Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Ankara’nın Biden’a cevabı ve Türkiye’nin ABD’ye yaptırımı

Joe Biden’ın, 1915 olayları ile ilgili olarak ‘Ermeni soykırımı’ ifadesini kullanması, ABD ile Türkiye arasında gerginliğe yol açtı. AKP Hükumeti, ABD’ye karşı yaptırım kararı almaya hazırlanıyor. Ancak Ankara’nın Washington’a yaptırım uygulaması ne kadar gerçekçi?

BOLD ANALİZ – ABD Başkanı Joe Biden’ın, 1915 olayları ile ilgili olarak ‘Ermeni soykırımı’, İstanbul için de ‘Konstantinopolis’ ifadesini kullanması, ABD ile Türkiye arasında gerginliğe yol açarken AKP Hükumeti’nin ABD’ye karşı bir yaptırım kararı almak istediği konuşuluyor.

İktidar kanadının Türkiye’nin NATO üyeliğinin tartışmaya açılması, ittifakın askeri kanadından çekilme ve İncirlik Üssü’nün ABD’ye kapatılması gibi seçenekleri değerlendirdiği ifade ediliyor. Ancak Türkiye’nin özellikle mevcut ekonomik durumunda NATO’dan ayrılma gibi çok ciddi eksen kaymasına yol açacak adımları atması ne kadar gerçekçi? Türkiye, Batıdan kopup tamamen Rusya’ya mı yanaşmak istiyor?

Bu arada Biden’ın açıklamasında kullandığı bazı ifadeler ve Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinde ilerideki diyalog yollarını açık tutması ABD’nin gelecekte Türkiye’yle ilişkilerini sürdürmek istediği yorumlarına yol açtı.

ABD’YE BİR DİZİ YAPTIRIM GÜNDEMDE

Kabine toplantısının, bugün Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılması bekleniyor.

ABD Başkanı Joe Biden’ın 1915 olayları ile ilgili ‘soykırım’, İstanbul için de ‘Konstantinopolis’ ifadelerini kullanması da kabinede görüşülecek.

Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, iktidar cephesi, ABD’nin tutumu karşısında Türkiye’nin de ‘aynı tonda karşılık vermesi gerektiğinin’ altını çiziyor ve ABD’ye karşı bir dizi yaptırım seçeneğini değerlendiriyor.

DOĞU AKDENİZ VURGUSU

İktidar cephesi, Biden’ın İstanbul için ‘Konstantinopolis’ ifadesini kullanmasının perde arkasında, ‘Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının olduğuna’ dikkat çekiyor. Biden’in da bu açıklamayla ‘Türkiye’ye aba altından sopa göstermek istediği’ değerlendiriliyor.

ABD’nin, “Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi Yunanları, KKTC ve Doğu Akdeniz ile ilgili Türkiye üzerine sürmeyi amaçladığı” da konuşuluyor. Ayrıca ABD’nin Türkiye’yi, Suriye ve Kuzey Irak üzerinden terör örgütü PKK ve YPG’nin devlet kurmasına öncülük etmekle tehdit ettiğine de vurgu yapılıyor.

NATO ÜYELİĞİ TARTIŞMAYA AÇILACAK

İktidar kanadı ayrıca ‘Türkiye’nin NATO üyeliğini de tartışmaya açmayı’ düşünüyor. Masada, ‘Türkiye’nin NATO’nun askeri kanadından çekilme seçeneğinin’ de bulunduğu ileri sürülüyor.

Bunun için de Yunanistan ve Fransa örneği veriliyor. Yunanistan’ın 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında NATO’nun askeri kanadından çekildiği, ancak 1980 yılında geri döndüğü, Fransa’nın da NATO’nun askeri kanadından 1966 yılında çekildiği, ancak 3 Nisan 2009’da geri döndüğüne işaret ediliyor.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu 1952 yılından bu yana ‘her yerinden zincirlenmek istendiği’ ifade edilirken, NATO üyeliğinin tartışmaya açılması ve ‘bu kararın da milletçe birlikte alınması gerektiği’ kaydediliyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin daha önce söylediği, “NATO yokken biz vardık, şayet ve gerekirse biz bu yapının içinde olmazsak da dünyanın sonu değildir” ifadeleri de anımsatılıyor. İktidar cephesi, NATO ile ilgili alınacak her kararda MHP’nin de kendilerine destek vereceğinin altını çiziyor.

