Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

“Eşine ‘git or…luk yap’ denen meslektaşlarım için konuşmalıyım”

Komiser Ali Osman Gözağaç şimdi Norveç'te mülteci

Komiser Gözağaç, sessiz meslektaşlarının aksine her platformda Türkiye’de yaşananları anlatan bir isim. Ressam profili ve ailece yaşadıkları dramla bir Mülteci Komiserin hikâyesi..

CEVHERİ GÜVEN
Komiser Ali Osman Gözağaç, iki çocuğu ve eşiyle yollara düşmüş bir Mülteci. Hikâyesi binlerce meslektaşı gibi 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra başlıyor. Gözağaç şimdi Norveç’te yaşıyor, ancak hayatını hapisteki meslektaşlarına adamış durumda. “Orası benim teşkilatım” dediği Polislik görevine döneceği umudunu ise kalbinde taşıyor.

Komser Gözağaç, Avurupa’daki meslektaşlarının sessizliğine ise kırgın. 17/25’ten sonra pek çok birinci sınıf emniyet amirinin yaşananlara tepki verdiğini, Emniyet Teşkilatı’nda kıyım yapılması nedeniyle il emniyet müdürlerinin istifa ettiklerini, Polis Akademisi’nin kapatılmasını protesto etmek için her hafta eylem yaptıklarını söyleyen Gözağaç, “Onlar 17/25’ten sonra çıkıp konuştular, şimdi hepsi hapiste. Şimdi biz Avrupa’da olan polisler konuşmazsak bu vefasızlık olur.” diyor.

Gözağaç, meslektaşlarına yapılanları sadece Uluslararası medyaya demeç vererek anlatmaya çalışmıyor. Aynı zamanda amatör bir ressam. Çizimlerini sosyal medya üzerinden paylaşarak, yaşananlara tepki vermeye, mağdurların sesi olmaya çalışıyor.

Komiser Ali Osman Gözağaç’ın çizdiği resim

KOMİSER ALİ’NİN HİKÂYESİ

Ali Osman Gözağaç, Polis Akademisi mezunu ve komiser rütbesiyle Başkent Ankara’da Personel Dairesi’nde görevli başarılı bir polismiş. Hukuka ve mevzuata hakimiyeti nedeniyle bu alanda ilerlemiş. Marmara Hukuk’u kazanıp ikinci üniversite okuma çabası da hukuka olan ilgisinden.

Gözağaç için işler, pek çok meslektaşı gibi 17/25 Yolsuzluk Operasyonu’ndan sonra değişmiş. Personel Dairesi’ndeki bütün polislerin Hizmet Hareketi ile ilgili olduğu ön kabulüyle Kars’a sürülmüş.

Bu etiketlemeden sonra meslek hayatı soruşturmalar ve sürgünlerle geçmeye başlamış.

“Yurt dışı görevlendirme sınavına girmek istedim. Sınava girmeme izin vermediler. Hakkım olduğu halde neden izin vermediklerini bir dilekçeyle sordum. Sadece bunu sorduğum için soruşturma açıldı, 24 Ay Kıdem Tenzili cezası aldım. Sonra devam soruşturmasında bir 24 ay daha.

Başkomiserlik sınavına girdim. 90 puan aldım. 17/25’ten sonra mülakat diye bir şey icad etmişlerdi. Ankara’da mülakata girdim. Annemi, babamı, zengin olup olmadığımı sordular. Polislikle ilgili hiçbir şey sormadılar. Sebebini sorunca verdikleri cevaptan fişlenmiş olduğumu anladım. Mülakatta 5 puan vererek ortalamamı 50’nin altına düşürdüler ve başkomiser olamadım”

Komiser Ali Osman’ın kariyeri aldığı cezalar ve bu tip engellemelerle durma noktasına gelmişken, ilginç bir olay yaşanır:

