi adalet. Fakat işi biliyor. Sinan bu işi oradaki müdürlerle beraber yapıyor. Arkasını sağlama alan bir adam. Tutuklandıktan sonra Gümüşhane’de görev yaptığı için Giresun Cezaevine gönderiyorlar. Orada 4 ay yattı. Dört ay sonra hakkındaki suçlamalar, deliller yetersiz deyip serbest bıraktılar ve daha sonra da görevine iade edildi. Şu anda Giresun Cezaevinde çalışıyor.

Nasıl iade edildi görevine?

Suizan etmek istemiyorum ama burada da şunu düşünmeden edemiyorsunuz. Bu işin içinde baştakiler olmasa Sinan’ı cezaevinde bırakırlar. Acımasızdılar. İlla ki ortakları var. Başları yanmasın, isimleri ortaya çıkmasın diye göreve iade ettiler. Göreve iade edilmesi bunun ispatıdır.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye

BOLD ÖZEL

Tutuklu gazeteci Harun Çümen: “Koğuşta 25 fare öldürdük çıldırmak üzereyiz”

Mart 2018’den bu yana Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevinde tutuklu olan Harun Çümen yaşadıkları koğuşta farelerin cirit attığını, kendilerine adeta zulmedildiğini ve çıldırma noktasına geldiklerini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

33 aydır Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan gazeteci Harun Çümen, cezaevinin insanlık dışı şartlarını ve maruz kaldıkları uygulamaları tahliye olan bir arkadaşının aracılığıyla HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na iletti.

Mektubunu Gergerlioğlu’na nasıl ulaştırdığını ‘özel bir notla’ açıklayan Harun Çümen’in anlattıkları çok korkunç. Tıkanan lağım boruları, koğuşlarda cirit atan, yastıkların içine giren fareler, fareleri görüp dalga geçen gardiyanlar, 45 kişilik koğuşta kış soğuğunda yerde yatan insanlar, salgın olduğu halde sağlanmayan hijyen şartları… Cezaevindeki hak ihlallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren Harun Çümen’in mektubunun tamamını yayınlıyoruz.

“Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu

Size Kepsut ilçesindeki Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazıyorum. İsmim Harun Reşit Çümen. 33 aydır tutukluyum, hükümözlüyüm. FETÖ davasından 7 yıl 6 ay ceza aldım, dosyam Yargıtay’da bekliyor. Gazeteciyim, Zaman Gazetesi’nde editörlük, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptım.

“45 KİŞİYİZ, NEFES ALAMIYORUZ”

Cezaevinde bizlere adeta zulmediyor. 206 metrekarelik bir alanda 45 kişiyiz. 12 metrekarelik, evlerdeki çocuk odasından bile küçük odalarda 7 kişi kalıyoruz. 3 kişi yerde yatıyor. Gece yatak koyduğumuzda adım atacak yer yok! WC için kalktığımızda yatakların üzerine basmadan geçemiyoruz. Nefes alamıyoruz, havasızlıktan ölmemek için kışın bu soğuk günlerde bile pencereleri hiç kapatmıyoruz. Bugünlerde gece hava sıcaklığı sıfıra doğru indi, 2 derece oluyor. Kışın eksi sıcaklıklarda bile pencere açık uyumak zorunda kalıyoruz!

“WC’LER TIKANIYOR”

Tıka basa dolu koğuşlarda insanlık dışı muameleye maruz bırakıldık. 2 WC var, günün her saatinde tuvalet sırası bekliyoruz. Oysa şu an 1-2 kişinin yaşadığı evlerde 2-3 WC bulunabiliyor. Sadece 2 banyomuz var duş için. Sıcak su verilmiyor, çok yetersiz. 2-3 gün sadece 3’er saat sıcak su veriliyor. 45 kişi nasıl duş alsın? 1 kişi 7-8 dakika içinde duş almak zorunda kalıyor. Kanalizasyon sistemi, lağım boruları sürekli tıkanıyor. WC’ler tıkanıyor, çok affedersiniz ortalığı bok götürüyor adeta.

