Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

KHK’lı direnişçi Alev Şahin: Cemaatin direnme kültürü yok; sol teslim bayrağını çekmiş ama biz halka güveniyoruz

Düzce’de 2,5 yıldır sokakta tek başına direnen mimar Alev Şahin’le KHK’lıların sessizliği, sol, cemaat, KESK ve kişisel hikayesi üzerine konuştuk.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – 15 Temmuz sürecinde 150 bine yakın insan kamudan ihraç edildi ancak sadece 10 kişi sokakta kesintisiz eylem yapıyor. KHK’lı Mimar Alev Şahin bunlardan biri. İki buçuk yıllık eylem deneyiminde Alev Şahin’in gözlemlerini, KHK’lıların sessizliğinin korku dışındaki nedenlerini, üyesi olduğu KESK sendikasının yönetiminin sokağa çıkmayışını ve kendi kişisel hikayesini konuştuk. Deprem bölgesi Düzce’de beton firmalarını denetleyen Şahin, ceza kestiği cemaat iftiracısı bir beton firmasının “cemaatle bağımızı kestiğimiz için üstümüze geliyor” suçlamasına maruz kalmış, sosyalist gelenekten gelen bir isim.

YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY DİRENMEK

KHK’yla ihraç edilen kamu çalışanlarının sesini sokağa taşıyan ilk örnekler Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Acun Karadağ gibi örnekler oldu. Haftasonu Ankara’ya ailesini ziyarete gittiğinde bu eylemleri de ziyaret eden Alev Şahin henüz o tarihlerde görevinden ihraç edilmemişti:

“6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK’yla atıldım, 30 Ocak’ta başladım direnişe. Yüksel Caddesi’nde, Nuriye Gülmen, Semih Özakça’yla, Acun Karadağ’la başlamış bir direniş vardı. Ben de haftasonlarını ailemle geçiriyordum. Gittiğim zamanlar onların yanına uğruyordum.  Gittiğimde düşünüyordum; bu furya, bu dalga bana da vurursa, beni de işten atarlarsa, yapılması gereken tek şey bu, direnmek diye düşünüyordum.

Bir gece yarısı televizyonda yeni kararname altyazısı geçti. Atılmışım. Ailemin evine gideli birkaç saat olmuştu. Nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Sonra oturup konuştuk, ‘Yüksel Caddesindekiler ne yapıyorsa ben de Düzce’de onu yapacağım’ dedim.”

“BENİ, İŞTEN ATANLAR OKUTMADI”

“İşten atanlar okutmadı beni, ailem emek verdi. Zengin bir ailenin çocuğu değilim. Ailem saçını süpürge yaptı tabiri caizse. Mimarlık da öyle kitaptan diploma alacağınız bölüm değil. Malzeme almak maket yapmak gerekiyor. Yeri geldiği zaman  ödev teslimleri için, proje teslimleri için para harcamanız gereken bir bölüm. Ben her yaz ya da okul zamanı çalışıyordum. Ailemin gönderdiği yetmiyordu ve onlara ekstra yük olmamak için garsonluk da yapıyordum, anket de yaptım, özel matematik dersi de verdim. Öyle okudum.

Yani adımı listelere yazıp beni atanlar okutmadı beni. Siz kimsiniz tavrıydı benim direnişim. Siz oturduğunuz saraylardan beni atamazsınız.”

“SİZİ İADE EDECEKLER DİYEREK SOKAĞA ÇIKACAK KESİMİ ELDE TUTTULAR”

“KHK’lı 10 kişiyiz direnen sanırım. KHK’lıların sessizliği tek başına korkuyla açıklanamaz. KESK’e bağlı sendikalardan yaklaşık 5 bin kişi atıldı. Geri kalan 140 bin kişilik büyük kesimin Cemaat üyesi olduğu söyleniyor. İlk başlarda “sesinizi çok çıkarmayın, zaten seçim geliyor,  döneceksiniz, dönünce şu kadar para alırsınız’ deniyordu. Bunlar kulağımıza geliyordu, sendika ortamlarında da. Olmayan bir umut empoze ediliyordu. Onunla birlikte insanlar beklemeye başladı. Niye sokağa çıkalım, niye direnelim, zaten iade edileceğiz diye düşündüler.. Toplu para alma hikayeleri.

