Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

31 Mart’a Saray, YSK gölgesi

31 Mart'a Saray, YSK gölgesi

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, AKP’nin 31 Mart seçimlerinde, Yüksek Seçim Kurulu’na ihtiyacı olduğu için üyelerin görev süresini bir yıl uzattığını belirtti. Saray, YSK ortaklığı ile ülkede seçimlerin ağır bir şaibe altında yapıldığını dile getirdi.

31 MARTTA AYNI KADRO GÖREVDE

Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süresini uzatan maddenin de içerisinde yer aldığı torba yasa, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. YSK Başkanı da dahil olmak üzere toplam 6 üyenin Ocak 2019’da dolan görev süresi bir yıl daha uzatıldı. Böylece 31 Mart yerel seçimlerinde mevcut üyeler görev yapacak.

AĞIR SEÇİM HİLELERİ YAPILIYOR

CHP’li Murat Emir, Türkiye’de seçimlerin ağır hileler altında yapıldığını belirtti. Bunun baştaki failinin de Yüksek Seçim Kurulu olduğunu söyledi. Emir, “Yüksek Seçim Kurulu Türkiye’deki seçim hukukunu katlettiği için de bugünkü iktidar Yüksek Seçim Kurulunun üyelerinin görev süresini uzatma yoluna gitmiştir. Siyasi iktidar Yüksek Seçim Kurulundan son derece memnundur, ona ihtiyacı var çünkü Yüksek Seçim Kurulu referandumda da sonraki seçimlerde de gerekeni yapmış ve iktidara birinci parti olmasının yolunu açmıştır” dedi.

YSK’DAN VAZGEÇMEME SEBEBİ

Emir, yasada yer alan “Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri seçim yasaklarına tabidirler” hükmünü hatırlattı. “Ama şimdi Yüksek Seçim Kurulu ne yaptı? ‘Cumhurbaşkanı için yok’ dedi. Cumhurbaşkanının işte bu Yüksek Seçim Kurulundan vazgeçememesinin en temel sebebi de bu” ifadelerini kullandı.

YAPILAN KARŞILIKLI BİR İŞBİRLİĞİ

Emir şunlar söyledi: “Şimdi, buradan baktığımız zaman, Yüksek Seçim Kurulunun adil bir seçim yürüteceğine, demokratik bir seçim yürüteceğine, eşit bir seçim yürüteceğine inanmamız mümkün değil. Çünkü yapılmak istenen aslında karşılıklı bir iş birliğidir. Saray ile Yüksek Seçim Kurulu bir ortaklaşma hâlindedir ve bu ortaklaşma hâlinde de maalesef Türkiye’nin seçimleri ağır bir şaibe altında yürütülmektedir.”

YSK’YA GÜVEN YERLERDE SÜRÜNECEK

HDP Batman Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryaki ise, sokakta bu yasal düzenlemeyi duyan herkesin “Yüksek Seçim Kurulu üyeleri herhalde AKP’ye yakındır, o yüzden bunların görev süresi uzatılıyor” diye düşüneceğini belirtti. Yüksek Seçim Kurulu’nun güven erozyonuna uğrayan birkaç kurumdan biri olduğunu dile getirdi. YSK’nın mühürsüz oyların geçersiz sayılması kararını hatırlattı. Yapılan düzenleme ile YSK’nın erozyona uğrayan güveninin iyice yerlerde sürüneceğini söyledi.

MEŞRUİYET TARTIŞMASINA NEDEN OLACAK

İyi Parti Antalya Milletvekili Hasan Subaşı ise şunları kaydetti: “Gerekçede ‘Önümüzde seçimler var ve bu hakimlerin, bu çalışanların deneyimi var’ deniyor. Bu deneyim nasıl bir deneyim dediğimiz zaman kanuna rağmen imzası ve mührü olmayan oy pusulalarını geçerli sayan, içtihat yaratan, ‘Kanun hilafıyla içtihat yarattığı için bu seçim meşru değildir’ dedirten bir deneyim. Bu da meşruiyet tartışması yaratacaktır ve onun tecrübesinden halk korkar hâle gelecektir. Kim bilir o tecrübe nasıl uygulanacaktır?”