“Şehre terörist bir grup geleceği istihbaratı gelmişti. O gün ekipler şehir dışı görevlerdeydi. Beni ve ekibimi gönderdiler. Önlem aldık. Aracı durdurduk, içinden beklenen teröristler çıkmadı ama çok sayıda silah vardı. Şahısları gözaltına alınca anons edip durumu telsizle bildirdim. İl Emniyet Müdürü Faruk Karaduman, telsizle tebrik etti. Ama 10 dakika sonra sanırım benim fişleme listesinde olduğumu farkettiler. Herşey değişti. Orada ölsem fişleme listesinde olduğum unutulacaktı. Ama ölmeyince tebrik yerine Müdür Karaduman beni makamına çağırıp, uğradığım haksızlıklar nedeniyle verdiğim dilekçeler için bana hakaretler etti. Ardından beni ölümle tehdit etti. Üzerime telsiz fırlattı. Sonra Muş’a sürüldüm.”

Komiser Ali Osman Gözağaç, iki çocuğu ve eşiyle Norveç’te yaşıyor.

HAKKINDAKİ BÜTÜN DAVALARI KAZANIR

Hukuk öğrencisi Komiser Ali Osman’ın hukuk mücadelesi bitmez. Hakkında açılan soruşturmalar ve aldığı cezalarla ilgili bütün davaları kazanır.

“Erdoğan’ın kontrolünde olan hukuk düzeninde bile aklandım ama beni Koruma Şube’de boş boş oturtuyorlardı. Ben de hukuk fakültesindeki derslerime yoğunlaştım. Zaten 17/25’ten sonra binlerce arkadaşımı böyle pasifize etmişlerdi. Ama hepsi bunu bir fırsat bilip, ikinci üniversite, yeni bir hobi öğrenmek, okuma ile değerlendiriyorlardı.

15 TEMMUZ GECESİ DARBECİLERE DİRENİRKEN…

Komiser Ali Osman’ın hayatı Türkiye’deki yüz binlerce insana olduğu gibi 15 Temmuz’la birlikte köklü biçimde değişir:
“15 Temmuz akşamı mesaim vardı çalışıyordum. Sonra askeri hareketlilik haberleri medyaya düşünce Muş’taki Askeri Kışla’nın önüne gitmem emredildi. 3 gün eve gitmedim. Çelik yelekli ve silahlı biçimde, kışlanın girişinde , çıkış olursa ‘vur emriyle’ görevlendirildim. Böyle beklerken, 18 Temmuz sabahı bir mesaj aldım. Personel Şube’ye gitmem gerektiği belirtiliyordu. Kışladaki görevimi devredip Personel Şube’ye gittim. Tabi ülkenin nereye gideceği az çok belliydi.
Üç gün darbecilere karşı silahla görev aldıktan sonra darbeci diye açığa alındım.”

LİSTE 15 TEMMUZ’DAN ÖNCE HAZIRLANMIŞ

Geçmişte Personel dairede görevli olması ve hukukçu kimliğiyle Komiser Ali Osman, görevden alma yazısında ilginç bir nokta keşfeder:

“Yazıda ‘bakanlık kararıyla açığa alındınız’ yazıyordu sadece. Ne bir bakanlık kararı sayısı var ne de açığa alınmama gerekçe gösterilen bir şey. Kararı imzalamayacağımı söyleyince bu kez Bakanlık Yazısı’nı çıkardılar. Şunu farkettim: Bakanlık yazısı 16 Temmuz gece 03’te yazılmış. Her şeyin önceden hazırlandığını gösteriyor bu. Darbeciler listeleri darbeden önce yapar. Listeyi hazırlayanların kim olduğuna bakıp 15 Temmuz’un failini bulabilirsiniz. “

Komiser Ali Osman Gözağaç’ın çalışması.