İNCİRLİK İÇİN YAPTIRIM

Muhalefet cephesi tarafından gündeme getirilen ‘Adana’daki İncirlik Üssü’nün ABD’ye kapatılması’ yönündeki görüş artık hükümet cephesinde de ağırlık kazandı. İncirlik Üssü ile ilgili karar için de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı örnek gösteriliyor. O dönem ABD’nin uyguladığı silah ambargosuna karşılık İncirlik’in ABD tarafından kullanımı askıya alınmıştı. Ancak bu adımın Türkiye’ye, Avrupa ve Ortadoğu’daki ilişkileri bakımından ne getirip ne götüreceği de hükümetin masasında olacak. Türkiye’nin F-35 projesi için ödediği 1.25 milyar doları ABD’den isteyeceği, aksi durumda Uluslararası Tahkim’e taşıyacağı da konuşuluyor.

YAPTIRIM SEÇENEĞİ NE KADAR GERÇEKÇİ?

Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberde gündeme getirilen yaptırımlar, Türkiye’yi batıdan tamamen kopma noktasına getirecek türden seçenekler olarak göze çarpıyor.

Ekonomik olarak zor bir dönemden geçen Türkiye’nin NATO’nun askeri kanadından ayrılma ve ittifak üyeliğinin tartışmaya açılması gibi seçenekleri gündeme getirmesi pek de olası gözükmüyor. Haberde bu seçeneklerin iktidarda kimler tarafından dile getirildiğine ilişkin bilgi de bulunmuyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce defalarca yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin NATO üyeliğinin tartışma konusu olmadığını ifade etmişti.

Cumhuriyet gazetesinin haberleştirdiği yaptırım seçeneklerinin bu bağlamda iktidarın ulusalcı kanadı tarafından gündeme getirildiğini düşünebiliriz.

İktidarda ABD ve NATO ile ilişkileri yürüten kişiler olarak öne çıkan ve batı ile ilişkilerin sürdürülmesi için gayret gösteren iki önemli isim de, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, yaptıkları açıklamalarda ilişkileri zora sokacak yaptırım seçeneklerini gündeme getirmedi.

KALIN: GELECEK GÜN VE AYLARDA FARKLI BİÇİMLERDE TEPKİ VERİLECEK

Reuters haber ajansına konuşan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, Biden’ın ‘soykırım’ açıklamasına ilişkin, “Gelecek günlerde ve aylarda farklı biçim ve derecelerde tepki verilecektir” dedi.

Kalın, “İncirlik Üssü’nün ABD’ye kapatılması ihtimaliyle” ilgili soruya ise yanıt vermedi.

Bugün yapılacak Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nde de konunun gündeme geleceğini söyleyen Kalın, “Bizim uygun bulduğumuz yer ve zamanda bu talihsiz ve adaletsiz açıklamaya yanıt vermeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

ABD ile Türkiye ilişkilerinde yaşanan mevcut anlaşmazlıkların çözümünün artık daha zor olduğunu kaydeden Kalın, Biden’ın açıklamasının tüm başlıkları etkileyeceğini savundu.

Kalın’ın açıklamaları da iktidarın ABD, AB ve NATO ile ipleri kopma noktasına getirecek ‘ani ve tepkisel’ bir yaklaşım sergilemeyeceğini, bunun yerine tepkiyi zamana yayan ve böylece ilişkilerde kopuş yaşanmasını engelleyecek bir tutum izleneceğini ortaya koydu.

NATO üyeliği ve İncirlik Üssü gibi konularda hükumetin en yetkin ismi olan Milli Savunma Bakanı Akar da bakanlık sitesinden yaptığı açıklamada yaptırım konusuna hiç değinmedi. Açıklamanın içeriğine odaklanmakla yetindi.

İKİ TARAF DA KÖPRÜLERİ ATMAK İSTEMİYOR

Washington ve Ankara’dan gelen ilk sinyaller de Biden’ın Türk tarihi açısından son derece hassas bir konuda ‘soykırım’ tanımlamasını yaparak ilişkilere yeni bir darbe vurduğunu ancak tarafların tamamen köprüleri atmak anlamına gelecek adımlardan kaçınacaklarını gösteriyor.

İlişkilerdeki ‘soykırım’ gölgesine karşın, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Joe Biden’ın 14 Haziran’da yapılacak NATO Zirvesi’nde yüz yüze görüşmek için şimdiden randevulaşmaları, en üst düzeyde diyaloğun devamına tarafların verdiği önemi göstermesi açısından önemli görülüyor.