16 NİSAN’DA MÜHÜRSÜZ SEÇİM

YSK, 16 Nisan referandumunda oylama devam ederken mühürsüz oyların geçerli sayılacağını açıklamış, açıklama çok tartışılmıştı. YSK’nın internet sitesinde sandıkların kapandığı sırada yapılan açıklamada şöyle denilmişti: “Bazı sandık kurullarının seçmene oy pusulası ve zarflarını sandık kurulu mührüyle mühürlemeden verdikleri yolundaki yoğun şikayetler üzerine bugün toplanan Yüksek Seçim Kurulu, sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar vermiştir.”

MÜHÜRSÜZ OY YASALAŞTI

Mühürsüz oy tartışması sürerken AKP-MHP ortaklığıyla Meclist’en geçirilen yasa ile göre mühürsüz oyların geçerli hale gelmesi kanuni hale geldi. CHP, YSK’nın mühürsüz oy pusulalarının geçerli kabul edilmesine ilişkin kararının iptali talebiyle Danıştay’a başvurdu. Danıştay ise ‘YSK’nın takdiri, soruşturulamaz’ şeklinde karar verdi.

BOLD ÖZEL

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Aile boyu tutukluluğa isyan: Ekmek su vermeyin, ot bulur ot yeriz

Samsunlu Hanife Algan’ın damadı, gelini, oğlu ve son olarak da kızı hapse atıldı. İki torununa bakan anneanne tepkisini “Bizi rahat bırakın” diyerek gösterdi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

Bir hafta önce tutuklanıp Bafra Cezaevine gönderilen Tuba Tuncer’in annesi Hanife Algan, kızı, oğlu, damadı ve gelini hapse atılan çaresiz bir anne olarak tepkisini dile getiriyor.

Geçen hafta kızı tutuklandığı için 8 ve 5 yaşındaki torunlarına bakmak zorunda kalan Hanife Algan, iki yıl cezaevinde kalan oğlunun gördüğü psikolojik işkencelerden dolayı sağlığının bozulduğunu söylüyor. Kızının serbest bırakılması için yetkililere çağrıda bulunuyor. Algan, 4 yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu olan damadının ise suçsuz olduğunu vurguluyor.

Samsun Alaçam’da yaşayan ve 4 yıldır çocuklarıyla birlikte eşinin yolunu gözleyen Tuba Tuncer (35) 13 Ekim 2020 Salı günü tutuklandı. Afyon’da özel bir yurtta idarecilik yaptığı için tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Tuba Tuncer’in eşi Mahmut Tuncer de aynı yurtta çalıştığı için tutuklanıp 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

“ARTIK DİYECEK SÖZ BULAMIYORUZ”

Kızının 4 senedir denetimli serbestlikle dışarıda olduğunu söyleyen Hanife Algan, “Kaçsa kaçardı. Kızım benim suçlu değil, o evladımızı nasıl okuttuk. Allah rızası için kızımı salın. Babalarını tutukladınız, analarını da alıp torunlarımı yetim bırakmayın. Artık diyecek söz bulamıyoruz. Biz bu hale niye geldik. Çocuklarımızı vatana, millete bir hayrı olsun diye okuttuk. Pırıl pırıl bir sineği ezmeyen çocuklar yetiştirdik. Ne işi var cezaevlerinde? Elinizi vicdanınıza koyu.n” dedi.

Algan, kızının eşini ziyarete gidip gelirken ciğerlerini üşüttüğünü ve verem olma noktasına geldiğini ve hasta haliyle cezaevine gönderildiğini de ifade etti.

“ÇOCUKLARIMI SALIN YETER Kİ, OT BULUR OT YERİZ”

Gelininin de iki kez gözaltına alındığını belirten Algan, “Aile olarak bittik, çocuklarımız da bitti. Kaç gecedir uyku uyumuyoruz. Ben şeker, eşim kalp hastası. Yavrularımızı salın, bizi rahat bırakın. Ekmek vermeyin, su vermeyin, ot bulur ot yeriz.” ifadelerini kullandı.

Tuba Tuncer, 3 Kasım 2020’de Afyon 2. Ağrı Ceza Mahkemesinde ikinci kez hakim karşısına çıkacak.

Babaları 4 yıldır cezaevindeydi bugün de anneleri tutuklandı

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Ben o cezaevinde Koah oldum Kabakçıoğlu’nun ölmesi normal”

Karantina hücresinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun kaldığı cezaevinden çıkan bir tutsak Bold Medya’ya ulaştı. Cezaevinin sağlıksız koşullarını ve gardiyanların da içinde olduğu uyuşturucu trafiğini anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz plastik sandalye üzerinde cansız bedeni bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabaçıoğlu’nun (44) ölüm nedeni henüz otopsi raporu çıkmadığı için resmi olarak açıklanmadı. Astım, yüksek tansiyon ve şeker hastası Kabakçıoğlu ile aynı cezaevinde 3,5 yıl tutulan bir mahpusun verdiği bilgiye göre cezaevinin koşulları insan sağlığını, hayatını tehlikeye atıyor ve yaşama hakkını ihlal ediyor.

