Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Görevden alınan belediye başkanından kayyum darbesine karşı toplumsal reçete

Diyarbakır’ın görevden alınan Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı, belediyelere kayyum atanmasının bir darbe süreci olduğunu söyledi. Uygulanan zulüm karşısında atılması gereken adımları anlattı.

BOLD – Mızraklı Ahval’deki yazısında, çözüm süreci ile başlayan demokratik bir ülkede birlikte yaşama arzusunun, 7 Haziran sürecinde kaybedenler tarafından baltalandığını ifade ederek, tekrar çatışma siyasetinin, çatışmalı sürecin körüklenmeye başladığını vurguladı.

BARIŞ SİYASETİNİN ÖNÜNÜ KESMEK İSTEDİLER

Kayyum adı altında adeta sömürge valileri atayarak Kürtlerin yereldeki kazanımlarına göz dikildiğini dile getiren Mızraklı, “Yerlerdeki eşbaşkanları, milletvekilleri ve partinin eş başkanlarını tutukladılar. Tüm bunları barış siyasetinin önünü kesmek için yaptılar. 31 Mart’ta yeniden kazandık. Dört aylık bir süreçte bir şeyler başardık ki, bu kadar erken darbe yaptılar” dedi.

HUKUK VE ADALET MAHKEMELERİ TERK ETTİ

Mızraklı yazısında, “Hukuk ve adalet kavramları uzun bir zamandır mahkeme salonlarını terk etmiştir. Canan Kaftancıoğlu davasında da bunu yaşadık. Attığı tweetlerden dolayı ceza verildiği iddia edilmektedir. Hayır, bu ceza Kürt halkı ile ezilen kesimler ile birlikte dayanışmayı büyütme çağrısı yaptığı içindir. Bu iktidarın Kürt halkına, solculara, kadınlara, çocuklara, doğaya karşı bir kini ve öfkesi vardır” ifadelerini kullandı.

KABATAŞ YALANINI YENİDEN ÜRETİYORLAR

Mızraklı, iktidarın meşhur Kabataş yalanını yeniden ürettiğine dikkat çekerek, “Çünkü edep, adap yok. Cami yıkma meselesinden bahsetmekteler. Diyarbakır’ın ortasına Diyarbakır’ın en büyük camisini yapma sözü verenler gidip baksınlar, yıllardır o cami orada ve henüz tamamlanamadı. Neden diye sormak lazım. Başlanılan camiyi tamamlamayan bir iktidar var ama olmayan camileri yıktınız diye de ortalığı velveleye veriyor” diye yazdı.

GOEBBELS’İN POLİTİKALARI DEVREYE GİRİYOR

Mızraklı şunları kaydetti: “Alman propaganda bakanı Goebbels’in politikaları devreye girmektedir. Medyayı yalan haberler ile donatarak halkı kışkırtma ve kendi yanına çekmeye çalışmaktır bu yaptıkları. Aksine Büyükşehir Belediyesi 100’e yakın caminin kurban bayramı öncesi halı yıkama da dahil temizliğini yapmıştır. Eğer muhalefet bir ülkede umut olamıyorsa bazıları kurtarıcı, Mesih diye başa gelirler ve Goebbels’in de yalan makinasını arkasına alarak kurtarıcı olurlar. Minareyi çaldıkları için kılıf olarak da vatanseverlik, Kuran-ı Kerim ve bayrağın arkasına gizleniyorlar.”

TÜM MUHALİF BELEDİYELER TEHLİKEDE

Mızraklı, “Şimdi ne olacak dersek; eğer içerdeki ve dışarıdaki tepkiler büyümez ise yavan kalırsa geçen yaptıkları gibi diğer belediyelere de kayyım atayacaklardır. Sadece HDP’li değil tüm muhalif belediyeler de tehlike altında. Kayyumlar kasalardaki paraları kendilerine harcamaktan başka ne yaptılar? Kayyımlar hiçbir zaman bu ülkeye bir fayda sağlamadılar” ifadelerini kullandı.

MECLİS TEKRAR ESKİ GÜCÜNE KAVUŞMALI

Önceliği darbelere, kayyumlara bu tepetaklak kötü gidişata nasıl dur diyebilmek oluğunu belirterek, “İkincisi parlamentonun yani meclisin tekrardan eski gücüne kavuşmasıdır. Kontrol ve denge sistemini kurulması ve güçler ayrılığıdır. Meclis bu konuda görev ve sorumluluğunu tekrardan almalıdır. Yasama, yürütme ve yargı bağımsız olmalıdır. Meclisi görevinin başına çağırmaktayız. Yeni bir anayasa ortak vatanda bütünleşmeyi sağlayabilir” dedi.

