Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Sürgün gazeteciyi susturma operasyonu

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İletişim Ofisi her gün basın özgürlüğüyle ilgili açıklama yaparak Türkiye’nin ne kadar özgür bir ülke olduğunu vurguluyor. Oysa sadece Türkiye’deki değil, 10 bin km ötede, Amerika’daki sürgün gazetecileri bile susturmak için talimat çalışıyorlar.

BOLD- Zaman Gazetesi son Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, ABD’de katıldığı bir konferansta başına gelenleri Kronos News‘e yazdığı bir yazıda anlattı.

‘Asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıkla!’ başlıklı yazıda Bilici, Houston’daki Türk konsolosluğundan 3 yetkilinin konferansın iptal edilmesi için, programı düzenleyen sivil toplum kuruluşu World Affairs Coincil’e (WAC) baskı yaptığını açıkladı.

Olaydan konferansa gidince haberinin olduğunu ifade eden Bilici, “Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi.” dedi.

“BİR ŞEY ANLATMAMA GEREK KALMADI”

Davet edildiği her konferansa gittiğinde kapıda ve salonda polisleri gördüğünü söyleyen Bilici, “Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı.” ifadelerini kullandı.

Bilici, toplantıda kendisine soru soran ve “Gülen ile bağlantını açıkla” diye seslenen bir dinleyiciye ise kendisinin yerine O’Malley’in cevap verdiğini ifade ederek “Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?” şeklinde cevap verdiğini yazdı.

Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi moderatör Ronan O’Malley, program devam ederken takipçilerinden gelen bir notu da paylaştı. O’Malley, Houstan’da yaşayan bir Türk vatandaşının konferansa katılmak istediğini ama konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını ifade ettiğini söyledi.

ABDÜLHAMİT BİLİCİ’NİN YAZISININ TAMAMI…

ABD’nin önemli STK’larından World Affairs Coincil’de (WAC) verdiğim konferansta bir kişi, bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?’

Görme engelli bir gazetecinin aylardır hapiste tutulduğunu bilseniz, 748 bebeğin ve 10 binden fazla kadının demir parmaklıklar arkasında güneşi görmeden yaşadığını bilseniz, kimi öğretmen kimi hakim kimi yazar 3 bin insanın hücre işkencesine maruz kaldığını ve bu insanlardan bazılarının hücrelerinde ölü bulunduklarını bilseniz ve bütün bu dramatik tablonun yüzde birinden bile habersiz profesörlerle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Elinizden geldiğince, diliniz döndüğünce acı gerçekleri dünyaya anlatır, soruna çare bulmak için her fırsatı değerlendirirsiniz.

Yurt dışında bulunduğum 3 yıldır işte bu ruh halindeyim. Cüneyt Arat, Mümtaz’er Türköne, Fevzi Yazıcı, Faruk Akkan, Nazlı Ilıcak, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Ahmet Altan, Emre Soncan, Hidayet Karaca, Vahit Yazgan ve diğerleri sürekli aklımda. Yaptıklarımı hiçbir zaman yeterli görmesem de küçük büyük demeden her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Uluslararası medyaya yazılar yazmak, konuşmak isteyen gazetecilere röportaj vermek, davet edildiğim üniversitelerde öğrencilerin dersine girmek, hocalarıyla konuşmak, kanaat önderleriyle birebir görüşmeler yapmak, bulunduğum ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının davetlerine katılıp, konferanslar vermek, medya kurumlarını, siyasetçileri, think tankleri, medya ve insan haklarını örgütlerini ziyaret edip bilgilendirmek, Uber/Lyft yaparken müşterilere kendi hikayemi ve ülkedeki insan hakları dramını anlatmak, tanıştığım insanları bu konuda bir şeyler yapmaya teşvik etmek gibi çabalar bunlar.

Bunu, özgürlüğünü kaybetmiş birçok meslektaşıma ve dostuma karşı vefa, bir insan ve bir gazeteci olmanın gerektirdiği sorumluluk ve çok yüksek bir ihtimalken özgürlüğümü kaybetmemiş olmanın şükrü ve gereği olarak görüyorum. Benzer durumdaki birçok arkadaşın da aynı duyguları taşıdığını ve benzer gayretler sergilediğini görüyorum.

