Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

NATO 2030: Yeni bir dönem için birleşmek ve Türkiye’nin izolasyonu

NATO, yeni dönemde etkili bir küresel güvenlik ve iş birliği örgütü olmayı hedefliyor. Türkiye tarafından veto edilen AB-NATO askeri iş birliği konusu, Almanya ve Fransa’nın istediği şekilde NATO’nun gündemine gelecek.

FATİH YURTSEVER | ANALİZ

NATO’nun siyasi askeri faaliyetlerine yön veren ‘Stratejik Konsept‘ 2010 yılında hazırlandı. Çin’in yükselişi, Rusya’nın askeri gücünü geliştirmesi, saldırgan tutum takınması ve kritik teknolojiler konusunda yaşanan süratli ilerlemeler, güvenlik ortamını ve tehdit algısını değiştirdi.

Özellikle de Kovid-19 ile mücadele adı altında, baskıcı rejimlerin, vatandaşlarının her faaliyetini gözlem altına almalarına imkân veren dijital teknolojilerin yaygınlaşması, demokrasiler için tehlike çanlarının çalmasına neden oldu.

‘ÖNCE AMERİKA’ ANLAYIŞI

AB’nin askeri gücünün olmayışı ve ekonomik çıkarlarını merkeze alan tavrı, baskıcı rejimleri ve otoriter liderleri cesaretlendirdi. Bu dönemde ABD’nin içe kapanması, Çin ile mücadeleye odaklanması ve ‘Önce Amerika’ anlayışı uluslararası sistem açısından küresel liderlikte boşluklar yaşanmasına neden oldu. İngiltere’nin AB’den ayrılışı, Almanya’nın AB’yi ekonomik olarak kontrol altına alması ve Fransa’nın siyasi olarak AB liderliği için kendisini aday görmesi, tartışmaları alevlendirdi.

Bir NATO ülkesi olarak Türkiye’nin Rusya’dan S-400 silah sistemi satın alması, NATO içerisinde rahatsızlığa neden oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un yaşananları veciz şekilde özetleyen “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” ifadesi, değişen güvenlik ortamının ihtiyaçları doğrultusunda NATO’nun dönüşümü için düğmeye basılmasına neden oldu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg tarafından görevlendirilen eski Almanya Savunma Bakanı Thomas de Maiziere ve eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wess Mitchell eş başkanlığındaki bağımsız grup, NATO’nun nasıl daha güçlü hale gelebileceği hakkında bir doküman hazırladı. Söz konusu çalışma “NATO 2030: Yeni Bir Dönem İçin Birleşmek” adıyla 1-2 Aralık tarihlerinde yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda üye ülkeler ile paylaşıldı.

Buna göre:

  • NATO, sistematik rekabetin geri döndüğü, Çin’in yükselişe geçtiği, Rusya’nın saldırganlaştığı, gelişen ve ezber bozan teknolojilerin her şeyi dönüştürdüğü stratejik ortama uyum sağlamalı. 2010 Stratejik Konsepti güncellenmeli. Rusya’nın tehditlerine ve düşmanca eylemlerine siyasi olarak bütün halinde, kararlı ve tutarlı bir şekilde yanıt verilmeli. Çin kaynaklı güvenlik sorunlarına çok daha fazla zaman, siyasi kaynak ve eylem ayrılmalı.
  • Siyasi uyum ve birliği sürdürmek, tüm müttefikler açısından kesin öncelik olmalı. Atlantik’in her iki yakasındaki müttefikler, Avrupa-Atlantik bölgesinin savunmasında temel kurum olarak NATO’ya olan bağlılıklarını yeniden teyit etmeli. NATO ve AB, güven ve karşılıklı anlayış temelinde yakın iş birliği içinde bulunmalı. NATO, stratejik çıkarlarını geliştirmek için küresel bir taslak oluşturmalı. Mevcut talebe dayalı yaklaşımdan, çıkar odaklı bir yaklaşıma geçmeli ve faaliyetler için daha istikrarlı ve öngörülebilir kaynak akışı sağlamayı düşünmeli.
  • NATO, oybirliğine dayalı kararların uygulanmasını sürdürmeli, bununla birlikte ve karara dayalı devam eden çalışmalarda, oybirliği ilkesinin hafifletilmesine ilişkin tedbirler almalı. Personel ve belirli bütçe konularında anlamlı kararlar alabilmek için Genel Sekreterin yetkilerini artırmayı düşünmeli.
AB-NATO ASKERİ İŞ BİRLİĞİ

