Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

3 aylık bebeği karnında öldü, 1 kez düşük yaptı, 2 aylık hamile tutuklu yaşam mücadelesi veriyor

2 aylık hamile Hanife Çiftçi, 43 derece sıcakta 15 kişilik koğuşta tutuluyor. Kanaması var ancak bardağı doldurmadan hastaneye sevk edilmeyeceği söylendi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Cemaat soruşturmaları kapsamında 27 Haziran 2019’da tutuklanıp Osmaniye T Tipi Cezaevine gönderilen 2 aylık hamile Hanife Çiftçi(36), 43 derece sıcakta, 15 kişilik koğuşta yaşam savaşı veriyor.

Daha önce 3 aylık bebeği karnında ölen, 1 kez de düşük yapan Çiftçi, 1 Temmuz 2019’da Osmaniye Cumhuriyet Savcılığına dilekçe yazarak hamilelik sıkıntıları yaşadığını, ara ara kanaması olduğunu ve cezaevi ortamının hamileliğini tehlikeye attığını belirtti.

Çiftçi’nin avukatı da dün Adana Adli Tıp’a verilmek üzere dilekçe yazarak müvekkilinin cezaevinin stresli ortamında kalacak durumda olmadığını açıklayıp heyet raporu talep etti.

Hanife-Salih Çiftçi çiftinin Selahattin (13), Safiye (9), Melih (8) adlı üç çocukları daha var.

“TEM ŞUBE’Yİ ARAYIP GELECEĞİMİZİ BİLDİRDİK”

Birkaç ifadede adı geçtiği için 24 Haziran 2019’da gözaltına alınan Hanife Çiftçi’nin eşi Salih Çiftçi, eşi hakkında herhangi bir arama olmadığını belirtti. “Biz Adana’da oturuyorduk, Osmaniye’ye taşınmıştık, ikametgahımızı Osmaniye’ye getirmemiştik. Sabah Adana’da oturduğumuz eve gitmişler. Komşumuz haber verdi. Ben Sivas’taydım, eşim Osmaniye’de. Osmaniye TEM şubeyi aradım, ‘yarın geleceğiz, aramanıza gerek yok’ dedim” dedi.

“KAN BİR BARDAK DOLMAYINCA SENİ HASTANEYE GÖTÜREMEYİZ”

Ertesi gün avukatlarıyla birlikte Osmaniye TEM Şube’ye giden Hanife Çiftçi, 2 aylık hamile olduğunu söylemesine rağmen gözaltına alındı. Üç gün nezarethanede kalan eşinin ilk gece kanaması başladığı söyleyen Salih Çiftçi, “Salı gecesi rahatsızlanıyor, kanaması oluyor, ambulans çağırıyorlar. Gelen doktor nezarethaneye indiriliyor ve eşimi dinledikten sonra ‘kan bir bardak dolmadıktan sonra seni hastaneye geri götüremeyiz’ deyip çıkıyor. Oysa daha önce düşük yapan, çocuğu karnında ölen bir kadının şikayeti dikkate alınmalı” dedi.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hanife Çiftçi’nin durumunu Meclis’te birçok kez gündeme getirdi, getirmeye devam ediyor.

Osmaniye 1. Sulh Hakimliği tarafından 27 Haziran’da tutuklanan Hanife Çiftçi, 15 kişilik koğuşta hayata tutunmaya çalışıyor. Salih Çiftçi, “Dün görüş günümüz vardı. 2 çocuk var koğuşta, çocuklu aileler yerde yatıyor. Osmaniye çok sıcak olduğu için içerisi de çok sıcak, su sıkıntısı var. Cezaevi yönetimine dilekçe yazıp su saatlerinin yeterli olmadığını bildirmişler. Eşim yemek yiyemediğini, çocuklar başta olmak üzere kimsenin uyuyamadığını ve çocukların huzursuz olduğunu anlattı” ifadelerini kullandı.

MOBİLYA FABRİKASINA TMSF EL KOYMUŞ

2005 yılında evlenen Çiftçi çiftinin, iki oğlu, bir kızı daha bulunuyor. Eşi cezaevine girdiği için Sivas’ta işçi olarak çalıştığı mobilya fabrikasından ayrılıp çocuklarına bakmaya başladığını söyleyen Salih Çiftçi, “Ben de Ekim 2016’da 3 ay cezaevine girip çıktım. Üyelikten 6 yıl 3 ay ceza aldım. Dosyam şu anda İstinaf Mahkemesinde” dedi.

15 Temmuz’dan önce Osmaniye Organize Saniye Bölgesinde babasıyla ortak kurdukları mobilya fabrikalarının bulunduğu belirten Çiftçi şöyle devam etti: “150 çalışanımız vardı. Ticaret yapıyorduk. 2016 Ekim ayında TMSF fabrikamıza el koydu, kayyım atandı ve Ekim 2018’de de fabrikayı satmak zorunda kaldılar.”

TMSF FABRİKAYI 9 MİLYON BORÇLA SATMAK ZORUNDA KALDI

TMSF el koyduğunda fabrikalarının 750 bin TL borcu olduğunu, hatta kasada 450 bin TL nakitleri bulunduğunu ifade eden Salih Çiftçi, “TMSF fabrikayı 9 milyon borçla sattı. İki yıl çalıştıramadıkları gibi fabrikayı borca soktular” dedi.

9 KADIN TUTUKLANDI, 4’Ü SERBEST BIRAKILDI

Hanife Çiftçi ile birlikte gözaltına 13 kadından 9’u serbest bırakıldı, 5’i tutuklandı. Salih Çiftçi, tutuklular arasında bulunan Hamiyet Çolak’ın da geçen hafta anjiyo olduğunu söyledi.

Hanife Çiftçi, mahkeme önünde.