“REZALETİ KAMUOYU BİR GÖRSE!”

Neredeyse 2-3 haftada bir bu manzara yaşanıyor. Ahh! Keşke bir görseniz! Rezaleti bir görebilse kamuoyu, yetkililer! İnanamazsınız! Sürekli su kesintileri yaşanıyor. Hijyen problemi had safhada! Yöneticiler, memurlar o kadar ilgisiz ki! Hiç umursamıyorlar. Çünkü yaşananlardan kimsenin haberi yok! O rahatlıkla sorunlar artık rutin haline gelmiş, hiç çözüm yok ve gittikçe artıyor sorunlar. Denetim de sıfır, hiç yok.

“CEZAEVİ YÖNETİMİNİN ZULMÜ ALTINDAYIZ”

4+1 veya dubleks bir ev büyüklüğündeki bir alanda kucak kucağa, sıkış tıkış yaşamaya mahkûm bırakılırken yan koğuşumuz C-6 bomboş. Pencerelerden görüyoruz, odada 1-2 kişi kalıyorlar, ranzalar boş. O koğuştakiler hırsızlık, yaralama, uyuşturucu gibi adi suçlar dediğimiz tutuklu ve hükümlüler. Cezaevi yönetiminin büyük zulmü altındayız. Bir tarafta koğuş boş, ranzalar boş; diğer tarafta bizim C-7 koğuşu ve diğer 10’dan fazla FETÖ koğuşu ağzına kadar dolu, 40 kişinin altında mevcut yok, 15-20 kişi yerde yatıyor.

Ölüme terk edilmiş vaziyetteyiz. Son derece haksızlık, eşitsizlik, insanlık dışı muameleye, zulme uğruyoruz. Ahh! Keşke bir görseniz… O kadar çok isterdim ki! Şok olursunuz, donakalırsınız. N’olursunuz? Allah rızası için çığlığımızı duyun, sesimize kulak verin! Çıldırmak üzereyiz… Lanet olsun, bize bunu yaşatanlara!..

“BİR FAREYİ YAKALAYAMIYORSUNUZ DİYE DALGA GEÇİYORLAR”

İki buçuk aydır koğuşta fareler cirit atıyor, tam 25 fare öldürdük kendi imkânlarımızla! Yerde yatan insanların yataklarına, yastıklarına giriyor; kafa, yüz, kollarının üzerinde geziniyorlar. Dolapların içinden adeta fare fışkırıyor, yiyeceklere saldırıyorlar. Defalarca yetkililere, memurlara, başgardiyanlara söyledik, müdürlüğe dilekçeler yazdık. Hiçbir netice yok, umurlarında değil! Çözüm bir yana, dalga geçip, “Bu kadar insansınız, bir fareyi yakalayamıyor musunuz?”, “Besleyin, niye öldürüyorsunuz ki, acımıyor musunuz?”, “25 fare az, sizden daha fazla yakalayıp öldüren koğuşlar var.” şeklinde cevaplar veriyorlar.

Adalet Bakanlığı’na, tüm yetkililere sesleniyorum; gelin görün halimizi! Fareleri, tıkanan WC’leri, lağımları… Koğuşlara ATM cihazı konulacakmış, görüntülü telefon görüşmesi yaptırılacakmış, sayım parmak iziyle alınacakmış vs. vs. haberleri yaptırıldı basına. Önce çektiğimiz şu rezalete bir çözüm bulsunlar! Daha başka o kadar çok sorun var ki!.. Hepsini yazsam sayfalar yetmez! Vallahi de, billahi de! 50 tane, 100 tane sorun sıralanır.

“TAM BİR İŞKENCE!”