KOMİSER ALİ OSMAN’IN EVİNE POLİS BASKINI

Görevden alındıktan sonra iki çocuğu ve eşini alıp Ankara’ya ailesinin yanına dönen komiser Ali Osman’ın Muş’taki evi 21 Temmiz sabahı baskına uğrar:

“Çilingirle içeri girip herşeyi dağıtmışlar. Benim İslam tarihi üzerine çalışmam vardı. Ebu Hanife’de Sivil İtaatsizlik diye bir kitap vardı. Onu almışlar, isminde “sivil itaatsizlik” tanımı geçtiği için. İdareye karşı sivil itaatsizliğinde bulunduğumun delili olarak bu kitabı delil torbasına konmuş. 15 Temmuz’dan sonra hukuk kalmamıştı. Kendinizi yargı önünde savunmanız anlamsızdı. Bu yüzden gidip teslim olmadım. Ailemden ayrı yaşadığım süreç başladı.”

EŞİ TUTUKLANIR

Komiser Ali Osman ve ailesini bekleyen felaketler bununla bitmez. İşsizlik, kaçak yaşam, ailesini aylardır göremeye, bir de eşinin tutuklanması eklenir:

“Eşim öğretmendi görev yeri Muş’a döndü. Artık onları göremiyordum. 25 Nisan 2017’de okulda görev yaparken, sınıf içinde gözaltına alındı. Üç gün boyunca gözaltında kaldı ve sorulan tek soru benim nerede olduğumdu. Savcı, polis hep bunu sormuş. Sonunda terör müdürü gelmiş ‘çocuklarını yetiştirme yurduna veririz’ diye tehdit etmiş. 3 günün sonunda Bylock listesinde ismi olduğu iddiasıyla gözaltına alındığı ortaya çıktı.

Sonunda eşim mahkemeye çıktı ve 15 dakikada tutuklandı. O sırada küçük oğlum 6 aylıktı. Ayaklarında problem vardı. O an ben bu ülkede durulamayacağını anladım.

Eşim tutukluydu, çocuklarımı da göremiyordum. Haber gönderdim cezaevine ‘gelip teslim olayım mı’ diye sordum. Eşim, ‘Kesinlikle gelme, beni boş yere tutukladılar ama seni bırakmazlar, sakın gelme’ dedi. Böylece 7 ay yattıktan sonra eşimi yine benimle ilgili tehdit ederek serbest bıraktılar.”

“OĞLUM KÖŞELERDE AĞLADI”

“Büyük oğlum Hasan Sami anaokuluna gidiyordu. Eşim tahliye olunca öğretmeni çağırmış. Hasan Sami’nin her gün bir köşeye çekilip ‘annem babam yok’ diye ağladığını anlatmış. Öğretmen bunu 7 ay saklamış, cezaevindeki annesine söylerler de o içeride çok üzülür diye. Duyarlı bir öğretmendi.

Küçük oğlum 6 ayıktı annesi tutuklandığında tabi zaman içinde büyüdü. Cezaevinde annesini gidip gelirken görüşlere sürekli arama oluyor insanları görüyor. Ve bir arama sırasında o da ellerini kaldırıyor. Orada bir kadın astsubay gülüp ‘Yiğit Ünal’ı tanıyoruz, onu aramaya gerek yok’ diyor. Bir çocuğun yaşadığı bu. Ben bunları yaşadım. Benim çocuğum köşelerde ağladı.

Bu yaşadıklarımla yarın mesleğime dönersem insan hakları konusunda son derece duyarlı olarak mesleğimi yaparım. Bu yaşadıklarım beni bazı şeylere hazırladı.

MERİÇ’LE MÜLTECİLİK HAYATI BAŞLAR

Tahliye’den sonra, eşiyle gizlice buluşan Komiser Ali Osman, artık Türkiye’de yaşayamayacaklarını anlatır. Ve pek çok Türkiyeli Mülteci gibi bir bota binip Meriç Nehri’yle memleketi geride bırakırlar:

“O sırada Meriç’ten bazı insanlar geçerken hayatını kaybetmişlerdi. Normalde iki çocukla ölüm tehlikesi olan bir yoldan geçmek akıl karı değil. Ama özgürlük için bu kararı verdik ve Meriç’ten geçip Yunanistan’a gittik. 2.5 ay sonra da Norveç’e geldik.”