Biden’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 23 Nisan’da yaptığı ilk telefon görüşmesinde 24 Nisan Anma Mesajı’nda ‘soykırım’ ifadesini kullanacağına ilişkin bilgi verdiği Amerikan basınına yansımıştı.

Aynı gece Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Amerikalı mevkidaşı Anthony Blinken arasında gerçekleşen telefon görüşmelerinde de konunun gündeme geldiği ancak Washington’un tavrını değiştirmeyeceği ortaya çıkmıştı.

Erdoğan’ın Biden görüşmesi sonrası saatlerce sessiz kalması ve bu konuda hiçbir açıklama yapmaması da dikkat çekici. ABD Başkanı tarafından göreve geldikten 93 gün sonra telefonla aranan ve bu ilk görüşmede de ‘soykırım’ açıklaması yapacağının kendisine iletilmesine rağmen AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Eyy ABD’ nutukları atmaması aslında iktidarın ne kadar elinin kolunun bağlı olduğunu gösteriyor.

Erdoğan’ın bu yönüyle şu ana kadar aldığı pozisyonun da ABD ile ilişkileri sürdürme yönünde olduğu söylenebilir.

AÇIKLAMADAKİ İNCE NÜANSLAR:

ABD tarafının açıklamada özellikle ‘Ermeni Soykırımı’ meselesindeki Türkiye’nin en büyük korkusu olan ‘tazminat’ konusunda Ankara’nın hassasiyetlerini göz önünde bulundurması dikkati çekti.

Biden’ın açıklamasındaki ‘soykırım’ sözcüğünün ifade ediliş tarzı ve bağlantılı cümlelerin ABD yönetiminin ileriki süreçte Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yasal herhangi bir sıkıntı yaratmamaya yönelik olduğu görülüyor.

Geçmiş yıllarda yayımlanan 24 Nisan başkanlık açıklamalarından farklı olarak Biden’ın metni 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımlıyor ancak bu tarihi olayı Türkiye ve Türk milleti ile ilişkilendirmemeye özen gösteriyor. Metinde Türkiye veya Türk halkına ilişkin bir atıfta bulunulmuyor.

Geçmiş açıklamalarda yapılan Türkiye-Ermenistan ilişkileri referansına bu sefer yer verilmemesi, Biden’ın açıklamasını aktüel uluslararası ilişkiler boyutundan çıkarıp tarihi bir olayın yorumlanmasına indirgediği yorumlarına neden oldu.

Biden’ın Ermenistan halkından çok 1915 olayları sonrasında ABD’ye gelerek yeni bir hayata başlayan Amerikalı Ermenilere sesleniyor olması da bu değerlendirmeyi kuvvetlendirdi.

Ankara açısından bir diğer önemli unsur ise Biden’ın açıklamada “Bunu suçlamak için değil bir daha tekrarlanmaması için yapıyoruz” ifadesini kullanmış olması.

ABD Başkanı’nın ‘soykırım’ ifadesini kullanmasının Türkiye aleyhine yeni yasal sorunlar yaratabileceği, özellikle tazminat davalarını tetikleyebileceği kaydediliyordu. Amerikan yürütme sisteminin başındaki Başkan Biden’ın ‘suçlama yöneltmek niyetinde olmadığını’ kayda geçirmesi Washington’un Türkiye’ye yönelik davalar açısından destekleyici olmayacağı mesajı olarak algılandı.

ERDOĞAN VE BİDEN 14 HAZİRAN’DA BULUŞMAK ÜZERE RANDEVULAŞTI

“Soykırım” açıklamasından bir gün önce gerçekleştirilen Erdoğan-Biden telefon görüşmesinde ABD Başkanı’nın niyetini ifade ettiği Amerikan basınına yansımıştı. Hatta Amerikan basınına konuşan yetkililer, iki liderin telefon görüşmesinin ‘gergin’ geçtiğini kaydetmişlerdi. İki cumhurbaşkanının ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın da telefonda konuştuğu açıklanmıştı.

Ankara-Washington hattında 23 Nisan’da belirginleşen gerilime rağmen hem Beyaz Saray hem de Türkiye Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada, Erdoğan ve Biden’ın 14 Haziran’da Brüksel’de gerçekleştirilecek NATO liderler zirvesi marjında ikili bir görüşme konusunda uzlaştıklarını bildirmeleri önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.

Tarafların mevcut sıkıntılara bir de ‘soykırım’ gölgesinin eklenmesine karşın cumhurbaşkanları düzeyinde temas kurma niyetlerini dile getirmeleri ilişkilerin tamamen bozulmasını istemedikleri olarak değerlendirildi.

