Bizimle iletişime geçiniz

Ekonomi

Prof. Dr. Korkut Boratav: Ekonomik bunalımın döviz krizi aşaması bitti, ekonomik küçülme aşaması başladı

İktisatçı Boratav, ekonominin 2018’in son çeyreğinde; 2019’un ilk yarısında küçüleceğini söyledi.

Prof. Dr. Korkut Boratav, “Ekonomi 2018’in son çeyreğinde; 2019’un ilk yarısında küçülecek, küçülmenin sosyal maliyeti ağır olacak.” dedi.

İktisatçı Boratav, Türkiye’de sistemin çürüyerek çöktüğünü belirterek, solun halk muhalefetine sahip çıkması gerektiğini söyledi.

“İKTİDAR ÖZGÜRLÜK ALANINI DARALTIYOR”

Boratav, “İktidar özgürlük alanlarını sürekli daraltıyor. Onun için bu alanları hem korumamız hem de mümkün mertebe genişletmemiz gerekir.” diye konuştu.

Reel ekonomideki bunalımın son milli gelir verileriyle ortaya çıktığını kaydeden Boratav, “Ekonomi 2018’in son çeyreğinde, 2019’un ilk yarı yılında küçülecek ve küçülmenin sosyal maliyeti ağır olacak.” değerlendirmesinde bulundu.

Fransa’da devam eden “Sarı Yelekliler” hareketinin eylemlerini de değerlendiren Boratav’ın Birgün Pazar’a verdiği söyleşinin ayrıntıları şöyle:

Sarı Yelek giyerek sokağa çıkanların ‘kim’ olduğu çok tartışıldı. Bu eylemin sınıfsal karakterine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

“Sarı yelek”, Fransa’da araçların kaza, arıza hallerinde sürücülerin giymeleri gereken bir “üniforma”. Eylemler başladığında Türkiye’de gözlemsel ilk algılama ‘araba sahiplerinin protestosu’, ‘orta sınıf tepkisi’ olarak küçümsendi.

Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Otomobil, Batı işçi sınıfları için “ücret malı”dır. Marx’a göre “iş gücünün değeri”, ücretli emeğin varlığını sürdürebilmesi için gereken, tarihsel ve sosyal olarak belirlenen bir zorunlu tüketim miktarı ile belirlenir.

Bunun altındaki bir ücret düzeyi, işçi tarafından yeterli görülmez ve kabul edilmez.

“EMEKÇİLER İÇİN ARAÇ SAHİPLİĞİ HAYATIN VAZGEÇİLMEZİDİR”

ABD’de de kentleşme öyle bir biçim almıştır ki bir işçinin konutundan iş yerine araç sahibi olmadan gitmesi dahi mümkün değildir. Avrupa için de benzer bir durum söz konusudur. Büyük kentlerde toplu taşımacılık yaygındır ama banliyölere yayılan emekçiler için araç sahipliği hayatın vazgeçilmez bir öğesidir. Fransa’da da çalışan herkesin sarı yeleği vardır. Dolayısıyla araç sahipliğini işaret eden sarı yeleğe bakılarak, bu hareket orta sınıf tepkisi olarak küçümsenemez.

Bu hareketin Fransa’daki siyasi sürece ilişkin etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sarı yelek eylemlerini değerlendirirken Fransız toplumunun bir başka özelliğine de dikkati çekmek gerekir. Sol parti ve sendika örgütleri zayıflamış olsa bile Fransa halkı toplumsal taleplerini sokağa çıkarak savunur.

Kimi neoliberal uygulamaların önlenmesini sağlayan, parlamento değil, sokak olmuştur. Sokakta öğrenciler vardır, örgütsüz emekçiler vardır; sendikalar ve partiler de flamaları, bayraklarıyla katılır. Fransa bu anlamda devrimci bir geleneğe sahiptir ve bu geleneği daima hatırlar.

