Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Anne ayağa kalk! Buraya kadar geldin, vaz mı geçeceksin!

KHK ile ihraç, arama kararları, saklanarak geçen günler, Meriç’ten tehlikelerle dolu geçiş, mültecilik ve Almanya.. Sıradan bir ailenin sıradışı hikayesi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN BOLD ÖZEL

15 Temmuz süreci en çok çocuklarda travmalara neden oldu. Cezaevindekiler ayrı, Meriç’ten geçebilip mülteci olanlar ayrı sıkıntılar yaşadı. Unutulmayacak acılar, anılar biriktirdiler.

Küçücük yaşlarında büyümek zorunda kalan çocuklar, Avrupa kamplarında birbirlerine masal yerine bu hikayeleri anlatıyor, duruşlarıyla anne babalarına dayanma ve direnme gücü veriyorlar.

5 ve 7 yaşındaki çocuklarıyla Meriç Nehri’ni geçen ama yaşadıklarının etkisinden kurtulamayan Yapraklı ailesinin yaşadıklarını da unutulmayacak hikayelerden. Günlerce, ‘Batıyoruz’ diye sıçrayarak uyanmak, her gece ölüme yatmak gibi…

HAKKIMIZDAKİ SUÇLAMALARI DUYUNCA İNANAMADIK

Zeynep Yapraklı: Biz Zonguldak’ta yaşayan sıradan bir aileydik. Ben ev hanımıyım. Eşim Ahmet Yapraklı ile 2009’da evlendik. İki çocuğumuz var. Oğlum Hamza 7, kızımız Elif Betül 5 yaşında. 15 Temmuz’u sanki biz yapmışız gibi hayatımız bir anda alt üst oldu. O gün akşam evimizde oturmuş hep birlikte çay içiyorduk. Her zamanki gibi eşim işten gelmiş, yemeğimizi yemiştik. Bir anda ne olduğunu zaten anlamadık.

Eşim Zonguldak Ticaret İl Müdürlüğü’nde muayene memuru olarak görev yapıyordu. Aynı zamanda Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nde uluslararası ticaret alanında ders veriyordu. Gümrüğü bırakıp akademisyen olmaktı hedefi.

Daha beş yıllık memurken darbeden 10 gün sonra ihraç oldu. Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, hakkında 3 dosya, 5 yakalama kararı çıkarttı.

Suçlamalar silahlı terör örgütüne üye olma, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, resmi belgede sahtecilik, kamu kurum ve kuruluşlarını dolandırıcılık! İnanılır gibi değildi, iddiaları görünce ne yapacağımızı bilemedik.

RÜŞVET TEKLİF ETTİLER, KABUL ETMEDİM

Ahmet Yapraklı: Gümrük de rüşvet olayları oluyormuş. Yeni memurdum. Bana da teklif edildi fakat ben almam. Bir firma hurda getirdi. Araba parçaları var dediler. Baktım, kırık dökük olmayan, kullanılabilir parçalardı. Kırık dökük şeylere vergi alınmıyor. Diğerlerine vergi ödenmek zorunda. Firmaya 160 bin TL’lik ceza uyguladık. Ankara merkezli bir firmaydı. İki kişi geldi Ankara’dan, ‘Sen memursun, maaşın ne kadar ki, 70 bin TL verelim’ dediler. Tabi olacak bir şey değildi.

Yapraklı ailesinin Atina günleri.

KAPI ÇALINCA İRKİLİYOR, SOKAĞA ÇIKMAYA ÇEKİNİYORDUK

Zeynep Yapraklı: Yakalama kararı çıkınca eşim bir süre evden uzakta yaşamaya başladı. Suçu yoktu, neden hapse girseydi ki! Zaman zaman görüşüyorduk fakat artık bizim için kabus gibi günler başlamıştı.

Tek başıma, çocuklarla Zonguldak’ta kalamazdım, zaten orada bizi bağlayan bir şey kalmamıştı. 6 ay eşimle görüşmedik. Sonra biz de bulunduğu yere gittik.

Yaklaşık iki sene böyle geçtikten sonra Türkiye’de kalmak ikimiz için de zor olmaya başladı. Hep diken üstündeydik. Kapı çalınca irkiliyor, sokağa çıkmaya çekiniyorduk. Haziran 2018’de yurt dışına çıkmaya karar verdik. Tek yolumuz vardı; Meriç Nehri…

31 Haziran 2018’de saat 09.00’da Ankara’dan İstanbul’a yola çıktık. 6 saat sonra, diğer yol arkadaşlarımızla İstanbul’da buluştuk. Toplamda 6 kişiydik. Bizim dışımızda iki kişi daha vardı. Onları tanımıyorduk, isimlerini bile bilmiyorduk. Kaçakçılara, buluştuğumuz yerde para verdik.

YUNANİSTAN DİYE NEHRİN ÜZERİNDE BİR ADAYA ÇIKMIŞIZ

Ahmet Yapraklı: Ödemeyi yaptıktan sonra yola çıktık. Edirne’yi geçip bir yerde bıraktılar bizi. Kaçakçılar botu şişirmeye gideceklerini söyleyip ayrıldılar. Biraz fazla zaman geçti. Yaklaşık bir saat kadar. Endişelenmeye başlamıştık. Sonra geldiler, normal dediler, bot şişirirken pompa bozuldu dediler. Hep birlikte nehrin kıyısına doğru arabayla ilerlemeye başladık.