KARŞI AÇIKLAMALARDA ÖLÇÜLÜ ÜSLUP

Biden’ın ‘soykırım’ ifadesini kullanmasından sonra resmi kaynaklardan yapılan açıklamalarda, Biden’ın kararının Türk-Amerikan ilişkilerini doğrudan etkileyeceğine ilişkin bir ifadenin kullanılmamış olması ve ABD’ye dönük bir misillemeden bahsedilmemiş olması da dikkati çekti.

Dışişleri Bakanlığı’ndan ve diğer ilgili kurumlardan yapılan açıklamalarda, soykırım tanımlamasının hem tarihsel hem de yasal zemininin bulunmadığı, Biden’ın bu adımı ‘popülist’ siyasi nedenlerle yaptığı vurgusu öne çıktı.

Geçmiş benzer durumlarda büyükelçinin istişareler için çağrılması, siyasi ve askeri işbirliklerinin askıya alınması gibi birçok adım Ankara tarafından atılmıştı.

Ankara’nın tepkisini ilk aşamada Biden’ın kendisine yöneltmiş olması, siyasi saiklerle yapılan bu tanımlamanın hukuki bağlayıcılığı olmadığı vurgusu da tepkilerde dile getirilen ortak unsurlar arasında.

İLİŞKİLER SORUNLARA RAĞMEN YÜRÜMEYE DEVAM EDECEK

Türkiye ile ABD arasında en temel iki sorun başlığı, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri ile ABD’nin Kuzey Suriye’de ağırlığı YPG/PYD tarafından oluşturulan Suriye Demokratik Güçleri’ne verdiği siyasi ve askeri destek olarak görülüyor.

Ancak Çavuşoğlu ve Blinken arasında yapılan görüşmelerde, Türk-Amerikan ilişkilerinin sorunlu alanları parantez içine alıp diğer işbirliği alanlarına odaklanması anlayışı öne çıkmıştı.

Yapılan değerlendirmelerde, bu sorunlu alanlara “soykırım” tanımının da girebileceği, ABD’den bu konuda daha ileri adımlar gelmemesi durumunda Türkiye’nin bu konuyu da parantez içine alıp ABD ile ilişkisini yürütebileceği kaydediliyor. Ancak bu ilişkinin niteliksel olarak geçmiş dönemlerdeki Türk-Amerikan müttefiklik ve stratejik ortaklık ilişkisine çok da benzemeyeceği öngörülüyor.

Biden’ın ‘soykırım’ açıklaması sonrası ABD Büyükelçisi dışişlerine çağrıldı, Erdoğan’dan ses yok

Analiz

Sedat Peker’in son videosu Hizmet Hareketine kurulan tuzağı deşifre etti

Hizmet Hareketi’ne yönelik kurulan kumpaslarla ilgili itiraflara bir yenisi daha eklendi. Daha önce AKP’li Şamil Tayyar ve Serkan Kurtuluş’un gündeme getirdiği Fetö Borsası iddiasını bu kez de suç örgütü lideri Sedat Peker doğruladı. Peker, “Yarısını istiyor bizim derinciler” dedi.

BOLD ANALİZ – Hizmet Hareketi mensuplarının mallarına çökülmesiyle ilgili bir itiraf da organize suç örgütü lideri Sedat Peker’den geldi. Peker birçok iş adamının mallarına haksız yere çöküldüğünün belirterek, bununla ilgili tapu kayıtlarının incelenmesinin yeterli olacağının altını çizdi.

SERKAN KURTULUŞ DA AÇIKLAMIŞTI

Arjantin’e kaçan ve AKP’nin birlikte iş yaptığı suç örgütü lideri Serkan Kurtuluş da Türkiye’de devlet-mafya ortaklığının ne kadar güçlü olduğunu anlatmıştı. Kurtuluş, eski Başbakan Binali Yıldırım ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu FETÖ Borsası itiraflarında bulunmuştu. Kurtuluş, Rahip Brunson’a suikast, Rus uçağının düşürülmesi, Suriye’de yaşananlarla ilgili anlattıkları sonrasında FBI harekete geçmişti.

