Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Resmi tarihin dışında bir 15 Temmuz anlatısı: Allah’ın Lütfu

15 Temmuz’a ilişkin tekrarlanan resmi söylemin dışında o günün akışı, aktörleri, belgeler ve karartılan yönleriyle ilk alternatif 15 Temmuz anlatısı…

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz 2016 Cuma günü zırhlı askeri araçlar Boğaziçi Köprüsü’nü tek yönlü olarak saat 22.00’de trafiğe kapattı. Genelkurmay Başkanlığı binasından silah sesleri duyuldu. Türkiye askeri bir hareketlilik olduğunu fark etti. Bir tatbikat mıydı, yoksa terör alarmı mı? Henüz adı konulmamıştı.

Köprünün kapatılmasından yarım saat önce AK Parti il teşkilatlarından parti üyelerine SMS gönderildi. Herkes il başkanlıklarına çağrıldı.

(AKP İlçe Başkanı Ahmet Karaca’nın savcılık ifadesi. Kalkışma başlamadan yarım saat önce harekete geçtiklerini gösteriyor)

Saat 23:05

Başbakan Binali Yıldırım televizyon kanallarına bağlandı: “Bu bir askeri kalkışma girişimidir, malum yapıya bağlı bir kalkışma girişimidir, izin verilmeyecektir” dedi.

Saat 00:13

8 asker, 10 bin personeli olan TRT binasına gelerek ‘darbe bildirisi’ okuttu.

13 dakika sonra… 00:26

Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN Türk televizyonuna bağlandı: “Kalkışma TSK içindeki azınlık bir grup tarafından yapılıyor, halkı sokaklara çağırıyorum” dedi.

Saat 02:00

Kalkışmaya katılan askerler gözaltına alınmaya başlandı.

Saat 22:00’da başlayan kalkışma, 4 saat içinde kontrol altına alındı.

Yerli ve uluslararası medyanın ilgi odağı olan Boğaziçi Köprüsü’ndeki 50 asker hariç…

MERKEZ ÜSSÜ BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ

Emekli General Osman Pamukoğlu: “Boğaziçi Köprüsü’nü koruyan uçaksavar bataryaları var. Yerden havaya etkili atış gücü var. Boğaziçi Köprüsüne tepeden bakıyor. Öyle gizli saklı bir şey de değil herkesin bildiği bataryalar. O gece o bataryalar, namlularını aşağı çevirip köprü başındaki zırhlı araçlara, tanka atış yapsalardı, öyle kuru sıkı fazla da değil. Bu kalkışma orada biterdi. Ama yapmadılar. Ne yapıldı? Yapılan hiçbir şey yok.”

General Pamukoğlu’nun söz ettiği, köprüye hakim atış gücü; 15. Füze Üs Komutanlığı Boğaz Köprüsü Uçaksavar Taburu’ydu.

Daha büyüğü ise Boğaz’a çok yakın konumdaki 1. Ordu’ya bağlı devasa askeri birlikti.

Birinci Ordu’nun komutanı, Tayyip Erdoğan’ın TSK içindeki en güvendiği isim.

15 Temmuz gecesi geçici Genelkurmay Başkanı olarak atanan Orgenaral Ümit Dündar.

Geçici Genelkurmay Başkanı Dündar, komutanı olduğu 1. Ordu’ya köprüye müdahale emri vermedi. Köprüdeki canlı yayın saatler boyu sürdü. Köprüden yapılan canlı yayınlar Türkiye’nin her yerinde kitlelerin tahrik olarak sokağa dökülmelerine neden oldu.  Köprüde ise pek çok insanın hayatını kaybettiği; minibüslerinden inmemiş askeri öğrencilerin linç edilerek öldürüldüğü görüntüler ortaya çıktı.

TEK SİYASETÇİNİN GÖZALTINA ALINMADIĞI BİR DARBE GİRİŞİMİ

Saatler ilerledikçe Hükümet olayın adını kalkışmadan ‘darbe girişimi’ne çevirdi.

Tek siyasetçi bile gözaltına alınmamıştı.

Türkiye tarihinin en ilginç darbe girişimiyle karşı karşıyaydı.

Peki Erdoğan neredeydi?

Erdoğan bu fotoğrafın 15 Temmuz akşamı çekildiğini söyledi. Ancak fotoğraf bir eve ait, Grand Yazıcı Oteline değil.

Resmi açıklamaya göre Erdoğan o gece Turban Grand Yazıcı Otel’deydi.

Haftalar sonra ortaya yeni bir fotoğraf çıktı.

Fotoğraf, Erdoğan torununa Kur’an öğretirken çekilmişti.

Erdoğan, fotoğrafın 15 Temmuz günü çekildiğini söylüyordu ancak fotoğrafın arka planı, mekanın otel değil bir ev olduğunu gösteriyordu.

Otelde Erdoğan’ın kaldığı söylenen ve şimdilerde özel koruma altına alınan odadan paylaşılan görüntüler de iki mekanın aynı olmadığının ispatıydı.

(Şu an koruma altında olan ve müzeye çevrilen otel odasından görüntüler)

Erdoğan 15 Temmuz’dan günler önce ortadan kaybolmuştu ve nerede olduğunu bilen hiç kimse yoktu.

İddianamelere göre Marmaris’te bir otelde kalıyordu ve o gece otelden Erdoğan’ı almak için üç askeri helikopterden oluşan özel tim hazırlanmıştı. Timin başında Tuğgeneral Gökhan Sömmezateş vardı.

Dört saat hazır bekletilen time, Erdoğan özel uçağıyla havalandıktan sonra otelin ismi söylendi ve kalkış için izin verildi. Tuğgeneral Gökhan Sönmezateş, tüm yargılama boyunca bunu sorguladı:

“15 yaşında çocuğa bile böyle bir planlama yaptırılmaz. Esas benim aradığım soru 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris’ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20’de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük.”

Askerler, Marmaris’e boş otele gönderilirken, Erdoğan’ı kurtaran pilot açısından da durum farklı değildi. Erdoğan’ı ATA uçağıyla Dalaman’dan alıp sağ salim İstanbul’a indiren pilot Barış Yurtseven de OHAL döneminde “cemaatçi” olduğu gerekçesiyle işten atılacak ve karşısında yargıyı bulacaktı.

Tıpkı, Erdoğan’ın kaldığı oteli korumak için askerlerle çatışan bazı polislerin daha sonra ‘cemaatçi’ diye tutuklanması gibi.

Tıpkı Akıncılar Üssü’nün pist başlarını vurarak 15 Temmuz’un karargahını etkisiz hale getiren 5 pilotun ‘cemaatçi’ diye tutuklanması gibi.

Tıpkı Org. Hulusi Akar’ı Akıncılar Üssü’nden alarak Çankaya Köşkü’ne götüren helikopter pilotu gibi.

Tıpkı darbeye direndiği için, hatta yaralandığı için kahraman ilan edilen, sonra terör örgütü üyeliğinden işlem gören çok sayıda asker ve polis gibi.

ENİŞTEMDEN ÖĞRENDİM

Erdoğan’ı almakla görevlendirilen tim bekletilirken, beklemeyenler vardı.