Pandemi/koronavirüs süreci en çok bizi, tutuklu ve hükümlüleri, cezaevindekileri vurdu. Hapis içinde hapis yaşıyoruz. 8 aydır çocuklarımızı, eşlerimizi, ana-babamızı göremiyor, dokunamıyor, öpemiyoruz. 8 aydır açık görüş yok! Haziran ve temmuzda sadece birer kez kapalı görüş oldu, sadece 1 kişi gelebildi. 4 aydır da ayda 2’şer kapalı görüşü sadece 2 kişiyle yapabiliyoruz. Eşim, 4 çocuğum, anne ve babam var, 7 kişiler. Çoğu insanın ortalama bu kadar yakını var, kardeşleri, kayınvalide-kayınpederleri olanlar var. Uzak şehirlerden geliyor ailelerimiz, 2 kişi görüşebiliyor, kalan çocuklar veya eşler dışarda bekliyor. Tam bir işkence, zulüm! Çocuklar, eşler, analar-babalar ağlıyor!

Görüşler virüs öncesi 45 dakikaydı, virüs süresinde de aynı. Sayın Adalet Bakanı, “Hak kaybı olmayacak, yapılamayan görüşler telafi edilecek.” dedi. 8 aydır onlarca görüş iptal oldu, yaptırılan az sayıdaki görüş de yine 45 dakika! Ne zaman telafi edilecek, 1 saat-1,5 saat görüş niye yaptırılmıyor?

“İNSANLAR HASTA, İLAÇ KULLANIYORLAR”

Koğuşumuzda 2 arkadaşın eşleri de burada cezaevinde! Kadınlar koğuşu var bir tane, 30’dan fazla kadın kalıyor. Çoğunun eşleri de burada. Pandemi öncesi iç görüş vardı; görüş yapabiliyorlardı. 8 aydır yaptırılamıyor! Bilal Çoban ve Mustafa Zeybek, eşleri Mukaddes Çoban ve Dicle Zeybek’i 8 aydır göremiyor, seslerini bile duyamıyorlar! Tam bir dram, büyük trajedi! Telefonla dahi görüştürmüyorlar! Büyük bir zulüm! Arşı titretecek boyutlara ulaştı artık! İnsanlar hasta oldu, psikolojileri bozuldu, ilaç kullanıyorlar! Lütfen! Allah rızası için bu çığlığa bir ses verin, n’olur!!!

“BAŞINIZIN ÇARESİNE BAKIN DİYORLAR”

Sağlık büyük problem burada! Doktora, revire çıkmak zaten problemliydi, haftalarca çıkamadığımız oldu, hastalıktan kırıldık. Şimdi sağlık hizmeti alabilmek imkânsız hale geldi! Açık açık söylüyorlar; “Ölüm riski dışında” her şikâyet geri çevriliyor. Kronik şeker, tansiyon, kalp rahatsızlığı olanlar bile 8 aydır doktor-hastane yüzü görmüyor. “Başınızın çaresine bakın” diyorlar. Birçok hastalığı inleye inleye atlatıyor insanlar. İnsanlık dışı görüntüler, ahh bir görseniz! Son derece korkunç, çok vahim durumlar yaşanıyor, sesimizi duyan yok! Çözümsüzlük sıradanlaşmış vaziyette… Umursayan yok…

“YEMEKLERİ YİYEMEDEN DÖKÜYORUZ”

Yemekler çok kötü. Çoğunu hiç yemeden çöpe döküyoruz. Örneğin bugün (15 Kasım Pazar) hem öğlen hem akşam yemeğinin neredeyse tamamı çöpe gitti. Mantı ve tarhana çorbası geldi öğleyin, son derece kötü! Keşke bir görseniz! Masterchef jürisi görse, vallahi de billahi de sopayla döver yapanları! Her hafta, 2-3 günde bir hep aynı yemekler! Ispanak, türlü, erişte, makarna gibi yiyecekler hiç yenmiyor. Kuru fasulye, nohut, pilav yemekten artık bıktık! Genelde kantinden aldıklarımızla besleniyoruz. Yoksa aç kalırız!