Bütün bu çabaların, sorunun çözümüne bir katkısı oluyor mu, bundan emin değilim. Ancak hukukun yerle bir olduğu, gazeteci Deniz Yücel ve rahip Brunson örneklerinde olduğu gibi ancak büyük devletlerin yaptırım tehdidiyle insanların o cendereden zor bela kurtarılabildiği ortamda sonuç almak hiç kolay değil. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen bu cılız gayretleri sürdürürken, Güney Afrika özgürlük lideri Mandela’nın hayatını anlattığı kitapta paylaştığı siyah beyaz bir fotoğraf aklıma geliyor sürekli. Irkçı beyaz azınlığın zulümde zirve yaptığı, Mandela ve arkadaşlarının 20-30 yıl sürecek zindan hayatının daha başlarında olduğu günlerde, onları hatırlayan ve dünyanın bir başka köşesinde, “Mandela’ya özgürlük” yazan dövizle mücadelelerine destek veren gencin fotoğrafı. Bu minik gayretin sonuca etkisini ölçemeyiz belki ama terörist denilerek 27 yıl hapiste tutulan Mandela’nın, bu duruş ve bu mücadele sonucunda bir gün hapisten çıkıp ülkesini özgürlüğe kavuştuğunu ve tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği örnek bir insan olarak tarihe geçtiğini biliyoruz.

Amerika’daki önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan World Affairs Coincil’den (WAC) Houston’da iki konferans daveti alınca tereddütsüz kabul ettim. Daha önce de bu kuruluşun başka şehirlerdeki konferanslarına katılmıştım. Üyeleri dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden, çoğu Türkiye’yi ziyaret etmiş, içinde bulundukları toplumun kanaat önderleri konumundaki insanlardı. “Türkiye’deki Demokrasi ve Basın Özgürlüğüne İçten Bakış” başlıklı konferanslarda, gazetesi kapatılmış, arkadaşları hapse atılmış, sürgündeki bir gazeteci olarak yaşadıklarımı, 7’den 70’e herkesi ve her kesimi etkileyen insan hakları ihlallerini anlatacaktım. Toplantının duyurusu yapılır yapılmaz, Erdoğan iktidarının yerli ve Amerikalı uzantıları harekete geçti. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla Nedim Şener ve ismini Flynn skandalından hatırladığımız, yasadışı faaliyetleri nedeniyle hakkında soruşturma açıldığı için ABD’ye gelemeyen Ekim Alptekin başı çekiyordu.

Hizmet hareketi, Fethullah Gülen ve yurtdışındaki okullar aleyhine karalama haberleri, belgesel çalışmaları yapan birkaç Amerikalı da boş durmuyordu. Beni davet eden kuruluşu ikaz etmeye, programı iptal ettirmeye çalışıyorlardı. Daveti kabul ederken, WAC yetkililerine başlarına gelecekleri önceden söylemiştim. Erdoğan’ın uzantılarının ve bizzat Türkiye elçiliğinin, Houston’daki konsolosluğun baskı uygulayacağını, tehdit edeceklerini, konferans sırasında taşkınlık çıkarabileceklerini hatırlatmıştım. Konferans için gittiğimde davet sahipleri paylaşınca haberim oldu. Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi. Her iki konferansa da gittiğimde kapıda ve salonda polisleri gördüm. Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı. Gitmişken yine de konuştum. Soru cevap şeklinde yapılan panelde, Türkiye’nin zorlu demokrasi serüvenini, AKP’nin iyi ve berbat zamanlarını, medyada Zaman’ın çizgisini, artı ve eksilerini, Hizmet hareketinin yaptıklarını, hakkındaki tartışmaları, Erdoğan ile ilişkilerindeki iniş çıkışları, medya özgürlüğünün bir demokrasi için önemini, popülist otoriter bir lider eliyle adalet ve özgürlükleri kaybeden Türkiye örneğinden alınması gereken dersleri anlattım. Demokrasiye dönmesi durumunda Türkiye’nin bölge ve dünya barışı için çok önemli roller oynayacak potansiyeli olduğuna hala inandığımı vurguladım.
Ülkemizi esir alan baskı ve korku ikliminin boyutlarının nerelere kadar ulaştığını gösteren iki hususu konuşma sırasında öğrendim.

Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi Moderatör Ronan O’Malley, Türkiye’den farklı görüşlerin de temsil edilmesi adına bazı Türk uzman ve akademisyenlerle temasa geçip davet ettiğini ama sonuç alamadığını çok manidar şu sözlerle açıkladı: “Konuştuğum isimler, Türkiye’de medyaya baskı ve insan hakkı ihlallerini dile getiren Bilici’yi takdir ettiklerini, aynı panelde kendilerinin de konuşmayı arzu ettiklerini ama o fotoğraf karesine girmeleri halinde fişleneceklerini ve Türkiye’yle ilişkilerde sıkıntılarının artacağını ifade ederek davetimizi geri çevirdiler.”

Sunucu bir not daha paylaştı panel sürerken. Bu not, Houston’da yaşayan muhtemelen bir Türk vatandaşı bir hanımefendiden geliyordu. İnsan hakları ihlallerine dikkat çeken bu konferansı düzenledikleri için WAC’e teşekkür eden kişi, konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını söylüyordu.

Önemli bir sivil toplum kuruluşunun, önemli bir Amerikan şehrindeki toplantısında bunlar konuşuluyordu. Demokrasiyi rafa kaldıranların bu yaptıklarıyla ülkeye verdikleri korkunç zararı düşünün. Seçkin topluluğa verilen mesajlar bunlar.

Bu satırların yazılmasına vesile olan ve Oda TV’nin yalanlarla dolu rezil bir haber yapmasına yol açan gelişme de panelin sonunda yaşandı. Panelin duyurulduğu ilk günden beri sosyal medyada aleyhime mesajlar atıp duran ve Hizmet aleyhine tamamen AKP/Ergenekon perspektifinde bir propaganda belgeseli hazırlayan bir kişi, soruların yazılı iletilmesi kuralını ihlal edip bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Tam duyamıyordum, ama anladığım kadarıyla benim doğruları söylemediğimi, daha önce gazeteciler hapse atıldığında karşı çıkmadığımı söylüyor ve Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Gereksiz yere ortamı elektriklendiren bu çıkış, hem moderatörü hem salondakileri rahatsız etti. Çünkü konuşmamda Zaman’ın Fethullah Gülen’le ilişkisini anlatmış, hapse atılan gazeteciler konusundaki tavrımızın yanlış olduğunu süreçten çıkardığım dersler faslında zaten ifade etmiştim. Sorusu elinde kalmıştı ama eline tutuşturulmuş bir sloganı atmakla görevlendirilmiş ergen gibi görevini yerine getirdi. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?

Demokratik dünyada hemen herkesin bir kabus olarak gördüğü Erdoğan’ın hatırı için mağdur gazeteciye çamur atmaya kalkan bir Amerikalı bulmak imkansızken bu şahsın davranışı normal değildi o yüzden bu çok yerinde bir soruydu.

Cevap vermek yerine bağırmaya devam edince dinleyicilerin tepkisi daha arttı ve polis dışarı çıkarmak zorunda kaldı. Meğer soruyu soran cevabı biliyormuş: Epey zamandır başlarını ağrıttığı için araştırmışlar. Erdoğan’ın Hizmet hareketini karalamak için kiraladığı avukatlık firması Amsterdam’la ilişkili biriymiş.

Programın sonunda hem davet sahiplerine hem katılımcılara konuşmayı nasıl bulduklarını sordum. Bu kadar sıkıntıya maruz kalan biri için beklenenden daha ölçülü ve dengeli bulduklarını ifade ettiler. Hala iyimserliğimi ve tebessümü koruyabilmeme şaşırdıklarını söyleyenler oldu. Olağandışı bir durum yoktu. Herkes kendi karakterinin gereğini yapıyordu.