TOPLUMSAL AKTÖRLER KORKUSUZCA KONUŞMALI

Zulüm karşısında susmanın dilsiz şeytanlık olduğunu belirten Mızraklı şunları yazdı: “Üçüncüsü, toplumsal aktörlerin korkusuzca ortaya çıkmasıdır. Toplum tarafından kabul gören akil insanların, sözü dinlenen kişilerin Türkiye toplumundan da halkından da çıkıp bu yükü omuzlaması gerekmektedir. Bu ağır yükü ancak hep birlikte sırtlarsak taşıyabiliriz. Bunun için toplumsal aktörlerin meclis olarak toplanıp ‘bu taşın altına bizler de elimizi koyacağız’ demeleri gerekmektedir.”

Başkanlık sistemine destek yüzde 37’ye düştü

BOLD ÖZEL

Afyon Cezaevinde ilahi söyleyerek işkence yaptılar: “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler…”

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklananlara, Afyon Terörle Mücadele polislerinin “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söyleyerek elektrikle işkence yaptıkları ortaya çıktı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Mustafa Yıldızdoğan’ın ‘Ölürüm Türkiye’ şarkısıyla işkence yapan Emniyet görevlilerinden sonra ilahiyle işkence yapanların da olduğu anlaşıldı. Nisan 2017’de gözaltına alınan ve Afyonkarahisar Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde 13 gün kalan A.K, hem kendisine hem de nezarethanede tanıştığı bir ilahiyatçıya yapılan işkenceleri anlattı.

Gözaltındayken darp edilerek işkence gören KHK’lı vergi uzmanı A.K., “Beni bir odaya alıp kafamı duvarlara vurarak, yaka paça döverek darp ettiler. Ama Kemal adında birine elektrik verdiler. Vücudundaki lekeleri gördüm. Göğsünün ve göbek deliğinin üzerine elektrik bağlamışlardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletler kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. Kemal’in kafasına poşet geçirmişler. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor” dedi.

YAŞADIĞIMIZ ACILARIN TARİFİ YOK

Kısa bir süre önce tahliye olan A.K. (36) “Yaşadığımız acıların tarifi yok” diyerek gördükleri işkenceleri Bold Medya’ya anlattı:

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesinden mezunum. Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile ihraç edildim. Bir şehirde vergi uzmanı olarak çalışıyordum. 2017 Nisan ayında gözaltına alındım, 8 Mayıs 2017’de tutuklandım. Bir ifadede adım geçtiği için örgüt üyesi olmakla suçlanıyordum. Biri gidip adımızı vermiş.

26 Nisan’da gözaltına alındık. Bizi Afyon Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Nezaret karanlık kasvetli bir ortam. Büyük bir nezaret. Herkes birbiriyle tanışıyor, konuşuyoruz tabi ister istemez. Sorguya çekilmeyi bekliyoruz. Ne olacak ne bitecek diye. O anda kimsenin işkenceden haberi yok.

A.K.’nın kimliği ve fotoğrafı güvenlik gerekçesiyle gizlenmiştir.

BANA NE OLDUĞUNU KESİNLİKLE SORMAYACAKSINIZ

İlk önce Barış diye bir çocuğu götürdüler ilk. İsminizi okuyorlar, alıyorlar sizi yukarıya götürüyorlar. Barış yukarıya çıktıktan sonra aşağıya geldiğinde çok kötüydü. Vücudunda bir şey yoktu ama yüzü yüz ifadesi çok kötüydü. Hayırdır ne oldu, diyoruz anlatmak istemiyor. Herkes sorunca arkadaşlar bana ne olduğunu kesinlikle bir daha sormayacaksınız dedi. Herkes sustu.

TEM şubenin içine ilk girdiğimizde zaten duvara yüzümüzü döndürüyorlar. Orada hakaretler başladı. İşte imamlar geldi diye dalga geçiyorlar. Ellerimiz kelepçeli. Etrafımıza bakamıyoruz. Kafamızı kaldıramıyoruz. Etrafınıza baktığınızda da gelip ya kafanızı duvara vuruyorlar ya da orada rencide edici söylemlerde bulunuyorlar.

SARI SAÇLI BİR KADIN POLİS VARDI, SÖYLEDİKLERİNİ UNUTAMIYORUM

Sarı saçlı bir kadın vardı. Sarışın, göbekli, kilolu… Sürekli bana aileme, eşime, çocuklarıma küfür etti. Af buyurun ….. şunun bususunuz… yok analarınızı bilmem ne, karılarınızı bilmem ne gibi hakaretler, yakası açılmamış küfürler. O kadını hiç unutmuyorum. Onca hakareti duyunca psikolojik olarak çöküyorsunuz.