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere NATO, yeni dönemde etkili bir küresel güvenlik ve iş birliği örgütü olmayı hedefliyor. ABD’nin Trump döneminde çok da başarılı olamadığı Çin ile mücadele için, AB ülkelerinin desteğine ihtiyaç duyacak olması, AB’nin küresel rolünün artmasını isteyen Almanya ve Fransa’nın elini kuvvetlendiriyor. Dokümanda da açıkça ifade edildiği gibi, daha önce Türkiye tarafından veto edilen AB-NATO askeri iş birliği konusu, Almanya ve Fransa’nın istediği şekilde NATO’nun gündemine gelecek. AB, ihtiyaç olması durumunda NATO’nun askeri yeteneklerini kullanabilecek. Türkiye’nin gelecekte bu tür kararları veto etmesinin önüne geçilebilmesi için de karar alma süreçleri revize edilecek.

Söz konusu plana Almanya ve Fransa tam destek veriyor. Ancak ironik bir şekilde “Yeni Bir Dönem için Birleşmek” temalı bir dokümanın açıklandığı NATO toplantısına, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo arasında yaşanan tartışmalar damgasını vurdu. Her iki bakan karşılıklı olarak birbirlerini suçladı.

Türkiye 1952 yılından beri güvenliğini NATO üzerinden sağlamasına rağmen, S-400 tedariki, Libya’ya silah gönderilmesi, Suriye ve Doğu Akdeniz konularında, her geçen gün NATO ile arasındaki mesafeyi açan politikalar izliyor. NATO Türkiye için Batı’ya açılan kapı olmasına rağmen, doğrudan çatışma içerisine girilmesini anlamak mümkün değil. Kararlar NATO’da oybirliğiyle alındığı için Türkiye hak ve menfaatlerine aykırı durumları veto etme hakkına sahip. Bugün çok övündüğümüz milli gemi, milli tank, silahlı insansız hava araçlarının üretilmesi gibi konularda sağlanan ilerlemede, NATO’dan elde edilen bilgi ve transfer edilen teknolojik alt yapının katkısı azımsanamayacak kadar büyük.

TÜRKİYE’NİN MAFYATİK REJİMİ

Dünyanın içerisine girdiği dönüşüm, NATO gibi ittifak sistemlerinin önemini artırırken ülkelerin güvenlik ihtiyaçlarını daha kırılgan hale getiriyor. NATO yeni dönem için birleşmek temasıyla bir araya gelirken Türkiye’nin içeride mafyatik rejiminin günlük hevesleri uğruna izlediği politikalar nedeniyle NATO’dan dışlanması, yakın vadede telafisi imkânsız zararlara neden olacak. Zira, Atlantik her iki yakasının yeniden bir araya gelebilmesi için AB, ABD’den somut adımlar atmasını isteyecek. Bunun da ilk yansıması otoriter rejimlerin ile kurulan ilişkilerin gözden geçirilmesi şeklinde olacak.