Yaklaşık 700 tutuklunun bulunduğu Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacalarında filtre olmadığı için tutukluların sağlığının bozulduğu belirtiliyor. Ayrıca aynı cezaevinde 9 ay öncesine kadar uyuşturucu ticareti yapıldığı öne sürüldü. Sinan adlı gardiyan cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı ve 4 ay hapis yattı.

Adının açıklanmasını istemeyen mahpus, şu çarpıcı bilgileri aktarıyor:

  • Kışın kömürle ısınan, yazın da sıcak su ihtiyacı için kalorifer kazanı yakılan Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacasında filtre sistemi olmadığı için tüm kurum ve is mahpusların kullandığı avluya yağıyor. Avluya çıkan bir insan baştan aşağı simsiyah oluyor. Dolayısıyla mahpuslar hem havalandırma hakkından mahrum ediliyor hem de sağlıkları bu durumdan olumsuz etkileniyor.
  • Koğuşların camları da aynı nedenlerle açılamıyor. Kapasitenin üstünde insanın yaşamaya çalıştığı koğuşlarda mecburen cam açıldığında ise başta solunum rahatsızlıkları olmak üzere mahpuslarda birçok hastalık ortaya çıkıyor.
  • Ayrıca Gümüşhane E Tipi Cezaevi sabıkalı bir hapishane. Sorunlu olduklarını düşündükleri mahpusları dövmek için oluşturulan ‘Yıkım Ekibi’nin başındaki Sinan adlı, eski bir boksör olan gardiyan, 21 Şubat 2020’de cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı. Bu olay yerel ve ulusal basına haber oldu. 4 ay hapis yatan Sinan adlı gardiyan ise daha sonra görevine iade edildi.

İşte cezaevinde KOAH hastası olan mahpusun anlattıkları…

Gümüşhane Cezaevi nasıl bir cezaeviydi, neler yaşadınız orada?

Her gün bir sorunla karşılaşıyorduk. Hangisini anlatalım… 35 yıllık bir cezaevidir. Kömür sistemiyle çalışıyor. Cezaevinin baca filtre sistemi yok. Kışın resmen üstten aşağıya kurum yağıyor. Sizi bahçeye çıkarsalar bile bahçeyi kullanma şansınız yok. Üstünüz simsiyah oluyor. Yazın da aynı sorun var. Sıcak su tesisatı kalorifer kazanına bağlı. Haftanın 4 günü koğuşlara sırayla sıcak su veriyorlar. Yine kurum yağıyor.

Havalandırma hakkınızdan da mahrum oluyorsunuz yani.

Yani hakkınızı öyle bir ihlal ediyorlar ki… Öyle bir hak ki bu, tarifini size yapamam. Hapiste yatan bir insan için o bahçe çok önemli. 8 metre bir duvar var. Başını kaldırdığın zaman gökyüzü. Üstten aşağı kurum yağarken senin o bahçeyi kullanma şansın yok. Kar yağıyor bahçeye. Karın üstü simsiyah.

Bu sorunu yönetime bildirmediniz mi?

Dile getirdik, şikayetçi olduk. Şunu söylüyorlar: Sistem eski, buraya baca takılmıyor. Baca takılması için yıkılması lazım. Biz burada bir tuğla bile değiştiremeyiz. İşlerine gelmeyince bütün suçu daha üst taraflara, bakanlığa kadar atıyorlar. Ne dilekçene cevap veren var, ne muhatap alan var. Cezaevindeki ilişkiler kanuna nizama göre değil, patron-çavuş ilişkisi gibi. Kafalarına göre yürütüyorlar her şeyi. Zaten Gümüşhane ve Sakarya cezaevi müdürleri insanlara zulüm etme konusunda biliniyorlar. 2017’de yaptıkları zulümler haber olmuştu.

Sağlık hizmetlerine ulaşma konusunda bir sıkıntı yaşadınız mı?

Ben hapisten KOAH hastası olup çıktım. Başkaları da aynı hastalığa yakalandı. Çünkü cam açık yatıyoruz. Küçücük koğuşta o kadar insan mecbursun açmaya. İnsanlar KOAH, ciğer hastası oluyor. Burası sağlık açısından bir insanın yaşaması için uygun değil. Kapatılması lazım.