Önümüzde bir araba daha vardı. Onu geçtik, genellikle o yolda sarhoşlar oluyormuş. Arabayı geçtik ama peşimizden gelmeye devam etti. Geçiş yapacağımız kıyıya az kalmıştı. Arabadan tedirgin olan şoför Meriç’in ters istikametinde sola dönüş yaptı. Patika bir yola girdi. Araba da arkamızdan döndü.

Heyecan dorukta, arkama bakıyorum, araba geliyor, şoföre ‘hızlan, ileride beni at, bizimkilerin araması yok, ben yürüyerek bir önceki buluşma noktasına gelirim’ dedim. Hızlanınca araç arkamızdan gelmedi ve biraz bekleyip başka yoldan yine anayola bağlandıktan sonra sınıra geldik.

40 DAKİKA BOYUNCA NEHİRDE SÜRÜKLENDİK…

Kaçakçı, ‘Botun yanında rehberim var, sizi bekliyor, karşıya geçince yardımcı olacak’ dedi. Bota kadar 5 dakika yürüdük. Bundan sonrası kolay oldu. Bota bindik. 40 sakika boyunca yaklaşık 3 kilometre aşağı doğru sürüklendik. Sonra rehber ‘yanaşamıyorum, yardım edin’ dedi. Kıyıya biraz yaklaşınca ben dalları uzanıp tuttum ve botu kıyıya yaklaştırdım. İndim, çocukları indirdim, eşimi aldım.

Rehber bizi orada bırakacaktı. Öyle anlaşmamıştık. Tartıştık, ‘Bırakmam seni, yol göster’ dedim. Telefonlarımızı açtık. Yola çıkmamıza yardım eden bir arkadaşım vardı, onu aradım. ‘Sizi adaya bıraktılar, haritada öyle görünüyor’ dedi. ‘Ne adası, karadayız’ dedim.

Meriç arkamızda kalmış görünüyor ama ayak bastığımız yer çok kötü, zor bir bölgeydi. Yıkılmış ağaçlar, dikenler, çamur… Bir haftadır yağmur yağdığı için her yer ıslak, suyun debisi artmış. Rehber yol gösteriyor ama acemi. Bir oraya bir buraya götürüyor. İki adım atıp aynı yere geliyoruz.

ÇOCUKLARI OMUZLAYIP SUYA GİRDİK

Zeynep Yapraklı 29, Ahmet Yapraklı 34, Hamza 7, Elif Betül 5 yaşında. Yapraklı ailesi artık Almanya’daki yaşamlarına tutunmaya çalışıyorlar.

Ormanlık sık bir alan, önümüzü görmüyoruz. Sinirlerimiz boşaldı. Tartışma, bağırma, çağırma başladı. Neyse sakinleşince yolu kendim bulmaya karar verdim. 20 adım attık ki, önümüze akarsu çıktı. O an gerçekten küçük bir ada üzerinde olduğumuzu idrak ettik. Meğer Meriç’in ortasında bir adaya çıkmışız.

Suyu görünce geri döndük. Arkadaşım adanın en üst tarafına, nehrin daraldığı yere yönlendirdi bizi. Ama ilerlemek ne mümkün. Yolu açıyorum, çocuklar ve eşim arkamdan geliyor. İki adım at, üç adım at o şekilde ilerliyoruz. Rehber de en arkada. Bir yerden suya girdim. Üç adım attım, su belime geldi. Vazgeçtim, geri çıktım.

Biraz daha yukarıya gittim ve bir daha suya girdim. Elimdeki çubukla derinliği ölçüyorum. Su bir yerde göğüs hizama kadar geldi, bir-iki adım daha attım, sonra tekrar bel seviyesine indi. Çocuğun birini omzuna aldım. Diğerini eşim sırtına aldı ve hep birlikte suya girdik.

KIZIMIZ NEHİRE DÜŞTÜ…

Ben bir taraftan eşimin can yeleğini ve çocuğu tutuyorum, yürüyorum. Neyse geçtik. En sonda yine rehber vardı. Çantaları ona vermiştim. Bekar arkadaş ve rehber de bizden sonra geçti.

Toplarlanıp yürümeye başladık. 10-15 adım daha attık ki önümüze tekrar su çıktı. İşte o an tükenmiştik… Zirve oldu artık, eşim geçmem bir daha, sabahı bekleyelim diye yalvarmaya başladı.

Ben yine aynı taktikle suya girdim, karşıya geçtim, derinlik belime kadar… Boyum 1,70. Geri döndüm. Aynı şekilde çocukları sırtımıza alıp eşyaları rehbere verdim. Bir de erzak çantamız var. Onu da bıraktıramıyorum, karaya çıkınca çocuklar için tutuyorum.

Derin yere gelince korktuk. Çocuk panikledi, eşim sendeleyince, Elif Betül birdenbire suya düştü, hemen yakaladık ve karaya perişan halde ulaştık. Hanım ağlıyor, çocuklar ağlıyor. Ufaklık burada öleceğiz diye bağırıyor. Gerçekten çok zordu. Allah’a şükür geçtik ama ömrümüzden ömür gitti.