Eski Özel Kuvvetler mensubu Nuri Gökhan Bozkır tarafından Ukrayna medyasına verilen röportaj ve paylaşılan görüntüler ile Suriye’deki terörist gruplara gönderilen silahların deşifre edilmesi, Türkiye’ye verilen gözdağının ilk işareti olarak değerlendirebilir. Zira, bizzat Erdoğan tarafından basın toplantısında ismi açıkça zikredilerek iadesi talep edilen Nuri Gökhan Bozkır’ın, iyi ilişkilere rağmen iade edilememesi ve üstelik konuşmaya devam etmesi, ancak Ukrayna üzerindeki ABD ve Almanya etkisi ile açıklanabilir. Maalesef Türkiye bir çıkmazın içerisinde. Erdoğan ve koalisyon ortakları hukuka dönüp Batı sistemi ile entegre olmaları gerektiğini bilmelerine rağmen, bunun bedeli yargılanmak olduğu için direniyorlar. Türkiye’nin izole edilmesi karşılığında da sadece ömürlerini kısa bir süre uzatıyorlar.

Analiz

Erdoğan, Hulusi Akar’a ihtiyacı kalmayacak bir zemin oluşturuyor

Ana Muhalefet Partisi Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun salı günü Meclis Grup Toplantısında yaptığı konuşma Türkiye’de siyasetin yakın vadede öncelikli gündeminin ekonomi ve zorlu hayat şartlarının neden olacağı sosyal kırılmalar olacağını ortaya koyuyor. Aslında bu değerlendirme sadece Türkiye için değil, dünya geneli için de geçerli olan bir durum.

FATİH YUNTSEVER | BOLD ANALİZ

Çin hariç birçok ülke 2020 yılında ekonomik daralma ve küçülme yaşadı. Ülkeler için 2021 yılı gündeminin ekonomik büyüme ivmesini yeniden yakalamak amacı etrafında şekilleneceği söyleyebilir.

Bu nedenle birçok ülke içine kapanırken jeopolitik gündemlerin yerini ekonomik çıkarların öne çıkacağı ilişkiler alacak. Türkiye açısından revizyonist temelli jeopolitik maceranın sonuna geldiğini söyleyebiliriz. Le Figaro gazetesinde yayımlanan analize göre de Erdoğan’ın son günlerde AB yönelik sıcak mesajlarının altında “Felakete uğrayan ekonomi ve azalan halk desteği karşısında müttefik arayışı” düşüncesi yatıyor.

Ancak Erdoğan’ın önündeki en büyük açmaz S-400 konusu. Türkiye S-400 alımıyla F-35 projesinden çıkarıldığı gibi, Kongreden geçen yasa doğrultusunda yaptırımlara tabi tutulacak. ABD cenahından yapılan açıklamalar çok net bir şekilde S-400’ler Türkiye topraklarından çıkarılmadığı sürece yaptırımların uygulanacağını ve zamanla da dozajının artacağını gösteriyor. Başlangıçta Erdoğan cenahına hâkim olan biz bize yeteriz düşüncesi ABD iç politikasında yaşanan sıra dışı gelişmelerle yerini karamsarlığa bıraktı. Saray’ın Biden yönetimi ile temas kurma taleplerine olumsuz yanıtlar verildi.

GERİ ADIM ATMAYA NİYETLERİ YOK

ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield 8 Ocak’ta İstanbul’da yapılan Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Yönetim Kurulu toplantısına katıldı. Daha önce de TAİK Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ yeni dönemde ekonomik ilişkileri geliştirmek ticaret hacmini artırmak için yapılabilecekler konusunda Joe Biden’a mektup yazmıştı. Her ne kadar iş dünyası bu tarz girişimlerle iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin yaptırımlardan etkilenmemesini hedeflese de toplantı sonrası yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla ABD tarafı yaptırımlar konusunda gayet ciddi ve geri adım atmaya hiç niyetleri yok.

Türkiye’yi yakından takip eden herkesin üzerinde mutabık kaldığı üzere, Erdoğan 28 Şubat rejiminin neden olduğu çarpık ekonomik düzen nedeniyle toplumda yaşanan ümitsizliğe çare olabileceği konusunda halkı ikna ettiği için iktidara geldi. Erdoğan’ı hem derin devlet nezdinde hem de dışarıda güçlü kılan ana neden arkasındaki halk desteği ve alternatiflerini oyun dışına çıkarma konusundaki siyasi mahareti diyebiliriz. Bugüne kadar Erdoğan’ın bir siyasi alternatifinin olmaması ve Türkiye’nin yaşayacağı bir siyasi çalkantı sonucunda ortaya çıkacak faturanın özellik de AB’ye pahalı gelmesi rejim politikalarına somut tepkiler verilmesini engelledi.