Mustafa Kabakçıoğlu astım hastasıydı zaten. Hastalığı bu yüzden mi ilerledi acaba? Öksürüğü arttığı için karantina hücresine kapatılmıştı.

Muhtemelen öyle. Hastalığını tetiklemiştir. Ben KOAH olduğuma göre onun canından olması normaldir. Karantinaya aldıkları yer, tam o kalorifer kazanının bacasının olduğu yer. bacanın altı. Eğer samimi olsalar karantina odasını yönetimlerin de olduğu 1-2. bloğa yaparlar. Kalorifer kazanın bacasının olduğu yer koyuyorlar. Korona ciğer hastalığı, korona olan bir insan oraya konulur mu? Adamın nefes alması mümkün değil. Beşikdüzü Cezaevi yapılırken Gümüşhane’nin kapatılma kararı alınmıştı. Sonra vazgeçildi, tutuklu sayısı fazla olduğu için. Gümüşhane sürgün cezaevi olarak da biliniyor.

Gerçekten hasta bir insana yapılacak büyük bir haksızlık bu.

Bakın şimdi size bir adli mahkumun haklarından bahsedeceğim. Siyasi koğuşların üst katı hücreydi. Orada da müebbet verilen mahkumların cezalandırıldığı tek kişilik iki hücre vardı. O hücrelerin özelliği şu; televizyon hakkın yok. Gazete okuma, çay içme, ateş yakma hakkın yok. Sadece yemeğini yiyorsun. Bir de yanında sıvı, su alabilirsin. O hücrelere sürekli adli tutuklular gelirdi. Hücrenin büyüklüğü 10 metrekare. Ranzanın yerini betondan dökmüşler, adam yatağını getirip oraya koyuyor. Bir ranza büyüklüğünde de bu tarafta yer var. Oranın da yarısı tuvalet, yarısı da sandalye koyup oturabileceğin bir yer. Bu hücrenin iki katı büyüklüğünde de bir odayı da bize veriyorlar. Orada 8 kişi kalıyoruz, yeri geliyor 10 kişi oluyoruz, düşünebiliyor musunuz? Hücre cezası alan adam daha şanslı. Aynı metrekarede tek başına kalıyor.

O hücreye bir gün ölüm orucunda bir genç geldi. Adli suçlulardan biri. 3-4 aydır yemek yememişti. Bel kalınlığı inanın benim kolum kadar yoktu. O kadar zayıflamış, ipince kalmış. Tecavüz suçundan yatıyor, 2 kez ağırlaştırılmış müebbet almış. Psikolojisi de davranışlar da çok bozuktu. Bir gün revirde gördüm. İntihar ettim, beni kurtardılar, dedi. Nasıl intihar ettin diye sordum. Tıraş olduğumuz bıçaklar var ya onun iki jiletini yutmuş. Neden yutuyorsun, amacın ne? Jiletler bağırsakları kesiyor ve iç kanamadan ölüyorsunuz. Gardiyanlara da söylüyor iki jilet yuttuğunu.

İntihar ettiği için hastaneye götürüyorlar. Hastaneye gidince doktora ‘ben tedavi istemiyorum, bu jileti ameliyatla almanızı istemiyorum. Ben ölmek istiyorum, tedaviyi kabul etmiyorum’ diyor. Doktorlar o zaman kendisine ‘tamam biz sana serum bağlayalım, ağrı, sızı çekme’ diyorlar. Serumla uyutup ameliyat ediyor, jiletler çıkarılıyor. Devlet onun yaşama hakkını koruyor. Bakın adli bir mahkum, ağırlaştırılmış müebbet almış bir mahkumu devlet koruyabilmek için neler yapıyor. Olması gereken bu. Hastaneye götürüyor, zorla ameliyata alıyor, kabul etmediği halde ameliyat ediyorlar. Cemaat soruşturmasından girenlere de hastaneye gitmedi diye dilekçe yazdırıyorlar. Bu yalan anlıyor musunuz, yalan. Hem de kuyruklu bir yalan.

Nasıl yalan? Hastaneye gitmeyen tutuklulara dilekçe yazdırdıklarını söylüyorlar. Doğru değil mi bu?