Barış’tan sonra, yaklaşık 8-9 saat, biz yukarıya çıktık. Bir saat yüzüm duvara dönük, başım eğik bir vaziyette bekledim. Oturabilir miyim deyince.. “Lan sen kimsin? Oturacaksın, bir de terbiyesiz terbiyesiz oturmak istiyor şuna bak dedi. Oturtacağım ben seni bir yere gibi” ağır bir cümle kullandı.

YAKAMDAN TUTUP DUVARA VURMAYA BAŞLADILAR

Beni bir odaya aldılar. İçeriye girdim. Kamerayı yukarıya doğru çevirmişlerdi. Nasıl anlatsam… O anı yaşıyor gibiyim şu an. Duygulanıyorum… Yakamdan tuttu beni duvara vurmaya başladı, sonra kafamdan, saçlarımdan tuttu. Odaya 15 Temmuz gecesi Emniyet Daire Başkanlığında şehit düşmüş birinin fotoğrafını asmışlardı. Kanlar içinde yerde yatan biri. Kafamdan tuttu, beni fotoğrafa yaklaştırdı. Bunu siz yaptınız, onu siz öldürdünüz diye yumruk atmaya, tekmelemeye başladılar. İki yakanızdan tutup iyice duvara vuruyor.

Sonra bir sandalyeye oturttular. Onu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? diye sordular. Benim araba plakama kadar her şeyi biliyorlardı. Fişlenmişim yani. Ben vergi uzmanlığından önce 4-5 yıl polis olarak çalışmıştım, 2007-2012 arasında. O yüzden polislere şu anda sizin yaptığınız işkenceye girer. İşkence zaman aşımına uğramaz. Beni dövdünüz mahvettiniz dedim. Biz sana daha hiçbir şey yapmadık, sen arkadaşlarının halini gör dediler.

BARO AVUKATI, YAPABİLECEĞİM BİR ŞEY YOK DEDİ

Barodan bir avukat eldi. O halimi gördü. Beni dövüyorlar dedim. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Nasıl yok, yüzüme baksanıza dedim. Yapacağımız bir şey yok. Şu anda sizin durumunuz bu, dedi. Ben aşağıya indikten sonra birkaç arkadaş yukarıya çıktı. Onları başka bir odaya götürmüşler. Kemal isminde biri vardı. Orası, bağırdığın zaman duyulmayacak, ses geçirmez bir oda mıydı bilemiyorum ama işkence odası olduğundan eminiz.

ODAYA GİRER GİRMEZ…

Kemal odaya girer girmez kafasına poşeti geçiriyorlar. Nefes alamıyor. Yere yıkıyorlar. Tekmeliyorlar. Dövüyorlar. Sonra sandalyenin üzerine oturtuyorlar. Kemal anlat diyorlar. O da diyor ki ne anlatayım? Biz senin her şeyini biliyoruz, sen de anlatacaksın diyorlar. Sonra elektrik veriyorlar. Ben kendim gördüm, göğsünün ve göbek deliğinin üzerinde lekeler vardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletleri kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller / ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. O esnada Kemal’in kafasında poşet varmış. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor.

Kemal nefessiz kalmış, o an öleceğim zannettim dedi. Poşete delik açmışlar. Biliyorlar yani ne zaman açacaklarını. Sonra nefes almaya başladım diyor. Kemal, Barış yaklaşık 13 gün işkence gördüler. Kemal, ilahiyatçı bir arkadaştı. 3-4 kişiye böyle ağır işkenceler yaptılar. Bize yapılan işkence darp işkencesiydi. Bu arkadaşları hastaneye götürmediler. Krem verdiler. Kemal ile daha sonra aynı cezaevinde karşılaştık, o zaman anlattı bunları. Sonra Kemal’i başka yere götürdüler, irtibatımız koptu. Abdurrahman adında bir çocuğa da işkence yaptılar.

HÜCREYE KOYDULAR

Nezarette 13 gün yattım, 12 yazmışlar resmi evrakta ama 13 gün yattık. Ondan sonra tutukladılar. Afyon Cezaevine gönderildik. Hücreye koydular. Bizimle beraber alınan arkadaşların çoğunu hücreye attılar. Gerekçesini de doluluk olarak gösterdiler. 28 saat filan hücrede kaldık. Hücre pis kokan, kabir gibi karanlık bir yerdi. Işık var ama benimki bozuktu, sonradan yaptılar, sabun bile yok, hiçbir şey yok. Büyük travmalar yaşadık. Sonra normal koğuşa geçtik. Orada 2,5 yıl kaldım. Kısa bir süre önce çıktım. Mahkeme 7,5 yıl ceza verdi. İstinaf 6 yıl 3 aya düşürüp onayladı. Dosyam şu anda Yargıtay sürecinde.