Tüm dünyada ekonominin ilişkileri yeniden belirleyeceği bir döneme girdik. Piyasalara yeniden güven verilmesi ve kurumların imajını tazelemesi gerekiyor. Aksi takdirde yaşanan toplumsal kırılmalar otoriterliğe neden olacak. Erdoğan yaşanan değişimin farkında. Yasadışı yollardan elde ettiği gelirleri yeni dönemde devam ettirmesi kolay olmayacak. İnşaat sektöründen savunma sanayine kaydırdığı rant düzeni ABD yaptırımlarıyla ciddi şekilde zarara uğrayacak. Son günlerde rejime yakın medya organlarında yapılan zamların halkın belini büktüğüne dair haberlere yer verilmesi toplumdaki rahatsızlığın artık gizlenemediğini gösteriyor.

ERDOĞAN’IN İLK YAPMASI GEREKEN…

Erdoğan’ın önünde çok fazla seçeneği yok. Yapacağı şey aslında gayet açık. İçeride güç dengelerini kendi rejimini adına korumak için MİT ve Emniyet’i, TSK aleyhine güçlendirmek ilk yapması gereken şeydi. Son yönetmelik düzenlemesiyle, TSK’nin elinden ağır silahların kademleri olarak alınmasının önü açıldı. Geçmişte benzer şeyi 28 Şubat rejiminin muktedirleri polisin elinden ağır silahları alarak yapmıştı. Erdoğan olası bir toplumsal hareketlenmede TSK’nın ne yapacağından tam olarak emin olmadığı için Mit ve Emniyeti güçlendirirken, TSK’yı zayıflatmayı hedefliyor.

Son günlerde AB’ye yönelik sıcak mesajlar verse de AB’nin Türkiye’ye yönelik tavrında, ABD’nin tutumu belirleyici olacak. İşte bu noktada ABD ile her zaman iyi ilişkiler kuran ve Pentagon ile devamlı irtibatını sağlam tutan Hulusi Akar devreye giriyor.

15 Temmuz akşamından itibaren yaşanan gelişmeler ABD’nin Hulusi Akarı Erdoğan rejiminde sigorta olarak gördüğünü işaret ediyor. Zaten Erdoğan için de itibarı zedelenmiş bir asker üzerinden TSK’yı dizginlemek, o günün şartlarında en akıllıca davranıştı. Ancak şartlar değişti. İç siyasette dengeler Hulusi Akar’ın artık rolünü ve vazgeçilmezliğini sorgulanır hale getirdi. Bugüne kadar Erdoğan gibi Hulusi Akar da hep doğru yerde, doğru zamanda, doğru tercihleri yaparak yükselişlerini sürdürdüler.

ONLAR GİTMEDEN ÇÖZÜM YOK

Tam bu noktada Hulusi Akar 14 Ocak tarihinde gazetecilere S-400 konusunda bir açıklama yaptı. Akar Türkiye’nin Rusya ile ikinci parti S-400 alımı için görüşmelerde bulunduğunu ve gelinen noktadan geri dönüşün çok sorunlu olacağını, ABD çözüm için istekliyse teknik düzeyde bir çözümün bulunabileceğini söyledi. Hulusi Akar da gayet iyi biliyor ki S-400’ler gitmeden çözüm olmayacak. Biden sonrası Türk Amerikan ilişkileri kurumlar üzerinden yürüyecek. Anlaşılan Akar değişen iç dengelere karşı ABD büyükelçisinin TAİK toplantısındaki net tutumuna rağmen böyle bir açıklama ile ABD tarafını daha üst seviyede tepki vermeye zorlayarak hem pazarlığı üst seviyeden açıyor hem Erdoğan’ın siyaseten daha ılımlı bir politika izlemeye zorlayacak süreci hızlandırıyor, hem de Rusya’yı işaret ederek Erdoğan’ın çaresizliğini ortaya koyuyor. Aksi koşullarda Erdoğan’ın artık Hulusi Akar’a ihtiyacı kalmayacak. Zira artık kontrol edilmesi gereken TSK diye bir kurum olmayacak. Dünya daha önce aynı filmi 1979 İran Devrimi’nde izlemişti.