Sarı Yelekliler hareketi de sokağa çıkma geleneğinin bir parçası olarak gelişti. Bizim Haziran 2013 kalkışmasına, nasıl Gezi Parkı’nda ağaç kesilmesi vesile olmuşsa, Sarı Yelekliler eylemine de akaryakıt fiyatlarına zam vesile oldu. Ama bu vesile, çok daha genel bir hoşnutsuzluğu da açığa çıkardı.

Genel hoşnutsuzluğu kapitalizmin siyasi krizinin bir boyutu olarak düşünebiliriz. Başkan Macron, Fransız partileşmesinin sol-sağ ayrımına meydan okuyarak iktidara geldi.

Sosyalist parti hükümetinin bir bakanı olarak siyasete adım attı; sonrasında Fransız halkının, önceki iki Başkan döneminde temsili demokrasiye duyduğu tepkiyi kanalize etmeye çalıştı.

Kendi partisini de reddetti; geleneksel sol-sağ partilerin dışında bir siyaset önererek yıldızlaştı.

“BENZİN ZAMMI HALK TEPKİLERİNİ TETİKLEDİ”

Sonrasında cilası hızla döküldü. Neoliberal modelin ilerletilmesi dışında hiçbir yenilik taşımadığı anlaşıldı. Benzin zammı halk tepkilerini tetikledi.

Eş zamanlı olarak Hollande döneminde gerçekleşen servet vergisini kaldırması, Macron’un sınıfsal konumunu iyice açığa çıkardı; bu olgu da sokağa taşındı.

Sistem krizleri nasıl sonuçlar üretiyor?

Batı toplumlarının tümünde, halk, sermayenin kapsamlı politikası olan neoliberalizmin ve küreselleşmenin darbeleriyle karşılaşınca sokakta ve sandıkta tepki gösteriyor; reddediyor; ama tepkileri temsil edecek siyasi bir seçenek bulamıyor. Temsilî demokrasi krizi budur.

Sermaye, bu tepkileri kanalize etmeye çalışıyor. Fransa’da temsil krizinden doğan boşluk, geleneksel siyasetle bağını koparan Macron’la doldurulmaya çalışıldı ve Sarı Yelekliler hareketi bu numaranın da tutmadığını gösterdi.

Ne olacak bundan sonra? Batı’da geleneksel siyaset itibarsızlaşınca halkın karşısına iki seçenek çıkıyor. Siyaset krizinde sermayenin programı olan neofaşizm mi? Her ülkeye özgü sosyalizm birikimlerini yeniden canlandıran ve emekçi sınıfların siyasetini temsil eden sol mu?

Sistem krizine soldan da yanıt verilemiyor. Fransa’daki eylemlerle solun ilişkisi açısından bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hollande döneminde Sosyalist Parti’nin sermayeye teslimiyeti, tüm sol partileri ve sendikaları da itibarsızlaştırdı.

Sarı Yelekliler partiler ve sendikalar tarafından örgütlenerek değil, büyük ihtimalle sosyal medyadan zincirleme haberleşme ile sokağa çıktılar. Başlangıçta hiçbir parti bu hareketi tam olarak sahiplenmedi. Sendikalar da önce uzak durdu.

Daha sonra CGT destek verdi; sendikalı işçiler ise eylemlere ilk günden başlayarak katılıyordu. Soldan en yakın sahiplenme Melenchon’dan geldi; zaten bu hareketi sahiplenebilecek en doğal aday odur.

Sarı Yelekliler, bir hareket olarak devam etmeyecek; ama Macron’un Fransa’da temsilî siyaset krizinden doğan boşluğu doldurma çabası da bu hareketle iflas etmiş oldu.

Fransa’da diğer ülkeler gibi iki seçenekle karşı karşıya: Halk muhalefeti ya neofaşist akım içinde kaynayacak ya da sosyalist birikimlerin mirasını canlandırmayı beceren sola yönelecek.