OĞLUM ‘AYAĞA KALK ANNE’ DEYİNCE UTANDIM

Zeynep Yapraklı: İkinci suyu geçmiştik artık ama benim dayanma gücüm kalmamıştı. Olduğum yere çömeldim ve ağlamaya başladım. Can yeleklerimiz vardı, ben biraz onlara güvenerek suya girmiştim ama bitmiştim. Yürüyemiyordum. Yedi yaşındaki oğlum ‘anne buraya kadar gelmişken vazgeçemezsin, ayağa kalk, güçlü ol, sen ağlayınca çok üzülüyorum’ deyince oğlumdan utandım, o sözü beni ayağa kaldırdı.

Bir saat kadar daha yürüdük ve bir ağaç altında sabahladık. Bir köye yaklaşmıştık sanırım. Çocukların altına naylon serdim, üzerine bir tane pikem vardı, o kadar suya girmemize rağmen kuru kalmış. Hepsini poşetlemiştim. Onları serdim, hava aydınlanana kadar çocuklar uyudular.

O AN HİSSETİM MÜLTECİ OLDUĞUMU

Sonra toprak yoldan ana yola çıkar çıkmaz iki araba geldi ve bizi aldı. Zaten yürüyecek halimiz yoktu. Öyle uzun bir geceydi ki yıllarımı aldı. Nezarete gidip dinlendik diyebilirim.

Yunan polisinin yaklaşımı iyiydi, aç mısınız, suya ihtiyacınız var mı diye soruyorlar. Ama götürüş şekilleri kötüydü. O an hissettim mülteci olduğumu. Işıksız bir arabanın arkasına koydular, kapıları kapattılar. Arabanın üstünde birkaç küçük delik vardı, oradan hava geliyor ama arabanın içi çok pis. Ayakkabılar, poşetler… O demir kapı kapanıp karanlıkta kalınca kötü oluyorsun…

MÜBAREK BEN DE KHK’DAN ATILDIM, PROFESÖRÜM

Ahmet Yapraklı: Ağacın altına geldik. Sağda Edirne, solda Yunanistan. Ben diyorum sola, rehber diyor sağa. Sağda 200 metre ileride kulübe görmüş. Türkiye tarafından da ambulans, zaman zaman da davul zurna silah sesi geliyor. Saat 04.00 olmuştu.

23.00 sularında başladık yolculuğa 4’te bitti. Güneşin doğmasını bekliyoruz, yakında istasyon varmış, trene binip Selanik’e gitmeye karar verdik. Güneş doğdu, bir şeyler atıştırdık. Hava ısındı, eşyaları kuruttuk biraz.

Rehber geri dönecek zannediyorum. ‘Mübarek ben de KHK’dan atıldım. Üniversitede profesördüm’ deyince şaşırdım, adamı neredeyse suda bırakacak ya da boğazlayacaktım. Niye söylemediniz dedim, ‘Sen çok endişelendin, problem yapma diye söylemedim.’ dedi. Kaçakçı da kendisine ‘Seni rehber olarak söyledim, yoksa bota almayacaklar’ demiş.

Yola çıktık, 100 metre gittik, Yunan polisi geldi, durumu anlattık. Erdoğan rejiminden kaçtık deyince anlıyorlar zaten. Bizi karakola götürdüler. Üst ve çanta araması, kayıt sonrası nezarete koydular. 5 ranza vardı. Herkes hemen uyudu. Arada polis geliyor, bir şeyler soruyor, zor bela anlaşıyoruz ama bizimkilerin ruhu bile duymuyor. Birkaç saat sonra Türkçe bilen biri geldi.

SİZ TERÖRİST MİSİNİZ YANİ!

‘Sizin için geldim’ dedi. Halimizi görünce bize yapıştırılan terörist damgasıyla dalga geçmeye başladı. ‘Siz şimdi terör müsünüz yani, bombaları Türkiye’de mi bıraktınız’ diye espri yapıyor. Parmak izlerimiz alındı, fotoğraflar çekildi. Yorgunluktan o kadar kötü çıkıyordu ki fotoğraflarımız, direkt ‘wanted’ tipi oluyoruz .

‘Buradan yarım saate çıkarsınız, kampa gideceksiniz’ dedi tercüman. Sevinçten uçtuk, çünkü en az bir gün tutuyorlar demişlerdi. Kasası kapalı bir araç ile 10 dakika uzaklıktaki kampa götürdüler.

ZOMBİ FİLMİ GİBİYDİ, O AN BİTTİK DEDİM

Araba durdu, indik, karakol gibi bir yer, içeri girdik, tekrar üst araması yaptılar. Karşımızda tavana kadar parmaklıklar, insanlar üzerine tırmanmış, elleri dışarda, bir şeyler istiyorlar, her yer sigara dumanı… Film sahnesi gibiydi. Zombileri görmüş gibi oldum. O an bittik dedim, buradan çıkamayacağız. Onların önünden geçtik yan koğuşa koydular bizi.