Okumaya devam et

Analiz

ABD Başkanı Biden Çin’e karşı Putin ile iş birliği yaparsa Erdoğan’ın geleceği ne olur?

Rusya’yla olası bir anlaşma sonrası Biden’ın yalnızlaştırarak köşeye sıkıştıracağı Erdoğan’ın yapabileceği tek şey, Trump’ın yaptığı gibi sokaklar ve kendi paramiliter güçleri üzerinden pazarlık yapmak.

FATİH YURTSEVER | ANALİZ

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 5 daimî üyesinden biri, Çin Devrimi sonrasında Tayvan’da kurulan Çin Cumhuriyetiydi. Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ve Hindistan arasında yaşanan sınır sorunları nedeniyle yaşanan çatışmalarda SSCB’nin politik olarak Hindistan tarafında yer alması, ÇHC-SSCB ilişkilerin bozulmasında neden oldu. ABD yaşanan gelişmelerden istifade ederek komünist blokta bir çatlak meydana getirmek için, 1971 yılında ÇHC’ni BM’de Çin’in resmi temsilcisi olarak tanıdı. Bu tarihten sonra ÇHC Çin Cumhuriyeti’nin yerine, BMGK’nin 5 daimî üyesinden biri oldu.

Soğuk Savaş döneminde ABD-SSCB arasında yaşanan büyük güç rekabetinin bir benzeri 2008 krizinden sonra küresel baskın gücünde zayıflama yaşayan ABD ve ÇHC arasında görülmeye başladı. Trump döneminde içe kapanarak üretim gücünü yeniden dünyanın zirvesine taşımayı hedefleyen ABD, bu amacına ulaşamadığı gibi, Atlantik kıtasının diğer ucunda bulunan Batılı müttefikleri arasında güven ve prestij kaybına uğradı. Bu dönemde ÇHC’nin ekonomik büyümesine devam etmesi, süratli şekilde deniz gücünü başta olmak üzere askeri gücünü geliştirmesi ABD’nin daha önce sorgulanan gücünü tartışmalı hale getirdi. Bugün içerisinde bulunduğumuz dünyanın çok kutuplu bir yapıya büründüğü konusunda herkes hem fikir.

Böyle bir jeostratejik ortamda Batı medeniyetinin liderliğini sürdüren ABD’nin bu medeniyetin temel değerlerinden biri olan liberal ekonomik düzeni ve onun liderliğini, baskıcı ve otoriter rejimlere karşı koruyabilmesi için yeni bir anlayış etrafında birleşebilecek koalisyon ortakları bulması gerekiyor.

GÜÇLÜ BİDEN DÖNEMİ

6 Ocak tarihinde ABD’de yaşanan olaylar sonucunda Trump’ın taraftarlarını eve dönmeye ikna etmesi ve 20 Ocak tarihinde barışçıl bir şekilde görevi devredeceğini açıklaması hem ABD’de hem de dünyada yeni bir dönemi başlattı. Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde ve Kongre’de çoğunluğu ele geçirdiler. Joe Biden bu koşullar altında ABD tarihinin en güçlü Başkanlarından biri olabilmek için gerekli bütün şartlara sahip duruma geldi. Hal böyle iken tarihinin kendisini nasıl yazacağını ise; Başkanlık döneminde yapacağı icraatlar belirleyecek.