ÇİFTÇİ AİLESİ

 

 

 

BOLD ÖZEL

Ailesini Meriç’te kaybeden Murat Akçabay ilk kez konuştu: Rabbim mahşeri yaşattı

Hatice Akçabay üç oğluyla geçtiğimiz yıl bugün Meriç’te can verdi. Murat Akçabay birinci yılında o geceyi anlattı, devrin muhasebesini yaptı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Murat Akçabay ve Hatice Akçabay, çalıştıkları kurumlar KHK’yla kapatılan iki öğretmen. 15 Temmuz’dan on binlerce öğretmen gibi onların da hayatı altüst oldu. Hizmet Hareketi’yle bağlantıları nedeniyle haklarında arama kaydı çıkartılınca 23 ay saklanmak zorunda kaldılar. Endişeleri ikisinin de tutuklanıp, üç çocuklarının ortada kalmasıydı.

İşsizlik, çocukları hastalandığında tedavi ettirememe, tüm sosyal haklardan mahrum kalma artık dayanılmaz noktaya gelince Türkiye’yi kaçak yollardan terk etme kararı aldılar. 18 Temmuz 2018 gece yarısı Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışırken botları alabora oldu.

Hatice Akçabay(36), ve üç oğlu Ahmet Esat(6), Mesut(5), Bekir Aras(1) Meriç’in sularında can verdi. Aileden geriye baba Murat Akçabay kaldı. Anne ve iki çocuğun cenazesi bulunurken, Ahmet Esat aradan geçen bir yıla rağmen bulunamadı.

Büyük trajedinin ilk yılında Murat Akçabay’la kendi ifadesiyle “mahşer gecesini” ve 15 Temmuz’dan beri yaşadıkları ve etrafındaki insanlara yaşatılanlarla “süreci” konuştuk.

 

MURAT AKÇABAY VE KAYIPLARINI ANLATAN “HEPSİ ELİMDEN GİTTİ” BELGESELİ BU AKŞAM TÜRKİYE SAATİ İLE 20:00’DA YOUTUBE KANALIMIZDA

ÖĞRETMEN ÇİFT VE MUTLU YUVALARI

Murat Akçabay, 8 Temmuz 1982’de Hatay’ın Kırıkhan İlçesi’nde doğmuş. İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümü’nü bitirdikten sonra 2010 yılında Hatice Akçabay’la tanışmış.
Hatice Akçabay, üniversiteye giriş sınavında Karaman dil puanı birincisi, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Mezunu bir öğretmen. Çift Ekim 2010’da evlenmiş.
2012’de Ahmet Esat, 2014’te Mesut ve 2017’de Bekir Aras dünyaya gelmiş.

Murat Akçabay arandığı dönemde, kaldığı evde..

SAKLANARAK GEÇEN YILLAR

15 Temmuz’dan sonra çalıştıkları kurumlar kapatılan öğretmen çift, arabalarını satıp bir süre idare etmişler ancak Murat Akçabay hakkında arama kararı çıkartılınca, gizlenerek geçirecekleri zor aylar başlamış.

Birkaç defa adres değiştiren ailenin hayatı Hatice Akçabay hamile kalınca daha da zorlaşmış. Doğumhane kapısında gözaltına alınan kadınlardan biri olmamak için Hatice Akçabay, kontrollerini aksatmak durumunda kalmış. Bekir Aras dünyaya geldiği günü Murat Akçabay şöyle anlatıyor:

“Bekir Aras 19 Nisan 2017 yılında dünyaya geldi. Eşimin aranıp aranmadığını bilmiyoruz, hamilelik sürecinde neredeyse hiç kontrole gitmedi. Doğum günü hastaneye gittik. O zaman ben artık arandığımı biliyorum. Hatice gelmemi istemiyor ama kimse yok yanında ben de girdim. Doğum oldu hemen çıkmaya çalıştık. Doktor Hatice’nin bir gün daha kalmasını istedi ama mesuliyet kabul edip imza attık, koştura koştura çıktık.

Doğum yaklaştıkça acaba yakalanma durumu olacak mı stresi vardı. Sonrasında annesinin sütü gelmedi, mamaya geçtik ama alerjisi varmış. Çıkartıyor. Bekir Aras bir türlü gelişmiyor. Doktora da götüremiyoruz ama akranlarıyla kıyas edince gelişmiyor. Hastalandı, test yapmaya götürmemiz lazım, gidemiyoruz. 10 gün kadar ciddi hasta, doktor arkadaşım vardı eve gelip kontrol ettiler. Çıkışta ‘çocuk ölebilir’ demişler o kadar ciddi hastalanmış. Sonra atlattı, ek gıdaya geçti toparladı.”

“Tabi saklandığımız süreçte hayatımız kısıtlı, giriş çıkışlarımız problemli. Çocuklar bizimle birlikte aynı sıkıntıyı yaşıyor. Dışarı çıkmak, eğlenmek, okula gitmek istiyorlar ama yapamıyoruz. Bir gün köpek almaya karar verdik Mesut için. Adını zeytin koyduk. Site yönetimi istemese de bir köşede Zeytin’le beş ay geçirdiler. Sonra yaşadığımız evde bir kısıntı çıktı. Şubat 2018’de evde ayrıldık. Ayrılacağımız vakte kadar beş farklı yerde kaldık. Tabi Zeytin’i barınağa vermek zorunda kaldık. Meriç yolculuğuna çıkarken de çocukları Survivor’a çıkıyoruz diye motive etmiştik, kazanırsak da Mesut’a yeni bir Zeytin alma sözü vermiştim. Son güne kadar da mesut Zeytin diyordu, onun aşkıydı Zeytin.”

Mesut ve köpeği Zeytin

“İŞKENCE HABERLERİ GELİYORDU”

15 Temmuz’da evde çay içerken televizyondan her şeyi gördüğünü anlatan Akçabay, ardından gözaltına alınan arkadaşlarının işkence gördüklerine ilişkin bilgiler geldiğini, tanıdığı bazı arkadaşlarının gözaltına alındıktan sonra 80 güne varan sürelerde ortadan kaybedildiklerini söylüyor.