Macron, 10 Aralık’ta sarı yeleklilere ödün verdiği konuşmasında “Fransız halkının derin kimliği”ne değinerek “göçmen sorununu da halletmemiz gerekiyor” demiş.

Bu tavır, sermayenin tipik tercihini yansıtıyor: Halk muhalefetini milliyetçi-ırkçı söylemlerle neo-faşizme yöneltmek… Tipik bir burjuva siyasetçisi olarak Fransa’da büyük sermayenin çözümünün klasik sağ ile neo-faşist sağın ittifakı olduğunu Macron da bu söylemiyle göstermiş oluyor.

Sol parlamaların ötesine geçerek, bir seçenek olabilmeyi başarabilmesi nasıl sağlanabilir?

Yunanistan, İspanya, Portekiz hatta İngiltere’deki sol hareketlere baktığımızda, ilk üç ülkede geleneksel komünist partilerin marjinalleşmediğini; ancak neoliberalizme direnen diğer sol akımların da etkili olduğunu görüyoruz. Syriza dahi, geleneksel Komünist Partisi’nin bir türevidir. İspanya’da Podemos Latin Amerika’nın sosyalist geleneği ile yakın ilişki kurmuştur. Portekiz Sosyalist Partisi de Komünistlerin ve Sol Cephe’nin desteğiyle iktidardadır.

“ÜLKESİNİN SOSYALİST GELENEĞİ İLE BAĞ KURMAYAN BİR SOL BUGÜN DE ETKİLİ OLAMIYOR”

Kendi ülkesinin sosyalist geleneği ile bağ kurmayan bir sol bugün de etkili olamıyor. İtalya’da bunu görebiliriz. İtalya’da, eski Komünist Parti mirasını alıp yok eden Demokrat Parti, sermayenin ana temsilciliğini üstlendi.

Burada sol gelenek Demokrat Parti’de sahipsiz kalınca heba oldu; seçmenlerinin bir bölümü 5 Yıldız Hareketi’ne yöneldi; ama bu yeni parti de neo-faşizmle iktidar ittifakını yeğledi. İtalya’da bu anlamda sol kaybolmuştur.

Jeremy Corbyn ise İngiliz İşçi Partisi’nin sol geleneğini tümüyle benimsedi. Blair’ci çizgiyi, partisini genç, militan üyelere açılarak yenilgiye uğrattı.

Her ülkede solun anlamlı bir güç olabilmesi için kendi devrimci mirası ile sosyalist birikimi bütünleştirmesi gerekiyor. Bunu doğru algılayan düşünürlerden birisi Samir Amin’di. Ölümünün hemen öncesinde yeni bir enternasyonal kurulması çağrısı yayımladı: Uluslararası işçi sınıfı hareketi ile Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist mücadelesini temsil eden bir enternasyonal…

Dünya halklarının iki düzen-karşıtı mücadelesinin bir bileşkesi…

Halk muhalefetinin kaybolması ya da bastırılması kapitalizmin krizini aşmasına imkân tanır mı?

Buradan şöyle bir tarihsel sorun çıkar. Kapitalizm artık bir sistem olmaktan çıkmıştır; hayatiyeti kalmamıştır. Ya devrimci bir dönüşümle yeni bir düzene geçecek; sosyalizme, giderek komünizme yönelecek. Ya da çürüyerek, çözülerek, dağılarak son bulacaktır.

Bir sistem bütün unsurlarını baskı, uzlaşma veya ikna yoluyla bütünleştiren bir sistemdir. İkna yeteneğini kaybettiği andan itibaren sadece baskı kalır. İki türlü baskı: Devlet baskısı ve sermaye baskısı.

Emperyalizme bakın: Geçmişte, hem tahripkâr, hem de inşacı idi. Bu nedenle bir sistem özelliği taşıyordu. Bugünkü emperyalizm ise girdiği, etkilediği her yeri sadece yıkıyor; parçalıyor; tahrip ediyor.