NATO ve AB içerisinde ABD’ye karşı oluşan güvensizliğin temel nedeni; ABD’nin yönünü Asya-Pasifik Bölgesi’ne çevirmesi, Ukrayna ve Suriye krizine yeterince müdahil olmamadır. Biden seçildikten sonra hem AB içerisinde hem de NATO’da iyimser bir hava hâkim oldu. Bu havanın devam edebilmesi için; Biden yönetiminin beklentiler doğrultusunda aktörleri tatmin edecek adımlar atması gerekiyor.

RUSYA’NIN DOĞU KORKUSU

Bu noktada akla gelen ilk hamle Ukrayna ve Rusya arasındaki sorunların çözülmesi için Putin ile anlaşmaya varılmasıdır. ABD’nin; daha önce ÇHC konusunda attığı adımlar dikkate alındığında hem Avrupa’daki müttefiklerini rahatlatmak hem de ÇHC’ye karşı Rusya’yı yanına almak için böyle bir adım atması olası görünüyor. Her ne kadar ÇHC ve Rusya her fırsatta dostluk ve yakın iş birliği mesajları verseler de Rusya’nın askeri stratejisi ve konuşlanması esas tehdidin doğu sınırlarından beklendiğini gösteriyor.

Rusya ekonomik olarak büyük oranda petrol ve doğalgazdan elde edilen gelire bağımlı. Söz konusu ürünlerin fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar Rus ekonomisinde sarsıntıya neden oluyor. Rusya’nın Almanya başta olmak üzere AB ülkeleri ile ekonomik ilişkilerinin artarak devam edebilmesi ABD’nin rızasına bağlı. Obama yönetimi, Ruslar Kırım’ı ilhak ettiklerinde, daha önce Ukrayna’nın nükleer silahlardan vazgeçme karşılığında kazandığı toprak bütünlüğü garantisine rağmen Ukrayna’ya yeterli desteği vermeyerek zımni olarak Rusya’yı desteklemişti.

Putin, Trump ile olan iyi ilişkileri ve oluşan güç boşluğu sayesinde şartları çok iyi değerlendirerek özellikle de Suriye’de ABD ile kurduğu örtülü iş birliği sayesinde kendisine alan açtı. Polonya ve Baltık ülkeleri, yaşanan gelişmelerden duydukları kaygı nedeniyle Rus tehdidini NATO gündemine taşıdı. ABD yaptırımları nedeniyle Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hattı projesinde gecikmeler yaşandı. Bu nedenle ABD ve Rusya arasında yaşanabilecek olası bir yakınlaşma ABD’nin olduğu kadar, Rusya ve AB ülkelerinin de menfaatine hizmet edecek. Biden eğer Putin’i Ukrayna’nın doğusundan çekilmeye ikna ederse kendisinden beklenilen liderlik konusunda ilk somut adımı atmış olacak.

Ancak böyle bir iş birliğinin hayat bulması en çok Erdoğan’ı rahatsız edecektir. Zira, Biden yönetimi dünya kamuoyunun yeniden liberal demokratik değerler, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında desteğini alabilmesi için somut ve cezalandırıcı adımlar atması gerekiyor. Biden yönetimi Türkiye önemli bir NATO ülkesi olduğu için Türk halkını toptan kaybetmek yerine, Erdoğan’ı yalnızlaştırmak ve hukuki olarak köşeye sıkıştırmak için yeni dava dosyaları açmayı deneyecektir. Son günlerde yaşanan iş adamı Sezgin Baran Korkmaz’a yönelik yürütülen operasyonların, kirli işleri üzerinden Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmak için yapıldığını ortaya koyuyor.