“TUTUKLANIRSAK KİMSENİN HAKKINA GİRMEYELİM”

Bazı ifade tutanaklarında isminin geçtiğini öğrenen Murat Akçabay, eşi Hatice Akçabay’la ikisinin de tutuklanma ihtimali üzerine yaptıkları konuşmayı anlatıyor:

“İkimizin de yakalanabileceğini ve ikimizin de hapse girebileceğini düşündük. Bunu tekrar tekrar birbirimize hatırlattık. Ama girdiğimiz zaman da hiç kimsenin hakkına girmeyeceğiz dedik. Gelip de önümüze bir şey koyup imzala derlerse gücümüzün yettiğince dayanacağız. Burada çocukların geride kalması en büyük korku ama diğerinde başka birinin canını yakıp onun çocuklarını babasız annesiz bırakma ihtimali var. İkimiz de tutuklanırsak, çocukları ne yapacağımızı da konuşmuştuk.”

Bekir Aras’ın doğumu

“MERİÇ’İ GEÇME KARARINI KOLAY ALMADIK”

Murat Akçabay oldukça zor ve zaman zaman hıçkırıklarına hakim olamadığı röportajda, kendi yaşadığı büyük trajediyi ve sürece ilişkin değerlendirmelerini paylaştı.

Kötü ihtimalleri düşündünüz mü?

Başımıza gelebilecek olayları biliyorduk. Evden çıktığımız andan itibaren yolda yakalanma durumu, nehri geçememe, geçince Yunanistan’da mı kalacağız, başka yere mi gideceğiz? Bizim evden çıkarken bir hedefimiz var ama bir yönüyle meçhule gidiyorsunuz. Bilmediğiniz diyarlara yelken açıyorsunuz, sadece birileri gitmiş biz de gideriz diye ümit ediyorsunuz, çünkü bu hayatın sürdürülebilirliği yok. Yaklaşık 23 ay saklanarak geçtik.

Ülkeyi terk etme noktasında bardak nasıl taştı?

Geçim meselesi var, aracımızı satmıştık belli bir yere kadar onunla gittik. En önemlisi çocukların okulu var, bir sene yollamadık ama nereye kadar gidecek. Hastane ihtiyacı var, Hatice dört kere ameliyat oldu, Allah yüzümüze baktı da biri yardımcı oldu ama sürdürülebilir değildi artık.

Sonra nasıl karar aldınız?

Çıkan arkadaşlarımız vardı onlara sorduk. Yollar aradık, hangisi güvenli diye. Hangi yoldan çıkacağımıza karar verdiğimiz zaman dilimi hayatın en stresli anlarıydı. Üç çocuğumuz var, çetin bir yolculuğun beklediğini biliyoruz. Günlerce, haftalarca yol aradık. Bir noktada eşim ‘kimse bizim kadar yol aramadı artık birine karar verelim’ dedi. Diğerlerine göre daha pahalı olsa da en güvenli gördüğümüz yola karar vermiştik ama bir takdir var.

Tek başınıza çıkmayı düşündünüz mü?

Tek başına çıkmayı değerlendirdim. Eşimin de aranması var. Ben yurt dışına çıksam, o da yakalanıp tutuklansa çocuklar ortada kalacak, daha sıkıntılı bir durum. Çok aldık verdik. Ahmet Esad ve Mesut’u bırakıp çıksak, sonra orada hayat kurup onları da alsak mı diye. En son geldiğimiz yerde, birlikte gidelim ayrılmayalım diye karar aldık.
Karar verdikten sonra ilk düşündüğümüz şey Hatice’nin babasıydı. Hastalıkları vardı, bir daha görebilir mi belli değil. Hatice, Karaman’a gitti, babasıyla ailesiyle helalleşti geldi.

Meriç’i geçerken hayatını kaybedenleri duymuş muydunuz?

Meriç’ten geçerken şehit olan Abdürrezzak ailesi ve Maden ailesi geldi aklımıza. O zaman da çok üzülmüş, çok ağlamıştık, onlar geldi aklımıza. Ama geçen çok daha fazla insan var, geçeceğiz ve yeni bir hayat kuracağız diye düşünüyorsunuz, yakalanmama üzerine konuşmaya başlıyorsunuz. 18 Temmuz 2018’de geçmeye karar verdik.

Murat Akçabay’ın ormanda Meriç’i geçmek için beklerken çocuklarıyla çektiği son kare.

BÜYÜK TRAJEDİNİN YAŞANDIĞI GÜN

O gün ne oldu?

18 Temmuz günü geldi hava durumuna baktım, Trakya’da Edirne’de yağmur görünüyor. Kaçakçıyı aradım, ‘burada yağmur görünüyor, benim üç çocuğum var, eşim yüzmeyi bilmiyor, Allah korusun bir şey olabilir biz haftaya geçelim, sular yükselmiş olabilir’ dedim. Hiçbir şeyin olmadığını, emin olabileceğimizi, bir gün önce başkalarının geçtiğini söyledi, yolların tıkanabileceğini, tüm hazırlıkların tamam olduğunu belirtti. Tabi bir yerde eliniz de kaçakçıya mahkum, bazı yerlerde kaçakçıya rağmen bir şey yapamıyorsunuz.

Yola çıktık, Edirne’ye vardık. Ben can yelekleri almıştım, kaçakçı gerek yok dediği halde. Hava karardı, başka iki kişi geldi bizi almaya galiba Pakistanlı’ydılar, çat pat Türkçeleri var. Can yeleğine gerek yok, biz size vereceğiz, yolumuz var dediler. Biz göz göze geldik eşimle. Can yeleği poşetlerinden birini bırakalım dedik. İçinde iki yelek olan poşeti bırakacağımıza üç yelek olan poşeti bırakmışız.

SURVIVOR’I BİZ KAZANACAĞIZ

Yola çıktık, yürüyüş yolu var, hızlı hızlı yürüyorsunuz, artık yola çıkınca ipler kaçakçıların elinde. Bazen korkutuyorlar, bağırıyorlar, acele ettiriyorlar. Biz bir yandan çocukları motive etmeye çalışıyoruz, Survivor’u biz kazanacağız vs.