Yüksek duvarlı bir yer, karanlık, yaklaşık 20 ranza var, ışık yok, içeri girdik. Biri ‘Abi hoşgeldiniz’ deyince afalladım. ‘Ben Ahmet, Türküm’ dedi. Bana ve eşime ranza gösterdi. Kapıya en yakın ranzayı seçtik. Koğuşun içine doğru gitmek dahi istemiyorum. Eşimin bittiği anlardan bilmem kaçıncısı. Korku, endişe, ağlamaya başlayacaktı ki bir kadın bu kez, hoş geldiniz dedi. Herkes başımıza toplandı. Sırayla geçmiş olsun demeye başladılar.

10 DAKİKA SONRA YAŞADIĞIMIZ O KORKUNÇ GECEYİ UNUTTUK

O koğuşta tamamen Türkler vardı. Herkes bizim gibi geçen insanlar. 3 gündür oradalardı. Selamlaştık, sarıldık, moralimiz yerine geldi. Başladık muhabbete, herkes başından geçenleri anlatıyor. O ara kantin saati imiş, kahve ısmarladılar. 10 dakika sonra yaşadığımız geceyi, her şeyi unuttum, özlediğim ortam, dostlarım, kardeşlerim 2 sene sonra karşıma en rezil ortamda çıkmıştı. Ama o an mekan hiç umurunda olmuyor. Eşim de toparlandı.

Akşam olunca çocuklar ve eşim erkenden uyudu. Biz arkadaşlarla geç saate kadar konuştuk. Ranzaların etrafı bez ve kartonlarla kapatmışlar. Her aile mahremini oluşturmuş. Bir ranzanın üstünde seccade vardı, sıra ile namazlar kılınıyor. Bir adamda el feneri gibi bir şey vardı, WC’ye girmek isteyen onu buluyor. Sabah olunca herkes çıkacak dediler. Bir oh çektim. İki gece de kurtardık Allah’a şükür.

BM KAMPINDA BANYO SIRASI…

 

Birleşmiş Milletler’in kampına götürdüler bu kez. Çamaşır makinesi, banyo, temiz çarşaf var, iki aile maksimum 10 kişi bir arada kalırsınız dediler. Kayıt işlemlerinden sonra dağıtım başladı. Üç aile, birkaç bekar ve 6 Afgan genç ile birlikte 8 konteynerın olduğu bir yere koydular. Afganlar ‘Türki hoşgeldiniz’ diyorlar.

Bizim odalarda kirli çarsaf yok deyip yenisini vermediler. Bir konteynerın içinde ranza vardı, diğer konteynerde yoktu. Her yerde sünger yatak, kirli battaniye… Kadınları ranzalı konteynera gönderip biz yer yataklı köşkümüzü temizlemeye başladık.

Alışma süreci birkaç saat sürüyor. Bizim tarafta banyo yoktu, kadınların tarafında var, önce çocuklar sonra kadınlar kullandılar. Sonra o konteynırı boşalttılar biz sıraya girip banyo yaptık. O gece öyle geçti.

İkinci gün sabah bir adet poğaça, bir meyve suyu, öğlen patates haşlama, ekmek, akşama aynı şekilde olmak üzere yemek verdiler. Domates, salatalık gördün mü bayram ediyorsun. Hele bir de peynir olsa… Çocuklar önce yemediler ama sonra direnemediler. Az yemek, az konuşmak, az uyumak… Unuttuğumuz sünnetlere tekrar döndük. Çocuklar bile artık israf etmiyor, saklıyor ve sonra yiyorlardı.

SÜT KUTUSUNDA SU ISITIP ÇAY DEMLEMEK

Sadece çayımız eksikti. İlk akşam içemedik. Su ısıtıcısı vs gibi şeyler yasaktı. İkinci gün bazı ihtiyaçlarımızı Afganlardan karşıladık. Odalarında çay içtiklerini gördüm. Nereden buldunuz dedim. ‘Abe kolay’ dediler.

Sabah çocuklar için 1 Litre süt veriyorlar. Onların kutularının içi folyo kaplı. Suyu onda ısıtıyorlar. Her gün 16.00-17.00 arasında küçük bir araba geliyor kampa. Çay, sigara, kola, su vb. basit şeyler satılıyor. Oradan da sallama çay alıyorlar. Onlara para verdik. Her akşam yemekten sonra bize de çay demleyip getirmeye başladılar.

Akşama yeni aileler geldi. Bütün yatakları birleştirdik. 9 yatakta 15 kişi yattık. Yemekten sonra çayımız hazırdı. Bisküvi, çekirdek var. Namazdan sonra hep beraber halka yaptık. Ortaya bisküvi, çerez koyup çay eşliğinde yine muhabbete daldık. Herkes mutlu, kadınlar da iyiler, çocuklar arkadaş bulmuşlar, oynuyorlar, ortam süperdi.

İKİ SENEDİR GÖRMEDİĞİM ARKADAŞIMLA KAMPTA KARŞILAŞTIM

İki senedir görmediğim bir arkadaşımla BM kampında karşılaştım. 10 metre uzaktan, tellerin arasından muhabbet ettik. Çay yollayacağım size dedim, inanmadı ama çok sevindiler. Afganlar tel ile iki tane demir rezistans yapmış. Bir odanın banyo camı, diğer bloğun banyo camına yakındı. El yapımı ketıl’ı bu şekilde onlara ulaştırdık. Onlar da çaya kavuştu.