Saat 22.00’den itibaren kasaları kumla dolu yüzlerce kamyon askeri birliklerin etrafını sarmış, askeri havalimanlarının pistleri kamyonlarla kapatılmış, Genelkurmay’ın etrafına biriken onlarca ambulans sirenleriyle panik havası oluşturmuş, henüz darbe girişimi başlamadan SMS ile AKP’li üyeler gidecekleri yer konusunda bilgilendirilmeye başlanmıştı.

Bunlar kalkışmanın önceden bilindiğinin işaretiydi. Peki neden durdurulmamıştı?

Erdoğan:

“Öğleden sonra TSK içerisinde maalesef bazı hareketlenmeler vardı.”

“Eniştemden öğrendim”

Erdoğan 16.00’da her şeyden haberdar olduğunu söylüyordu. Peki neden bir açıklama yaparak kimsenin burnu kanamadan olayları durdurmadı ya da savcılıkları zamanında harekete geçirmedi?

Burada durup bir gün öncesine dönmek gerekiyor.

14 Temmuz 2016 / Özel Kuvvetler Komutanlığı / ANKARA

ODA TV Müyesser Yıldız: “Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki ihtisas kursu diploma töreninin teamül gereği 15 Temmuz Cuma günü yapılması planlanmış, ancak birkaç gün kala tören perşembe gününe çekilmiş. Törene Orgeneral Hulusi Akar ve Hakan Fidan da katılmış. Törenin sona ermesinin ardından diğer konuklar ÖKK’ndan ayrılırken, Akar ve Fidan, ‘Bizi yalnız bırakın’ diyerek, bahçeye geçmiş. Bahçedeki bu baş başa sohbet de tam 00.30’a kadar devam etmiş.”

6 saatlik baş başa görüşmenin içeriğinin sorulması talebini tüm mahkemeler reddetti.

Tıpkı Hakan Fidan’ın Genelkurmay’daki ikinci sır görüşmesi gibi…

15 Temmuz 2016 / Genelkurmay Başkanlığı / ANKARA                                                                                                     

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, öğleden sonra makam aracı ve korumalarıyla Genelkurmay Başkanlığı’na giriş yapar.

Hakan Fidan – Org. Hulusi Akar – Org. Yaşar Güler arasında 6 saat süren toplantı başlar.

Hakan Fidan, MİT Müsteşarlığı’na 14.30’da Osman Karacan isminde bir binbaşının geldiğini söyler ve “Bu gece helikopterle askerler Hakan Fidan’ı alacaklar, darbe gibi büyük bir şey olacak” şeklinde ihbar yaptığı bilgisini iki komutana verir.

Darbe ihbarı alan bir MİT Müsteşarı’nın darbe yapacak kuruma kendi ayaklarıyla gitmesi, orada saatlerce kalması oldukça ilginçtir. Üstelik ihbarda kendisinin de “alınacağı” bilgisi olmasına rağmen.

Fidan ikinci kritik temasını Genelkurmay’da yaptıktan sonra elini kolunu sallayarak çıkar.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, tüm başvurulara rağmen mahkemelere ve TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na ifade vermeye gitmediği için 14 Temmuz’da ve 15 Temmuz’da Hulusi Akar’la yaptığı saatler süren görüşmelerin içeriği hala sır.

Ancak aydınlanan sırlar da var.

İHBARCI / OSMAN KARACAN

Özel Kuvvetler Komutanlığı personelinin avukatı Tuncay Özcan, darbeyi ihbar eden binbaşı olarak sunulan Osman Karacan’ın ihbarcı değil, 2 yıldır MİT’e çalışan personel olduğunu Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ortaya çıkardı. Avukat Özcan’a göre “Osman Karacan’ın MİT’e çalıştığını bilmeyen pilot yok”.  Üstelik, Osman Karacan iddia edildiği gibi İzmir’de tatildeyken Ankara’ya göreve çağrılmadı. 15 Temmuz kurgusunun içinde yer almak için Ankara’ya geldi ve birliğine bu “görevle” gitti.

Mahkeme Binbaşı Karacan’ın ne kadar zamandır MİT’e çalıştığını resmi kanalla sormayı reddetti.

Bu bilgi 15 Temmuz’da MİT’in rolü ve sorumluluğunun aydınlatılması açısından son derece önemliydi. Fakat bambaşka bir şey oldu.

DOKUNAN YANDI

Kontrollü darbe tartışmaları üzerine MİT, Binbaşı Karacan’ın sadece “Bu gece Hakan Fidan’ı alacaklar” bilgisini getirdiğini, bu nedenle “darbe” konusunda devletin kurumlarına “resmi uyarı” yapmadıklarını açıkladı.

İki savcıya göre ise durum farklı. Binbaşı Osman Karacan’ın ifadesini alan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ile Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen, Karacan’ın “Darbe olacağını MİT’e söyledim” sözlerini resmi ifade tutanağına geçirdi.

Ankara’da küçük kıyamet koptu.

İki savcı birden derhal soruşturmadan alındılar ve tenzili rütbeyle sürgün yediler.

15 Temmuz’da MİT’in rolüne dokunanın yanacağını böylece tüm savcılar anlamış oldu.

Tabi bir de “dokunulmazlar” vardı.

İMAM / ADİL ÖKSÜZ

16 Temmuz 2016 günü sabah saatlerinde, kalkışmanın merkezi Akıncı Üssü’nün etrafında bazı askerler ve bir sivil gözaltına alındı.

Gözaltına alınan sivilin adı Adil Öksüz’dü.

Öksüz, 2 gün sonra 18 Temmuz 2016 günü hakim karşısına çıkartıldı. Savcı tutuklama istemesine rağmen, Hakim Köksal Çelik tarafından serbest bırakıldı. Savcı bu karara bir üst mahkemede itiraz etti. Hakim Çetin Sönmez itirazı reddetti. Gözaltında tutulan askerler tutuklanırken Adil Öksüz serbest kaldı.

Savcı isyanlardaydı:

“Arsa almaya geliyorsanız pazarlık yaptığınız birinin olması lâzım. Birbirinizin telefonu olması lâzım. Arsa alacağınız kişinin telefonu var mı? Yok. Soyadı nedir? O da yok. Arsa nerede? O da yok. Kim buluşturacaktı? Bilmiyorum. Evini biliyor musun? Hayır. Bu gibi cevaplar. Vaziyet o ki; doğru bir şey söylemiyorsunuz ama bulunmamanız gereken bir saatte orada bulunuyorsunuz. Darbe girişiminin hemen sabahı (16 Temmuz Cumartesi) saat 09.00’da taksi ile geldiğini söylüyor. 09.00’da taksi ile gelirseniz orada o zaman bombalar patlıyor. Uçaklar havalanıyor. Başka yerden gelen uçaklar pisti bombalıyor. Siz gayet rahat orada dolaşıyorsunuz ve 1 saat sonra yakalanıyorsunuz.”

“Arsa bakmaya geldim” gibi akıl almaz bir savunmayla serbest bırakılan Adil Öksüz’ün yaptığı tek akıl almaz şey bu değildi.

Serbest bırakıldıktan iki saat sonra, gözaltında kaldığı jandarma karakolunu aradı. Telefona Astsubay Zeki Çınkır çıktı. Öksüz; saatini ve kemerini karakolda unuttuğunu, almak istediğini söyledi. Astsubay Çınkır, karakolun kalabalık olduğunu bulursa arayacağını söyledi. Öksüz tekrar aradı. Sakarya’ya geçtiğini, birini gönderip aldırmasının mümkün olup olmadığını sordu. Çınkır, şahsen gelip alması gerektiğini söyledi.