Çağdaş emperyalizmin en açık örneği Ortadoğu değil mi? Bu coğrafyanın iki ülkesinde Mısır ve Tunus’ta devrimci halk kalkışmaları, 2011’de emperyalizm ile bütünleşmiş iki yoz, soyguncu iktidarı devirdi. Emperyalizm ise gerici Müslüman Kardeşler’i iktidara taşımak işlevini üstlendi.

Her iki ülkede de halk emperyalizmin seçeneğine direndi; ama ihanete uğradı. Emperyalizm bugün Tunus halkını IMF programları cenderesine sürükledi.

Mısır’da askerî faşizmle ittifak içindedir. Hemen ardından Libya ve Suriye’de cihatçılarla ittifak halinde rejim değişikliğine yönelik silahlı saldırıları tezgâhladı.

Bu tablo, bir sistemin çökerek, çürüyerek yok olma tablosudur.

Şimdi ABD emperyalizmi Suriye’den çekip gitmeye kalkışıyor. Sonuç belirsizdir. Çünkü sistem krizi emperyalizmin bütünlüğünü de; tutarlı karar verme yeteneğini de kaybetmesi anlamına geliyor. Amerikan emperyalizmi bugün en az üç karşıt akım arasında mücadele içinde savruluyor. Sistemin içsel çelişkileri Ortadoğu’da odaklanmış olarak karşımıza çıkıyor.

Bu da bize gelecekteki ihtimallerden birisinin çürüme ve yozlaşma olabileceğini gösteriyor. O yüzden devrimci, sosyalist geleneği temsil eden insanların sorumluluğu, halk muhalefetini sahipsiz bırakmamaktır. Lenin’in de ifade ettiği gibi kendiliğinden halk muhalefetinin sınırları var, bu muhalefet sendikal muhalefet olur ve orada kalır.

Bunun en açık örneklerinden birisi İngiliz işçi sınıfı hareketidir. Çartist hareket kapitalizmin en güçlü işçi sınıfı hareketlerinden birisiydi; ama sosyalizmi gündemine alması çok zaman aldı. Halk muhalefetinin ileri taşınması şu andaki sol, sosyalist akımlara düşüyor.

Halk muhalefetinin sahipsizliğinin bir sonucu da bugün faşizme sürüklenen Türkiye’de yaşanıyor.

ABD’nin çekilme kararından hareketle, özellikle Türkiye’de bu konudaki tutumlardan birisinin ABD’nin bölgede kalması yönünde bir çağrı ve çabanın söz konusu olduğunu da görüyoruz. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Ne söylenebilir? Türkiye’nin acı kaderinin parçalarıdır. Bölgeye sadece melanet, felaket, kan ve kıyım getiren Amerika’ya “çıkma, kal” demek olacak şey mi?

Bu konuda tartışmaya girmek yerine geçmiş bir belgeye referans vereceğim. Aralık 2011’de Orta Doğu’ya dönük emperyalist saldırı nedeniyle Cezayir İşçi Partisi’nin düzenlediği bir Dayanışma Konferansı’na Türkiye’den dört meslektaş davet edilmiştik.

Suriye’de çalkantılar patlak vermişti; ABD; Körfez ve Türkiye destekli cihatçı saldırı ise o tarihte başlamamıştı.

Konferans, bizin önerimiz üzerine aşağıdaki ifadeyi Sonuç Bildirgesi’ne ekledi: “Konferans, Suriye halkının toplumlarının demokratikleşmesi özlemi ile dayanışma içindedir; ancak, emperyalist güçlerin ve taşeronlarının bu özlemleri Suriye’de rejim değiştirme amaçlı askerî ve siyasî müdahale vesilesi olarak kullanmasını şiddetle lanetler.”

O tarihte söylediklerimiz bir sağduyu ifadesiydi. Sonrasını biliyoruz. Şimdi emperyalizm ve ortaklarının yarattığı çıkan insanî enkazı çaresizce gözlüyoruz. Bugün yedi yıl önce söylenenlerden başka ne denilebilir ki?