O günün akşamında biz kamptan çıktık. Dedeağaç’a kadar bizi bıraktılar. Uçakla Atina’ya geldik. Bir misafirhane bulduk. 3 odalı bir yer. Temiz yatak, çarşaf, TV, internet, banyo ve ailenle berabersin… 5 günün en güzel anıydı. Sabah istediğin gibi kahvaltı, markete git, özgürlük… Allah orada sıkıntıda olan herkesi bir an önce özgürlüğe kavuştursun. 8 denemeden sonra Almanya’ya gelebildik. 24 Ekim 2018’de Zeynep ve çocuklar geçti. 4 Kasım 2018’de ben geçtim.

Elif Betül ve Hamza, Almanya’da babalarına kavuştukları gün.

Şu an heim denilen, belediyenin verdiği evlerde kalıyoruz. Oturumumuzu aldık, kızıma anaokulu arıyoruz. Oğlumuz okula başladı. Burada herkes nehir kenarlarına gidip oturmayı seviyor. Biz mümkün olduğunca uzak duruyoruz. Anılarımız canlanıyor. Bizden sonra geçenler arasında hayatını kaybedener oldu, onlar aklımıza geliyor.

ÇOCUKLAR GÜNLERCE BATIYORUZ DİYE ÇIĞLIKLA UYANDILAR

Zeynep Yapraklı: Çocuklar bazen anneannelerini özlediklerini söylüyorlar. Ziyarete geleceklerini söylüyoruz. Gelmesinler, Meriç’ten geçmesinler diyorlar. Onlar uçakla gelecekler deyince o zaman biz niye geçtik diyorlar.

Hiç etkilenmediler zannediyorsun ama o kadar derinden etkilendi ki çocuklar, geçtiğimiz her ormanlık alanı görünce Meriç’i hatırlıyorlar. Yine Meriç’ten geçeceğiz diye bir daha Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Yunanistan’dan da buraya 8. denememizde gelebildik, o zaman da çok yıprandılar. Havaalanında bizi kenara ayırdıklarında ‘bizi neden sevmiyorlar, Türkleri neden istemiyorlar’ diye sorguluyorlar.

İlk günler yaşadıklarımızın şokunu atlatamadık. Çocuklar günlerce uyumadı. Batıyoruz diye çığlıkla uyandılar. Biz keza aynı. Sürekli sıçrayarak uyandık. Ve kaçan kurtulmuyor dedim içimden. Çok kolay geçenler de olmuş ama bizim için zordu…

 

BOLD ÖZEL

Tutuklu gazeteci Harun Çümen: “Koğuşta 25 fare öldürdük çıldırmak üzereyiz”

Mart 2018’den bu yana Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevinde tutuklu olan Harun Çümen yaşadıkları koğuşta farelerin cirit attığını, kendilerine adeta zulmedildiğini ve çıldırma noktasına geldiklerini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

33 aydır Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan gazeteci Harun Çümen, cezaevinin insanlık dışı şartlarını ve maruz kaldıkları uygulamaları tahliye olan bir arkadaşının aracılığıyla HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na iletti.

Mektubunu Gergerlioğlu’na nasıl ulaştırdığını ‘özel bir notla’ açıklayan Harun Çümen’in anlattıkları çok korkunç. Tıkanan lağım boruları, koğuşlarda cirit atan, yastıkların içine giren fareler, fareleri görüp dalga geçen gardiyanlar, 45 kişilik koğuşta kış soğuğunda yerde yatan insanlar, salgın olduğu halde sağlanmayan hijyen şartları… Cezaevindeki hak ihlallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren Harun Çümen’in mektubunun tamamını yayınlıyoruz.

“Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu

Size Kepsut ilçesindeki Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazıyorum. İsmim Harun Reşit Çümen. 33 aydır tutukluyum, hükümözlüyüm. FETÖ davasından 7 yıl 6 ay ceza aldım, dosyam Yargıtay’da bekliyor. Gazeteciyim, Zaman Gazetesi’nde editörlük, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptım.

“45 KİŞİYİZ, NEFES ALAMIYORUZ”

Cezaevinde bizlere adeta zulmediyor. 206 metrekarelik bir alanda 45 kişiyiz. 12 metrekarelik, evlerdeki çocuk odasından bile küçük odalarda 7 kişi kalıyoruz. 3 kişi yerde yatıyor. Gece yatak koyduğumuzda adım atacak yer yok! WC için kalktığımızda yatakların üzerine basmadan geçemiyoruz. Nefes alamıyoruz, havasızlıktan ölmemek için kışın bu soğuk günlerde bile pencereleri hiç kapatmıyoruz. Bugünlerde gece hava sıcaklığı sıfıra doğru indi, 2 derece oluyor. Kışın eksi sıcaklıklarda bile pencere açık uyumak zorunda kalıyoruz!

“WC’LER TIKANIYOR”

Tıka basa dolu koğuşlarda insanlık dışı muameleye maruz bırakıldık. 2 WC var, günün her saatinde tuvalet sırası bekliyoruz. Oysa şu an 1-2 kişinin yaşadığı evlerde 2-3 WC bulunabiliyor. Sadece 2 banyomuz var duş için. Sıcak su verilmiyor, çok yetersiz. 2-3 gün sadece 3’er saat sıcak su veriliyor. 45 kişi nasıl duş alsın? 1 kişi 7-8 dakika içinde duş almak zorunda kalıyor. Kanalizasyon sistemi, lağım boruları sürekli tıkanıyor. WC’ler tıkanıyor, çok affedersiniz ortalığı bok götürüyor adeta.