AKP’Lİ TAYYAR DA İTİRAF ETTİ

AKP’li Şamil Tayyar da illerde oluşturulan FETÖ borsaları ile ilgili katıldığı bir televizyon kanalında açıklamalar yapmıştı. Tayyar, “Gaziantep’te çok ciddi FETÖ borsası var. Milyon dolarlar dönüyor. Ben bunu söylüyorum. Evet, itirafçı adı altında iş adamlarını serbest bırakıyorlar. Türkiye’nin birçok yerinde var bu. Ben milletvekiliyim her konuşmam suç duyurusudur. Bununla ilgili daha bugün suç duyurusunda bulundum, HSK teftiş kuruluna. Sadece televizyonda konuşmuyorum. HSK ne yapmış? Bir yerde problem var” demişti.

KÜÇÜK VE METİNER DE BORSANIN PARÇALARI

AKP’ye yakın gazeteci Cem Küçük ve AKP’li Mehmet Metiner’in de Kayseri’de oluşturulan Fetö Borsası’nın elemanları olduğu öne sürülmüştü. Gazeteci Mehmet Tahsin, Cem Küçük ve Mehmet Metiner’in iş adamlarına giderek haklarında gizli soruşturma olduğunu söyleyerek korkuttukları, ardından çözme vaadiyle şantajla para kopardıklarını yazmıştı.

YARISINI İSTİYOR BİZİM DERİNCİLER

Sedat Peker, son yayınladığı videoda borsa iddialarını doğruladı. Peker, “Tapu dairelerine bir yazı yazılsın. Bakın tapuların yarısı nerelere gitmiş. Parası olan FETÖ’cülükten yırtıyor, para olmayan cezaevinde. Bu nasıl bir adalet?  Adam ‘FETÖ’den alınırsam hepsi gidecek devlete’ diyor. Yarısını istiyor bizim ‘derin’ciler” demişti.

İngiltere’de 53 parlamenterden Türkiye’yle ilgili mektup: Kaygı duyuyoruz

Okumaya devam et

Analiz

Teşkilat’ın katliamcısı: Dr. Bahaeddin Şakir kimdir?

İttihatçıların istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli isimlerinden Bahaeddin Şakir, Ermeni Tehciri sırasında yapılan katliamları organize etti. Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’yi terk etti ancak Berlin’de bir suikasta kurban gitti.

BOLD – Dr. Yüksel Nizamoğlu, TR724’te yayınlanan yazısında İttihat ve Terakki merkez heyetinin en önemli isimlerinden Dr. Bahaeddin Şakir’i anlattı.

Nizamoğlu, Bahaeddin Şakir ile ilgili şu bilgileri paylaştı: “İttihat ve Terakki’nin merkez heyetinin en önemli kişilerinden birisi Dr. Bahaeddin Şakir’dir. O, adeta cemiyetin derin yapısının lideri gibidir ve cemiyetteki görevinden dolayı İttihat ve Terakki hükümetlerinde bakanlık yapmamıştır. Buna karşılık İttihatçıların istihbarat teşkilatı olarak oluşturduğu, yurt içi ve yurt dışında operasyonlar yapan Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli isimlerinden biri olmuştur. Teşkilat-ı Mahsusa adına Kafkas cephesinde bulunmuş ve tehcir sırasında yapılan katliamların organizatörü olmakla itham edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda önde gelen diğer İttihatçılar gibi Türkiye’yi terk eden Bahaeddin Şakir, Ermenilerin takibinden kurtulamayacak ve Berlin’de bir suikast sonucunda hayata veda edecektir.”

Bahaeddin Şakir’in dikkat çeken hayatının detayları için işte yazının devamı…

İTTİHATÇI-İHTİLALCİ BAHAEDDİN ŞAKİR

1874 yılında dünyaya gelen Bahaeddin Şakir’in doğum yeri olarak İstanbul ve İslimiye şeklinde iki farklı yer belirtilmektedir. O henüz on sekiz yaşında iken Askeri Tıbbiye’yi yüzbaşı rütbesiyle birincilikle bitirmiş ve sonrasında İttihat ve Terakki içinde Dr. Nazım ve Dr. Rusuhi gibi “Doktor” olarak anılan üç kişiden biri olmuştur.

İttihat ve Terakki’nin ilk üyelerinden olan Bahaeddin Şakir, sonradan resmî “veliaht” ilan edilecek olan şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’nin doktorluğunu yapmış hatta onun verdiği paraların Jön Türklere ulaştırılmasında aracı olmuştu. Ancak yurt dışındaki İttihatçılarla haberleştiği gerekçesiyle Erzincan’a sürgün edilecek ve buradan firar ederek Paris’e gidecektir.