“İKTİDAR ÖZGÜRLÜK ALANLARINI SÜREKLİ DARALTIYOR”

Önümüzdeki süreçte Türkiye’deki muhalefet için neler söylersiniz?

İktidar özgürlük alanlarını sürekli daraltıyor. Onun için bu alanları hem korumamız, hem de mümkün mertebe genişletmemiz gerekir. Yerel seçimler de bu açıdan önemli. Üst yönetimi Türkiye toplumunun ilerici birikimlerini rahatça heba etmiştir; Cumhuriyet değerlerine sırtını dönmüştür. Ama CHP belediyeleri hala Türkiye’nin önemli özgürlük, özerklik mekânlarıdır o yüzden kaybetmemek; genişletmek gerekir.

Meslek odalarımızın, sendikalarımızın hayatiyetleri çok önemlidir. İşçi sınıfındaki direnme eğilimlerini sahiplenen tüm sendikalar desteklenmelidir.

Türkiye’yi yöneten makamlarda gözlenen iç tutarsızlıkları, düzeysizlikleri küçümsemek yanlıştır. Tutarlılık ve bürokratik düzey, faşizmin tüm kurallarını sistemli bir biçimde uygulamak için gerekli değildir. Amaçlarına ulaşmakta başarılı olduklarını görüyoruz.

“İKİ SANATÇIYA UYGULANAN BASKI, ETKİLİ SİNDİRME YÖNTEMLERİDİR”

İki emektar, değerli sanatçıya uygulanan baskı, etkili sindirme, yıldırma yöntemleridir. Bu tür baskılara maruz kalan düşünce, sanat, bilim insanları, faşizm öncesi Türkiye’nin heba edilemeyecek, saygın düşünsel ve estetik birikimini temsil ederler. Onlarla dayanışma, katkılarını sahiplenme, yaşatma önceliklidir.

Türkiye ekonomisinin 2019’daki seyri nasıl olacak?

İçinde yaşadığımız krizin farklı ivmeleri var. İlk ivme döviz krizi ile patlak verdi. İktidarın seçim takvimi nedeniyle ekonomiyi pompalamasının yarattığı gerilimler döviz piyasasına yansıdı. Cumhurbaşkanı, finans çevrelerine karşı mayıs ayında meydan okuyan bir söylem tutturarak bu gerilimin tırmanmasına katkı yaptı.

“EKONOMİNİN BAŞINA BERAT ALBAYRAK’IN GETİRİLMESİ EK BİR GÜVENSİZLİK ETKENİ DAHA OLDU”

Önceki tüm seçimlerde sermayenin kolektif iradesini temsil eden borsa, AKP’nin seçim zaferlerinden sonra yükselmiştir. Zira, neoliberal programı itirazsız uygulayan tek parti iktidarının devamı olumlu karşılanmıştır.

Uluslararası finans çevrelerine karşı yürütülen meydan okuma nedeniyle Haziran 2018’de bu değerlendirme gerçekleşmedi. Ekonominin başına, finans sermayesinden siyasete geçmiş Mehmet Şimşek yerine Albayrak’ın getirilmesi ek bir güvensizlik etkeni daha oldu.

Bu etkenler birlikte döviz krizini tırmandırdı. Ağustos sonunda durumun sürdürülemez olduğu ortaya çıktı.

Eylülde Albayrak Londra’da uluslararası finans çevreleri ile görüştü. “IMF’siz bir IMF programı” önce Merkez Bankası’nın faizleri yükseltmesiyle, sonra da 2019 bütçesine esas olacak Yeni Ekonomi Programı ile kabul edildi.

Prof. Dr. Boratav: 2019 bütçesi IMF’nin “kemer sıkma” paketini içeriyor

“EKONOMİK BUNALIMIN DÖVİZ KRİZİ AŞAMASI SON BULDU; KRİTİK AŞAMASI BAŞLADI”

Bu adımlar dövizdeki yükselişi engelledi. Bunalımın döviz krizi aşaması son bulurken, üretim, istihdam ve milli gelir verilerine yansıyan kritik aşaması başladı.