“REZALETİ KAMUOYU BİR GÖRSE!”

Neredeyse 2-3 haftada bir bu manzara yaşanıyor. Ahh! Keşke bir görseniz! Rezaleti bir görebilse kamuoyu, yetkililer! İnanamazsınız! Sürekli su kesintileri yaşanıyor. Hijyen problemi had safhada! Yöneticiler, memurlar o kadar ilgisiz ki! Hiç umursamıyorlar. Çünkü yaşananlardan kimsenin haberi yok! O rahatlıkla sorunlar artık rutin haline gelmiş, hiç çözüm yok ve gittikçe artıyor sorunlar. Denetim de sıfır, hiç yok.

“CEZAEVİ YÖNETİMİNİN ZULMÜ ALTINDAYIZ”

4+1 veya dubleks bir ev büyüklüğündeki bir alanda kucak kucağa, sıkış tıkış yaşamaya mahkûm bırakılırken yan koğuşumuz C-6 bomboş. Pencerelerden görüyoruz, odada 1-2 kişi kalıyorlar, ranzalar boş. O koğuştakiler hırsızlık, yaralama, uyuşturucu gibi adi suçlar dediğimiz tutuklu ve hükümlüler. Cezaevi yönetiminin büyük zulmü altındayız. Bir tarafta koğuş boş, ranzalar boş; diğer tarafta bizim C-7 koğuşu ve diğer 10’dan fazla FETÖ koğuşu ağzına kadar dolu, 40 kişinin altında mevcut yok, 15-20 kişi yerde yatıyor.

Ölüme terk edilmiş vaziyetteyiz. Son derece haksızlık, eşitsizlik, insanlık dışı muameleye, zulme uğruyoruz. Ahh! Keşke bir görseniz… O kadar çok isterdim ki! Şok olursunuz, donakalırsınız. N’olursunuz? Allah rızası için çığlığımızı duyun, sesimize kulak verin! Çıldırmak üzereyiz… Lanet olsun, bize bunu yaşatanlara!..

“BİR FAREYİ YAKALAYAMIYORSUNUZ DİYE DALGA GEÇİYORLAR”

İki buçuk aydır koğuşta fareler cirit atıyor, tam 25 fare öldürdük kendi imkânlarımızla! Yerde yatan insanların yataklarına, yastıklarına giriyor; kafa, yüz, kollarının üzerinde geziniyorlar. Dolapların içinden adeta fare fışkırıyor, yiyeceklere saldırıyorlar. Defalarca yetkililere, memurlara, başgardiyanlara söyledik, müdürlüğe dilekçeler yazdık. Hiçbir netice yok, umurlarında değil! Çözüm bir yana, dalga geçip, “Bu kadar insansınız, bir fareyi yakalayamıyor musunuz?”, “Besleyin, niye öldürüyorsunuz ki, acımıyor musunuz?”, “25 fare az, sizden daha fazla yakalayıp öldüren koğuşlar var.” şeklinde cevaplar veriyorlar.

Adalet Bakanlığı’na, tüm yetkililere sesleniyorum; gelin görün halimizi! Fareleri, tıkanan WC’leri, lağımları… Koğuşlara ATM cihazı konulacakmış, görüntülü telefon görüşmesi yaptırılacakmış, sayım parmak iziyle alınacakmış vs. vs. haberleri yaptırıldı basına. Önce çektiğimiz şu rezalete bir çözüm bulsunlar! Daha başka o kadar çok sorun var ki!.. Hepsini yazsam sayfalar yetmez! Vallahi de, billahi de! 50 tane, 100 tane sorun sıralanır.

“TAM BİR İŞKENCE!”

Pandemi/koronavirüs süreci en çok bizi, tutuklu ve hükümlüleri, cezaevindekileri vurdu. Hapis içinde hapis yaşıyoruz. 8 aydır çocuklarımızı, eşlerimizi, ana-babamızı göremiyor, dokunamıyor, öpemiyoruz. 8 aydır açık görüş yok! Haziran ve temmuzda sadece birer kez kapalı görüş oldu, sadece 1 kişi gelebildi. 4 aydır da ayda 2’şer kapalı görüşü sadece 2 kişiyle yapabiliyoruz. Eşim, 4 çocuğum, anne ve babam var, 7 kişiler. Çoğu insanın ortalama bu kadar yakını var, kardeşleri, kayınvalide-kayınpederleri olanlar var. Uzak şehirlerden geliyor ailelerimiz, 2 kişi görüşebiliyor, kalan çocuklar veya eşler dışarda bekliyor. Tam bir işkence, zulüm! Çocuklar, eşler, analar-babalar ağlıyor!

Görüşler virüs öncesi 45 dakikaydı, virüs süresinde de aynı. Sayın Adalet Bakanı, “Hak kaybı olmayacak, yapılamayan görüşler telafi edilecek.” dedi. 8 aydır onlarca görüş iptal oldu, yaptırılan az sayıdaki görüş de yine 45 dakika! Ne zaman telafi edilecek, 1 saat-1,5 saat görüş niye yaptırılmıyor?