Kahvaltılık ise tam bir skandal! Tek çeşit geliyor. Sadece zeytin ya da peynir (o da bir-iki haftada bir), çoğu zaman mini paketlerde reçel, fındık kreması türü şeyler veriliyor. Onlarla da karın doyurmak imkânsız. En çok parayı kahvaltı malzemesine harcıyoruz, tabii maddi durumu iyi olmayanlar da var, çok yazık oluyor!.. Yardımcı olmaya çalışsak da bir hafta, bir ay olabiliyor. 3-4 yıldır burada olanlar çoğunlukta.

“MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR”

Büyük bir hijyen, sosyal mesafe, izolasyon sorunumuz var. Grip-nezle anında yayılıyor, bulaşıyor. Bir kişi hasta olunca koğuşun yarısı 20-25 kişi hastalanıyor. Allah korusun, virüs bulaştığında hiç kurtuluşumuz yok! Maske-eldiven verilmiyor, kan temizleyici veriliyor 8 aydır, o da aylık veriliyor, bir haftada bitiyor. Yine kendimiz kantinden parayla alıyoruz. Kolonya, dezenfektan kantinde satılsa alacağız, onu bile getirmiyorlar. Daha birçok, son derece basit ihtiyacımızdan mahrumuz. Örneğin, plastik sehpa verilmiyor aylardır. Koğuşun yarısı açıköğretimde okuyor, ders çalışıyor. Ama sehpa verilmiyor. Çok acil, elzem ihtiyaç giderilmiyor. Odalardaki TV’lerimizi bile koyacak sehpa yok, sandalye üzerine koyuyoruz. 45 kişinin çamaşırlarını asacak çamaşır ipi bile verilmiyor biliyor musunuz? Çok ilkel şekilde kurutuyoruz çamaşırları, yatakların üzerinde, ranza demirinde vs…

Daha o kadar çok sıkıntımız var ki; şimdilik bu kadarla yetinelim. Başta 45 kişilik kalabalık koğuş ve fare sorunumuz olmak üzere dertlerimize ilgi gösterebileceğinizi umuyor, şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Çığlığımızı duyurursanız çok sevinir, duacınız oluruz.

Bu vesileyle çalışmalarınızda başarılar diler, hürmetlerimizi sunarız. Selam ve sevgiyle…”

4 Mart 2018’de İstanbul’da gözaltına alınan ve daha sonra Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevine gönderilen Harun Çümen, Zaman gazetesinde çalıştığı ve Bank Asya hesabı bulunduğu için 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çümen’i gözaltına alan polisler “21 sene Zaman’da çalışmışsın işin zor”. demişti.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un ayırdığı öğretmen çift: Biri mezarda biri gurbette

15 Temmuz’un simge isimlerinden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi ve aynı zamanda öğretmen olan Tülay Açıkkollu, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü eşinden ve işinden ayrı geçirdi. Tülay öğretmen, “Öğretmenler günü büyük bir acı gibi içime oturuyor” diyor.

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz yaklaşık 60 bin öğretmeni işinden etti. Onlardan biri de Tülay Açıkkollu’ydu. Ancak Tülay öğretmenin acısı işini kaybetmekten çok daha büyük oldu. Çünkü 23 Temmuz’da gözaltına alınan öğretmen eşi Gökhan Açıkkollu, 13 gün boyunca gördüğü ağır işkenceler sonrası 5 Ağustos’ta hayata veda etti.

“EŞİMİN DOSYASINA BAKAN SAVCI BENİ DE GÖZALTINA ALDIRDI”

Gökhan öğretmene vefatından 1.5 yıl sonra görevine dönme izni çıktı. Bu trajik kararı kamuoyuna açıkladığı için 24 Şubat 2017’de gözaltına alındığını açıklayan Tülay öğretmen “O haberlerden sonra masum birinin kendini devlet tarafından, kendini devlet adamı olarak sayan birileri tarafından öldürülmesi gündeme gelince çok tepki topladı. Sonrasında eşimin dosyasına bakan savcı bu sefer beni gözaltına aldırdı” dedi.