KALEMİ ELİNE GÖZYAŞLARI ALDIRIR

Komiser Ali Osman, şimdi eşi ve iki çocuğuyla Norveç’te yaşıyor. Ancak Türkiye’de geride kalanlar için hem sanat alanında hem de yaşananları karşılaştığı her bir insana anlatarak vefa borcunu ödemeye çalışıyor geride kalanlara:

“Lisede resim yapıyordum ama yıllarca hiç yapmamıştım ta ki eşim tutuklanana kadar. Tutuklandığı gece 3 saat ağlayarak oturdum ve bir çizim yaptım. İki çocuğumun Muş Cezaevi’ne baktığı bir resim çizdim.

“GİT OROSPU OL”

Benim tek bir görevim var. Geride kalan tutuklu olan arkadaşlarım için çalışmak. Tanıdığım bir şube müdürümüzün eşini ziyarete gitmiştim kaçak olduğum dönem. Sağdan soldan birkaç kuruş bulup yardım için gitmiştim. O müdürümüzün eşi kapıda beni görünce ağladı.

Öncesinde bir işte çalışıyormuş, bulaşıkta çalışıyormuş. Bu müdür büyük bir ilin mali şube müdürüydü. Şu an o illerin mali şube müdürlerinin kaç evi olduğunu sayamazsınız. Ama elinden trilyonların geçtiği bu dürüst müdürün karısı bulaşık yıkıyordu. O gün çalıştığı iş yerinin sahibi kocasının kim olduğunu ve neden tutuklu olduğunu öğrenmiş. Ablayı çağırıp işten atmış. Kadın ‘ne yaparım ben çocuklarım var’ deyince ‘git orospuluk yap’ demiş.

Abla eve gelirken yolda ne yapacağını bilemeden gelmiş, araçların altına kendini atmayı dahi düşünmüş. Cebinde 20 lira varmış. Ucuz pirinç görmüş bir yerde makarnayla pirinç almış, yemek yaparım diye. Son parasını harcadığı anda kapı çalmış ve ben gelmişim.

Bu insanları kimse bilmiyor. En yakın akrabalarının bile umurunda değil bu insanlar. Ölüme terkedilmişler. Toplumdan tecrit edilmiş durumdalar. Ağaç kabuğu yesinler diyorlar ya bu durumdalar. Eşi 2.5 yıldır içeride ama abisi kardeşi bile korkudan kapılarını çalmıyor.

Böyle bir durumda ülke ve ben bu insanların sesi olmak için çiziyorum ve konuşuyorum. İşe yarıyorsa, bu insanların hislerine tercüman olursam yeter bana. Silahımı elimden aldılar ama kalemimi alamadılar.

Bu insanların dertlerini dünyaya duyurmaya çalışmaya çalışıyorum. Bir kişiye dahi bu hukuksuzluğu duyurabilirsem mutlu oluyorum. Dil kursunda yeni mülteci bir öğrenci görsem bile anlatıyorum Türkiye’de neler yaptıklarını.

Geride bıraktığım devrelerim meslektaşlarım tutuklu, bazıları eşleriyle birlikte tutuklu. Ve ben buradaysam onların sesini duyurmak benim boynumdaki vebaldir.

“MESLEKTAŞLARIM KONUŞMALI”

Komiser Ali Osman, Türkiye’de binlerce tutuklu meslektaşı ve onların aileleri için Batı’da yaşayan polislerin konuşması gerekliliğini bir vebal olarak anlatıyor:

“Susayım başıma bir şey gelir ya da bunlar düzelecek demek insan fıtratına aykırı. Yaşadıklarımızı anlatmamız, cezaevindeki arkadaşlarımın hislerine tercüman olmamız lazım. Arkadaşlarımın hayatını ellerinden aldılar. Eşleri işlerinden atıldı, ‘git orospuluk yap’ denildi, çocuklarının psikolojileri alt üst oldu. Bunların bilinmesi lazım. Tek amacım bu.

Polislik emir hiyerarşi içinde bir meslek ve akademide devlet ‘anne’ olarak anlatılır. Bu alt kültürle yetiştiğimiz için meslektaşlarımın sessizliğini de bu etkiliyor belki. Ancak yapılanların bununla ilgisi yok.