Savcılığın incelemesine göre Öksüz gerçekten de serbest kaldıktan sonra Ankara Esenboğa Havalimanı’na geçmiş, uçakla İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na indikten sonra aracıyla Sakarya’ya gitmişti.

Adil Öksüz’ün akla ziyan rahatlığı bununla da sınırlı değildi.

Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK’ın, Adil Öksüz’ün para hareketlerine ilişkin gönderdiği rapora göre, Öksüz hakkında tekrar yakalama kararı çıkartıldıktan sonra bile bankamatikten para çekmeye devam etti. İki ayrı hesabından; 18 Temmuz’da 2 bin lira, 19 Temmuz’da bin lira çekti. 20 Temmuz’da ise 886 liralık hesap hareketi oldu.

Oysa 19 Temmuz’da Adil Öksüz’ün darbenin 1 numaralı planlayıcısı olduğu ilan edilmiş, tüm dünya medyasına fotoğrafları düşmüştü.

“Arsa bakıyordum” savunmasıyla serbest bırakılan, serbest kaldıktan sonra kemerinin peşine düşen, bulunduğu şehri rahatça telefonda karakoldaki personele söyleyen, Türk Hava Yolları ile uçup, polis kontrollerinden geçip, bankamatikleri kullanmaya devam eden bu sıradışı rahatlığı sağlayan neydi?

AKP’Lİ ZİYARETÇİ

Aradan aylar, yıllar geçtikten sonra ilginç bir bilgi ortaya çıktı. Adil Öksüz gözaltındayken kendisini kritik bir AKP’li ziyaret etmişti.

Başbakanlık İletişim Merkezi BİMER’in eski Başkanı, Başbakanlık Müşaviri Ali İhsan Sarıkoca.

Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu dönemde İstanbul Belediyesinde işe başlayan Ali İhsan Sarıkoca, AKP ile birlikte yükselmiş, Başbakanlık’ta önemli görevler almıştı.

Ziyaret medyaya düşünce; Adil Öksüz’ün yüzüne tükürdüğünü söyledi.

Binlerce kişi darbeci diye gözaltına alınırken, birinin yüzüne tükürmek için neden Ankara Kazan’daki jandarma karakolunu seçtiği sorusu muamma. Kolluk gücü olmayan birinin gözaltındaki biriyle görüşmesi de yasal olarak mümkün değil.

KEMAL KILIÇDAROĞLU: “MİT ‘Ben Adil Öksüz’ün kim olduğunu bilmiyordum, o gece öğrendim’ diyorsa o teşkilatı hemen kapatmak lazım. Ben de adım gibi biliyorum ki, onlar Adil Öksüz’ün kim olduğunu benden daha iyi biliyorlar. Başka? Herkese ters kelepçe takılmış, Adil Öksüz serbest, neredeyse baş tacı ediliyor. Ortalık toz duman bir Başbakanlık Müşaviri, Ali İhsan Sarıkoca karakola gidip Adil Öksüz’le görüşüyor. Kimsin sen? Niye o gece gidiyorsun? Kimse sokağa çıkamıyor. Ama sen Başbakanlık Müşavirisin, istihbaratçı değilsin. Polis, jandarma, komutan değilsin. Orada ne işin var? Gider ve Adil Öksüz’le görüşür. Kim buna, nasıl izin verir? Neyi görüşüyorlar. Bunlar karanlık noktalar. Sarayın 15 Temmuz’unun ne kadar karanlık olduğunu herkesin bilmesini isterim.” 

Darbeyi ihbar ettiği belirtilen Binbaşı Osman Karacan’ın MİT personeli olduğu iddia edildiği gibi, Ali İhsan Sarıkoca’nın da MİT personeli olduğu iddia edildi. Sarıkoca bu iddiayı reddetti.

MİT’E ÇALIŞAN İSİMLER

MİT için çalıştığı iddia edilenlerin başında ise Adil Öksüz geliyordu. İddianın sahibi bizzat ana muhalefet lideriydi.

KEMAL KILIÇDAROĞLU: “Adil Öksüz’ün elindeki GPS cihazını devletin hangi kurumu ithal etti? Başbakanlık talimat verecek, bakacaklar devletin hangi kurumu ithal etti. İki telefonu vardı, GPS cihazı vardı elinde. Herkes kelepçelenirken onlara kelepçe vurulmadı. Neden? Söyleyeyim. Neden? MİT yasasında bir değişiklik yapıldı 2014’te. Başbakanın emri ve talimatı olmadan hiçbir MİT görevlisi tutuklanamaz, gözaltına alınamaz. Kendi iktidarları döneminde yaptılar bunu. Adil Öksüz neden tutuklanmadı neden gözaltına alınmadı?”

15 Temmuz’un dokunulmazlarından Öksüz ile ilgili durum bununla da sınırlı değildi. 15 Temmuz’dan bir gün sonra 2500 hakim ve savcı gözaltına alınırken, Adil Öksüz’ü serbest bırakan hakim Köksal Çelik hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Tek gün bile cezaevinde kalmadı. Aylar sonra açığa alındı. Emekli olması beklendi ve ardından meslekten ihraç edildi. Adli yönden ise hiçbir işlem yapılmadı.

Savcının tutukluluğuna itirazını reddeden hakim Çetin Sönmez hakkında ise yine aylar sonra harekete geçildi. Önce tutuklandı, ardından serbest bırakıldı, kamuoyunda oluşan tepki üzerine ertesi gün tekrar tutuklandı ve 8 yıl 9 ay ceza aldı. Ama Adil Öksüz’ün serbest bırakılmasına yaptığı itirazı reddettiği için değil. Ceza; örgüt üyeliğinden verildi.

Hatta son duruşmada hakimle arasında ilginç bir diyalog geçti.

Hakim Çetin Sönmez: Adil Öksüz’ü tanımıyorum, kendisiyle örgütsel bir bağım yok.

Mahkeme Başkanı Ahmet Nazmi Alp: “Hakkınızda tanzim edilen iddianamede Adil Öksüz’ü tahliye etmenize ilişkin bir suçlama yer almıyor. Bu nedenle savunmanızı isnat edilen suçlamalar çerçevesinden yapın”

Adil Öksüz böylece sırra kadem bastı. Hakkındaki hemen her şey de sır haline getirildi.

O gece Akıncı Üssü’nde bulunan sivillerin tüm görüntüleri çarşaf çarşaf medyaya servis edilirken, Adil Öksüz’e ait hiçbir görüntü ortaya çıkartılmadı.

Adil Öztürk, dosyası sessizce kapatılırken, iktidar ve iktidar medyası tarafından da unutuldu.. Geriye devlet envanterindeki saati ve kemeri kaldı…

KOORDİNATÖR  / SADIK ÜSTÜN

Adil Öksüz gibi 15 Temmuz’un ardından gözlerden uzaklaştırılan bir isim daha vardı: Sadık Üstün.