DOKTOR DARP RAPORU YAZAMAM DEDİ

Gözaltındayken rapor için hastaneye götürdüler. Doktora darp izlerini gösterdim. Darp raporu yazamayız dedi. Yani doktorlar göre göre darp raporu yazmadılar. Zaten polisler dibimizde duruyorlardı. Korkudan yazdırmıyorlar.

GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE HAMİLE KADINI YAKA PAÇA ALDILAR

Benimle birlikte gözaltına alınan biri vardı. Onun hamile eşini de hepimizin gözü önünde bağırta bağırta gözaltına aldılar. Şöyle oldu: Kadın, eşi gözaltına alınınca hastaneye gidiyor, orada belki kocamı görürüm diye. İki türbanlı kadındılar. Onun hakkında da yakalama kararı varmış. Afyon Devlet Hastanesinin acil servisinde ‘bu bunun eşi dediler, onun da yakalaması var diyerek aldılar. Biz gördük bütün bu olayı. Ellerini tuttular kadının, millet şaşırdı zaten ne oluyor diye. Sus konuşma diyerek ellerini arkadan bağladılar. Kadın çığlık atıyor orada. Karga tulumba arabanın içine götürdüler. Kadın bağırıyordu, “Ben hamileyim” diye ama kime ne diyorsun…

O EMNİYET MÜDÜRÜ ARABASINDA ÖLÜ BULUNDU

Afyon TEM’in o dönemdeki müdürü intihar etmiş, diye duyduk geçenlerde. Arabada ölü bulundu, diye haberler çıktı. Bana işkence yapanın adı Mehmet’ti. Bir de Talat diye biri vardı.

İşkenceci Arif Alpaslan

İŞTE O İLAHİNİN SÖZLERİ

Seher vakti bülbüller nede güzel öterler
Açınca tüm çiçekler birlikte zikrederler
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

Akşam olur giderler boyun büker çiçekler
Kimbilir ne söylerler feryad eder bülbüller
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

Sen Allah-ı seversen Allah seni sevmez mi
Emrince hizmet etsen Hak ecrini vermez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

Sen Rıza kapısında aman Allahım dersen
O Alemler Sultanı Lebbeyk Kulum demez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah

KHK’lı direnişçi Alev Şahin: Cemaatin direnme kültürü yok; sol teslim bayrağını çekmiş ama biz halka güveniyoruz

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

KHK’lı direnişçi Alev Şahin: Cemaatin direnme kültürü yok; sol teslim bayrağını çekmiş ama biz halka güveniyoruz

Düzce’de 2,5 yıldır sokakta tek başına direnen mimar Alev Şahin’le KHK’lıların sessizliği, sol, cemaat, KESK ve kişisel hikayesi üzerine konuştuk.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – 15 Temmuz sürecinde 150 bine yakın insan kamudan ihraç edildi ancak sadece 10 kişi sokakta kesintisiz eylem yapıyor. KHK’lı Mimar Alev Şahin bunlardan biri. İki buçuk yıllık eylem deneyiminde Alev Şahin’in gözlemlerini, KHK’lıların sessizliğinin korku dışındaki nedenlerini, üyesi olduğu KESK sendikasının yönetiminin sokağa çıkmayışını ve kendi kişisel hikayesini konuştuk. Deprem bölgesi Düzce’de beton firmalarını denetleyen Şahin, ceza kestiği cemaat iftiracısı bir beton firmasının “cemaatle bağımızı kestiğimiz için üstümüze geliyor” suçlamasına maruz kalmış, sosyalist gelenekten gelen bir isim.

YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY DİRENMEK

KHK’yla ihraç edilen kamu çalışanlarının sesini sokağa taşıyan ilk örnekler Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Acun Karadağ gibi örnekler oldu. Haftasonu Ankara’ya ailesini ziyarete gittiğinde bu eylemleri de ziyaret eden Alev Şahin henüz o tarihlerde görevinden ihraç edilmemişti:

“6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK’yla atıldım, 30 Ocak’ta başladım direnişe. Yüksel Caddesi’nde, Nuriye Gülmen, Semih Özakça’yla, Acun Karadağ’la başlamış bir direniş vardı. Ben de haftasonlarını ailemle geçiriyordum. Gittiğim zamanlar onların yanına uğruyordum.  Gittiğimde düşünüyordum; bu furya, bu dalga bana da vurursa, beni de işten atarlarsa, yapılması gereken tek şey bu, direnmek diye düşünüyordum.