Türkiye ekonomisi ağustos-ekim aylarında cari işlem fazlası verdi. Bu fazla, olumlu bir yapısal dönüşümden değil; iç talepteki çöküşün ithalatı daraltmasından; yani yoksullaşmadan kaynaklandı. Dış ticaret döviz tasarrufu sağlamaya başlayınca dövizdeki yükseliş durdu.

Ekonominin gidişatı döviz fiyatlarından algılanmaz. Reel ekonomideki bunalım, son milli gelir verileriyle ortaya çıktı. Ekonomi 2018’in son çeyreğinde, 2019’un ilk yarı yılında küçülecek ve küçülmenin sosyal maliyeti ağır olacak.

Ekonomi

Emeklilik dilekçesi veren EYT’li gözyaşlarına boğuldu

Kendilerini Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) olarak adlandıran 6 milyon kişiden biri olan Duygu Kösedağ, bugün emeklilik dilekçesi verdi. Yaşa takıldığı için 11 yıl gecikmeli yaşlılık tahsis kartı alabilen Kösedağ, “Gözyaşlarımı tutamadım” dedi.

BOLD – Türkiye’nin çözüm bekleyen önemli sorunlarından EYT, aileleriyle birlikte 15 milyona yakın vatandaşı ilgilendiriyor. Muhalefet partileri emeklilik bekleyenlerin sorunu çözmeyi vaat ederken AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 16 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da resti çekti. Erdoğan, “Milletimin zararına olan bir şeye asla yokum. Seçim kaybetsek de yokum” ifadelerini kullandı.

11 YIL GECİKMELİ EMEKLİLİK

Seslerini duyurmak için Umut Partisi ismiyle siyasi parti bile kuran EYT’liler dernek, sosyal medya ve diğer alanlardaki örgütlülüğüyle biliniyor. Anlık gelişmeleri paylaşan EYT’lilerden Duygu Kösedağ’ın emeklilik dilekçesi vermesi heyecana sebep oldu. Kösedağ, “31 yıl sonra 11 yıl gecikmeli gelen nihayet emeklilik dilekçemi verdim. Yaşlılık tahsis kartımı elime aldığımda göz yaşlarımı tutamadım. Görevli bayan EYT’li miydiniz dedi. Demek bu kadar belli oluyor hakkımızın ötelendiği. Darısı bütün eyt’li arkadaşlarımın başına” diye yazdı.

EYT NEDİR?

Bir partiyi iktidara taşıyabilecek ya da iktidardan indirebilecek kadar kalabalık olan EYT’liler, 8 Eylül 1999’da kabul edilen 4447 sayılı Kanun ile gündeme geldi. Kanundan önce erkekler için 25, kadınlar için 20 yıl sigortalılık süresi ve 5 bin günlük prim gün sayısı emekli olmak için yetiyordu. Yapılan düzenlemeyle emeklilik yaşı kadınlarda 58’e, erkeklerde 60’a yükseltilirken, emeklilik için gerekli prim gün sayısı ise 7 bin güne yükseltildi. Prim gün sayısını dolduran ancak yaşı kadınlarda 58’e erkeklerde 60’a ulaşmayanlar emekli maaşına bağlanamıyor.

Okumaya devam et

Ekonomi

17 milyar lira zarar eden THY’den yöneticilere 347 araçlık kıyak

Geçen yılı 17 milyar TL zararla kapatan Türk Hava Yolları (THY), yöneticilerin kullanımı için 347 araçlık kiralama ihalesi açtı.

