Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

AKP teşkilatı fişleme listesi hazırladı: “Kitap dükkanım yakılacaklar listesindeydi”

15 Temmuz’dan sonra Sakarya Akyazı’da 22 esnafın dükkanı yağmalanacaklar listesine alındı. AKP’liler tarafından hazırlanan bu listede Sait Arık’ın kitap dükkanı da var.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz sonra Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan soykırımın en yoğun yaşandığı illerden biri de Sakarya’nın Akyazı ilçesiydi. 16 Temmuz sabahı Akıncılar Üssünde bulunan Adil Öksüz’ün, gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra Akyazı’ya geldiği ve kayınpederinin evinde saklandığı iddiaları bütün gözleri ilçeye çevirmişti. Şehirdeki Hizmet Hareketi mensupları da hain ilan edilmişti.

DERSHANEYE POMPALI TÜFEKLE SALDIRDILAR

Öyle ki AKP’li ilçe teşkilatı ve partizanlar, sahiplerinin Hizmet Hareketi mensubu olduğunu düşündükleri 22 dükkanı fişleyip yakılacaklar listesine aldılar. Dershanelere pompalı tüfekle saldırıp bir veteriner dükkanını taşladılar. 2008’den beri Necati Temel Caddesinde kitap-kırtasiye dükkanı işleten Akyazı esnaflarından Sait Arık’ın (36) dükkanı da yakılacaklar arasındaydı.

15 Temmuz’san sonra Türkiye genelinde 200 bin ton ayet, hadis ve tefsir kitabı yakıldı. İnsanlar kütüphanelerini imha etmek zorunda kaldı. Çamaşır suyuna bastırılan, çamaşır makinelerinde yıkanan, yol kenarlarına atılan imha edilen kitap hikayeleriyle dolu herkes.

KENDİNİ SULTAN FATİH’İN YERİNE KOYDU

Dönemin AKP’li Akyazı Belediye Başkanı Hasan Akcan, 15 Temmuz’dan sonra şehirde bir zafer mitingi düzenlemiş ve yaptığı şu açıklamayı Sait Arık’a bir lütufmuş gibi anlatmaktan hicap duymamıştı:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girdiğinde, gayr-i Müslimlerin mallarına dokunulmayacaktır, dedi. Ben de mitingde aynısını söyledim.”

Yani yıllardır oturup kalktığı, tanıdığı insanları ‘terörist’ ilan ettikleri yetmiyormuş gibi gayr-i Müslim olmakla itham etmek İslamcı camiaya nasip oldu.

6-7 Eylül olaylarında Beyoğlunda Rumların dükkanları nasıl yakıldıysa, Malatya’da Alevilerin evlerine nasıl işaretlendiyse, 2. Dünya Savaşında Yahudilerin malları nasıl yağmalandıysa Akyazı’da yapılanlar ve Sait Arık’ın yaşadıkları arasında bir fark bulunmuyor.

14 ay cezaevinde yattıktan sonra ailesiyle birlikte Türkiye’yi terk etmeye zorlanan, işi, aşı, canı tehdit altında olan, özgürlüğü elinden alınan Sait Arık yaşadıklarını BOLD’a anlattı.

BOYKOT DÖNEMİ DAHA ÖNCE BAŞLADI

Adım Sait Arık, Sakaryalıyım. Akyazı ilçesinde esnaftım. Necati Temel Caddesinde bir kitap-kırtasiye dükkanım vardı. 15 Temmuz darbe girişimine kadar hayatımı gayet güzel idame ettiriyordum. 17-25 Aralık dönemi herkes için farklıydı, bir boykot dönemi de vardı. Sakarya Girişimci İş Adamları Derneğinin yönetimine 2015 Aralık ayında girdim. 15 Temmuz’dan bir buçuk ay önce gözaltına alındım. 1 gün gözaltında kaldım. Sonra yurt dışı yasağı ile serbest bırakıldım. pasaportuma o zaman el konuldu. 15 Temmuz öncesinde biraz hukuka uymaya çalışıyorlardı.

BUNLARIN DÜKKANLARI YAKILSIN!

15 Temmuz’da ailemle birlikte yayladaydık. Olayları öğrenince geri geldim. Sakarya’daki 22 iş yeri için ‘bunların dükkanı yakılsın’ diye talimat verilmiş.