15 Temmuz’dan hemen sonra tayini Avustralya’nın başkenti Canberra’ya çıkartıldı. Ödüllendirilmek istenen bir bürokratın gönderilebileceği en iyi yurt dışı göreviydi bu.

Genelkurmay Çatı Davası / ANKARA

15 Temmuz’un 1 Numarası olarak suçlanan ORG. AKIN ÖZTÜRK: “Ben henüz lojmanda iken MİT görevlisi, Abidin Ünal’ın sırdaşı Sadık Üstün 8. Kolordu Komutanını arayıp, darbenin liderinin ben olduğumu söyleyerek startı vermiştir. 20 dakika sonra beni arayan Abidin Ünal, Akıncı Üssü’ne gitmemi rica ediyor. Evet birileri anlaşmış ve ismim lanse edilmeye başlanmıştır. Bu işi de Anadolu Ajansı üstlenerek, ben daha Akıncı’dayken, gözaltına alındığımı, vatana ihanetten yargılanacağımı duyurmuştur.”

ODA TV’den Müyesser Yıldız’ın, Akınca Davasının ek klasörlerinden yola çıkarak yaptığı habere göre, “Darbenin 1 Numarasının Akın Öztürk” olduğunu söyleyen ilk kişi MİT Personeli Sadık Üstün.

Önemli nokta şu ki; Sadık Üstün bu cümleyi Akın Öztürk her şeyden habersiz lojmanında pijamalarıyla otururken kurmuştu.

Akıncı Davasının ek klasöründe yer alan Elazığ’daki 8. Kolordu Komutanlığının 15-16 Temmuz’a ilişkin ceridesine göre; Sadık Üstün TSK’dan devre arkadaşı 8. Kolordu Komutanı’nı saat 22.50’de ve 23.17’de iki kere arıyor.

İkinci aramasında ilişkin alınan not şöyle:

“Bunun bir FETÖ darbesi olduğunu, darbenin muhtemel askeri liderinin de Org. Akın Öztürk olduğunun değerlendirildiği bildirilmiş ve bu kalkışmanın engellenmesi için süratle gerekenleri yapacağı iletilmiştir.”

Müyesser Yıldız bu durumla ilgili şöyle diyor: “Saate dikkat; Akın Öztürk daha lojmanda… Henüz Abidin Ünal’la görüşmemiş, Akıncı’ya da gitmemiş. Keza dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın bir televizyona bağlanarak açıklama yapmasının ve Hulusi Akar’ın Genelkurmay’da derdest edilmesinin üzerinden sadece 15 dakika geçmiş… Ancak S.Ü. (Sadık Üstün) iktidar yetkililerinden de savcılardan da medyadan da saatlerce önce ‘Darbenin muhtemel askeri liderinin Org. Akın Öztürk olduğunu’ değerlendirip, bunu Elazığ’a bildiriyor.”

Sadık Üstün, Özel Kuvvetler Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptıktan sonra Harp Okulu Alay Komutanlığı’na getirilen bir asker. Genelkurmay Başkanlığı’na gidebilecek pozisyona ilerlerken sürpriz biçimde generalliğe terfi ettirilmeyince, 2005 yılında emekli oldu.

Eski bir TSK personeli olan Hakan Fidan, MİT Müsteşarı olmasının ardından Silahlı Kuvvetler’den tanıdığı Sadık Üstün’ü MİT’e transfer etti:

“TSK içerisinde tanıdığı kişilere yönlendirme yapmak, TSK içinde görevlendirmeler yapmak ve listeler oluşturmak” görev tanımıyla.

Normalde MİT’in TSK üzerinde istihbarat toplaması yasak, ancak Üstün’ün bu görevinin, “listeleme” kısmı, 15 Temmuz’dan yaklaşık bir buçuk yıl önce 2015 başında tamamlandı.

Bu zaman dilimi, “Cemaatçi askerler darbe yapacak” söyleminin AKP Medyası tarafından piyasaya sürüldüğü döneme denk geliyor.

LİSTELER TAMAMLANINCA

Listelerin tamamlanmasından sonra 15 Temmuz’la ilgili çalışmalara geçildi.

Sadık Üstün bu görevinde, TSK içerisinde samimi olduğu iki kişiden çok etkin biçimde destek aldı. Org. Hulusi Akar ve 15 Temmuz döneminin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal.

Yeniçağ Gazetesi’nin eski asker yazarı Yavuz Selim Demirağ’ın 15 Temmuz’dan bir yıl önce yayınladığı “İmamların Öcü” kitabına göre Org. Hulusi Akar, askeri tesislerde tüm teamüllere aykırı olarak ve kayıt dışı biçimde Sadık Üstün ile saatler boyu baş başa görüşüyordu.

Org. Akın Öztürk’e göre ise Org. Abidin Ünal ile Sadık Üstün “kanka” düzeyinde samimiydi.

İki Orgeneral ile aşırı samimiyeti ve TSK içerisinde sürdürdüğü üç yıllık listeleme çalışmasının ardından Sadık Üstün, 15 Temmuz gecesi “Darbenin 1 Numarası Akın Öztürk” ve “Darbenin arkasında Cemaat var” diyen ilk kişi oldu.

Ancak büyük bir zamanlama hatasıyla.

Sadık Üstün’ün “sırdaş” düzeyinde samimi olduğu Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal, Akın Öztürk’ü arayıp “Akınca Üssü’ne git” demeden önce Sadık Üstün, Elazığ’daki 8. Kolordu Komutanı’nı 22.50’de ve 23.17’de iki kere arayıp, “Darbenin 1 Numarası Akın Öztürk” dedi.

Sadık Üstün erken davranmıştı. Bu büyük bir zamanlama hatasıydı.

8. Kolordu Komutanı 15 Temmuz gecesinin kaos ortamına rağmen, Sadık Üstün’den aldığı iki telefonun içeriğini -yasal olarak yapması gerektiği gibi- “ceride defterine” geçirdi. Böylece zamanlama hatası resmi belge haline geldi.

MEMATİ  / MİHRALİ ATMACA

Özel Kuvvetler Komutanlığı / Ankara

Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, Ankara Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı nöbetçi amirliğini aradı. Nöbetçi amiri Ümit Koçak’a “Karargaha giriş çıkışları kapat, Semih Terzi hariç kimse de içeriye girmesin“ emri verdi.

Birinci Özel Kuvvetler Tugayı Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi bu sırada Silopi’deydi. Genelkurmay Başkanı’nın tüm hava sahasını uçuşlara kapatmasına rağmen Tuğgeneral Terzi’ye Tümgeneral Aksakallı tarafından Özel Kuvvetler’e ait kargo uçağıyla uçuş izni verildi.

Özel Kuvvetler İdari Tahkikat Raporu’na göre; Semih Terzi uçuş için, Silopi’den Diyarbakır Havalimanı’na geçerken; Zekai Aksakallı, 22.40’ta Özel Kuvvetler Okul Komutanı Albay Ömer Faruk Bozdemir’i aradı ve Özel Kuvvetler’e giderek karargahı teslim alması emrini verdi.

23.40’ta Irak’ta bulunan 3. Özel Kuvvet Tugay Komutanı Tuğgeneral Halil Soysal’ın telefonu çaldı. Arayan yine Zeki Aksakallı’ydı. Soysal’a Silopi’ye geçmesi ve Silopi ile Diyarbakır’daki Özel Kuvvetler birliklerini kontrol altına alması emrini verdi.