Şöyle bir şey de var; polisler medyatik olmak istemezler. Yarın mesleğe döndüklerinde medyatik olmak istemezler. Böyle bir düşünce var ama ben uzun yıllar insanların mesleğine dönebileceğini sanmıyorum, dönseler bile bunların önemi kalmayacak.

Belki alt kademedeki polisler, müdürlerin konuşmasını bekliyorlardır ama ben rütbe gözetmeden herkesin konuşması gerektiğini düşünüyorum.”

“O AMİRLERİM KONUŞTULAR BU BİZE VEBALDİR”

Komiser Ali Osman’ın bu noktada 17/27 sürecinden önceki emniyet kadrosuyla ilgili çarpıcı bir tespiti geliyor.
“17/25’ten sonra polis müdürleri çıkıp konuştular, yapılan hukuksuzluklara tepki gösterip istifa edenler oldu. Hatta tutuklu kalıp çıkanlardan da hem medyada hem sosyal medyada konuşanlar vardı. Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek gibi isimler çıkıp konuştular. Cuma günleri müdürlerimiz Polis Koleji’nin kapatılmasını düzenli olarak protesto ettiler Güvenpark’ta. Daha işkence, cadı avı, sürgünler, kitlesel tutuklamalar yoktu. Şu an pekçok polis yurt dışında. Şimdi 17/25’ten sonra konuşan müdürlerimiz cezaevinde , onlar konuştular ama şimdi çok daha büyük hukuksuzluklar yaşanmasına rağmen yurt dışında olanlar konuşmuyorlar, çıkıp bilgilendirme yapmıyorlar. Korku mu kopukluk mu vurdumduymazlık mı sözlerinin işe yaramayacağını düşünmek mi var bilmiyorum.

O kadar zulüm yokken onlar konuştular kendilerini öne attılar şimdi hepsi hapisteler, şimdi bizim vefa borcumuz var.”
Onlar birinci sınıf emniyet müdürüyken, il emniyet müdürü iken istifa ettiler, kariyerlerini sıfırlama pahasına konuştular. Şimdi birkaç meslektaşımızın çıkıp Ali Fuat Müdürümüzü anlatmasını, kızlarına yapılanları anlatmasını istiyorum.“

“RENKLİ POLİS KADROSU VARDI”

Komiser Ali Osman, Norveç’te bir gün mesleğine geri döneceği günü bekliyor. Eski arkadaşlarını ve teşkilatını anlatırken oldukça duygusallaşıyor:

“Benim görev yaptığım zaman, müzik çalan, resim yapan, ekşi sözlükte yazar olan, farklı dallarda hobileri olanlar vardı. Mesela benim devrem heykeltraş vardı. Sabaha kadar Narkotik’te uyuşturucunun peşinde koşup, sabah boşlukta hekyel yapıyordu. Hayatımızın vitrindeki meslek kısmını elimizden aldılar. Ama hayatımızın geri kalanına döndük.
Süleyman Soylu, ‘bize akademik kariyer yapan değil işini yapan polis lazım’ demişti. Bizim amacımız mesleğe bişeyler katmaktı. Bunun için insanlar lisans, doktora yapıyordu, yurt dışına gidiyordu. Pek çok analizler çıkartıyorduk, sorunların kaynağını çözme adına çalışıyorduk. Şu an polis 90’lara döndü. Uygulama yapan, işkence yapan, küfreden kimliğine döndü.

Komiser Ali Osman Gözağaç, Kars’ta görev yaparken

“GÜNÜN BİRİNDE DÖNECEĞİM”

Kars’tan sürülürken, çektiğim bir fotoğrafım var. Arkam dönüktü yukarıda Kars Valiliği yazıyor. Döndüğümde bu kez yüzüm dönük bir fotoğraf çektireceğim. O teşkilat benim teşkilatım. Yıllarımı gecemi gündüzümü verdim. Bu teşkilat için üzülüyorum. Her şeyimdi benim bu teşkilat. O yüzden bu yapılanlar çok ağırıma gidiyor. Bu yüzden kendimi hazırlıyorum, teşkilatın eksikleri yeniden yapılanması adına çalışmalarımı da sürdürüyorum bir taraftan.”