Avrupa’da iken cemiyetin geçirdiği sarsıntıdan çıkmasında ve Ermeni örgütleriyle iş birliği yapmasında aktif bir rol üstlenmiştir. O Balkan komitelerini ve Ermeni ihtilal komitelerini, Avrupa’daki sosyalist ve anarşist örgütleri inceleyerek İttihat ve Terakki’nin bir fikir kulübünden ihtilalci ve komitacı bir kimliğe dönüşmesini sağlayan ve orduda örgütlenmeden başarıya ulaşılamayacağını öngören kişidir.

Firarında ve Paris’te kaldığı dönemde en çok yardımı, Ermeni entelektüel Diran Kelekyan’dan gören Bahaeddin Şakir, Arif Cemil’e göre 24 Nisan 1915’te Ermeni aydınlarının Ayaş ve Çankırı’ya sürülmesi sonrasında onun ortadan kaldırılmasını organize eden kişi olmuştur.

“Hıristiyanlara düşmanlığıyla bilinen” Dr. Nazım’dan etkilenen Bahaeddin Şakir, önce İslamcılık sonra da Türkçülük düşüncesini savunmuş, Prens Sabahattin tarafından ortaya atılan adem-i merkeziyetçilik fikrine ise şiddetle karşı çıkmıştır.

Bahaeddin Şakir, İttihat ve Terakki’nin Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile birleşmesinde önemli bir rol oynamış hatta meşrutiyetin ikinci defa ilanı için Erzurum’u seçmiş, bunun için Hüseyin Tosun’u buraya göndermişse de Vali’nin örfi idare ilanıyla hedef gerçekleşmemiş ve meşrutiyet Manastır’da ilan edilmişti.

Bahaeddin Şakir’in meşrutiyetin ilanı sonrasında İttihatçıların Padişah ve Sadrazam’la muhatap olmaları için oluşturduğu heyette yer alması, İttihatçıların yayınladığı Şura-i Ümmet gazetesinin imtiyaz sahipliğini üstlenmesi, onun cemiyet içindeki ağırlığını göstermektedir. Yurda dönüşünde Mekteb-i Tıbbiye’deki görevine iade edilen Bahaeddin Şakir, 1918’e kadar resmen hem bu görevini hem de atandığı Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı’nı devam ettirmiştir.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA’DA

Bahaeddin Şakir’in Ermenilere karşı ilk hareketi olarak 1909’da Adana’da yaşanan olaylar gösterilmektedir. Benzer bir durum Arnavutlara karşı da yaşanmış, Dr. Nazım ve Dr. Bahaeddin Şakir, Arnavutların silahsızlandırılması için hükümete baskı yaparak Arnavutların küstürülmesine ve isyanlarına neden olmuşlardır. Bu durumun ağır bir faturası Balkan Harbi’nde çıkacak ve Osmanlı Devleti, Arnavutların desteğinden büyük ölçüde mahrum kalacaktır.

Balkan Harbi’nde Edirne’de görev yapan Bahaeddin Şakir, Bulgarlara esir düştü ve İstanbul’a dönüşünde Teşkilat-ı Mahsusa’da siyasi bölüm şefi olarak yer aldı. İttihat ve Terakki’nin savaşa girme kararında etkili isimlerden birisi olduğu gibi savaş esnasında Kafkas cephesinde aktif olarak bulundu. Görevi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya operasyonları kapsamında Rus egemenliğindeki Türkî toplulukları ayaklandırmaktı.

Bunun için Erzurum’a geldi ve kurduğu Kafkas İhtilal Cemiyeti ile Kafkas topluluklarını harekete geçirmeye çalıştı. Ayrıca III. Ordu bölgesinde gönüllü alaylar oluşturarak “Bahaeddin Bey Müfrezesi” denilen bu birliklerle Ruslara karşı savaştı. Ancak bu faaliyetleri, mülkî ve askerî erkanın üzerinde bir konum sergilemesi, İttihat ve Terakki temsilcisi olarak parti kimliğiyle hareket etmesi komutanların şikayetlerine yol açtı.

Bahaeddin Şakir, 1915 Mart’ında İstanbul’a döndü ve bundan sonra Teşkilat-ı Mahsusa adına dışarıda bir isyan çıkarma yerine Ruslarla iş birliği yapma ihtimaline binaen Ermenileri hedef alan planlar yapmaya başladı.

TEHCİRDEKİ ROLÜ

Bahaeddin Şakir, tehcir kararının alınmasında ve uygulanmasında en önemli isimlerden birisi olarak değerlendirilmektedir. Diğer iddia ise oluşturduğu “özel örgüt” vasıtasıyla tehcir esnasında yaşanan katliamları organize ettiği şeklindedir.