Bu sırada Semih Terzi, Diyarbakır’daydı. Aksakallı, Terzi’nin durdurulmasına ilişkin hiçbir emir vermiyordu.

Terzi, 00.15 civarı koruma görevini alan 40 kişilik timle Ankara’ya doğru kalkış yaptı.

Kendi ifadesine göre Zekai Aksakallı, Terzi havadayken 00.55’te Astsubay Ömer Halisdemir’e Semih Terzi’yi öldürmesi emrini verdi.

Terzi, 02.00 civarında Etimesgut Askeri Havaalanı’na indi. Kendisini bekleyen Özel Hava Alayı’na ait helikoptere bindi. Hala durdurulmuyordu. 02.40’ta iki helikopter Özel Kuvvetler Komutanlığı’na iniş yaptı.

Yanındaki koruma timiyle karargaha girmek üzereyken Astsubay Ömer Halisdemir tarafından iki kurşunla vurularak öldürüldü.

Terzi’nin yanında bulunan Binbaşı Fatih Şahin ve Üsteğmen Mihrali Atmaca, Ömer Halisdemir’in kaçış istikametini ateş altına aldı. Yere düşen Halisdemir’in başına gelen Üsteğmen Mihrali Atmaca, tabancasını çekti ve yaralı haldeki Halisdemir’in göğsüne iki el ateş etti.

Silopi’de, Diyarbakır’da ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda önlemleri alan Zekai Aksakallı, Semih Terzi’nin yolunu çok öncesinden kesebilecekken kesmedi.

Ardından Özel Kuvvetler’de işler çığırından çıktı. Astsubay’ın general vurduğu, askerlerin birbirini kurşun yağmuruna tuttuğu, herkesin birbirinden şüphe ettiği bir durum oluştu.

ÖZEL KUVVETLERDE KAOS

Özel Kuvvetler Komutanlığı içinde bir general ve bir astsubay vurulmuş yerde yatıyorlardı.

Bu sırada Üsteğmen Mihrali Atmaca’nın telefonu çaldı. Arayan Tim komutanı Ahmet Kemal Yılmaz’dı.

Yılmaz, Semih Terzi ile birlikte Diyarbakır’dan gelmiş, Ankara’ya inmiş ama son anda helikoptere binerek Özel Kuvvetler Komutanlığı’na gitmekten vazgeçmişti. Mihrali Atmaca ve ekibi ise onun emriyle gitmişlerdi.

Telefonda Mihrali Atmaca’ya “Semih Terzi haindi, karargahı teslim al” emri verdi. Mihrali Atmaca ve ekibi şok yaşıyorlardı. Bir generali korumak için gelmiş, koruyamamış, generali vuran astsubayı öldürmüşlerdi. Şimdi ise aynı komutanları tam tersi emir veriyorlardı.

Yeni emri de yerine getirdiler. Üste kim varsa gözaltına aldılar. Bu sırada bir astsubayı daha öldürdüler.

O gece Özel Kuvvetler Karargahı’nın nöbetçi amiri olan Albay Ümit Koçak da neler olduğunu anlayamıyordu.

İfadesinde bu durumu şöyle anlatıyor: “Olayları anlamaya çalışıyordum, 10 dakika önce darbeci olduğunu düşündüğüm TİM, darbecileri yakalamıştı.”

Birbirine zıt emirler, üst düzey komutanların inisiyatif almaması nedeniyle o gece binlerce asker ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Mihrali Atmaca ve timi bu gelgitler içinde en ateşli yerlerden birine düşmüş, silahlarını defalarca ateşlemişlerdi.

Zekai Aksakallı’nın 16 Temmuz 2016 sabahı anlından öpüp “kahraman” demesine rağmen, Atmaca ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı.

Kahraman ilan edilen ve geleceğin Genelkurmay Başkanı gözüyle bakılan Zekai Aksakallı ise bir süre sonra kızağa çekildi.

Orgeneral Metin Temel’in verdiği ifade:

“Zekai Aksakallı beni aradı, ‘Karargâh işgal edildi, ben evdeyim’ dedi. Ben, ‘Karargâha dön’ deyince de ‘Karımı teskin ediyorum’ cevabını verdi”

Zekai Aksakallı’nın Semih Terzi’nin önünü aça aça Ankara’ya kadar getirtmesi, o gece karargahına gitmemesi, Akıncı Üssü’nü ele geçirebilecek tek birlik olan Özel Kuvvetlere operasyon emri vermemesi hala karanlık noktalar. Tıpkı, Hakan Fidan’la 14 Temmuz’da baş başa yaptığı özel görüşmenin içeriği gibi.

GENÇ OSMAN / AKIN ÖZTÜRK

Orgeneral Akın Öztürk, 15 Temmuz’dan önce Hava Kuvvetleri tarihinin en başarılı subaylarından biri olarak gösteriliyordu. Kuvvet Komutanlığı’ndaki görev süresi dolduktan sonra emekli edilmemiş ve bir istisna uygulanarak Yüksek Askeri Şura üyesi sıfatıyla ordu bünyesinde tutulmuştu. Gerekçe Suriye’deki durum ve olası hava harekatlarıydı.

Emekli edilseydi 15 Temmuz’da olanları ve sonrasını diğer komutanlar gibi yazlığından izleyecekti. Ancak o gece telefonu çaldı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal’ın isteğiyle Akıncı Üssü’ne gitti.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim dahil çok sayıda general oradaydı. Hulusi Akar’ın önünde çerez tabağı ve çay vardı. Komutanlar durum değerlendirmesi yapıyorlardı.

İddianamelere göre darbenin karargahı 143. Filo’nun Gazinosu’ydu. Abidin Ünal, Hulusi Akar’ın emriyle defalarca 143. Filoya gitti. Emir komuta Hulusi Akar’da olduğu halde kendisi o bölgeye gitmiyordu. Birkaç kez eşini aramıştı.

Sabahın ilk ışıklarında Hulusi Akar, bir helikopter hazırlanmasını emretti, istikamet Çankaya Köşkü’ydü. Helikoptere binecekken Akın Öztürk’ten bir süre daha kalıp Akıncı Üssü’nü kontrol altında tutmasını istedi. Akın Öztürk geri döndü.

Akıncı Üssü’nün pist başları vurulup uçaklar kalkamaz hale gelene kadar duruma vaziyet etti. Ardından kendisi için bekleyen helikopterle ayrılmak istedi ancak uçaklar helikopteri kaldırmadı.

ÖNCEDEN KARAR VERİLMİŞ 1 NUMARANIN İLANI

Televizyonlar Akın Öztürk’ü darbenin 1 numarası olarak ilan etmeye başladılar.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra 21 Temmuz 2016’da, Genelkurmay Başkanlığı, 15 Temmuz’la ilgili bir açıklama yaptı. Akın Öztürk’le ilgili bölüm ilginçti:

“Hava Kuvvetleri Komutanı Ankara’da AKINCI Üssü lojmanları bölgesinde bulunan Orgeneral Akın ÖZTÜRK’ü arayarak kendisine 4’üncü Ana Jet Üssü AKINCI’dan kalkan uçakların yasa dışı olduğunu, ivedilikle AKINCI’ya giderek oradaki kalkışmada bulunanları ikna etmesini istemiştir”

Genelkurmay resmen Akın Öztürk’ün ifadesini teyid etmişti. Ancak MİT’in TSK sorumlusu Sadık Üstün’ün daha Akın Öztürk evinde pijamalarıyla otururken ilan ettiği 1 Numara Kurgusuna Hükümet ve Yargı sadık kaldı. O gece Akıncı Üssü’nde Akın Öztürk’ün yaptıklarına tanık olan komutanlar da sessizliğe büründüler.