“İNSANLAR HASTA, İLAÇ KULLANIYORLAR”

Koğuşumuzda 2 arkadaşın eşleri de burada cezaevinde! Kadınlar koğuşu var bir tane, 30’dan fazla kadın kalıyor. Çoğunun eşleri de burada. Pandemi öncesi iç görüş vardı; görüş yapabiliyorlardı. 8 aydır yaptırılamıyor! Bilal Çoban ve Mustafa Zeybek, eşleri Mukaddes Çoban ve Dicle Zeybek’i 8 aydır göremiyor, seslerini bile duyamıyorlar! Tam bir dram, büyük trajedi! Telefonla dahi görüştürmüyorlar! Büyük bir zulüm! Arşı titretecek boyutlara ulaştı artık! İnsanlar hasta oldu, psikolojileri bozuldu, ilaç kullanıyorlar! Lütfen! Allah rızası için bu çığlığa bir ses verin, n’olur!!!

“BAŞINIZIN ÇARESİNE BAKIN DİYORLAR”

Sağlık büyük problem burada! Doktora, revire çıkmak zaten problemliydi, haftalarca çıkamadığımız oldu, hastalıktan kırıldık. Şimdi sağlık hizmeti alabilmek imkânsız hale geldi! Açık açık söylüyorlar; “Ölüm riski dışında” her şikâyet geri çevriliyor. Kronik şeker, tansiyon, kalp rahatsızlığı olanlar bile 8 aydır doktor-hastane yüzü görmüyor. “Başınızın çaresine bakın” diyorlar. Birçok hastalığı inleye inleye atlatıyor insanlar. İnsanlık dışı görüntüler, ahh bir görseniz! Son derece korkunç, çok vahim durumlar yaşanıyor, sesimizi duyan yok! Çözümsüzlük sıradanlaşmış vaziyette… Umursayan yok…

“YEMEKLERİ YİYEMEDEN DÖKÜYORUZ”

Yemekler çok kötü. Çoğunu hiç yemeden çöpe döküyoruz. Örneğin bugün (15 Kasım Pazar) hem öğlen hem akşam yemeğinin neredeyse tamamı çöpe gitti. Mantı ve tarhana çorbası geldi öğleyin, son derece kötü! Keşke bir görseniz! Masterchef jürisi görse, vallahi de billahi de sopayla döver yapanları! Her hafta, 2-3 günde bir hep aynı yemekler! Ispanak, türlü, erişte, makarna gibi yiyecekler hiç yenmiyor. Kuru fasulye, nohut, pilav yemekten artık bıktık! Genelde kantinden aldıklarımızla besleniyoruz. Yoksa aç kalırız!

Kahvaltılık ise tam bir skandal! Tek çeşit geliyor. Sadece zeytin ya da peynir (o da bir-iki haftada bir), çoğu zaman mini paketlerde reçel, fındık kreması türü şeyler veriliyor. Onlarla da karın doyurmak imkânsız. En çok parayı kahvaltı malzemesine harcıyoruz, tabii maddi durumu iyi olmayanlar da var, çok yazık oluyor!.. Yardımcı olmaya çalışsak da bir hafta, bir ay olabiliyor. 3-4 yıldır burada olanlar çoğunlukta.

“MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR”

Büyük bir hijyen, sosyal mesafe, izolasyon sorunumuz var. Grip-nezle anında yayılıyor, bulaşıyor. Bir kişi hasta olunca koğuşun yarısı 20-25 kişi hastalanıyor. Allah korusun, virüs bulaştığında hiç kurtuluşumuz yok! Maske-eldiven verilmiyor, kan temizleyici veriliyor 8 aydır, o da aylık veriliyor, bir haftada bitiyor. Yine kendimiz kantinden parayla alıyoruz. Kolonya, dezenfektan kantinde satılsa alacağız, onu bile getirmiyorlar. Daha birçok, son derece basit ihtiyacımızdan mahrumuz. Örneğin, plastik sehpa verilmiyor aylardır. Koğuşun yarısı açıköğretimde okuyor, ders çalışıyor. Ama sehpa verilmiyor. Çok acil, elzem ihtiyaç giderilmiyor. Odalardaki TV’lerimizi bile koyacak sehpa yok, sandalye üzerine koyuyoruz. 45 kişinin çamaşırlarını asacak çamaşır ipi bile verilmiyor biliyor musunuz? Çok ilkel şekilde kurutuyoruz çamaşırları, yatakların üzerinde, ranza demirinde vs…

Daha o kadar çok sıkıntımız var ki; şimdilik bu kadarla yetinelim. Başta 45 kişilik kalabalık koğuş ve fare sorunumuz olmak üzere dertlerimize ilgi gösterebileceğinizi umuyor, şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Çığlığımızı duyurursanız çok sevinir, duacınız oluruz.

Bu vesileyle çalışmalarınızda başarılar diler, hürmetlerimizi sunarız. Selam ve sevgiyle…”

4 Mart 2018’de İstanbul’da gözaltına alınan ve daha sonra Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevine gönderilen Harun Çümen, Zaman gazetesinde çalıştığı ve Bank Asya hesabı bulunduğu için 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çümen’i gözaltına alan polisler “21 sene Zaman’da çalışmışsın işin zor”. demişti.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un ayırdığı öğretmen çift: Biri mezarda biri gurbette

15 Temmuz’un simge isimlerinden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi ve aynı zamanda öğretmen olan Tülay Açıkkollu, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü eşinden ve işinden ayrı geçirdi. Tülay öğretmen, “Öğretmenler günü büyük bir acı gibi içime oturuyor” diyor.