BOLD ÖZEL

İdare Mahkemesinden delilsiz ‘şifahi’ adalet

15 Temmuz’un ardından KHK’larla ihraç edilenlere yönelik hukuksuz kararlara bir yenisi daha eklendi. Bir ihbar üzerine açılan ceza davasından beraat eden KHK’lı, ihracının iptali için Ankara 24. İdare Mahkemesine dava açtı. Mahkeme, dosyada delil bulamayınca MİT’in şifahi(sözlü) olarak verdiği bilgiye dayanarak davayı reddetti.

BOLD – Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi, ceza davasından beraat eden KHK’lının ihracına karşı açtığı davayı reddetti. Mahkeme herhangi bir delile yer vermediği gerekçeli kararında emniyet ve MİT Bölge Başkanlığının şifahi(sözlü) bilgilendirmesini ihraç için yeterli buldu.

KHK’yla ihraç edilen bir kişi, hakkındaki ihbar üzerine gözaltına alınıp tutuklanması talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevkedildi. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklama talebini reddetti. Hakkında açılan davadan da tanığın beyanlarını reddetmesi üzerine beraat etti. Ancak OHAL Komisyonu memuriyete iadesine dair başvuruyu reddedince KHK’lı Ankara 24. İdare Mahkemesine dava açtı.

İSTİHBARATIN ŞİFAHI BİLGİSİYLE KARAR VERDİ

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi, Emniyet ve MİT Bölge Başkanlığının KHK’lı kişinin cemaat ile irtibatının bulunduğu yönündeki ‘şifahi’ bilgilendirmesini yeterli bularak davayı reddetti. Mahkemenin gerekçeli kararında, “…emniyet istihbaratında ve MİT Bölge Başkanlığından verilen şifahi bilgide kişinin yoğun olarak FETÖ mensupları ile ilişki içerisinde olduğu ve onlarla yoğun bir şekilde irtibat ve ilişkisinin bulunduğu bildirilmiştir” denildi.

Ankara 24. İdare Mahkemesinin hukuksuz ‘şifahi’ kararı.

Sedat Peker’in son videosu Hizmet Hareketine kurulan tuzağı deşifre etti

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Mikrofonu açık unutan Prof. Dr. Ahmet Özmen online derste nasıl torpil yaptığını anlattı

Sakarya Üniversitesi’nde online canlı ders sırasında mikrofonunu açık unutan Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özmen, staj alımlarında nasıl torpil yaptığını detaylarıyla anlattı.

BOLD – Sakarya Üniversitesi Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi Yazılım Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özmen’in online dersi sırasında bir öğretim görevlisi arkadaşı yanına geliyor. Özmen, arkadaşıyla konuşabilmek için bilgisayar başındaki öğrencilerine “Derse 5 dakika ara veriyorum” diyerek kamerasını kapatıyor ancak mikrofonunu açık unutuyor.

KİMSEYE YAYMAMALI!

Özmen, öğretim görevlisi arkadaşına, kendisine bir başvuru geldiğini, BAUM (Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi) müdürü ve bölüm başkanı olduğunu söylediğini aktarıyor. Başvuru sahibinin gelip staj yapabileceğini ama kimseye yaymaması gerektiğini ise özellikle vurguluyor.

“DAYISI BİZDE PROFESÖR”

Özmen’in bu ifadelerinin ardından arkadaşı da “Bizde profesör dayısı, ben tanımıyorum” diyerek torpil rezaletini deşifre ediyor. Daha sonra Ahmet Özmen, kendi yeğeninin de geleceğini anlatıyor.

Ardından derse döndüğünde mikrofonun açık olduğunu fark eden Prof. Dr. Özmen, öğrencilere “Sorun yok siz de duymuş oldunuz biz böyle arada konuşuyoruz zaten mesele değil” diyor.