BOLD – Havayolu Çalışanları Sendikası (HAVASEN), Türk Hava Yolları’nda (THY) yöneticilerin kullanımı için 347 araçlık kiralama ihalesi açıldığını duyurdu. HAVASEN’in internet sitesinden yapılan açıklamada, araçların 2021 model, sıfır kilometre ve binek olacakları belirtildi. 3 yıl için kiralanacak araçların ihalesi ise 5 Mart Cuma günü yapılacak.

HAVASEN’in açıklamasında, “Yapılacak ihale 2020 yılında 17 milyar TL zarar açıklayan bir şirketin darboğazdan çıkmak konusunda ne kadar samimi olduğunu göstermesi bakımından ibret vericidir” denildi. HAVASEN açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

  • Yetkili sendikanın (HAVAİŞ) desteği ile pandeminin faturasını çalışanlara çıkartan THY tasarruf konusunda çifte standart uygulamaya devam etmektedir.
  • Ücretleri; pilotlarda yüzde 50, kabin memurlarında yüzde 35, yer personelinde ise yüzde 30 oranında düşüren THY yönetimi, artan enflasyon karşısında daha da ezilen çalışanların yaptığı özveriye, yönetici personelin makam arabalarını yenileme kararı ile karşılık vermiştir.
  • Ölümü göstererek sıtmaya razı ettiği işçisinden kestiği parayla son model araç filosu kiralayan ve özveriyi sadece çalışandan bekleyen ama kendi konforlarından vazgeçmeyen bir anlayışla pandemi sürecinden nasıl çıkılacağı artık ciddi bir soru işareti haline gelmiştir.
  • Salgın süresince üyelerinin maaşlarından indirime gidilmesini gizli görüşmelerde kabul eden ama kendi maaşını sendika birikimlerinden tam olarak alan yetkili sendika başkanı ise üyelerinin aidatlarından aldığı 2 milyon liralık makam aracı ile THY yönetiminden aşağı kalmadığını göstermiştir.

Okumaya devam et

Ekonomi

Fiyatlardaki artış Şubat’ta da sürdü

TÜİK’in enflasyon verileri öncesi İstanbul Ticaret Odası perakende ve toptan fiyatlardaki artışları açıkladı. İTO verilerine göre perakende ve toptan fiyatlardaki artış geçen ay da devam etti.

BOLD – İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre perakende ve toptan fiyatlar yükseldi. Son bir yılda İstanbul’da perakende fiyatlar yüzde 15,45, toptan fiyatlar yüzde 16,15 arttı.

PERAKENDE FİYATLAR YÜZDE 1.48 ARTTI

İstanbul Ticaret Odası Şubat 2021 Fiyat İndeksleri verilerine göre, İstanbul’da şubatta bir önceki aya kıyasla perakende fiyatlar yüzde 1,48, toptan fiyatlar yüzde 0,36 arttı. İstanbul’da şubatta geçen yılın aynı ayına kıyasla perakende fiyatlar yüzde 15,45, toptan fiyatlar yüzde 16,15 arttı. 2020 Şubat ayına göre 2021 Şubat ayında yaşanan fiyat değişimlerini gösteren bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı İTO’nun 1995 bazlı Ücretliler Geçinme İndeksinde yüzde 15,45, Toptan Eşya Fiyatları İndeksinde ise yüzde 16,15 olarak gerçekleşti.

EN BÜYÜK ARTIŞ SAĞLIK HARCAMALARINDA GÖRÜLDÜ

Şubat ayında; Sağlık ve Kişisel Bakım Harcamalarında yüzde 3,00, Konut Harcamalarında yüzde 2,35, Gıda Harcamalarında yüzde 1,69, Giyim Harcamalarında yüzde 0,37, Ev Eşyası Harcamalarında yüzde 0,08 artış, Kültür Eğitim ve Eğlence Harcamalarında yüzde 0,03, Ulaştırma ve Haberleşme harcamalarında yüzde 0,02 azalış görüldü. Diğer Harcamalar grubunda fiyat değişimi izlenmedi.

5 aydır karantina hücresinde tutulan Miktad öğretmen siroz oldu

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0