Bekir Aras benim kucağımda, dört kaşık uyku ilacı içirdik, kaçakçılar ağlarsa asker duyar demişlerdi. Sırtlarımızda çanta var, çocukların ellerinden tutuyoruz, Mesut Aras’la Ahmet yürüyor. Hatice’nin taşla ilgili rahatsızlıkları var, Hatice ile Mesut arkada kalıyor. Kaçakçı bağırıyor ama ben Hatice’ye ‘ancak bu kadar yapabilirsin zorlama kendini’ diyorum, maraton gibi koştur koştur gidiyoruz.

Bir yerde ezan okundu, Hatice ‘herhalde bu da son ezanımız olur’ dedi. Ben de öyle deme Allah büyük yine geliriz dedim. ‘Ne bileyim’ dedi.

Murat Akçabay, Ahmet Esat ve Mesut.

SUSTURUN BEBEĞİ ASKER DUYAR!

Ahmet Esad sürekli neden askerden kaçtığımızı soruyor. Kaçakçı sürekli asker diyor. Ben de Survivor’da onlar da görmemeli diyorum. Mesut’u da yeni Zeytin alacağız diye motive ediyorum.
Bir yerde Bekir Aras uyandı. Ağlamaya başladı. Kaçakçılar bağırdı, çocuğu uyutmanız lazım asker duyar. Ben susturamadım. Annesinin kucağına verdim. O arada kısa bir bekleme oldu. Can yeleğini giydireyim dedim. Ahmet Esad’a can yeleğini giydirdim. Mesut’a giydireceğim baktım ki ikili poşeti almışız. İkinci yeleği Hatice’ye giydirmek için bekliyorum, bebeği uyutuyor. Can yeleği elimde kaldı. O arada kaçakçılar koştur koştur acele ettirdiler, yeleği giydiremedim. Nehre ne kadar var onu da bilmiyoruz. Bir yerde fırsatını bulur Hatice’ye giydiririm diyorum.
Mesut bir yerde yürüyemez oldu. Onu da kucağıma aldım. Artık nefes nefese kaldığımız anlar. Sonra nehrin oraya geldik. Bir araba ışığı göründü. Gerçekten asker mi bizi korkutmak için mi yaptılar bilmiyorum, asker geldi dediler. Hızlıca botu suyun içine atıp bizi aceleyle bindirdiler. Tahminim bir buçuk iki saattir yürüdük.

BOT ÇOK HIZLI SU ALMAYA BAŞLADI

Nehrin ortasına kadar geldik. Ben Hatice’ye doğru hafiften eğilip, ‘Allah’ın izniyle artık bitti’ dedim. İnşallah dedi. Karşıya geçti bot. Karşıda vardığımız yer iki metreden daha yüksek bir alan, oradan çıkamayız diye tekrar botu nehrin ortasına doğru ittiler. Nehrin ortasına iterken suyun içinde yatmış bir ağaç, tam batmamış.

Bot ağacın üzerine çıktı. Geçemiyor da geri de dönemiyor takıldı. Botun diğer tarafı yattı, çok hızlı su almaya başladı. Hatice’ye ağacı tut diyemeden, bot alabora oldu. Mesut’la Ahmet Esat’ı yakaladım. Kendimi kıyıya doğru atmaya çalışıyorum ama olmuyor yapamıyorum. Bir yerde bir ağacın ucundan tuttuk. Ama sağlam bir dal değil, sabitleyemiyor bizi, gidip gidip geliyoruz. Ahmet Esat tuttu dalı. Ben bir elimle dalı diğer elimle Mesut’u tutuyorum.

40-50 metre daha sürüklendik. Ben bir yerde yolunu bulur ikisini çıkartırım, Hatice ile Bekir Aras nerede diye aklım hep onlarda. Elimle Mesut’u ittim ileri doğru, o tuttu. Sonra Ahmet Esat’ı aldım, ileriye iteceğim. Dönünce baktım ki Mesut düştü. O düşünce bir an atlasam peşinden. Ahmet Esat düşerse bir daha bulamam diye düşündüm. Ahmet’i de alıp atladım peşinden. İlerde Mesut’u yakaladım.

ONU KALDIRINCA BEN BATTIM

Ayışığı zifiri karanlık. Mesut acaba su yuttu mu, öldü mü diye kendime çevirdim. Gözleri ayrılmış. Ölmek üzere. Mesut batmasın hava alabilsin diye onu yukarı kaldırdım. Kaldırınca ben battım. Bu arada Ahmet’in sesini duyuyorum o hep ‘baba’ diye bağırıyor. Çıkamıyorum artık, önüme doğru bıraktım çocukları, çıkıp tekrar tutacağım. Derman kalmadı, bir türlü suyun içinden çıkamıyorum, yorulduğunuzun bir anda farkına varıyorsunuz. Allah’ım rüya mı bu, ne olursun bana güç ver ben ölürsem hepsi ölür diyorum.

Sonra ben kendimden geçmişim, kaç saniye bilmiyorum, suyun üzerinde döşek gibi yatıyorum, nehir beni aşağı götürüyor. Ahmet Esat, Mesut diye bağırdım sesleri yok. Sağa sola bakıyorum ses yok. Elime bir dal geldi tuttum. Çocuklar gitmiş, Hatice gitmiş.

Sonra bir ses duydum. Hatice sen misin diye bağırdım. Benim dedi. Sakın bırakma geleceğim dedim. Neredesin ses ver. Hatice’nin sesi de gitti.

KAPKARANLIK BİR YER

Allahım nereye gideyim, nereye yüzeyim. Kapkaranlık bir yer, gözümün önünü göremiyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Gitti. Mahşeri yaşamak nedir bilmiyorum ama herhalde o mahşerdi.
Yardım edecek hiç kimse yok. Kaçakçılar kendilerini hemen attı, hiç kimse peşimden gelmiyor. Allah mahşeri yaşattı, hepsi elimden gitti. Ben o dala tutundum kaldım. Ses gelmiyor.
Telefon vardı, yurt dışından içinden birilerini aradım. Bir anlam ifade ediyor mu bilmiyorum ama bot battı, çocuklar gitti, ekiplere haber edin dedim. Yarım saat sonra kaçakçıların sesi geldi. Yönlendirdiler, çıkardılar, çıkmama yardımcı oldular. O duygular anlatılmaz.