İttihatçı aydınlardan Ahmet Rıza Bey’in “mutaassıp bir vatansever” olarak tanımladığı, Yahya Kemal’in “saplandığı fikirleri şiddet ve hiddetle savunduğunu” ifade ettiği Bahaeddin Şakir’i, Hüseyin Cahit tam bir “jakoben” olarak tarif etmiştir.

Bahaeddin Şakir, Ermenileri “iç düşman” olarak değerlendirmiş ve tehcir sırasındaki faaliyetlerini buna göre organize etmiştir. Bu nedenle Süleyman Askerî tarafından programda “yağma ve talan olmadığı” şeklinde uyarılmış, M. Şükrü Bleda’ya göre benzer ikazlar birçok kez Merkez-i Umumi tarafından da yapılmıştır.

6 Mart 1916’da III. Ordu komutanlığı görevine başlayan Vehip Paşa, mütareke döneminde “Tehcir ve Taktil Mahkemelerinde” okunan raporunda tehcirin bir katliama dönüşmesiyle ilgili olarak onu suçlamakta ve otomobiliyle gezerek katliam emirleri verdiğini ifade etmektedir. Paşa’ya göre bununla ilgili delil olmamasının nedeni, Bahaeddin Şakir’in emirleri “şifahi” olarak vermesiydi.

Yine Trabzon Tehciri Davası’nda Trabzon tehcirinin planlanmasında onun etkili olduğu ve emirleriyle bölgedeki Ermenilerin bir kısmının çocuklarıyla birlikte öldürüldüğü hatta denize döküldüğü iddia edilmiştir.

Bahaeddin Şakir MamuretülAziz Tehciri Davası’nda gıyabında yargılanmış ve idama mahkûm edilmiştir. Gerekçelerde çok ağır iddialar yer almakta ve suçlarının sabit olduğu belirtilmektedir. Bunlar, Teşkilat-ı Mahsusa reisi sıfatıyla Trabzon ve Erzurum’a giderek hapisten tahliye edilen kişileri Ermeniler aleyhine teşkilatlandırmak, onlar vasıtasıyla Ermenileri öldürtmek, mallarını yağma ettirmek, valilere gönderdiği şifrelerle Ermenilerin imhası için emirler vermekti.

Bunun yanında herhalde vicdanını rahatlatmak için olsa gerek, eşinin anlatımına göre iki yetim Ermeni çocuğunu evlatlık olarak İstanbul’a getirmiş ve onları yetiştirmiştir.

YURT DIŞINA KAÇIŞI

Bahaeddin Şakir bir ihtilalci olarak Mehmet Reşad’ın ölümüyle tahta çıkan ve “tam bir İttihatçı düşmanı olan” Vahdettin’i tahttan indirme planları da yapmıştır. 1918’de Mondros Mütarekesi sonrasında ülkeyi terk eden İttihatçı liderler arasında yer almış ve ölümüne kadar yaşayacağı Berlin’e gitmiştir.

Enver Paşa ile Millî Mücadele için Bolşeviklerin yardımını alma amacıyla Moskova’ya giden, Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’na katılan kişilerden birisi de Bahaeddin Şakir’dir.

1921’de yeniden Berlin’e döndü ve 1922 yılında eski Trabzon Valisi Cemal Azmi ile bir suikasta kurban gitti. Ancak suikastçılar yakalanamadı. Bugün Dr. Bahaeddin Şakir’in mezarı Berlin’de bulunmaktadır.

Öldüğünde eşi ve çocukları Berlin’de parasız kaldılar. Atatürk devrinde Bahaeddin Şakir’in ailesine Ermenilerden geriye kalan mallardan Osmanbey’de dört katlı bir bina, İnönü devrinde de Galata’da dükkân hissesi verilmesi, cumhuriyet idaresinin katliam iddialarına rağmen ailesine sahip çıktığını göstermektedir.

Ayrıca belli zamanlarda mezarının taşınması gündeme getirilmektedir. En son “İttihatçı” olmasıyla bilinen Celal Bayar bıraktığı vasiyetinde bu talebi dile getirmiştir.

Bahaeddin Şakir’in bir hatıratının olmaması nedeniyle hakkındaki iddialara nasıl bir cevap verdiğini bilmek mümkün değildir. Yine tehcir davalarında bizzat yargılanamaması da suçlamalarla ilgili önemli bir boşluktur.