Son bir not, bu toplantılara ilgi duyanlar, organizasyonu yapan kuruluştan 45 dolarlık bilet alarak katılabiliyorlar. Katılım ücretli olmasına rağmen konuşma yaptığım programların çoğunda biletlerin tamamı satılmıştı. Kendi ülkende konuşman yasaklanır, en yakınların bile hal hatır sormaktan çekinir ama gurbet ilde insanlar konuşmanı dinlemek için koşar, hatta bunun için para öder. İlginç değil mi?

Gündem

AKP döneminde tutuklu ve hükümlü sayısı yüzde 500 arttı

Ceza infaz kurumlarının kapasitesi öğrenci yurtlarının kapasitesinden on kat fazla arttı. Cezaevlerindeki yatak sayısı 2018-2019 döneminde yüzde 10 artarken aynı dönemde öğrenci yurtlarının kapasitesi yalnızca yüzde 1,24 oranında yükseldi.

BOLD – AKP iktidarında tutuklu ve hükümlü sayısının katlanarak arttığı ortaya çıktı. Bu artış rakamlara da yansıdı. 2018 ve 2019 yılını kapsayan bir yıllık süreçte cezaevlerindeki yatak sayısı yüzde 10 arttı. Buna karşın öğrenci yurtlarındaki kapasite yüzde 1,24 arttı.

Birgün’ün haberine göre Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre de 2015 yılında 177 bin 262 olan ceza infaz kurumlarının yatak kapasitesi 2019 yılında 291 bin 546 olarak kayıtlara geçirildi. Ceza infaz kurumlarının yatak kapasitesindeki 2015-2019 döneminde yaşanan değişim ise yüzde 64 olarak kaydedildi.

5 KAT ARTIŞ

Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı nisanda çıkarılan afla 100 bin kişi tahliye edildiği halde 291 bin 546’e yükseldi. Cezaevlerine girenlerin en çok işlediği suç ise hırsızlık olarak kayıtlara geçti. AKP’nin iktidara geldiği 2002’den 2019’a kadar cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı ise 5 kat arttı. 2002’de 59 bin 429 olan tutuklu ve hükümlü sayısı 2019’da 291 bin 546 oldu.

AKP TÜRKİYE’Sİ 2’İNCİ SIRADA

2020’de Türkiye, 47 ülke arasında ikinci sırada yer aldı. İlk sırada ise Rusya bulunuyor. Bununla birlikte kapasite fazlasına çözüm arayan AKP; 2014’te 14, 2015’te 18, 2016’da 38, 2017’de 12, 2018’de 15, 2019’da 26 ve 2020’de 18 cezaevi yaptı. Toplam 178 yeni cezaevi yapıldı. Bu yıl ise 39 yeni cezaevi daha açılacak. Toplam cezaevi sayısı 375.

Diğer yanda cezaevlerinin kapasitesinde bir yıl içinde yaşanan değişim, öğrenci yurtlarının kapasitesindeki değişimi neredeyse ona katladı. Ceza infaz kurumlarının 2019 yılındaki yatak sayısı, 2018 yılına göre yüzde 10 arttı. Aynı dönemde öğrenci yurtlarının yatak sayısındaki artış yüzde 1,24’te kaldı.

Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın verilerine göre 2018 yılında 669 bin 64 olan öğrenci yurtlarındaki yatak sayısı, 2019 yılında 677 bin 413’e çıktı.

2015 yılında toplam kapasitesi 454 bin 631 olan öğrenci yurtları, dört yılda açılan yeni yurtlar ile birlikte 677 bin 413’e yükseldi. Yükseköğrenim öğrencilerine barınma hizmeti sunan öğrenci yurtlarındaki 2015-2019 dönemindeki kapasite değişimi yüzde 49 oldu.

Okumaya devam et

Gündem

Türkiye’nin S-400 için Girit Modeli teklifine ABD’den ret

S-400 krizine Girit modeli ile çözüm öneren Türkiye’ye ABD’den ret cevabı geldi. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcülerinden Yarbay Thomas Campbell, “S-400 sisteminin S-300’e göre NATO ve ABD’ye daha büyük tehdit oluşturduğunu” belirtti.