İntihar haram olmasa yüz defa ölümü seçersiniz. Sonra Yunanlı polisler geldi. Arama çalışmaları dediler ama tabi benim elimde gitti Mesut. Az çok biliyorum. Kurtulacak diye teselli ettiler ama elimde gitti. Bir adım kalmıştı.

İki gün sonra 20’sinde Hatice ile Bekir Aras bulundu. 27’sinde Mesut bulundu. Ahmet Esad hala bulunmadı.

Arkadaşlar da geldiler. Hem polis karakollarını, hem oradaki balıkçı kahvelerini, sınır hattındaki köyleri her gün araştırdık, sorduk. Ahmet Esat’ı arıyorduk. İki ay oralarda araştırdık Ahmet Esat’la ilgili haber gelmedi, hala gelmedi.

Cenazelerine katılamadınız?

Yurt dışına çıkan herkesin aklında anneme babama bir şey olursa dönemem, cenazelerine katılamam düşüncesi vardır, bunları göze almıştık ama böylesi akla hayale gelmemişti. O zaman ailemle, büyüklerimle konuştum. Gidip cenazelere katılayım diye, ‘burada ne yapacağım zaten’ diye. Onlar ısrarla gelme, acımızı katmerleştirme dediler. Onların kanaatinin yanında bir de dönüp hapse girmek dün gibi içeri girmek değil. Kimsenin hakkına girmeyelim diye çıktığımız yolda, dönüp başkalarının hakkına girme ihtimalinden gerçekten korktum. Psikolojinizi kestiremiyorsunuz. İçeri girmek dün gibi girmek değildi.

Bu süreçte dava arkadaşlarınızı, ailenizi yanınızda buldunuz mu?

Benim de Hatice’nin de ailesi benim gibi yandı. Aylarca arama faaliyeti sürdü. Onlar Türkiye tarafından biz Yunanistan tarafından. Arama faaliyetlerinde kardeşimi içeri almışlardı, medyaya da yansıdı.

Dava arkadaşlarım yönünden hep güzel dostlarım oldu, Allah bana lütfetmiş. Sonuna kadar hep yanımda oldular. Ayakta durma da böyle oldu. Birileri hep omuz vermeyle, hakikati anlatmayla oluyor. Arkadaşlarım sırayla geldiler, aylarca beni yalnız bırakmadılar. Gerçek dostluk.

BUNA SEBEP OLANLARDAN HAKKIMIZI ALACAĞIZ

Nasıl ayakta kaldınız bu büyük trajediden sonra?

15 Temmuz’dan sonra hem arkadaşlarımdan hep akrabalarımdan işinden atılan, tutuklananlar oldu. Yeter ki ucunda ölüm olmasın. Gidip tarlada çalışır ekmeğinizi kazanırsınız. İçeri alınma ihtimalimi düşündüm. Ama ölümü düşünmemiştim. Oysa bu da hak ölüm de. Başa gelince anlıyorsunuz. Ben annemin babamın ölümünü düşününce dayanamazdım. Ama Allah öyle bir imtihan verdi ki, hiçbir şeye benzemiyor. Ama imtihanı veren sabrı veriyor. Sabrı veriyor ama dün gibi değil hiçbir şey. Yaşamanız gerektiği gibi yaşıyorsunuz. İşin bir diğer yanı biz eşimle bu yola çıkarken, yolların sarp ve dikenli olduğunu hep kabul ettik, bu derece bir imtihanı beklememiştik. Takdir-i ilahi. Allah’ın bizim için yazdığı kadere razıyız. Ama buna sebep olanlar var. Sebep olanlardan hakkımızı alacağız, mücadeleyi bırakmayacağız. Bu dünyada olmazsa diğer dünyada hakkımızı alacağız.

Bu süreçte yakın arkadaşlarımızdan hepsinin yaşadıkları bir şeyler var. Anne baba içeri alınıp, çocukları dışarıda kalmış aileler var. Eşimle birlikte gidip onları ziyaret ederdik. O çocuklar yalnız kalmış ama anne babası kimseye iftira etmiyor, hakkına girmiyor. Yine 10 yıl 12 yıl ceza alan arkadaşlarımız var, hücrede. Bugün olmuş hala hücrede. Bu süreçte kimi canından, kimi memleketinden, kimi işinden oldu, kimi hapse girdi. Ama biz toplamda şunu biliyor ve inanıyoruz ki, bu yolun yolcularının başına gelecek. Bundan önce de hep olmuş. Bunları okuduk, dinledik. Bugün idrak vakti, başımıza gelince sabır vakti. Bundan vazgeçecek miyiz? Bunlardan vazgeçmeyeceğiz, dün ne yaptıysak, en azından kendi aileme vefadan dolayı bugün bir fazlasını yapmak durumundayım. Yolumuz yanlış değildi. Yanlış olsaydı kimsenin bırak demesine gerek kalmazdı.

Çocuklarınızın kaybından sonra sosyal medyada trolce tepkiler “oh olsun” diyenler oldu?

Bazılarını bana da atmışlardı arkadaşlar. Sonra atmasanız daha iyi olur dedim. Tweet atmışlar “Meriç temizlik yapıyor” yazmışlar. Yani benim yavrularımı, eşimi Meriç temizliyormuş. Ben o tweet’i de sildim. Kim olduğuma bakmıyorum. Birilerinin böyle demesi, benim ülkeme, topraklarıma sırt çevirmemi gerektirmez. Ben o topraklarda doğdum, nerede ölürüm bilmiyorum, ahdim var mezarım çocuğumun yanı olacak. Kendini bilmezler her zaman olmuştur, onlar böyle dedi diye kalkıp memlekete sırt çevirecek değilim.

Bundan sonra ne yapacaksınız?

Öncelikle dün ne yaptıysam, bugün en az o kadar yapmaya çalışıyorum. Evet bana ağır geliyor, ama iradi olarak kendimi buna zorluyorum. İnsanların yanında olmaya çalışıyorum, ihtiyacı olanın ihtiyacını gidermeye çalışıyoruz. Bu bir süreç. Ebediyen devam etmeyecek bir yerde bitecek. Onun dışında Allah bizi buralara gönderdi. Bulunduğumuz ülkenin dilini öğrenip, hayatımızı burada devam ettireceğiz.