Ben de yüksek tansiyon ve şeker hastasıyım. Cezaevine girdim 3-5 ay sonra, tam hatırlayamıyorum, geçmiş zaman, ikindi namazı vaktiydi. Ben gündüz uyumam. O gün beni bir uyku, bir rehavet bastı. Namazı kıldım, uyudum. Uykudan mide bulantısı ve baş dönmesiyle uyandım (ağlamaya başlıyor)… Mide bulantısıyla uyandım, arkadaşlara dedim ki, bana bir şey oluyor. Tansiyon ölçmek için gardiyanları çağırdılar. Haksızlık çoktu, haksızlığa karşı duramıyordum. Gardiyanların elinde bir tane elektronik tansiyon aleti var. Koğuşa girmiyorlar. Aşağıya indim, kapıda ölçtüler.

Neden koğuşa girmiyorlar?

Erdoğan’ın damadı bizim koğuşlara gardiyanların girmesini yasaklamıştı.

Berat Albayrak mı yasakladı? Cezaevleri onun yetki alanı değil ki. O nasıl yasaklayacak?

Bir gazetede okumuştum. Berat Albayrak’ın ‘bunların yanına gardiyanlar girmesin, bunlar tehlikeli insanlar’ mealinde açıklamaları olmuştu. Tabi bu tür açıklamalar emir telakki ediliyor. Adam kesen, öldüren, cani insanların koğuşuna gidiyorlar. Biz tıraş olmak için koğuşun kapısına çıkıyorduk. Neyse tansiyonumu ölçtüler, 16’ya 25 çıktı. Çok yüksek. 112’yi çağırdılar. Beni kapı altı denilen cezaevinin girişinde bir yer var, oraya götürdüler. Tansiyonumu orada da ölçtüler, seni hastaneye sevk etmemiz lazım dediler.

Hastanede tansiyonumu 15’e düşürdüler. Geri döndük cezaevine. Ben uyudum. Gece 03.00’e doğru yine tansiyonum yükseldi, yine hastaneye sevk ettiler. Aynı ekip geldi. Biz seni yatırsınlar dedik, niye geri gönderdiler dedi. Ben mahkum adamım, kimden hesap soracaksın. Hastaneyi aradı, bu adamı niye gönderdiniz, bu adam yüksek tansiyon hastası, beyin kanaması riski var, kalp krizi geçirebilir, dedi.

Hastaneye tekrar gittik. 7.30’da kardiyoloji doktorunu çağırdılar. Doktor da cumartesi sabahı olunca sinirlendi. Bir de tabi mahkum olunca insanların bakış açısı farklı oluyor. Psikolojin nasıl diye sordu doktor. Ben de sinirlendim orada. Doktor bey, sizi sabah evden buraya çağırdılar diye sinirlendiniz. Sabah 05.00’te polisler kapınızı açsa vatan haini, terörist diye getirip hapse atsalar sizin psikolojiniz nasıl olur dedim. Bunu psikolojiye sevk edin, psikolojisi bozuk dedi.

Neyse bir hap kullanıyordum, onu iki katına çıkardı doktor. Tekrar geri geldik. İlaçları içtim, düşürdüler tansiyonu. Pazar günü aynı olay bir daha tekerrür etti. Aynı olayları tekrar yaşıyoruz. 112 yine geldi. Seni hastaneye sevk edelim dedi. Ben hastaneye gitmek istemiyorum. Gittiğimiz yerde bize it muamelesi yapıyorlar, insan muamelesi görmüyoruz ki…

Yani mahpusların hastaneye gitmek istemem sebeplerinden bizi de doktorların, görevlilerin size karşı olan tavırları mı?

Yani bu adam buraya gelmiş, yatıralım, bakalım diye bir şey yok. Mahkumları ikiye ayırdılar. Adli suçlulara inanın ki her türlü hakkı veriyorlar. Cemaatten yargılananlara cüzzamlı, vebalı muamelesi yapıyorlar. Biri televizyona çıkıp bunların hepsi terörist diyor, ertesi gün memleketin hepsi sana tavır alıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Nasıl sorgulamaz insan. Ne kadar adi bir toplummuş.

Neyse nöbetçi gardiyanlar geldiler, madem hastaneye gitmiyorsun ‘kendi arzum ve rızamla hastaneye gitmek istemiyorum’ diye dilekçe yazacaksın, dedi. Bu kadar basit mi diye cevap verdim. Kendilerini kurtarmak için, işlerine gelen yerde melaike, işlerine gelmeyen yerde azrail kesiliyorlardı. Benim moralim bozuk, canım sıkkın, hastaneye gitmek istemiyorum ve ben hastayım. Tansiyonum çıksa beyin kanaması, kalp krizi geçirsem, ölsem bu dilekçe sizi kurtaracak mı? Yazıklar olsun, verin imzalayayım dedi. Bu görevde olan insanlardan ahirette hesabını soracağım.