Bizim bulunduğumuz ilçe göz önündeydi. Sakarya’nın büyük bir ilçesi. IŞİD’in eğitim kampının olduğu bir yer. Adil Öksüz’ün kayınpederinin evi burada. Aynı zamanda AKP’nin çok ciddi bir oy potansiyeli var. Yüzde 70’lerin üzerinde. Geri kalanı da Saadet Parti ve MHP kökenlidir. Yani ilçenin tamamına yakını iktidar yanlısı.

BİR GECEDE IŞİD’Cİ OLDUK

Yıllardır tanıştığımız, oturup kalktığımız insanlar bizi bir gece IŞİD ile bir görmeye, Adil Öksüz’ün kayınpederinin evi Akyazı’da diye bizi darbeden sorumlu tutmaya başladı. İnanılır gibi değildi ama bunlar oldu.

Dükkanı yakılacaklar listesinde olan bir diğer arkadaşım vardı. Onun oğlu da dükkanlarının önünde gece nöbet tutuyormuş. Birisi gece yakmaya çalışırsa müdahale edecek çocuk.

Dükkanlarımızın yakılma emrini ilçedeki AK Partililer ve ilçe teşkilatları veriyor. Bir liste hazırlamışlar. Bu liste elimde yok maalesef, ulaşamadım. Ama gören arkadaşlarım söylediler.

Arkadaşlarla şöyle bir kanaate vardık. Eğer dükkanlarımızı yakmaya gelirlerse müdahale etmeyip, direk çıkacaktık. Can kaybı olmasın diye.

Arkadaşım Akyazı’nın kaymakamını ve müftüsünü tanıyordu. Onları aramasını söyledim. Ben de Belediye Başkanı ile tanışıyordum onu arayacaktım. Acaba bu işin üstesinden gelir miyiz, dükkanımızın yakılmasına engel olabilir miyiz diye bir ümidimiz vardı.

Kaymakam telefonu açmadı. Belediye Başkanı da açmadı. Bu günler sürdü. 15 Temmuz’dan sonraki Perşembe günü Belediye Başkanı telefonuma cevap verdi. Dükkanlarımızın yakılacağını, böyle duyumlar aldığımızı söyledim.

ONLARDAN DEĞİLİM DİYE AÇIKLAMA YAP!

Açıklama yapmamı istedi. “Şunu diyeceksin; bu terör örgütü fetöcüler haindir, ben bunlardan değilim diye açıklama yap. Niye bunu yapmıyorsun! Darbeyi bunlar yaptı, niye bunu söylemekten çekiniyorsun! Sen hala kuyruğunu dik tutmaya çalışıyorsun, konuşmandan öyle anlıyorum” dedi.

Ben de “Hiçbir şeyden çekinmiyorum. Bütün basın Şaban Dişli’nin kardeşi hakkında açıklama yapıyor, darbeye karıştığı iddiasıyla. Ben şimdi bütün AK Partililere darbeci mi diyeceğim yani. Darbe yapanın Allah belasını versin, dünya ahiret yüzünü güldürmesin. Allah bize iş yerlerimizi çoluk çocuğumuzun rızkını temin için vermiş, artık buraya mı göz dikildi” diye serzenişte bulundum.

GAYR-İ MÜSLİM DE OLDUK

Belediye başkanı şöyle devam etti: “Akşamki konuşmamda Fatih Sultan Mehmet’i örnek verdim. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girdiğinde gayr-i Müslimlerin mallarına dokunulmayacaktır. Bizim de böyle yapmamız lazım.”

Ben de; “Bu insanlar buranın insanları. Kaldı ki Resulullah (sav) Mekke’ye girdiğinde Yahudi’ye bile yaşama hakkı verdi” dedim.

Yani bizi gayr-i müslim ilan edip bunların mallarına dokunulmasın açıklaması yapmış mitingde.

DÜKKANLAR YAĞMALANMAYA BAŞLADI

Sonraki günlerde her akşam bir telefon geliyor. Bir akşam Sürat Kargo yağmalandı. O artık devletin malı diyerek onları taşladılar. Başka bir akşam veteriner bir arkadaşım aradı, dükkanına gidemiyor çok korkmuş, dükkanını taşlamışlar. Hatta emniyete gittim tutanak tutalım diye.