Bir gece yarısı televizyonda yeni kararname altyazısı geçti. Atılmışım. Ailemin evine gideli birkaç saat olmuştu. Nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Sonra oturup konuştuk, ‘Yüksel Caddesindekiler ne yapıyorsa ben de Düzce’de onu yapacağım’ dedim.”

“BENİ, İŞTEN ATANLAR OKUTMADI”

“İşten atanlar okutmadı beni, ailem emek verdi. Zengin bir ailenin çocuğu değilim. Ailem saçını süpürge yaptı tabiri caizse. Mimarlık da öyle kitaptan diploma alacağınız bölüm değil. Malzeme almak maket yapmak gerekiyor. Yeri geldiği zaman  ödev teslimleri için, proje teslimleri için para harcamanız gereken bir bölüm. Ben her yaz ya da okul zamanı çalışıyordum. Ailemin gönderdiği yetmiyordu ve onlara ekstra yük olmamak için garsonluk da yapıyordum, anket de yaptım, özel matematik dersi de verdim. Öyle okudum.

Yani adımı listelere yazıp beni atanlar okutmadı beni. Siz kimsiniz tavrıydı benim direnişim. Siz oturduğunuz saraylardan beni atamazsınız.”

“SİZİ İADE EDECEKLER DİYEREK SOKAĞA ÇIKACAK KESİMİ ELDE TUTTULAR”

“KHK’lı 10 kişiyiz direnen sanırım. KHK’lıların sessizliği tek başına korkuyla açıklanamaz. KESK’e bağlı sendikalardan yaklaşık 5 bin kişi atıldı. Geri kalan 140 bin kişilik büyük kesimin Cemaat üyesi olduğu söyleniyor. İlk başlarda “sesinizi çok çıkarmayın, zaten seçim geliyor,  döneceksiniz, dönünce şu kadar para alırsınız’ deniyordu. Bunlar kulağımıza geliyordu, sendika ortamlarında da. Olmayan bir umut empoze ediliyordu. Onunla birlikte insanlar beklemeye başladı. Niye sokağa çıkalım, niye direnelim, zaten iade edileceğiz diye düşündüler.. Toplu para alma hikayeleri.

Sonra baktık, sendikadan arkadaşlarımız nohut pilav satıyorlar, birleşmiş lokanta açmışlar vs. Bu süreç böyle geçince insanlar geçinmenin yollarını aramaya başladılar. Böyle bir yıl geçti. Baktılar seçim de geçti ama hiçbir şey değişmedi. İlk atılmanın öfkesiyle bir şeyler yapılmadıkça, üzerinden zaman geçtikçe daha zor oluyor.

İktidar tarafından sokağa çıkana baskıyla, gözaltıyla korku empoze ediliyordu. Ama diğer taraftan da, ‘fazla göze batmayın zaten döneceksiniz, biz A partisiyiz onlarla görüşüyoruz, biz B partiyisiyiz onlarla görüşüyoruz, seçimden sonra iade edileceksiniz’ diye tuttular sokağa çıkma potansiyeli olan kesimi.”

“CEMAATTE DİRENME KÜLTÜRÜ YOK SOL KESİM TESLİM BAYRAĞI ÇEKMİŞ”

“Şimdi bakıyoruz üç yıl oldu. Ölümler, kanser vakaları, kalp krizleri arttı. İntiharlar arttı. İnsanlar sosyal ölüme terkedildiklerini yeni yeni farkettiler. Cemaat dediğimiz kesimin zaten direnme diye kültürü yok. Sol kesimden atılanlar ise teslimiyet bayrağı çekmiş durumdalar. Öyle olunca bizim sokakta yaptığımız aslında normal koşullarda baktığımızda çok da ekstrem, acayip eylemler değil. Ama OHAL’de sokağa çıkılmaz dendiğinde, 30 gün gözaltı süreleri, gözaltına alınanların ağzı burnu dağıtılmış fotoğrafları, stadyumlara çıplak elleri arkadan kelepçeli görüntüleri içerisinde, bunları göze alıp sokağa çıkıyorum demek bambaşka bir şeydi. Bunları göze alıyorum demek çok güçlü bir duruştu. Yüksel direnişçilerinin duruşu buydu.”

“KESK YÖNETİMİ BEŞ GÜN SOKAĞA ÇIKSAYDI”

“Direnmek isteyen insanların geçim kaygıları var. Üç yıldır sokaktayım. KESK yönetiminin tek yaptığı iş destek ücretleri-şimdi onu da övmüş gibi olmayayım- Sokaklarda olsaydı KESK yönetimi biz çoktan dönmüştük. 5 bin kişiyle biz beş gün sokaklarda dursaydık Ankara’da çoktan dönmüştük işimize. Ama tek yaptığı şey şu; atılan herkese belli bir miktarda dayanışma ücreti yatırıyor. Bu öyle sizin hayatınızı kurtaracak bir miktar değil. Direnen insan aç kalmıyor. Üç yıldır sokaklardayım.