İşkence merkezi / ANKARA

Akıncı Üssü’ne giren polis, içeride kim varsa soyundurup döverek gözaltına aldı. Akın Öztürk ve çok sayıda asker Terörle Mücadele Şubesi’nin yan tarafındaki spor salonuna götürüldüler:

“20’li yaşlarda kadın ve erkek polislerin darbına maruz kaldım. Tüm husumetlerini bana kustular. Her gelen amir, ‘Seninle özel ilgilenmem istendi. Bugün beraberiz dedi. En acısı benim görüntülerim çekilip, ‘siz de böyle olmak ister misiniz?’ denerek, diğer tutuklulara gösterildi. Sadece benim tırnaklarıma asit döküldü, sadece bana demir kelepçe takıldı. Anlatayım da biraz gülün, kelepçe ellerimi morartınca, balyoz getirip vurarak kestiler. En acısı, bazı genç askerleri, ‘başınıza gelenlerin sebebi bu’ diyerek, üstüme saldırttılar. Kulağımdan kan fışkırana kadar.

‘Asker beni dövdü’ demeye utanıyorum, ama tarih yazsın. Çok orijinal, hiç kimseye sorulmayan bir şey bana soruldu, ‘Adil Öksüz’ü tanıyor musun?’ dendi.  Tanımıyorum dedikçe yapıştırdılar. Nihayet bir amir, ‘tanımıyor’ dedi. Yarım gün yediğim dayakla kaldım. En önemlisi, ben bu işkencelere maruz kalırken, bayan polislerin bana yaptıklarını ve söylediklerini avukatım bile bilmiyor. 65 yaşında, bir orgeneral… Genç Osman’dan sonra bu muameleye maruz kalan bir devlet adamı, bürokrat oldu mu?”

Akın Öztürk’e spor salonundaki diğer askerlerin önünde işkence yapılıyordu. Bu işkencelere şahit olanların anlatımına göre, Akın Öztürk’ü en çok etkileyen, erlere dövdürtülmesiydi. Öztürk yere düştükçe ayağa kalkıyor ancak hiçbir tepki vermiyordu. Sadece bir kere çığlık attı. Asit dökülerek yakılan ayak tırnağına genç bir polis basmış, acısıyla çığlık atmıştı.

Çırıl çıplak soyulan Akın Öztürk, yüksek bir zemin üzerine çıkartılıyor, spor salonu dolusu askerin önünde kadın polislerin cinsel aşağılamalarına maruz kalıyordu.

İşkenceyle geçen günlerin ardından Öztürk tutuklandı ve mahkemeden talep ettiği hiçbir şahit duruşmaya çağrılmadan 141 kere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Akın Öztürk’ün ismi kalkışmanın en temel belgesi olarak kabul edilen “Sıkıyönetim Listesi”nde görevlendirilenler arasında dahi yoktu. Oysa Hulusi Akar’ın ismi listedeydi.

GİRİLMEYEN ODA: AKINCI ÜSSÜ 143. FİLO SUBAY GAZİNOSU

Akıncı Üssü 16 Temmuz’da polis kontrolüne alındıktan sonra Savcılık, Yarbay Nihat Altuntop nezaretinde delillere el koyup imza altına aldı.

Savcının sadece Yarbay Altuntop’a güvenme sebebi, 15 Temmuz gecesi sabaha kadar Akıncı Üssü’nün içinden MİT’e bilgi vermesiydi.

Önce kamera kayıtları toplandı, sonra parmak izi ve DNA tespiti başladı.

Akıncı İddianamesi’ne göre; 143. Filo Komutanlığı’ndaki ‘öğretmen gazinosu’ darbenin yönetim merkeziydi.

Ancak üstte, parmak izi ve DNA araması yapılmayan tek yer de burasıydı.

Savcı, polis ve MİT’le çalışan Yarbay Altıntop, o odayı neden pas geçmişti?

Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim, savunmasında bu duruma ısrarla dikkat çekti:

“Bu ekip bir tek öğretmen gazinosunu araştırmamıştır. O odadan ne bir parmak izi ne DNA örneği alınmamıştır. Yani o odaya bakmadıktan sonra aslında 143 Filoya girip araştırma yapmanın anlamı yok ki. Sanırım amaç delil bulmak değil, başka şeymiş. Oradaki birilerinin ortaya çıkması istenmemiş olsa gerek.”

 AKINCILARDAKİ GİZEMLİ İSİMLER

Akıncı Üssü’ndeki yüzlerce kamera görüntüsü içinde Adil Öksüz’e ait olanların buharlaştırılması gibi DNA ve parmak izi tespiti de bazı sınırları geçmemişti. Üsteki gizemli isimler ise bununla sınırlı değil.

142 Hat Bakım Subayı Üsteğmen Caner Fidancı’nın ifadesi:

“Sabaha karşı 142 Aviyonik Atölyesinde görevli Üsçavuş Yunus Özen bakım karargahına geldi. Sabahleyin Üs nizamiyesinden girdikten sonra Bakım Karargahı’na gelmek için araç beklerken kendisini içinde 142 Filo amblemi olan 09 (Aydın ili) plakalı bordo bir Ford Fiesta marka aracın aldığını, aracı bir pilotun kullandığını ve yapılan konuşmalardan araç içindeki diğer kişilerin daha önce emekli olmuş pilotlar olduğunu öğrendiğini…”

Mahkeme Üs kayıtlarını bu yönde inceletmedi. Aynı şey o gece Akıncı Üssü’ndeki uçaklar için de geçerli. Üsteki 11 uçak incelenmedi. Tıpkı nizamiye personeli gibi.

Tuğgeneral Hakan Evrim:

“O gece Akıncı nizamiyesinde nöbetçi olup şu anda sanık veya tanık olan kimse yoktur. Bunların çağrılıp o kadar kişinin nasıl içeri alındığının, benim tarafımdan veya benim adıma bu kişilerin içeri alınmasına dair bir talep olup olmadığının sorulmasını…”

15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen 143 Filo Öğretmen Gazinosunda parmak izi ve DNA tespitinin yapılmaması gibi, nizamiye görevlilerinin sanık ya da tanık yapılmaması da oldukça çarpıcı bir durum.

O gece Akıncı Üssünde olmamaları gerekirken orada olan ‘siviller’ ve ’emekli pilotların’ içeriye nasıl girdikleri ve daha kimlerin girdiğini öğrenmenin başlıca yolu buydu. Ama savcılar merak etmemeyi seçti.

CEMAATİN 30 BİN ASKERİ VARSA O GECE ONLAR NEREDEYDİ?

Akıncı Üssünde o gece olmaması gereken çok kişi vardı. Peki darbeyi fiili olarak hayata geçirmesi gereken askerler neredeydi?