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz yaklaşık 60 bin öğretmeni işinden etti. Onlardan biri de Tülay Açıkkollu’ydu. Ancak Tülay öğretmenin acısı işini kaybetmekten çok daha büyük oldu. Çünkü 23 Temmuz’da gözaltına alınan öğretmen eşi Gökhan Açıkkollu, 13 gün boyunca gördüğü ağır işkenceler sonrası 5 Ağustos’ta hayata veda etti.

“EŞİMİN DOSYASINA BAKAN SAVCI BENİ DE GÖZALTINA ALDIRDI”

Gökhan öğretmene vefatından 1.5 yıl sonra görevine dönme izni çıktı. Bu trajik kararı kamuoyuna açıkladığı için 24 Şubat 2017’de gözaltına alındığını açıklayan Tülay öğretmen “O haberlerden sonra masum birinin kendini devlet tarafından, kendini devlet adamı olarak sayan birileri tarafından öldürülmesi gündeme gelince çok tepki topladı. Sonrasında eşimin dosyasına bakan savcı bu sefer beni gözaltına aldırdı” dedi.

ACISI 24 KASIM’DA KATLANDI

Cezaevine girme ihtimali doğunca, babalarını kaybeden 2 çocuğunu bir de annesiz bırakmak istemeyen Tülay öğretmen yurt dışına çıkma kararı aldı. Şimdilerde gurbetin yanı sıra vefat eden eşini de bırakıp yurt dışına çıkmanın acısını yaşıyor. Ancak 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde acısı daha da bir çoğalıyor.

Bold Medya’ya konuşan Tülay öğretmen “Eğer Türkiye’de olsaydım kesinlikle eşimin mezarına giderdim. Sadece 24 Kasım’da değil, herhalde her gün ziyaret ederdim mezarını. Şu an sanki garip kalmış gibi orada. Tanıdık tanımadık insanlar gidiyor ziyaret etmeye ama biz uzakta kaldık. Ancak dualarımızı okuduğumuz Kur’an’ları hediye edebiliyoruz” ifadelerini kullandı.

ÖĞRENCİLERİN CIVILTILARI BENİ ÇOK AĞLATTI

Aradan yıllar geçmesine rağmen mesleğini ve öğrencilerini unutamadığını ağlayarak anlatan Tülay Açıkkollu, “Okulun yanından geçmek istemiyordum ama işlerim için mecburen geçiyordum. Çocuk sesleri cıvıltıları o caddeden geçerken beni çok ağlatmıştır. Okulun önünden geçerken karşılaşıyordum öğrencilerimle. O zil sesi eskiden çok heyecanlandırırken beni, ‘okula gideyim, dersimi anlatayım, çocuklarla birlikte olayım’ heyecanı yaşatırken şimdi büyük bir acı gibi oturuyor insanın içine” dedi.

VATANINA KÜSMEDİ

Tülay öğretmen ülkesinde maruz bırakıldığı muameleye kırgın olduğunu “24 kasımda içimde bir sızı hissediyorum. Mesleğimizden 1 günde ihraç edildik. Yıllarca takdirnameler almış öğretmenler olarak, öğrencileriyle özdeşleşmiş öğretmenler olarak, öğrencileri kendi evladı olarak gören öğretmenler olarak bir gecede darbeci, terörist ilan edildik. Bir gecede mesleğimizden uzaklaştırıldık” ifadeleriyle anlattı. Bu kırgınlığına rağmen öğretmenlik ideallerinden vazgeçmeyen Tülay Açıkkollu, şöyle devam etti:

“Çocuklarımıza daha güzel bir gelecek bırakabilmek için belki, onların da önceliklerini daha iyi belirleyebilmeleri için onlara çok daha iyi anlatabilmemiz lazım bu dönem yaşanmış olanları. Yine vatanımıza toprağımıza küstürmeden vatan millet düşmanı yapmadan bu çerçeveyi onlara güzel çizmek gerekiyor. Bu günün vazifesi bu diye düşünüyorum.”

ÖĞRENCİLERİNİN MEKTUPLARINI HALA SAKLIYOR

Tülay öğretmen her ne kadar üzgün ve kırgın olsa da geçmiş 24 Kasım’ları unutamadığını anlattı. “Öğrencilerin getirdiği bir çiçek kendi yaptıkları bir resim, yazdıkları bir mektup çok mutlu ediyordu bizi. Zaten maddi bir beklentimiz de olamazdı öğrencilerimizden. Ben öğrencilerimin bana yazdığı sevgi dolu mektupları hala saklıyorum” diye konuştu. Tülay Açıkkollu, eşi Gökhan Açıkkollu’ya öğrencilerinin verdiği hediyeleri hala saklamaya çalıştığını belirtti.

Gökhan öğretmenin tercihi ise çiçekti. Tülay öğretmen, eşinin Öğretmenler Günü ve Anneler Gününde kendine çiçek hediye ettiğini söyledi.

Okumaya devam et

Popular