DÜNYAYA 100 DEFA DA GELSEM…

Cemaate hiç girmeseydim başıma bunlar gelmezdi diye düşünüyor musunuz?

Bu dünyaya yeniden gelseydim Hatice’yle evlenirdim. Üç çocuğum olmasını isterdim, Ahmet Esat, Mesut, Bekir Aras. Bir defa değil yüz defa gelsem yeniden Hizmet’e girerdim. En az bu kadar yapmaya çalışırdım. Daha fazlasını. Yaptığımız şeylerden pişman değiliz. Başımıza gelen olaylar evet dünya adına ağır ama inançlı insanlarız, bu kaderi bize takdir eden Allah, biz kaderimizi seviyoruz, pişmanlığımız yok.

80’lerde solcular, 90’larda Kürtler, şimdi Hizmet Hareketi’nden insanlar için Meriç bir geçiş yolu oldu. Türkiye’de sürekli olarak bunun devam etmesi konusunda ne diyeceksiniz?

Bazı hadiseler, yaşadığımız olaylar dünden farklı düşündürebiliyor. Farklı kesimlerle uzak kalma, birbirimizi anlamama. Kader bizi bir araya getiriyor. Birbirimizin acılarını dün bu kadar paylaşmıyorduk. Mahir Mete Kul, o da sol hareketten. Meriç’ten geçerken kaybettiğimiz bir gencimiz. Annesini ziyarete gittim. Ben nehirde iki ay boyunca oğlumu aradığım için, irtibatları, balıkçıların yerlerini, telefonlarını verdim. Tecrübelerimi aktardım. Sonrasında bulundu cenazesine katıldım. Acımızı paylaştık. Ara ara da görüşüyoruz. Aynı ülkenin çocuklarıyız biz.

Murat Akçabay’ın eşi Hatice Akçabay’la son fotoğrafı. Meriç’i geçmeyi beklerken…

Cemaatteki mağdurlarla yeterince dayanışma var mı?

Hem benim hem Hatice’nin arkadaşlarımızdan çok mağdur var. Biz yurt dışına çıkana kadar elimizden geldiğince gidip onları ziyaret ediyor, hal hatır soruyorduk. Bir vazife olarak görmek lazım. En önemlisi bugün birbirimizin yanında olmak, omuz vermek. Zor dönemler, zor yıllar. Bu yıllar geçecek. Herkes bir imtihan yaşıyor. Herkes de inandığı kadar sahip çıkıyor. Beklenen herkesin canını dişine takıp mağdura sahip çıkması. Bundan daha önemli iş var mı bilmiyorum.

Anne baba içeride olanlar var. Çocuklarına belki bayramda gidip hal hatır soran, çocuklarına cep harçlığı veren yok. Bize düşen bugün candan yürekten onların yanında olmak.

MURAT AKÇABAY VE KAYIPLARINI ANLATAN “HEPSİ ELİMDEN GİTTİ” BELGESELİ BU AKŞAM TÜRKİYE SAATİ İLE 20:00’DA YOUTUBE KANALIMIZDA

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

AİHM inanamadı: Karaciğer nakli olan hasta gerçekten cezaevinde mi?

Karaciğer nakli olduktan sonra cezaevine gönderilen Şerif Ağu’nun dosyasını AİHM, yakın takibe aldı. Ağu’nun 53 gündür Antalya L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğuna inanamayan mahkeme, Türk hükümetine cevaplaması için 13 soru sordu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Karaciğer nakli yapıldıktan sonra, Adli Tıp Kurumu raporuna rağmen tahliye edilmeyen matematik öğretmeni Şerif Ağu’ya yapılan haksızlıklara AİHM inanamadı.

Ağu’nun avukatı Süleyman Nuri Ekinci, 20 Haziran 2019’da AİHM’ne bir dilekçe göndererek müvekkilinin yaşadığı hak ihlalleriyle ilgili başvuruda bulundu.

AİHM, karaciğer nakli yapıldıktan sonra tekrar cezaevine gönderilen hasta tutuklu Şerif Ağu’nun avukatını 4 Temmuz’da arayarak “Şerif Ağu dosyasını yakından takip etmek istiyoruz. Karaciğer nakli yapılan bu hasta gerçekten cezaevinde mi? Bize bunu ispatlayan belgelerinizi gönderebilir misiniz” dedi.

Ağu’nun, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesinden alınan nakil raporu ile Antalya L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğunu gösteren belge AİHM’ne gönderildi.

15 TEMMUZ’A KADAR TÜRKİYE’DEN CEVAP İSTENDİ

AİHM ayrıca, Türk hükümetinden 15 Temmuz’a kadar, Şerif Ağu ile ilgili şu soruları cevaplamasını istedi:

  • Şerif Ağu şu anda tutuklu mu?
  • Şu andaki sağlık durumu nasıl?
  • Günlük özel bakımı yapılıyor mu?
  • Günlük ihtiyaçları için ne tür desteklerde bulunuluyor?
  • Cezaevinde yeterli egzersiz yapabiliyor mu? Yeterli bir beslenme programına sahip mi?
  • Cezaevindeki sıhhi şartlar hastanın durumuna uygun mu?
  • Normal bir odada mı tutuluyor?
  • Odada kaç kişi bulunuyor? Boyutu nedir?
  • İyileşmesi için nasıl bir tedavi yöntemi izleniyor?
  • Hangi aralıklarla sağlık kontrolüne götürülüyor?
  • Tedavi gördüğü hastanenin tıbbi durumu yeterli mi?
  • Hasta, cezaevine döndükten sonra herhangi bir tıbbi komplikasyon geçirdi mi?
  • Sağlık durumuna dair en son raporlar nelerdir?