Yaklaşık 30 bin asker, darbenin arkasında olmakla suçlanan Fethullah Gülen Cemaati’ne yakınlıkları nedeniyle TSK’dan atıldı.

Resmi kayıtlara göre TSK’daki generallerin yarısı tutuklu durumda. Emirlerindeki asker sayısı 200 binden fazla. Darbeye katılmakla suçlanabilen asker sayısı ise erler dahil 8 bin 657. Erler çıkartıldığında sayı 1000 dolayına düşüyor.

YARBAY MEHMET ALKAN: “Ben bir soru soruyorum her zaman ama cevabını hiç alamadım. Resmi açıklamalarda devlet yetkilileri diyor ki; ‘511 bin kişiyi gözaltına aldık işlem yaptık terör örgütü üyeliğinden.’ Ben soruyorum peki bu darbeye katılan kaç kişi? Eri erbaşı çıkaralım bin kişi değil. Askerleri şimdi alıyorlar bir zamanlar ankesörden aranmış, kontörden aranmış bilmem ne. Peki bu adam ne yapmış? Madem bu adam örgüt üyesi, bu örgüt de darbe yapıyor, peki bu adam niye katılmamış? Katılması gerekmez mi, daha ne zaman bu adam işe yarayacak?”  

Bu sorguyu yapan sadece Yarbar Mehmet Alkan değil.

Emekli General Osman Pamukoğlu: “Türk Silahlı Kuvvetlerinde olduğundan çok daha fazlası poliste ve sivilde var bu cemaat. Peki ne yaptılar o gece?”

Gülen Cemaati’nden olduğu için ordudan atılan general, subay ve astsubay dahil 20 binden fazla askerin 15 Temmuz gecesi darbeye katılmamaları bir yana, darbeye karşı direnen hatta yaralananlar oldu.

30 bine yakın polisin ihraç edildiği emniyet teşkilatından da darbeye hiçbir destek yoktu.

Halen yargılanan 550 bin sivilden de sokağa çıkıp Yurtta Sulh Konseyi’ne destek veren tek kişi de olmadı.

KARARTMA

Bu garipliğin aydınlatılması, 15 Temmuz yargılamalarına yönelik ağır karartma nedeniyle mümkün olmadı.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan gibi kritik yetkililer Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gidip ifade vermeyi reddettiler. Resmi başvurulara rağmen mahkemeler ve savcılıklar tarafından tanık olarak dahi ifadeye çağrılmadılar.

Yetkililer karanlık geceyle ilgili sorulardan kaçarken, hayatını kaybeden 249 kişiyle ilgili karartma en bariz olanıydı.

Sanıklar ve sanık avukatları, tek tek tüm ölümlerle ilgili Adli Tıp incelemesi ve sokağa gönderilen askerlerin silahlarının balistik incelemesini talep ettiler. Hangi silahtan çıkan kurşunun kimi vurduğu böylece ortaya çıkacaktı.

Hiç kimsenin beklemediği biçimde, tüm mahkemeler, “ortak kararla” balistik inceleme taleplerini reddettiler.

Özellikle Boğaziçi Köprüsü’ndeki ölümlerle ilgili davalarda avukatlar çok ısrar ettiler ancak sonuç değişmedi.

O gece SADAT ve benzeri, Suriye’de kullanılan silahlı paramiliter grupların halkın üzerine ateş açtığı, böylece halkı TSK’ya karşı tahrik ettikleri önemli iddialardan biri.

Aslında o gece yapılan hemen her şey; halkı, muhalefeti ve devletin tüm kurumlarını TSK’ya karşı tahrik etti.

– Meclis’in vurulması muhalefeti iktidarın saflarında birleştirdi.

– Emniyet binalarının vurulması, tüm polisleri askere karşı öfkelendirdi.

– Köprüler ve kritik gişeler kapatılarak yüz binlerce insanın evine dönemeyip sokaklarda kalması sağlandı.

– Halka açılan ateş, milyonları TSK’ya karşı birleştirdi ve daha çok sokağa dökülmelerine neden oldu.

Ve sonuçta yaklaşık 1000 subay ve emirlerindeki 7 bin askerin karşısına, 82 milyonluk ülke bir bütün olarak çıktı.

HAZIR ALTYAPI

Altyapı ise hazırdı.

Harfiyat yüklü yüzlerce kamyon, farklı şehirlerde askeri birliklerin çıkışlarına ve askeri havalimanlarının pistlerine park etti.

AKP teşkilatlarından yüz binlerce insana SMS atılıp toplanmaları gereken askeri birliklerin adresi verildi.

Camilerden selalar okunmaya başlandı.

Emniyet teşkilatlarından halka silah dağıtıldı.

Ordu birliklerini ve araçlarını bilen ASDER ve SADAT üyesi eski askerler kalabalıkların yönetimini ele aldı.

Ve medya planlaması devreye girdi…

OPERATÖR / NUH YILMAZ

Hande Fırat, Tayyip Erdoğan’la ünlü Facetime görüşmesini yaparken, telefonu ısrarla çalmaya başladı ve ekrandan Erdoğan’ın görüntüsü kayboldu. Arayan kişi Nuh Yılmaz’dı.

Hande Fırat, Yılmaz’ın isminin ekranda görünmesini bir süre bekledikten sonra aramayı reddeden tuşa bastı ve Erdoğan’ın yüzü yeniden göründü.

Nuh Yılmaz, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yakın medya kuruluşlarında çalışırken MİT’e transfer oldu.

Yılmaz’ın hep mi MİT’e çalıştığı yoksa sonradan mı MİT’çi olduğu atandığı günden beri tartışma konusu.

Gece boyu medya planlamasını o yürütmüş, hemen tüm televizyonlarla irtibat halinde olmuştu.

Darbeciler TRT dahil hiçbir televizyon kanalını ele geçiremiyor, halkın sokaklara dökülmesini sağlayacak darbe bildirisini dahi okutamıyorlardı.

Bu noktada A Haber devreye sokuldu.

Yurtta Sulh Konseyi’nin darbe bildirisi Saat 23.23’te A Haber Ankara Temsilcisi Murat Akgün tarafından “TSK’dan açıklama” denilerek okundu.

Hiçbir özel kanal ya da devlet kanalı bu açıklamayı okumamış, hatta böyle bir açıklama olduğunu dahi duyurmamışlardı.

İktidarın en güçlü destekçisi olan A Haber’in Cuntacı Askerlerin Medyada Okutamadığı bildiriyi duyurma görevi üstlenmesi oldukça ilginçti. Üstelik bu sırada askerler henüz TRT’ye gelmemişti bile.

TRT binasına askerler ancak 23.45’te giriş yaptılar. Sadece 8 kişilerdi. TRT Haber Koordinatörü İlker Taşkın kendilerini karşıladı ve yolu göstererek stüdyoya götürdü. Spiker ayarlandı ve 00.13’de TRT’de darbe bildirisi okutulabildi. Yani A Haber’den yaklaşık 50 dakika sonra.

8 asker, darbe bildirisini rahatça okuttuktan sonra, binaya gelen Özel Harekat Polisleri ve kapıdaki kalabalık tarafından gözaltına alındılar.