ERDOĞAN’IN İSTİKBALİ  SOKAKLAR

Gazeteci yazar Ahmet Altan’ın da ifade ettiği gibi Erdoğan hukuka dönemez. Biden yönetimiyle birlikte oluşacak yeni dengelerde kendisine yer olmadığının da farkında. Erdoğan’ın için tek çıkar yol yargılanmama garantisi aldıktan sonra iktidardan geri çekilmek. Bunu elde edebileceği tek yol var. O da Trump’ın yaptığı gibi sokaklar ve kendi paramiliter güçleri üzerinden pazarlık yapmak. Resmî Gazetede yayımlanan Taşınır Mal Yönetmeliğine göre toplumsal olaylarda MİT ve Emniyet’e TSK’ya ait silahları kullanma yetkisinin verilmesi yakın vadede Erdoğan’ın olası tek seçeneğini kullanacağına dair ciddi ip uçları veriyor.

Joe Biden ateş püskürdü: İsyankar, ayak takımı, teröristler…

Okumaya devam et

Analiz

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de karasuları kaç deniz mili?

Türk halkı, Erdoğan’ın politik hedeflerine söylem desteği vererek kendileri için iktidar alanı açmaya çalışan, duruşlarını Kemalist ve tam bağımsızlık yanlısı olarak tanımlayan, gerçekte kime hizmet ettikleri zamana ve şartlara göre değişen askerlerin ortaya attığı Mavi Vatan kavramı üzerinden yoğun bir deniz propagandasına maruz kalıyor. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen şimdiye kadar denizcileşememiş, siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda denizlerden yeterince istifade edememiş bir ülke için denizciliğin ülke gündemini işgal etmesi, halkın bu konuda bilinçlenmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirebilir.

FATİH YURTSEVER | BOLD ANALİZ

Ancak yapılan tartışmaların hamasetten öteye gidememesi, derinlikten yoksun olması, her şeyden önemlisi de Türkiye’nin menfaatinden daha ziyade Erdoğan ve koailisyonunun menfaatine odaklı olması, yakın vadede başta Doğu Akdeniz olmak üzere tüm denizlerde Türkiye’nin hak ve menfaatlerini tehlikeye atıyor. Gerçek sorunların konuşulmasını perdeliyor.

KARADENİZ’DE GÜÇ DENGESİ RUSYA’DAN YANA

Rusya, Kırım’ı ilhak ettikten sonra Karadeniz’de güç dengesini kendi lehine çevirdi. Yunanistan, ABD’nin Üç Deniz İnisiyatifi ile Karadeniz, Baltık Denizi ve Adriyatik’i birbirine bağlayacak, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Baltık Ülkeleri üzerinde kontrol sağlamasına hizmet edecek politikalarına verdiği destek karşılığında alacağı silahlı insansız hava araçları, keşif gözetleme sistemleri ve F-35 uçakları ile Ege Denizi’nde güç dengesini kendi lehine değiştirecek.

DOĞU AKDENİZ’DE İŞLER KARIŞIK

Doğu Akdeniz’de ise durum içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Oluşan Türkiye karşıtı koalisyonda gedik açmak için İsrail’e uzatılan el havada kaldı. Mısır Yunanistan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Sınırlandırma Anlaşması da daha önce zafer sarhoşluğu içerisinde yoğu propagandası yapılan Türkiye-Libya anlaşması gibi, BM’de tescil edildi. AB’nin mart ayında yapacağı zirveden çıkabilecek olası yaptırımları engellemek için Oruç Reis gemisinin sismik araştırma gemisin faaliyetleri Antalya Körfezi ve açıkları ile sınırlandırıldı.

MAVİ VATAN VE KARASULARIMIZIN DURUMU

İzlenen yanlış ve hamasi Mavi Vatan politikası sayesinde üç tarafımız denizler yerine hak ve menfaatlerimize karşı oluşturulmuş koalisyonlar ile çevrildi. Peki, uğruna bu kadar şeyi kaybetmeyi göze aldığımız, temelde egemenliğimizin olmadığı sadece egemen haklara sahip olduğumuz Kıta sahanlığı ve MEB kavramlarını Mavi Vatan ile ön plana çıkarırken, devletimiz egemenliği altında bulunan karasularımızda durum nedir? Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de karasuları kaç deniz milidir?
1982 BM Deniz Hukuk Sözleşmesi (BMDHS)’ne göre her devlet karasuları genişliğini tespit etme hakkına sahip. Ancak karasuları genişliği 12 deniz milinden fazla olamaz. Türkiye’nin karasuları Lozan’da 3 deniz mili olarak belirlendi. 1964 yılında yürürlüğe giren karasuları kanunu ile genişlik 6 deniz miline çıkarıldı. Bu kanuna göre 6 deniz milinin üzerinde karasuyu ilan etme durumu mütekabiliyet esasına bağlandı.