Üç yıldır yaşamadıkları sıkıntı kalmayan Ağu’nun ailesi, dört gözle AİHM’nin kararını bekliyor. Eşi Serpil Ağu, “Avukatımız AİHM’ne üç hafta önce başvuru yapmıştı. Kısa bir zaman geçmesine rağmen geçen hafta aradılar. İnanamamışlar eşimin cezaevinde olduğuna. Doğru olup olmadığını sormuşlar. Teyit ettiler. İstedikleri belgeleri ilettik. Sonuç bekliyoruz. Avukatımıza bu şekilde arayarak belge istemelerinin çok nadir bir uygulama olduğunu da belirtmişler” dedi.

6 UZMAN DOKTORUN İMZALADIĞI RAPOR DİKKATE ALINMADI

Matematik öğretmeni Şerif Ağu (48), bir ifadede adı geçtiği için 22 Haziran 2016’da gözaltına alınıp iki gün sonra tutuklandı ve Antalya L Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi.

Antalya’da özel kurumlarda 18 yıl öğretmenlik yapan Ağu, 18 yıldır Hepatit B taşıyıcısıydı. 2015’te karaciğerinde kötü huylu bir tümör tespit edildiği için ameliyat oldu. Tutuklandığı günlerde karaciğer nakli olmaya hazırlanan Ağu, operasyon gerçekleştirilemeden cezaevine girdi.

Serpil Ağu, eşinin durumunu resmi makamlara anlatmak için 2,5 yıl mücadele etti ve 30 Mart 2019’da Şerif Ağu’ya başarılı bir operasyonla nakil yapıldı. 1,5 ay hastanede gözetim altında tutulan Ağu, İstanbul Adli Tıp’ın ‘cezasının ertelenmesi gerekir’ raporuna rağmen 14 Mayıs 2019’da tekrar hapse gönderildi.

5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/2. maddesine göre cezaevinde tek başına bakımını yapamayan bir hastanın tahliye edilmesi gerekiyor. İstanbul Adli Tıp Kurumu, Ağu’nun durumunu inceleyerek 8 Nisan 2019’da Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine hazırladığı raporu gönderdi.

Raporda, “5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/2. maddesi kapsamında değerlendirildiği, 6 (altı) ay süre ile cezasının infazının tehirinin uygun olduğu, tehir süresi bitiminde son durumunu gösteren sağlık kurulu raporu ile birlikte muayeneye gönderilmesi sonrasında sorulan hususlar hakkında yeniden değerlendirileceği oy birliği ile mütalaa olunur” denildi.

Fakat, 6 uzman doktorun imzaladığı bu rapora rağmen, Ağu’ya örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 15 Mart 2018’de, 8 yıl 9 ay ceza veren Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi hastanın cezasını ertelemedi. Raporu dikkate almayan iki hakim ret gerekçesine “Sağlık ile ilgili herhangi bir mütalaa olmadığından tutukluluğunun devamına…” yazdı.

EŞİMLE MASKEYLE GÖRÜŞÜYORUZ

53 gündür Antalya L Tipi Cezaevinin revir bölümünde tutuklu bulunan Ağu’nun dosyası şu anda Yargıtay aşamasında. Nakil olan başka bir tutuklu ile birlikte aynı odada bulunan Ağu, günde 21 adet ilaç içiyor.

Karaciğer nakli olan hastaların enfeksiyon kapma riskinin ve hayati tehlikesinin çok yüksek olduğunu söyleyen Serpil Ağu eşinin tedavisinin hijyenik ortamda ve titizlikle yapılması gerektiğini ifade etti. Ağu şöyle devam etti:

“18 saat sürdü eşimin ameliyatı. Riskli bir ameliyat zaten. İlk üç ay, ikinci üç ay, bir yıl çok önemli. Karaciğer nakli yeniden hayata dönüş gibi bir olay. İnsanlar doğum tarihini bile artık nakil olduğu tarihi söyler, yeniden doğduğum tarih dermiş. Evde itina ile, her gün özel dezenfektanlarla dahi bakılan hastalar enfeksiyon kapabiliyor, komplikasyonlar oluşabiliyor. Eşimle görüş günümüzde maskeyle görüşüyoruz. O da biz de maske takıyoruz. Nakilden sonra risk bir süre devam edebiliyorken kalınan yer cezaevi.

LÜTFEN CEZAEVİNDE ÖLÜME TERK EDİLMESİN

Ayrıca kaldığı yer Antalya Cezaevi. Gündüz sıcak ve nemli. 50 dereceyi gördüğümüz oluyor. Geceleri serinlemiyor. İnsanlar klima ve deniz ile normalde zor serinlerken bu sıcakta hastalıkla hapiste mücadelenin zorluğunu düşünün. Ayrıca bu hastalarda kilo ve kan şekerinin de kontrol altında tutmak önemli. Az yağlı, az şekerli gıdalar önemli. Toplu yemek çıkan bir yerde ne verilirse onu yemek zorunda.

Beslenme ve temiz havanın dışında tabi ki insan psikolojisi sevdiklerinin yanında olması onların ilgisi, moral motivasyonuyla birçok hastalıkta olduğu gibi organın adaptasyon sürecinde elbette önemli idi. Böyle bir hastaya tahliye neden çok görülüyor. Lütfen eşim cezaevinde ölüme terk edilmesin.”

Şerif Ağu, Antalya L Tipi Cezaevi, 2016

Şerif Ağu için AİHM’in istediği bilgi dilekçesi.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Kayseri Emniyeti’nde işkence: “Dört gündür başıma poşet geçirip darp ediyorlar”

Avukat Zehra Karakulak, müvekkili Mehmet Ali Çetin’e Kayseri KOM Şube Müdürlüğü’nde yapılan işkenceleri anlattı: “Koca adam karşımda hüngür hüngür ağladı.”

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – Kayseri’de Gülen Cemaati’ne yönelik son günlerde peş peşe gerçekleştirilen operasyonlarda gözaltına alınanlara işkence yapıldığı iddia edildi.

Avukat Zehra Karakulak, Kayseri Kaçakçılık ve Organize Şube’de gözaltında tutulan müvekkili Mehmet Ali Çetin ve gözaltında bulunan diğer kişilere işkence yapıldığını söyledi.
Müvekkilinin Cemaate ait dershanede tarih öğretmenliği yaptığını belirten Avukat Zehra Karakulak, “Avukat odasına geldiğinde üstü toz toprak içindeydi, beni görünce hüngür hüngür ağlamaya başladı. 4 gün boyunca kafasına poşet geçirilerek işkence yapılmış.” dedi.