Cezaevinde başka kötü bir muameleyle karşılaştınız mı? Dövme, işkence gibi.

Cezaevinde Sinan adlı gardiyan vardı. Sinan cezaevinin Rambo’su. Belinde bir cop ve 5-6 kişilik bir ekibi var. Onlara ‘Yıkım ekibi’ diyorlar. Yıkım ekibi demek, taşkınlık yapan tutukluları döven ekip demek. Adli mahkumların git-gelleri çok oluyor. Bir anda isyan ediyor, bağırıyor, çağırıyor, ufak bir şeyden kavga çıkarıyor. Kapıları kırıyorlar. Robocop elbiseleri de var. Bazen onu da giyiyorlar. İçeriye dalar, kriz geçiren mahkumu yatırır, döverler. Sonra da ters kelepçe yapıp beyaz odaya atıyorlar. Her tarafı plastik kaplıdır bu odanın. Kafasını duvara vurup kendine zarar vermesin diye. Sinan bu ekibin başında. Aynı zamanda boksör. Güçlü kuvvetli, iri yapılı biri.

Size bir şey yaptı mı ya da kimseyi dövdüğüne şahit oldunuz mu?

Başka koğuşta kalan bir teğmeni dövdüğünü duydum. Teğmen tabi ki çok bozulmuş bu olaya. O zaman ki başsavcı Bozan Çevik idi. Şimdi Gaziantep savcısı. Bu olayı kapattı. Bakın bir başsavcı, bir gardiyanın ‘Ben buranın Allah’ıyım, kitabıyım, müdürüyüm’ diyen bir adamı kolluyor. Başsavcı ben senin arkandayım demese bu adam kimseyi dövemez. Başka vukuatları da var Sinan’ın.

Ne gibi vukuatları?

Cezaevine uyuşturucu sokuyordu.

Siz nereden biliyorsunuz uyuşturucu getirdiğini?

Bir gün hücreye bir genç geldi. Uyuşturucu satmaktan tutuklanmış ve 25 sene ceza almış. İran’dan getiriyor uyuşturucuyu. Ben herkesin hikayesini dinliyordum. Adliyede paranın, rüşvet çarkının nasıl döndüğünü vs. de anlatıyor. Sinan’ın uyuşturucu sattığını ondan öğrendim. Sinan uyuşturucuyu dışarıdan alıyor, kantine getiriyor. Kantinde Trabzonlu bir gardiyan vardı. Bir de Diyarbakırlı bir mahkum vardı, kantin hizmetlerinde çalışan. Parası olmayan mahkumları hizmet işlerinde kullanıyorlardı, ayda 300 TL maaşla. Sinan Trabzonlu gardiyana uyuşturucuyu teslim ediyor, üzerinde taşımamak için. O da Diyarbakırlıya veriyor, Diyarbakırlı Sinan’ın getirdiği uyuşturucuyu kim istiyorsa onun haftalık siparişlerinin içine koyuyor. Mesela çayın içine.

Sinan şu an nerede? Hala o cezaevinde mi?

Hayır olay ortaya çıktı. Sinan 21 Şubat 2016’da tutuklandı. CNN’de haberleri çıktı. Haberi görünce dedim ki, ilahi adalet. Fakat işi biliyor. Sinan bu işi oradaki müdürlerle beraber yapıyor. Arkasını sağlama alan bir adam. Tutuklandıktan sonra Gümüşhane’de görev yaptığı için Giresun Cezaevine gönderiyorlar. Orada 4 ay yattı. Dört ay sonra hakkındaki suçlamalar, deliller yetersiz deyip serbest bıraktılar ve daha sonra da görevine iade edildi. Şu anda Giresun Cezaevinde çalışıyor.

Nasıl iade edildi görevine?

Suizan etmek istemiyorum ama burada da şunu düşünmeden edemiyorsunuz. Bu işin içinde baştakiler olmasa Sinan’ı cezaevinde bırakırlar. Acımasızdılar. İlla ki ortakları var. Başları yanmasın, isimleri ortaya çıkmasın diye göreve iade ettiler. Göreve iade edilmesi bunun ispatıdır.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye

Okumaya devam et

Popular