Polisler. ‘Siz gidin yaptırın camınızı, daha sonra tutanak tutulur’ dediler. Tabi bizleri darbeci diye taşlıyorlar. Daha çok oralı olmayanların dükkanına saldırıyorlar. Yerli olup eşi dostu olanın dükkanına saldırmaya cesaret edemiyorlar.

“ZATEN SİZİ İÇERİ ATACAKLAR”

Daha sonra Akyazı’daki FEM dershanesine saldırmaya başladılar. Bir akşam taşladılar. Bir akşam pompalı tüfeklerle saldırdılar. Dershane aslında kapatılmıştı. Ama kirası 2021 yılına kadar ödendiği için tabelası da dahil her şeyi duruyordu. Devralmak isteyenler olmuş, okul yapacaklardı, yeni sahipleri ruhsat almak için bekliyorlardı.

Bunlar 15 Temmuz haftası oluyor. Ben gittim baktım. 100 metre ilerisinde dükkanım var. Gidiyorum dükkanıma bakıyorum, bir şey yapmışlar mı diye. Günlerden cumaydı. Abimle tartıştık. Duymuşlar her yerden “Zaten sizi içeri atacaklar” diyor.

BİR HAFTA SONRA GÖZALTINA ALINDIM

15 Temmuz’dan bir hafta sonra 23 Temmuz 2016’da tekrar gözaltına alındım. 3 Ağustos 2016’ya kadar Sakarya Emniyet Müdürlüğü KOM Şube’de gözaltında tutuldum.

Küçük bir nezarethanede 25-26 kişi kalmak zorundaydık. Bize 11 gün boyunca verdikleri şey, sabahleyin yarım ekmek arası küçük peynir ve meyve suyu. Öğlen yemeği yok. Akşama da küçük bir pide ve yanında bir ayran. Yatarken ise dümdüz yatmak zorundasınız. Betonda yatıyorduk. Hava çok sıcak, klima yok içeride. Duş almanız gerekiyor. Tuvalette bir çeşme var, orada duş almak zorunda kaldık.

3 Ağustos’ta savcılığa çıkartıldık. Savcı kaç çocuğun var dedi. Bilmiyorum dedim. Benimle dalga mı geçiyorsun dedi. Hayır dedim, kesinlikle dalga geçtiğim yok, eşim hamileydi, son ayıydı. Ailemle 11 günlük gözaltı süresinde görüştürülmedim. Avukatımla da görüştürülmedim ne yazık ki… Dolayısıyla eşimi doğum yapıp yapmadığından haberdar değilim. Eğer doğum yaptıysa 2, yapmadıysa 1 çocuğum var dedim. Sadece güldü ve katibe bir çocuğu var diye yazmasını söyledi.

22 KİŞİ MAHKEMEYE ÇIKARILDIK

Tabi ki onların güldüğü durum bizim için yürek acısıydı, içimizin kanadığı meselelerdi. 22 kişi çıktık mahkemeye 11 kişi bırakıldı, 11 kişi tutuklandı. Onlar neden bırakıldı, biz neden tutuklandık. Bir ölçü yoktu. O zaman Sakarya’da tutuklananların yüzde 50’si bırakılıyor, yüzde 50’si tutuklu yargılanıyordu. Gözaltına alınan akademisyenler, öğretmenler için de aynı durum geçerliydi.

ÜÇ BAKANLIK AYNI ANDA 50 BİN TL CEZA KESTİ

Cezaevine gönderildik. Eşim cezaevine geldiğinde iş yerime 3 ceza kesildiğini öğrendim. Aynı gün 3 bakanlığın personeli; çalışma, maliye ve ticaret bakanlığı geliyorlar ve ayrı ayrı cezalar kesiyorlar. Kapatacak bir şey bulamadıkları için, cezalarla yıldırmaya çalışıyorlar. 50 bin TL’ye yakın ceza kesmişler.

Dükkanı yakılacak esnaflar diye basına da yansıdık. Akyazı’da 22 esnaf varmışız. Cemaat esnafı diyerek yakacaklardı ama cesaret edemediler. Hatta ülkücü yakınlarımız o günlerde bizim dükkanın karşısında kahve muhabbet ayağına nöbet tutuyorlardı. Eğer biri yakacak olursa “Onu da biz yaktıkları dükkanın içine atacağız” diye hakkımızda konuştuklarını duyanlar var. Bizim Sakarya’yı, Akyazı’yı bilmeyen insanın burayı anlaması zor. Burası Siyasal İslam’ın kalesi olan yerlerden biridir.