ACISI 24 KASIM’DA KATLANDI

Cezaevine girme ihtimali doğunca, babalarını kaybeden 2 çocuğunu bir de annesiz bırakmak istemeyen Tülay öğretmen yurt dışına çıkma kararı aldı. Şimdilerde gurbetin yanı sıra vefat eden eşini de bırakıp yurt dışına çıkmanın acısını yaşıyor. Ancak 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde acısı daha da bir çoğalıyor.

Bold Medya’ya konuşan Tülay öğretmen “Eğer Türkiye’de olsaydım kesinlikle eşimin mezarına giderdim. Sadece 24 Kasım’da değil, herhalde her gün ziyaret ederdim mezarını. Şu an sanki garip kalmış gibi orada. Tanıdık tanımadık insanlar gidiyor ziyaret etmeye ama biz uzakta kaldık. Ancak dualarımızı okuduğumuz Kur’an’ları hediye edebiliyoruz” ifadelerini kullandı.

ÖĞRENCİLERİN CIVILTILARI BENİ ÇOK AĞLATTI

Aradan yıllar geçmesine rağmen mesleğini ve öğrencilerini unutamadığını ağlayarak anlatan Tülay Açıkkollu, “Okulun yanından geçmek istemiyordum ama işlerim için mecburen geçiyordum. Çocuk sesleri cıvıltıları o caddeden geçerken beni çok ağlatmıştır. Okulun önünden geçerken karşılaşıyordum öğrencilerimle. O zil sesi eskiden çok heyecanlandırırken beni, ‘okula gideyim, dersimi anlatayım, çocuklarla birlikte olayım’ heyecanı yaşatırken şimdi büyük bir acı gibi oturuyor insanın içine” dedi.

VATANINA KÜSMEDİ

Tülay öğretmen ülkesinde maruz bırakıldığı muameleye kırgın olduğunu “24 kasımda içimde bir sızı hissediyorum. Mesleğimizden 1 günde ihraç edildik. Yıllarca takdirnameler almış öğretmenler olarak, öğrencileriyle özdeşleşmiş öğretmenler olarak, öğrencileri kendi evladı olarak gören öğretmenler olarak bir gecede darbeci, terörist ilan edildik. Bir gecede mesleğimizden uzaklaştırıldık” ifadeleriyle anlattı. Bu kırgınlığına rağmen öğretmenlik ideallerinden vazgeçmeyen Tülay Açıkkollu, şöyle devam etti:

“Çocuklarımıza daha güzel bir gelecek bırakabilmek için belki, onların da önceliklerini daha iyi belirleyebilmeleri için onlara çok daha iyi anlatabilmemiz lazım bu dönem yaşanmış olanları. Yine vatanımıza toprağımıza küstürmeden vatan millet düşmanı yapmadan bu çerçeveyi onlara güzel çizmek gerekiyor. Bu günün vazifesi bu diye düşünüyorum.”

ÖĞRENCİLERİNİN MEKTUPLARINI HALA SAKLIYOR

Tülay öğretmen her ne kadar üzgün ve kırgın olsa da geçmiş 24 Kasım’ları unutamadığını anlattı. “Öğrencilerin getirdiği bir çiçek kendi yaptıkları bir resim, yazdıkları bir mektup çok mutlu ediyordu bizi. Zaten maddi bir beklentimiz de olamazdı öğrencilerimizden. Ben öğrencilerimin bana yazdığı sevgi dolu mektupları hala saklıyorum” diye konuştu. Tülay Açıkkollu, eşi Gökhan Açıkkollu’ya öğrencilerinin verdiği hediyeleri hala saklamaya çalıştığını belirtti.

Gökhan öğretmenin tercihi ise çiçekti. Tülay öğretmen, eşinin Öğretmenler Günü ve Anneler Gününde kendine çiçek hediye ettiğini söyledi.

Okumaya devam et

Popular