Buna karşılık hakkında ortaya atılan iddialar ve mahkemelerde şahitlerin verdiği ifadeler, tehcirin katliama dönüşmesinde önde gelen isim olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün de soykırım iddialarının temelindeki en önemli kişinin Dr. Bahaeddin Şakir’in icraatları olduğu görülmektedir.

Sonuçta belki de jakobenliğinin bir sonucu olarak Diyarbakır Valisi Dr. Reşit’in dediği gibi “Türklüğü hekimliğine galebe çalmış” ve bu felaketlerde başrolde yer almıştır.

Okumaya devam et

Analiz

AKP sonrası hayal kırıklığı olur mu?

Ekonomide dibe vuruş muhalefetin AKP’ye karşı kullandığı en büyük koz haline geldi. CHP ve İyi Partinin başını çektiği Millet İttifakı bu kozu iyi değerlendirirken, insan hakları ihlalleri ise gündemin gerisinde kaldı. Oysa siyasetçisinden gazetecisine, avukatından memuruna milyonlarca insan, yargı eliyle Cumhuriyet tarihinde eşine az rastlanır mağduriyetler yaşadı. Kötü ekonomi AKP’yi halkın gözünden düşürse de alternatiflerinin hak ihlalleri karşısında umut veremediği görülüyor.

BOLD – CHP ve İyi Parti’nin başını çektiği Millet İttifakı, AKP hükumetinin ekonomik başarısızlığını gündemde tutmayı başarıyor.
Muhalefet sayesinde Türkiye’nin konuştuğu, Merkez Bankasının kayıp 128 milyar dolarlık rezervi, bakanlıklarda ortaya devasa yolsuzluklar, partililerin astronomik maaşları AKP’yi zor durumda bıraktı.
Kötü ekonomi üzerinde yapılan muhalefet başarılı ilerlese de ülkenin tek sorunu ekonomi yönetimi değil. Ne CHP ne de İyi Parti, insan hakları ihlalleri konusunda yeteri kadar politika üretmiyor.
Yüzbinlerce KHK’lı Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmeyen hak ihlalleriyle yaşam mücadelesi veriyor.

MECLİS’TE BİLE HAK İHLALİ VAR

Halkın seçtiği milletvekilleri bir sosyal medya paylaşımı yüzünden vekillikleri düşürülüp yaka paça Meclis’ten dışarı atılıyor, tartaklanarak gözaltına alınıyor.
Meclis’teki 3. Büyük partinin lideri yaklaşık 4,5 yıldır 10 milletvekiliyle birlikte hapiste. HDP’nin seçilmiş 48 belediye başkanı mahkeme kararı olmadan görevlerinden el çektirildi. 19 Belediye başkanı ise cezaevine atıldı.
Türkiye, en çok gazetecinin tutuklu olduğu ülkeler listesinde açık ara lider.

VALİLERİN PANDEMİ BAHANESİ

Hak ihlalleri koronavirüs pandemisiyle başka bir boyut kazandı. Çanakkale Cezaevinde olduğu gibi koronavirüsten ölen mahkumlar siyasetin gündemine hiç gelmedi.  İl valileri pandemiyi bahane ederek, kadın hakları aktivistleri, sağlık çalışanları ve muhalefet partilerinin barışçıl protesto gösterilerini yasaklıyor.
Ekrem İmamoğlu’nun türbe ziyaretinde olduğu gibi, kanunda yer almayan suçlardan siyasi rakiplere soruşturmalar açılıyor. Canan Kaftancıoğlu’na 7 yıl önceki paylaşımları yüzünden 10 yıl hapis cezası verildi.
Terör suçlarından yargılanan sanıkları savunan avukatlar, müvekkilleriyle aynı suçlardan tutuklanma ve yargılanma riskiyle karşı karşıya.

MAFYA BİLE ŞİKAYETÇİ

Organize suç örgütü liderliğinden hükümlü Sedat Peker, evine yapılan polis operasyonunda, operasyonun saati, şekli ve basına servis ediliş şekliyle kendisinin, eşinin ve çocuklarının haklarının ihlal edildiğinden şikayet etti.
Hak ihlalleri listesi uzun. Tahribatın büyüklüğü yüzünden muhalefetin sadece ekonomi üzerinden hükumeti köşeye sıkıştırması bile, ilk seçimde yönetim değişikliğine neden olabilir. Fakat AKP’nin mevcut alternatifleri, eylemleri ve söylemleriyle mağduriyetlerin giderilmesi konusunda pek de umut vermiyor.

Türkiye’yi en doğru anlatan tarihi fotoğraf: Turist gören emekçi Türk

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0