EKŞİ SÖZLÜK VE TWITTER TAKİPTE

Torpil skandalıyla ilgili Ekşi Sözlük’te “06.05.2021 saü’de torpil rezaleti” başlığı açıldı. Twitter’da de #meseledeğil etiketi altında rezalete tepki yağdı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevlerinde kaç insan koronavirüsten öldü?

Türkiye’yi Mart 2020’de etkilemeye başlayan koronavirüs salgınının üzerinden 14 ay geçti. Bu süre içinde cezaevlerinde Kovid-19 nedeniyle resmi açıklamaya göre 9, İHD’nin araştırmasına göre 17 insan hayatını kaybetti. Bold Medya olarak ise koronavirüs nedeniyle ölen; adını, yaşını, ölüm tarihini, kaldığı cezaevini tespit ettiğimiz mahpus sayısı 14.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ANALİZ 

Bir hafta içinde Türkiye cezaevlerinde 3 insan koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Afyon Bolvadin Cezaevinde virüs kapan makine mühendisi Ali Orhan 4 Mayıs’ta, Çanakkale E Tipi Cezaevinde hastalanan Yrd. Doç. Halil Şimşek 5 Mayıs’ta, Silivri 5 Nolu Cezaevinde korona olan eski yarbay Erdal Kılınç ise 12 Mayıs’ta öldü.

Türkiye’yi 14 Mart 2020’de etkisi altına alan salgın nedeniyle bugüne kadar cezaevlerinde kaç kişi öldü? Ceza ve Tevkifleri Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı 9 rakamı doğru mu? İnsan hakları dernekleri bu konuda ne diyor?

DOKUZ MAHPUS MU, YOKSA 17 MAHPUS MU?

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 18 Şubat’ta yaptığı resmi açıklamaya göre 14 Mart 2020’den itibaren cezaevlerinde 240 Kovid-19 vakası görüldü. Bu vakalar arasında bulunan 9 hükümlü virüse bağlı olarak yaşamını yitirdi. 18 Şubat’tan sonra medyaya yansıyan ölüm sayısı 4.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1 Nisan’da açıkladığı 2020 Cezaevleri Hak İhlalleri raporuna göre ise 14 Mart 2020’den itibaren Türkiye cezaevlerinde 17 mahpus koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Raporda ayrıca 20 farklı hapishaneden 489 tutuklunun Kovid-19’a yakalandığına dair İHD’ye başvuru yapıldığı bilgisi yer aldı.

TEADAVİ VE MUAYENE TALEPLERİNE GEÇ CEVAP VERİLİYOR

Resmi rakamlara göre cezaevlerinde şu anda 276 bin tutuklu var. İHD’nin raporuna göre Türkiye hapishaneleri mahpus sayısı bakımından tarihinin en yoğun dönemini yaşıyor ve bu durum yoğun hak ihlâllerini de beraberinde getiriyor. İHD raporunda, koronavirüs belirtisi gösterenlerin “muayene ve tedavi taleplerinin karşılanmadığı ya da geç cevap verildiğine” ilişkin çok sayıda başvuru aldıklarını belirtiyor.

Bold Medya olarak bizim yaptığımız araştırmaya göre ise 14 Mart 2020’den itibaren cezaevlerinde koronavirüs nedeniyle ölen; adını, yaşını, mesleğini, ölüm tarihini ve kaldığı cezaevini tespit edebildiğimiz kişi sayısı 14. Arif Yıldırım ve İsmet Nice adlı iki mahpus dışında hepsinin de fotoğrafına ulaştık. İşte o isimler…

1- Mehmet Yeter (70), 3 Nisan 2020, Bafra T Tipi Cezaevi ve Samsun Cezaevi.

2- İsmet Nice (60), 4 Nisan 2020, Şakran Cezaevi (fotoğrafına ulaşamadık).

3- Arif Yıldırım (70), 14 Nisan 2020, Ankara Sincan Cezaevi (fotoğrafına ulaşamadık).

4- Veysel Atasoy, polis, 12 Eylül 2020, Kütahya Tavşanlı Cezaevi.