BOLD – ABD Savunma Bakanlığından S-400’ler konusunda yeni bir açıklama daha geldi. Daha önce Washington yönetiminin üst üste yaptığı ve Türkiye’nin bu sistemleri elinden çıkarmasını istenen taleplerin bir devamı niteliğindeki açıklamada S-400’lerin NATO ve ABD’ye büyük tehdit oluşturduğu belirtildi.

ABD S-400’DEN VAZGEÇİLMESİNDE ISRARCI

Açıklama Pentagon sözcülerinden Yarbay Thomas Campbell’den geldi. Türkiye’ye S-400 hava savunma sistemini elinde tutmama çağrısını yineleyen Campbell “Bu tür satışlar, Ruslar’a gelir, erişim ve nüfuz sağlıyor. Türkiye uzun süreli ve değerli bir NATO müttefiki ancak bu mesele Türkiye’nin ABD ve NATO müttefiki olarak yükümlülükleriyle bağdaşmamaktadır” dedi.

Campbell açıklamasında Türkiye’nin kendisine daha önce sunulan savunma sistemi tekliflerini reddettiğini hatırlattı. “ABD, 2009 ve 2019 yıllarında Türkiye’ye Patriot teklif etti ve 2013’te de Türkiye’nin uzun menzilli hava/füze savunma sistemi ihalesinde yarıştı. Her bir teklif, ortak üretim ve ortak geliştirme konusunda geniş yelpazede fırsatlar içeriyordu, Türkiye reddetti” ifadelerini kullandı.

“S-400 DAHA BÜYÜK TEHDİT”

Amerika’nın Sesi’nin haberine göre, Sözcü Campbell, S-300’ler konusunda da Akar’ın Girit Modeline yanıt olarak, “Bunlar hiçbir şekilde aynı durum değil. S-400, NATO ve ABD’ye karşı oluşturduğu risk bakımından eski sistemlerden daha büyük bir tehdit. Buna ilaveten, Türkiye’nin sistemi satın alması, tüm NATO müttefiklerinin 2016’da Varşova’daki NATO Zirvesi’nde Rus teçhizatına olan bağımlılıklarını azaltma yönünde verdikleri taahhütlere ters düşmektedir” ifadesini kullandı.

Campbell açıklamasında, S-400 sisteminin F-35 savaş uçaklarıyla uyumlu olmadığına da bir kez daha dikkat çekerken, Türkiye’nin Rus savunma sistemi alımı nedeniyle F-35 programından çıkartıldığını da hatırlattı.

Okumaya devam et

Gündem

Özlem Zengin’e hakaret yetmedi yalana sarıldı: Kadınlar Pembe Oda’yı kullanarak hamile kalıyor

Çıplak aramayı ifşa eden kadınları ‘onursuzluk ve ahlaksızlık’la itham eden AKP’li Özlem Zengin, bu sefer de “Kadınlar cezaevinde pembe odayı kullanarak hamile kalıyor” yalanına sarıldı. Zengin’in iddia ettiği pembe oda görüşmeleri, Cemaat soruşturmalarında tutuklu bulunanlara kullandırılmıyor.

BOLD – Çıplak arama dayatmasını inkar eden ve skandalı ifşa eden kadınlar için “onursuz ve ahlaksız” suçlaması yapan AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, yeni bir skandala imza attı. Zengin bu sefer “Kadınlar cezaevinde pembe odayı kullanarak hamile kalıyor, maksatları Türkiye’yi karalamak.” dedi. Oysa Zengin’in kadınları utandıran iddiası bir yana bahsettiği bembe oda ödül sistemi, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklu bulunanlara Adalet Bakanlığı tarafından yasaklandı.

ÖZLEM ZENGİN HAKARETTE SINIR TANIMIYOR

AKP’li Özlem Zengin, bir kez daha Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklu ve hükümlü olan kadınları hedef aldı. Habertürk’ten Fatih Altaylı’ya konuşan Zengin, Cemaat soruşturması kapsamında cezaevinde tutuklu ve hükümlü olan kadınların, diğer kadın mahkumlara kıyasla 4 kat daha fazla hamile kaldığını iddia etti.