Eskisi gibi yaşamıyorum, insan minimumda da yaşayabiliyormuş. Şunu alayım şunu giyeyim diye bize dayatılan tüketim kültürünün dışına çıktığınız zaman büyük paralara ihtiyacınız kalmıyor. İnsanların çoluk çocukları var anlıyorum tabi, özellikle karı koca atılanlar. Ama insanlar benim gibi 7 gün direnmek zorunda değiller, haftada iki saat yaparsınız ama yaparsınız yani. Direnmenin önünde maddi koşullar engel değil. Siz o dünyanın maddi koşullarını değiştirebilirsiniz.”

Mimar Alev Şahin, ihraç edilmeden önce şantiyede çalışırken

“KALİTESİZ BETON, ÜSTÜMÜZE GELİYOR’A DÖNÜŞTÜ”

Sosyalist bir gelenekten gelen ve KESK üyesi hatta işkolunda ik temsilcisi  olan Alev Şahin’in ihracından 1 yıl sonra eline bir belge geçer. Bu belge sonrası eylemlerini AKP İl Başkanlığı önüne taşımaya karar veriyor:

“Kamudaki atılmadan önceki görevim yapı malzemelerini denetlemekti. Beton firmaları da bunlardan biri. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı denetim listelerini gönderiyordu. Düzce deprem bölgesi olduğu için daha çok betona önem vermemiz üzerine bir program geliyordu. Biz de onu uyguluyorduk.

Beton üreticileri çok alışkın değil bu kadar sık ve sıkı denetlenmeye. Bizim aldığımız betonun bir numune olabilmesi için o an şantiyeye dökülen beton olması lazım. Dökülen betondan mavi kaplara usulüne göre numuneyi alırsınız, bir gece şantiyede bekler hareket etmemesi lazım. Ertesi gün bakanlığın su havuzuna koyarsınız ve orada kalır. 28 gün sonra beton firması sahibi de gelir. Numune tutanağında da onun imzası vardır. Birlikte kırım deneyini yaparız. Bir makinenin içinde gerçekleşir bu. Kırım makinesinde numuneye depremde göreceği yükü yüklersiniz. Çıkan değerler numunenin kalitesini belirler.

Kırım testinde olması gereken değerlerin altındaysa beton, o firmaya bir para cezası öngörüyor yasalar. Ben bir firmaya üç kez ceza kesmişim. Sonra o da cemaat dosyasına sokulmuş.

Cemaatten yargılanan biri, kendi dosyasında benim ismimi görüyor. Bu kız Düzce’de şu karda kışta soğukta oturan kız değil mi deyip benimle ilgili kısmı bana ulaştırdı. İfade de şöyle, ‘Alev  Şahin isimli kişi Çevre Şehircilik’te çalışmaktadır, ben cemaatle bağımı kesince üst üste Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nden cezalar almaya başladım vs..’

Şöyle bir imaj çiziyor; Alev Şahin sıkı bir cemaatçi, kendisi de cemaatle bağını kesince ben devletin gücünü kullanarak ona üst üste cezalar kesmişim.

Oysa benim cemaatle bağım yok, olamaz da ama diyelim ki var,  kırım testinin nasıl yapıldığını anlattım, makinede ve firmanın da şahitliğinde. Benim DİSK üyesi olduğumu da söylüyor. Aslında KESK üyesiyim. Ankara’da örgüt eylemlerine filan katıldığımı da ekliyor.”

“DİRENME TALİMATINI TOPRAĞIN ALTINDA KALANLARDAN ALDIM”

“Düzce deprem bölgesi, iki kere büyük deprem geçirdi. 18 bin civarı kişi öldü yüzbinlerce kişi yaralandı. Deprem bana mimar olmaya karar verdiren şeydir. Tam liseyi bitirip meslek tercihi eşiğindeyken, depremden etkilenmiş bir gençtim. Bana dosyalarda ‘direnme talimatını nereden aldın’ diye soruyorlar. Ben direnme talimatını Düzce’de toprağın altında kalanlardan aldım. Benim onlara verilmiş bir sözüm var. Mesleğimi seçerken, Düzce’yi seçerken bilinçli olarak seçip geldim.”