Halen yürürlükte olan karasuları kanunu ise 1982 yılında yürürlüğe giren 2674 sayılı karasuları kanunu. Bu kanunun birinci maddesi; Türk karasularının genişliği altı deniz milidir. Cumhurbaşkanı, belirli denizler için, o denizlerle ilgili bütün özellikleri ve durumları göz önünde bulundurmak ve hakkaniyet ilkesine uygun olmak şartıyla, 6 deniz milinin üstünde karasuları genişliği tespit etmeye yetkilidir.” hükümlerine haiz. 2674 sayılı kanun da karasuları genişliği 6 deniz mili olarak belirlenmesine rağmen 29 Mayıs 1982 tarihinde Bakanlar kurulu mütekabiliyet esasları doğrultusunda 8/4742 sayılı karar ile Karadeniz ve Akdeniz’de 1964 yılında yürürlüğe giren kanun ile uygulanan durumun sürdürülmesine karar verildi.

BM’YE GÖRE TÜRKİYE’NİN DOĞU AKDENİZ’DEKİ KARASULARI BELLİ DEĞİL

Karasuları açısından Karadeniz ve Ege’de durum net olmasına rağmen (Karadeniz:12 deniz mili, Ege Denizi: 6 deniz mili) Doğu Akdeniz için aynı şey söz konusu değil. BM kaynaklarında diğer kıyıdaş ülkelerin Doğu Akdeniz’de karasuları 12 deniz mili iken, Türkiye’nin karasularının kaç deniz mili olduğuna dair bir bilgi mevcut değil. Fiili uygulamada ise Türkiye 1980’li yıllarda Millî Savunma Bakanlığının aldığı bir karara istinaden Doğu Akdeniz’de karasularını Antalya Kemer’den geçen boylamın batısından 6 deniz mili, doğusunda ise 12 deniz mili olarak uygulamaktadır. Doğu Akdeniz’de MEB ilan edilmediğinden, Kemer’in batısında kıyılarımızdan itibaren 6-12 deniz mili arasındaki deniz alanı uluslararası açık deniz alanı olarak kabul edildiği için, üçünü ülkeler tarafından kullanılıyor. İronik bir şekilde Mavi Vatan derken, hakkımız olan karasularımıza sahip çıkmayarak üçüncü ülkelerin kullanımına açıyoruz.

Bu konu, bugüne kadar dikkat çekmemiş olabilir. Ancak Libya ile yapılan MEB sınırlandırma anlaşmasının tetiklemesi ile sonuçlanan Yunanistan-Mısır MEB sınırlandırma anlaşması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki karasuları konusunu daha hassas hale getirdi. Muhtemel bir çok taraflı müzakere ortamında, Türkiye’nin hak ve menfaatlerini daha sağlam bir şekilde müzakere edebilmesi için, Doğu Akdeniz’in tamamında karasularını 12 deniz mili olan ilan etmesi ve bunu derhal BM’ye deklare etmesi gerekiyor.

Hülasa; Mavi Vatan hamaseti ile kahramanlık hikayesi yazıp, yelkenlerine rüzgâr basanları ve cebini dolduranları sessizlikle izleyen Dışişleri meslek memurlarının tarihe not düşmek adına duruma el koyup, seslerini yükseltmelerini istemekten başka bir çıkar yolu görünmüyor. Mavi Vatan derken anavatan elden gidiyor.

Okumaya devam et

Popular