14 ay Sakarya Cezaevinde yattım. Hakkımda iki dosya açılmıştı. Normalde beni İş Adamları Derneği dosyasından almışlardı. Ama daha sonra Sakarya Çatı Davası dosyasına aktarmışlar. Eğer darbe başarılı olsaymış Sakarya Akyazı’nın kaymakamı olacakmışım! İlk mahkeme 8 gün sürdü. 40 kişiydik. 8. gün tahliye oldum.

İŞ YERİMİ YOK PAHASINA DEVRETTİM

Cezaevinden 27 Eylül 2017 tarihinde çıktım. Bir ay içinde iş yerimi yok pahasına devrettim. Ve ilçeden taşınma kararı aldık. Sinek ilacı ticaretine başladım. İşlerim eskisinden de iyi gidiyordu. Yaklaşık 5 ay iyi para kazandığımızı duyan Sakaryalı serseri-mafyalar mal aldığım firmanın sahibini tehdit ediyorlar. “Bir fetöcüye mal sattıramazsın” diyorlar.

Bir süre sonra işi bırakmak zorunda kaldım. Benim para kazanmam onlara göre imkansız, çünkü ben vatan hainiyim! Tehditler devam etti. Suç duyurusunda bulundum, koruma talep ettim, önce Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığına gittim. Sakarya KOM şubeye gönderdiler Orada 6-7 polise anlattım. Onlar da Akyazı Savcılığına gönderdiler. Savcı dinlemedi, beni yan taraftaki katibe gönderdi. 2018 Ekim ayında oluyor bunlar. Bu konu ile alakalı hiçbir işlem yapmadılar ama ben mücadeleye devam ediyordum.

ÖLÜM TEHDİDİNE POLİS İŞLEM YAPMADI

En son yeni taşındığım ilçenin kaymakamlığına gittim. Kaymakam beye ölüm tehditleri aldığımı söyledim. Koruma yazısı yazdı, onayladı. O yazıyla ilçe emniyetine gittiği halde bir şey yapmadılar, yapamayız dediler. Polisimiz yok dediler. Başına bir şey gelirse bizi ararsın dediler. Ben zaten başıma bir şey geldiğinde polisi arayabiliyorum! Ölüm ile tehdit ediliyorum. Ölünce sizi mi arayacağım dedim. Siz bana bunu söylüyorsunuz, muhtemelen cenazeme geleceksiniz dedim. Bizim yapacak başka bir şeyimiz yok dediler. Çıkış yolu bulamadım.

O günlerde İstinaf Mahkemesi de cezamı onadı. O da çok tuhaf bir şeydi. Sakarya 4. Ağır Ceza Mahkemesinin bana verdiği 7,5 yıllık cezanın onaylanma gerekçelerinden biri il imam yardımcısı olmammış. Şaştım kaldık. Çünkü öyle bir şey yok. Yargılanmanın hiçbir aşamasında il imam yardımcılığı diye bir ifade yoktu. Muhtemelen bir kişinin dosyasından kopyala-yapıştır yapmışlar.

İşte o zaman Türkiye’den ayrılmaya karar verdim. Ve öyle bir dönemdi ki, eşim yine hamileydi ve ben çıkmak istemiyordum. Meriç üzerinden Yunanistan’a geçtim. Tek geçtim. Eşim hamile olduğu için cesaret edemedik. O dönemde boğulma vakaları oluyordu.

21 Kasım 2018’de ülkemden ayrıldım. Yunanistan’da 3 hafta kadar kaldım. Daha sonra Almanya’ya geldim. Alman devleti hemen oturum verdi. Ailem vizeyle bir iki ay önce gelebildi. Eşimin hamilelikteki son ayıydı yine. Uçağa binme yasağı oluyor. Doktor raporu gerekiyor. Doktor raporu alındı vs yine çok zor günler geçirdik.