“DEVLETİN BÜNYESİ BENİ KABUL ETMEDİ ATTI”

“Çalışırken müteahhitlerin şikayetleri ile denetim görevimden alındığım oluyordu, bir yıl şantiyelere çıkartılmadığım oldu, mobbing davaları da açtım. Şubeden şubeye sürgünler de yaşadım. Yarın bir depremde bir bina yıkılsa, arkanızda yap et diyen amirlerin hiçbirini göremezsiniz. Siz imzayı atmışsanız sizi bağlar. Ranttan değil emekten yanaydım, halktan yana mesleğimi yapmaya çalıştım her zaman. Devlet canlı bir organizma gibi, oraya alnımın akıyla girdim ama meslek etiğim, çalışma tarzım bünyesine uygun gelmeyince beni yabancı madde gibi algılayıp attı.”

“MAHKEMELERİN HEPSİNİ KONTROL EDEMEYİNCE OHAL KOMİSYONUNU KURDULAR”

“İhraç olunca idare mahkemesine başvurmuştum, sonra OHAL Komisyonu’nu çıkardılar. Oraya başvurduk. Daha dün baktım OHAL Komisyonu’nun internet sayfasına. Hala inceleme devam ediyor yazıyor. Beni bir gecede atanlar 3 yıldır hummalı inceleme içindelermiş gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa bunlar oyalama süreçleri.

Kendi mahkemelerine güvenmiyorlar, tüm mahkemeleri ve kararlarını belki kontrol altına alamıyorlar, o yüzden kendi belirledikleri 7 kişinin eline tüm kararname dosyalarını yığdılar. Onlar da bekletiyor.”

Alev Şahin, çoğu kez kötü muameleyle gözaltına alındı.

“KARA KIŞA  BASKIYA DAYANAMAZ SANDILAR”

“İlk zamanlar sokağa kim çıksa gözaltına alınıyordu. Düzce’de ben oturuyordum. Önce dayanamaz diye düşündüler kara, kışa, yağmura. O zaman Ocak çok soğuk. Düzce’de bu tip eylemler hep parlamış sönmüş. Sonra ben bahsettiğim Beton firmasının belgesine ulaştığım zaman ve o firma sahibinin aynı zamanda Düzce AKP yönetiminde olduğunu öğrenince, yani birinci yılın ardından AKP binasının önüne gitmeye başladım Perşembe günleri.

İkinci perşembeden sonra saldırılar başladı. Önce faşist saldırılar başladı. Polisin saldıranlara müdahalesi olmadı. Ondan sonra eylem yasakları kararı geldi valiliğin. Gözaltına alınıp, gece nezarette tutup, ardından dava açma yöntemleriyle yıldırmaya çalıştılar. Bu davalar hala sürüyor. O da olmayınca, eylem yasağı kararına dayanarak gelip beni fotoğraflayıp, para cezası ön ödeme emri gönderdiler. Onları da ödemedim.

İkinci senede 75 gün süren gözaltı sürecim oldu. Şimdi ise yeni bir şey var. Yine eylem yasağı alıyor vali ama sadece kamu binaları önünde, siyasi parti binaları önünde diye yasak alıyor. Ben her Perşembe AKP binası önüne gittiğimde gözaltına alınıp para cezasıyla cezalandırılıyorum. Ellerindeki bütün zor aygıtlarını kullanıyorlar ama vazgeçmeyeceğim.”

Alev Şahin her perşembe AKP Düzce İl Başkanlığı’nın önünde eylem yapıyor.

“BU YARINLAR ADINA BİR DURUŞ”

Ben üç yıl önce kamuda çalışan bir mimardım. Üç yıldır ise direnişçi oldum. Başka bir şey düşünmüyorum. Nasıl daha büyütebilirim, gazeteler çıkartıyorum burada. Etkinlikler, piknikler, geceler düzenliyoruz. Başka eylemlere desteğe gidiyorum. Bu ekmek mücadelesini nasıl halklaştırabiliriz, nasıl daha çok insanı etkileyebiliriz buna bakıyorum.

Yağmur kurak toprağa yağıyor ve yağmur o toprağın altına indiği zaman hangi tohuma değdiğini, hangi köklere ulaştığını, hangi canlıyı beslediğini bilemiyoruz. Ancak belli zaman sonra etkilerini görebilirsiniz. Yağmadığı zaman da etkilerini görürsünüz belli zaman sonra. Nelerin olmayacağını görebilirsiniz. Bizim direnişlerimiz de böyle. Direniyoruz arkamıza yüzbinler geçsin diye değil. Bu yağmur yağıyor ve bir yıl sonra beş yıl sonra bu yağmurun bu halkta nasıl bir etki bıraktığını, hangi fidanlara durduğunu göreceğiz. Bu yarınlar adına duruş. Düzcenin hafızasına bu direniş kazındı. İnsanlar Düzce’ye geldiklerinde, otogarda indiklerinde beni soruyorlar, ‘Burada bir kadın direniyormuş’ diye. Düzce’ye yeni gelmiş biri bu kentte sora sora beni bulabiliyor. Bu şehrin hafızasına kazınmak önemli. Gözaltına alınıp çıkınca aynı yere gelmem, insanlara, çocuklara, esnafa bir etki oluşturdu. Hiçbirşey doğada yok olmaz, herşey değişir, dönüşür..”