KAYSERİ KOM ŞUBE’DE İŞKENCE

Karakulak şöyle konuştu: “27 kişinin gözaltına alındığı, medyaya yeniden yapılanma olarak yansıyan bir operasyondu bu. Ben de bir meslektaşımın babası alındığı için arandım. Gittiğimde daha önce yargılanıp ceza alan kişiler olduğunu gördüm.

Mehmet Ali Çetin için ben de avukat olarak adımı KOM Şube müdürlüğüne bildirdim. İki gün boyunca aranmadım. Bu sabah arayıp ifade için davet ettiler. KOM Şube Müdürlüğü’ne gittim. Avukat odasına alındık.

Müvekkilim beni görür görmez ağlamaya başladı. ‘Avukat hanım beni kurtarın, dört gündür başıma poşet geçirip beni sürekli dövüyorlar, sürekli vücudumun farklı yerlerini darp ediyorlar’ dedi. Koskoca adam karşımda hüngür hüngür ağladı. Kendisiyle gözaltına alınan diğer arkadaşlarına da işkence yapıldığını söyledi, sürekli ağladı.”

“KONUŞTUĞUMUZ PLATFORM GİBİ”

Müvekkilinin kendisine 6 polisin işkence yaptığını, bunlardan birinin isminin Necmettin olduğunu aktardığını belirten Avukat Karakulak, ardından ifade esnasında yaşananları anlattı:

“İşkence yapanların isimlerini sordum. Necmettin isimli bir polis memurunun ismini verdi, diğerlerini ise görürse tanıyacağını söyledi. Ben işkencenin insanlık suçu olduğunu, kendisini baskı altında hissetmemesi gerektiğini, avukatı olarak hukuksal çerçevede elinden geleni yapacağımı söyledim.

Ardından ifade odasına gittik. İki polis memuru vardı. Polislerden ifadeyi alacak olan, ‘Konuştuğumuz platform gibi değil mi’ dedi. Ben de ne platformu olduğunu sordum. Benden önce müvekkilimi ifadeye alıp almadıklarını sordum. Geçiştirdi, ‘O biliyor’ dedi.

İfadeye başlandı. Tabi ifade tutanağı CMK Etkin Pişmanlık Hükümlerine göre hazırlanmış. Müvekkilime etkin pişmanlıktan yararlanıp yararlanmayacağını sordu. Müvekkilim ‘Yararlanmayacağım’ deyince, polis ‘hım’ gibi sesler çıkardı. Ondan sonra polis memuru sinirlendi kalktı gitti. Serdar isimli bir komiser geldi.”

ÖNCEDEN İFADE ALINDIĞI ORTAYA ÇIKTI

Avukat Karakulak, odaya Serdar isimli komiser girdikten sonra gerilimin arttığını ve kendisinin de baskı altına alınmaya başlandığını belirtti:

“Odaya başka polisler de girdi. Serdar isimli komiser başımızda dikilip, ‘Lan oğlum dört gündür konuşacağım diyorsun, konuştun da, biz de savcı beye ilettik. Bir saatte ne değişti’ diye bağırdı. ‘Bu avukat mı seni yönlendirdi’ dedi. Müvekkilim, ‘hayır avukat hanım beni yönlendirmiyor, ben bir şey bilmiyorum, bildiklerimi söylerim zaten’ dedi.

Baskı ortamı oluşturulunca ben tepki gösterdim. ‘Komiser bey, şu an baskı yapıyorsunuz, psikolojik işkence yapıyorsunuz, bunu yapamazsınız’ dedim. Bağırarak ‘bu avukat ağzını açarsa tutanak tutacaksınız, konuşturmayacaksınız’ diye bağırıp odadan çıktı.

Başka polis geldi oturdu, ama ifade almadı. Sonra 4-5 kişi geldi hiçbir şey yapmadı. Sonra başka polis geldi. Tape konuşmaları deniyor ama hiçbir açıklama yok, belge yok. Sonra tutanak çıkartıldı ve imzaladık.”

BARO DEVREYE GİRDİ

Avukat Karakulak, içeride yaşananları meslektaşlarına ilettiğini, Kayseri Baro Başkanı’nın kendisini aradığını ancak ‘Avukat hanımın telefonu çekmiyor’ denilerek Komiser Serdar’ın telefonuna yönlendirildiğini belirtti.

Komiser Serdar’ın telefonundan Baro Başkanıyla konuştuktan sonra yaşananları ise Avukat Zehra Karakulak şöyle anlattı:

“Serdar isimli komiser çıkışta benimle konuşmak için ısrar etti. Odasına çağırdı. Polis olduğunu, kimseye işkence yapmadığını, sürekli işkence iddialarının gündeme getirildiğini söyledi. Ben de müvekkilimin 4 gündür işkence gördüğünü ağlayarak anlattığını belirttim. Polis olarak suçluyu bulma görevlerinin olduğunu, ama işkence yapamayacaklarını söyledim. Baskı altında ifadeye karşı çıkmanın avukatlık görevim olduğunu söyledim.

Sonrasında Baro Başkanı ile tekrar kendi telefonumdan görüştük. İşkence konusunda arkamızda olduğunu söyledi. Ardından CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile görüştük.”

“BENİ SİNDİRMEYE ÇALIŞABİLİRLER”

Avukat Zehra Karakulak, yaşananların ardından kendisine yönelik tehdidin de olabileceğini ancak baskıya boyun eğmeyeceğini belirtti:

“Beni sindirmeye çalışabilirler, başıma gelecekleri hissediyorum şu an ama işkenceye karşı sessiz kalmam mümkün değil. Yazık günah, kaç yaşında adam hüngür hüngür ağlıyor karşımda. Sizden sonra bana ne yapacaklar diyor. İnsanlıktan çıktık, bu nedir? İyice tartaklandığı belliydi zaten müvekkilimin, üstü başı toz toprak içindeydi.”

Okumaya devam et

Popular