Sağ salim gelebildiler nihayet. Onlar için de oturuma başvurduk. 14 Haziran 2019’da üçüncü çocuğumuz dünyaya geldi. Artık bir aradayız ve Almanya’daki yeni hayatımıza alışmaya çalışıyoruz.

Sait Arık, eşi Gülşah Arık (33), çocukları Mirza (6), Ufuk Mete (3) ve 40 günlük bebekleri Serra ile artık Almanya’daki yaşamlarına tutunmaya çalışıyorlar.

 

HSK’dan Gezi davasına müdahale: Tahliye isteyen hakimler değişti

BOLD ÖZEL

Oğlu ile karantina hücresinde kalan anneden mektup var

3 hafta önce 3 yaşındaki oğlu ile hapse gönderilen Emine Köksal karantina hücresinden yazdı: “Küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz olabiliyor?”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

2 Ekim 2020’de tutuklanıp oğlu Halid Metin ile birlikte Bursa Yenişehir Cezaevine gönderilen sınıf öğretmeni Emine Köksal karantina hücresinde geçirdiği 3 günü yazdı. 14 gün oğlu ile tek başlarına karantina süresinin dolmasını bekleyen Köksal, hayatının bir anda alabora olduğunu söyledi.

Oğlunun sürekli “Anne eve gidelim, evimizi özledim” dediğini aktaran Köksal, “Bir çocuğun kocaman dünyasını, hayallerini küçücük bir odaya sığdırdığını görmek çok zor. Evle ilgili hayallerin anlatırken inşallah eve gidebilirsek diye başlıyor artık cümlelerine. Anne şakacıktan burası bizim evimiz olsun diyor” dedi.

Dernek üyeliği bulunduğu için Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Köksal, Halid 1 yaşındayken de gözaltına alınmış ve oğlunun küçük olması nedeniyle denetimli serbestlikle bırakılmıştı.

“BİR ÇOCUK İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR YÜK DEĞİL Mİ?”

Cezaevi hücresine girdikten itibaren oğlunun “Anne neden geldik buraya?” “Burada ne yapacağız” “Bunlar kim?” diye aralıksız sorduğunu belirten Köksal, Halid Metin’in bir gün çok öfkelendiğini, kapıya tekmeler attığını, kapının açılmadığını görünce “Camdan atlayalım” dediğini aktardı. Köksal, “Terliklerimizi çıkar, ayakkabılarımızı giyelim, gidelim” diyor. Nezarette de aynısını yapmıştı. Ayakkabılarını alıp el sallamıştı. Konuşamıyordu daha. 3 yaşında küçücük bir çocuk için çok büyük değil mi bu yük? Sonra baktı kapı açılmıyor, “Camdan atlayalım” diyor. Ve ben yapılan tüm haksızlığa rağmen ona kaçmanın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Neden?” ifadelerini kullandı.

Köksal, bahçe saati geldiğinde ise oğlunun yine çok ağladığını ve “Anne taksiye binip gideceğim.” dediğini yazdı. Onu 1 saatlik havalandırma hakkı süresince olabildiğinde koşturup hareket ettirmeye çalıştığını da belirtti.

“BEYNİM ZONKLUYOR, BU ÇOCUK BURADA DURAMAZ”

Koğuş ve hücre ortamlarının çocuklar için hijyenik olmadığı biliniyor. Oğlunun banyo yapmak, tuvalete bile gitmek istemediğini aktaran Köksal, “Bu çocuk burada duramaz” dedikten sonra duvarlar dahil her yeri çamaşır suyuyla silmesine rağmen ortamın paslı ve kirli olduğunu söyledi.

31 yaşındaki Köksal, tutukluluğa itiraz dilekçesine red cevabı geldiği günü ise şöyle anlatıyor: “Bugün itiraz dilekçeme red cevabı geldi. Cezanın uygun olduğuna kanaat getirmişler. Beynim zonkluyor. Bir insan da değil bir topluluk nasıl bu kadar merhametsiz, vicdansız olabiliyor. Bir çocuğun hallerine, kör, sağır duyarsız olabiliyor.”

Emine Köksal’ın eşi Emin Köksal da 4 yıldır Bursa E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen finans müdürü Emin Köksal’ın dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

Babası hapiste olan 3 yaşındaki Halit’in annesi de tutuklandı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ

İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”

Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”

Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

Okumaya devam et

Popular