 

“ZATEN İSTEMEDİKLERİNİ İŞTEN ATMANIN ZEMİNİNİ OLUŞTURUYORLARDI”

Alev Şahin, kamu personel rejimini değiştirmenin iktidarın 15 Temmuz’dan önce de gündeminde olduğunu, 15 Temmuz’un bunun katalizörü olarak kullanıldığını belirtiyor:

“10 Temmuz 2016 tarihli bir gazetede Erdoğan şöyle diyor, ‘Patron çalışmak istemediği işçiyi işten atabiliyor da ben niye çalışmak istemediğim memuru işten atamıyorum? Biz bu 657’yi değiştireceğiz ve çalışmayan, yan gelip yatan  memuru çıkartacağız.’ diyor.  Personel rejimini değiştireceğini, açıkça çalışmak istemediği memuru kolaylıkla 657’nin tanıdığı iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkartacağını söylüyor. Ardından da darbe girişimi gerçekleşiyor ve bunun faturası öğretmene, doktora, mimara, mühendise kesilerek, sanki darbeyi bunlar yapmış gibi, attılar hepimizi.

Darbe girişimi bu tasfiyeye uygun bir zemin yarattı. 657’nin iş güvencesi şartlarını hiçe sayan bir zemin yarattı. OHAL kanununda diyor ki, OHAL’de belli haklar askıya alınabilir. Ama şunu da söylüyor, bu haklar OHAL kalktıktan sonra insanların hayatını etkilemeyecek şekilde olmalı diyor. Ama işten atma öyle bir şey değil. OHAL kalktı ama ihraç edilen kamu emekçilerinin OHAL’i bitmedi, bitmiyor.

İktidar kamu rejimini değiştirme adımlarını atıyordu, performans sistemi bir politikaydı, darbe girişimi bu meseleyi kolaylaştıran bir katalizör görevi gördü. Böyle bir fırsat aranıyordu. Tayyip Erdoğan’ın Allah’ın lütfu dediği de sanırım budur. Çünkü mahkeme süreçleri, halkın tepkisi vs. kolayca işten atılmayı zorlaştıracaktı. Ama sen bunlara terörle ilgili dediğin zaman kimse ağzını açamaz ve patır patır hayatlar silinir.

“DİRENMEKTEN VAZGEÇMEM”

Direnişini iki yıldır sürdüren Alev Şahin, daha ne kadar devam edeceği sorusuna net yanıt veriyor:

“Ben işime dönmeden, KHK zulmüyle ilgili iktidar ciddi bir geri adım atmadan bu mücadeleden dönmek gibi bir düşüncem yok.”

Adliyelerde kalmayan adaleti sokakta arıyorlar

Okumaya devam et

Gündem

AKP’li ailelerin lüks yaşamını ifşa eden ‘AKP Çocukları’ hesabı askıya alındı

Sosyal medya hesabı olan ‘AKP Çocukları’ adlı hesap partiye yakın muhafazakar çevrenin lüks yaşam tarzlarını ifşa ediyor. Paylaşımların gündem olmasının ardından ‘AKP Çocukları’ hesabı askıya alındı.

BOLD – AKP’ye yakın muhafazakar ailelere ait, son günlerde sosyal medyada yayılan gösterişli mevlit, düğün, kına gecesi ve nişan videoları gündemi oldukça meşgul etti. Ekonomik krizin derinleştiği son günlerde, artan toplu intihar haberlerinin ardında ortaya çıkan görüntüler büyük tepki topladı.

Twitter’da AKP’ye yakın ailelerin lüks yaşamını ifşa eden ‘AKP Çocukları’ adlı bir hesap olduğu ortaya çıktı. Hesapta iktidara yakınlığı fotoğraf ve görüntülerle belgelenen ailelerin çocuklarına ait lüks yaşam tarzları gözler önüne seriliyor. Geçen Nisan açılan hesap kısa sürede 11 bin takipçiye ulaştı. Şuana kadar yapılan paylaşımlarda, milyonluk araçları olan muhafazakar çevrenin, yat partileri, şatafatlı kına geceleri, düğün ve çeşitli organizasyonlarından kesitler yer alıyor.

Hesabın sosyal medyada ve sözlüklerde gündem olmasının ardından hesap askıya alındı.

“Bu Cemil’e köprü de satarlar yakında”

Okumaya devam et

Popular