5- Yunus Gökgöz (30), memur, 10 Ekim 2020, İzmir Buca Cezaevi.

6- Hüseyin Özen (49), Bursa Telekom Bölge Müdür Yardımcısı, 14 Kasım 2020, Bursa H Tipi Cezaevi.

7- Kemal Polat (68), emekli şoför, 6 Aralık 2020, Kahramanmaraş Türkoğlu.

8- Metin Yücel (51), Avukat, 18 Ocak 2021, Düzce Cezaevi.

9- Kahraman Sezer, Diyarbakır Çevik Kuvvet eski Şube Müdürü, 30 Ocak 2021, İskenderun T Tipi Cezaevi.

10- Ersoy Karamustafa (44), Din Kültürü Öğretmeni, 13 Şubat 2021, Manisa T Tipi.

11- Önder Ateş (45), İngilizce öğretmeni, 3 Mart 2021, Samsun T Tipi Cezaevi.

12- Ali Orhan (56), makine mühendisi, 4 Mayıs 2021, Afyon Bolvadin Cezaevi (12 Nisan’da tahliye edilmişti).

13- Yrd. Doç. Halil Şimşek (53), 5 Mayıs 2021, Çanakkale E Tipi Cezaevi.

14- Yarbay Erdal Kılınç (48), 12 Mayıs 2021, Silivri 5 Nolu Cezaevi.

VAKALAR SAKLANIYOR MU?

Salgın başladığından bu yana cezaevlerindeki koronavirüs vakalarının saklandığı bilinen bir gerçek. Sincan Cezaevinde virüs kaptıktan sonra 14 Nisan 2020’de hayatını kaybeden 70 yaşındaki Arif Yıldırım’ın ölüm nedenini ortaya çıkardığı için insan hakları savunucusu HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında soruşturma başlatıldı. Gergerlioğlu ayrıca geçen yıl haziran ayında “Dalaman Açık Cezaevi’nden tahliye olduktan sonra vefat eden başka bir mahpus da var. Tahliye sonrası aileyle konuştum. Nusaybin’de yaşıyorlar. Bu mahpus da koronadan öldü.” demişti.

ÇELİŞKİLİ RESMİ AÇIKLAMALAR

Cezaevlerindeki vakaların saklandığına dair en kuvvetli delil, 3 Nisan 2020’de Samsun Cezaevinde koronavirüse yakalanıp ölen Mehmet Yeter ile ilgili iki ayrı resmi kurumdan yapılan çelişkili açıklamaydı. Samsun Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün 3 Nisan 2020’de yaptığı, Cumhuriyet Savcısı Serhan Güven imzalı açıklamaya göre Mehmet Yeter, Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve cenazenin bekletilmesi riskli olduğu için ailesine ulaşılmadan hemen defnedildi. Yeter’in ailesi ölümden ancak 5 gün sonra haberdar edildi ve oğlu Ferhat Yeter bu olaya isyan etti.

Sosyal medyada çok tepki çeken bu ölüm sonrasında 8 Nisan 2020’de Bafra Cumhuriyet Başsavcılığı ikinci bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve Mehmet Yeter’in koronavirüs nedeniyle değil, bacağındaki kangrene bağlı olarak hayatını kaybettiği ve ailesine de haber verildiği açıklandı.

Samsun ve Bafra olmak üzere iki cumhuriyet savcılığından açıklama yapılmasını nedeni; seker hastası Mehmet Yeter, 3 yıl Bafra Cezaevinde kaldıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle 16 Mart’ta Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Hastanesi’ne yatırıldı. Bir hafta sonra sol bacağı kangren nedeniyle kesildi. 26 Mart’ta taburcu edilen Yeter, Samsun Cezaevine gönderildi. Burada tekrar fenalaşan Yeter, 3 Nisan 2020’de öldü. Hangi açıklama doğru ve akla daha yatkın? Hemen defnedilmesini talimat veren 3 Nisan’daki mi, yoksa ölümünden 5 gün sonra yapılan açıklama mı?

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0