“PEBME ODA” YALANI

Bu iddiasıyla sınırlı kalmayan Zengin, cezaevlerinde uygulanan ‘Pembe Oda’ uygulamasını hatırlatarak “Pembe Oda denilen uygulamayı biz getirdik ve çok da doğru yaptık, ama ‘FETÖ’cüler bunu kullanarak cezaevinde hamile kalıyorlar. Cezaevinde anne çocuk fotoğraflarını dünyaya göstermek. Ben bunu söylediğim için hedefteyim” dedi. Zengin daha önce de kadınların talimatla hamile kaldığını söyleyerek tepki çekmişti.

‘PEMBE ODA’ NEDİR?

Kamuoyunda “pembe oda” olarak bilinen özel alanlar, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin eşleri ile bir araya gelmelerine olanak sağlayan özel görüşme odalarıdır. Uygulama Türk hukuk mevzuatına, 30 Mart 2013 tarihinde ve AKP iktidarında “Hükümlü ve Tutukluların Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik”te girdi.

Düzenlemeye göre cezaevinde tutuklu ve hükümlülerin topluma kazandırılması ve sosyalleşmelerini teşvik etmek için uyguladığı ödül yönetmeliğinin 11. maddesine göre hükümlü ve tutuklular en geç 3 ayda 1 kez olmak üzere 3 saatten 24 saate kadar eşleriyle kurumunun bu tür ziyaretler için ayrılan bölümünde görüşebiliyorlar.

Birçok ülkede örneği görülen bu uygulama Türkiye’de bir hak değil, ödüllendirme sistemi olarak uygulanıyor. Ödülü kazanmanın şartları; örnek davranış, üstün başarı, kişisel gelişim ve istihbarat. İnfaz Kanunu uyarınca hakkında terör suçlaması da bulunsa iyi hali olan tutuklulara çeşitli “ödüller” veriliyor. Bu ödüllerden biri de “pembe oda”yı kullanmak.

SADECE CEMAAT SORUŞTURMASINDAN TUTUKLU OLANLAR FAYLANMIYOR

Bunun yanı sıra Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, 15 Temmuz’un ardından Türkiye’de ilk kez “pembe oda” taleplerine kısıtlama getirdi ve Cemaat soruşturmaları kapsamında cezaevlerinde bulunan evli tutuklulara “pembe oda” yasağı koydu. Yasağa gerekçe olarak muhtemel “örgütsel” ve “kripto” görüşmeler gösterildi.

Bu ödüllendirme sisteminden Cemaat soruşturmaları sebebiyle cezaevinde olanların faydalanması yasak. Yani Zengin’in iddia ettiği gibi, cemaat soruşturmasından tutuklu ya da hükümlü olan kadınların, cezaevlerinde hamile kalma ihtimalleri yok.

“ONURLU VE AHLAKLI KADIN” ÇIKIŞININ ARKASINDA

Zengin’in tartışmalı açıklamaları bununla sınırlı kalmadı. Daha önce çıplak aramayı ifşa eden kadınları ‘onursuzluk ve ahlaksızlık’la itham eden Zengin, sözlerinin arkasında durarak “Tacizin, tecavüzün, aile içi şiddetin uzun yıllar saklandığına tanık oldum. Her yerde olur bunlar ve bunu anlarım ama cezaevinde kötü muamelenin saklanması aynı şey değil. Ben bunu vurgulamaya çalıştım. ‘Onurlu ve ahlaklı bir kadın bunu bir yıl saklar mı?’ dedim. Yanlış söyledim, haklısınız. Keşke kadın yerine ‘insan’ deseydim” ifadelerini kullandı.

“YALAN, İFTİRA, VİCDANSIZLIK”

Zengin’in açıklamalarına HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise, “Durmuyor!!! Yalan, iftira, vicdansızlık! Ah vicdan neredesin? “FETÖ’cüler bunu kullanarak cezaevinde hamile kalıyorlar. Maksatları da Türkiye’yi karalamak. Cezaevinde anne çocuk fotoğraflarını dünyaya göstermek. Ben bunu söylediğim için hedefteyim” paylaşımıyla tepki gösterdi.

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0