2500 polis tarafından korunan Erdoğan’ın Sarayı’nı teslim almak için 13 asker gönderilmesi ve kapıda polisler tarafından gülerek gözaltına alınmaları gibi, 10 bin çalışanı olan TRT’ye 8 asker gönderilmiş, bildiriyi okutuncaya kadar yolları açılmış, ardından etkisiz hale getirilmişlerdi.

Sonrasında televizyonlara bağlanma furyası başladı. Generaller, siyasiler, emniyet müdürleri, üst düzey bürokratlara televizyon kanalları arattırılarak darbe karşıtı konuşmalar yaptırıldı.

Sivillerin televizyonlara bağlanması MİT görevlisi Nuh Yılmaz; askerlerin bağlantıları ise MİT Görevlisi Sadık Üstün organizatörlüğünde gerçekleştirildi.

ASKERLERE GÖZALTI DALGASI BAŞLADI

Yurtta Sulh Konseyi’nin birkaç saat içinde bastırılmasının ardından, kışlalarında bulunan ve sokağa çıkarılmış askerlerin gözaltına alınma süreci başladı.

Bu süreç de büyük bir medya şovuna dönüştürüldü.

Askerler soyundurularak kışlalarından çıkartılıyor, işkence edilmiş generallerin görüntüleri devlet eliyle yayınlanıyordu.

Pek çok noktada askerler linç altındaydı. Silahlı, siyah giyimli, sakallı kişiler eliyle çok sayıda asker sokak ortasında öldürüldü. En dramatik olay, köprüde minibüslerinin içinde bekleyen, silahsız Harbiyeli öğrencilerin yaşadıklarıydı.

Harbiyeli Murat Tekin ve Ragıp Enes Katran, minibüsten indirildikten sonra boğazı kesilerek öldürüldü.

BAŞKANLIK REJİMİNE GEÇİŞ : ALLAHIN LÜTFU

15 Temmuz’un hemen ardından Erdoğan yönetiminin yaptığı ilk iş yargıyı teslim almak oldu.

TSK’dan önce hakim ve savcılara operasyon başladı ve daha sabahın ilk ışıklarında Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesi, HSYK’nın 5 üyesi  ve 2 bin 745 hakim savcı açığa alındı.

Yargı tamamen Erdoğan’ın kontrolüne geçti.

İkinci hedef medya oldu. 160 medya kuruluşu kapatıldı, yüzlerce gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı.

Ortada 15 Temmuz’u aydınlatacak bir yargı ve medya kalmamıştı.

Ardından kitlesel kırım başladı.

10 binlerce öğretmen, akademisyen, polis, bürokrat kamudan ihraç edildi.

150 bin kişinin kamudan ihracıyla devlet aygıtı tamamen Erdoğan’ın eline geçti.

İş hayatı ve sivillere yönelik sindirme politikalarında sadece Gülen Grubu’na yönelik 550 bin insan hakkında soruşturma başlatıldı. Dalga dalga tutuklamalar başladı.

Kürtler ve sol gruplara yönelik benzer uygulamalar ikinci adımda devreye sokuldu.

Toplumsal muhalefetin teslim alındığı anda Erdoğan, kamuoyunun karşısına “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” teklifiyle çıktı.

Tüm yetkilerin tek adamda olduğu, yasama, yürütme, yargı erklerinin etkisiz hale getirildiği sistem, “Allah’ın lütfu 15 Temmuz” sayesinde hayata geçirildi.

Osmanlı döneminden başlayan, Cumhuriyet’in kurulmasıyla devam eden Türkiye’nin demokrasi yolculuğu, en büyük kırılmayı yaşadı.

Erdoğan’ın Yeni Türkiyesi 15 Temmuz 2016 akşamı ilan edildi.

Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi Atatürk Havaalanında yaptığı basın toplantısı.

BOLD ÖZEL

Oğlu ile karantina hücresinde kalan anneden mektup var

3 hafta önce 3 yaşındaki oğlu ile hapse gönderilen Emine Köksal karantina hücresinden yazdı: “Küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyor?”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

2 Ekim 2020’de tutuklanıp oğlu Halid Metin ile birlikte Bursa Yenişehir Cezaevine gönderilen sınıf öğretmeni Emine Köksal karantina hücresinde geçirdiği 3 günü yazdı. 14 gün oğlu ile tek başlarına karantina süresinin dolmasını bekleyen Köksal, hayatının bir anda alabora olduğunu söyledi.

Oğlunun sürekli “Anne eve gidelim, evimizi özledim” dediğini aktaran Köksal, “Bir çocuğun kocaman dünyasını, hayallerini küçücük bir odaya sığdırdığını görmek çok zor. Evle ilgili hayallerin anlatırken inşallah eve gidebilirsek diye başlıyor artık cümlelerine. Anne şakacıktan burası bizim evimiz olsun diyor” dedi.

Dernek üyeliği bulunduğu için Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Köksal, Halid 1 yaşındayken de gözaltına alınmış ve oğlunun küçük olması nedeniyle denetimli serbestlikle bırakılmıştı.

“BİR ÇOCUK İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR YÜK DEĞİL Mİ?”

Cezaevi hücresine girdikten itibaren oğlunun “Anne neden geldik buraya?” “Burada ne yapacağız” “Bunlar kim?” diye aralıksız sorduğunu belirten Köksal, Halid Metin’in bir gün çok öfkelendiğini, kapıya tekmeler attığını, kapının açılmadığını görünce “Camdan atlayalım” dediğini aktardı. Köksal, “Terliklerimizi çıkar, ayakkabılarımızı giyelim, gidelim” diyor. Nezarette de aynısını yapmıştı. Ayakkabılarını alıp el sallamıştı. Konuşamıyordu daha. 3 yaşında küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Sonra baktı kapı açılmıyor, “Camdan atlayalım” diyor. Ve ben yapılan tüm haksızlığa rağmen ona kaçmanın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Neden?” ifadelerini kullandı.

Köksal, bahçe saati geldiğinde ise oğlunun yine çok ağladığını ve “Anne taksiye binip gideceğim.” dediğini yazdı. Onu 1 saatlik havalandırma hakkı süresince olabildiğinde koşturup hareket ettirmeye çalıştığını da belirtti.

“BEYNİM ZONKLUYOR, BU ÇOCUK BURADA DURAMAZ”

Koğuş ve hücre ortamlarının çocuklar için hijyenik olmadığı biliniyor. Oğlunun banyo yapmak, tuvalete bile gitmek istemediğini aktaran Köksal, “Bu çocuk burada duramaz” dedikten sonra duvarlar dahil her yeri çamaşır suyuyla silmesine rağmen ortamın paslı ve kirli olduğunu söyledi.

31 yaşındaki Köksal, tutukluluğa itiraz dilekçesine red cevabı geldiği günü ise şöyle anlatıyor: “Bugün itiraz dilekçeme red cevabı geldi. Cezanın uygun olduğuna kanaat getirmişler. Beynim zonkluyor. Bir insan da değil bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz, vicdansız olabiliyor. Bir çocuğun hallerine, kör, sağır duyarsız olabiliyor.”

Emine Köksal’ın eşi Emin Köksal da 4 yıldır Bursa E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen finans müdürü Emin Köksal’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

Babası hapiste olan 3 yaşındaki Halit’in annesi de tutuklandı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ

İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”

Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”

Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

Okumaya devam et

Popular