Sonra baktık, sendikadan arkadaşlarımız nohut pilav satıyorlar, birleşmiş lokanta açmışlar vs. Bu süreç böyle geçince insanlar geçinmenin yollarını aramaya başladılar. Böyle bir yıl geçti. Baktılar seçim de geçti ama hiçbir şey değişmedi. İlk atılmanın öfkesiyle bir şeyler yapılmadıkça, üzerinden zaman geçtikçe daha zor oluyor.

İktidar tarafından sokağa çıkana baskıyla, gözaltıyla korku empoze ediliyordu. Ama diğer taraftan da, ‘fazla göze batmayın zaten döneceksiniz, biz A partisiyiz onlarla görüşüyoruz, biz B partiyisiyiz onlarla görüşüyoruz, seçimden sonra iade edileceksiniz’ diye tuttular sokağa çıkma potansiyeli olan kesimi.”

“CEMAATTE DİRENME KÜLTÜRÜ YOK SOL KESİM TESLİM BAYRAĞI ÇEKMİŞ”

“Şimdi bakıyoruz üç yıl oldu. Ölümler, kanser vakaları, kalp krizleri arttı. İntiharlar arttı. İnsanlar sosyal ölüme terkedildiklerini yeni yeni farkettiler. Cemaat dediğimiz kesimin zaten direnme diye kültürü yok. Sol kesimden atılanlar ise teslimiyet bayrağı çekmiş durumdalar. Öyle olunca bizim sokakta yaptığımız aslında normal koşullarda baktığımızda çok da ekstrem, acayip eylemler değil. Ama OHAL’de sokağa çıkılmaz dendiğinde, 30 gün gözaltı süreleri, gözaltına alınanların ağzı burnu dağıtılmış fotoğrafları, stadyumlara çıplak elleri arkadan kelepçeli görüntüleri içerisinde, bunları göze alıp sokağa çıkıyorum demek bambaşka bir şeydi. Bunları göze alıyorum demek çok güçlü bir duruştu. Yüksel direnişçilerinin duruşu buydu.”

“KESK YÖNETİMİ BEŞ GÜN SOKAĞA ÇIKSAYDI”

“Direnmek isteyen insanların geçim kaygıları var. Üç yıldır sokaktayım. KESK yönetiminin tek yaptığı iş destek ücretleri-şimdi onu da övmüş gibi olmayayım- Sokaklarda olsaydı KESK yönetimi biz çoktan dönmüştük. 5 bin kişiyle biz beş gün sokaklarda dursaydık Ankara’da çoktan dönmüştük işimize. Ama tek yaptığı şey şu; atılan herkese belli bir miktarda dayanışma ücreti yatırıyor. Bu öyle sizin hayatınızı kurtaracak bir miktar değil. Direnen insan aç kalmıyor. Üç yıldır sokaklardayım.

Eskisi gibi yaşamıyorum, insan minimumda da yaşayabiliyormuş. Şunu alayım şunu giyeyim diye bize dayatılan tüketim kültürünün dışına çıktığınız zaman büyük paralara ihtiyacınız kalmıyor. İnsanların çoluk çocukları var anlıyorum tabi, özellikle karı koca atılanlar. Ama insanlar benim gibi 7 gün direnmek zorunda değiller, haftada iki saat yaparsınız ama yaparsınız yani. Direnmenin önünde maddi koşullar engel değil. Siz o dünyanın maddi koşullarını değiştirebilirsiniz.”

Mimar Alev Şahin, ihraç edilmeden önce şantiyede çalışırken

“KALİTESİZ BETON, ÜSTÜMÜZE GELİYOR’A DÖNÜŞTÜ”

Sosyalist bir gelenekten gelen ve KESK üyesi hatta işkolunda ik temsilcisi  olan Alev Şahin’in ihracından 1 yıl sonra eline bir belge geçer. Bu belge sonrası eylemlerini AKP İl Başkanlığı önüne taşımaya karar veriyor:

“Kamudaki atılmadan önceki görevim yapı malzemelerini denetlemekti. Beton firmaları da bunlardan biri. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı denetim listelerini gönderiyordu. Düzce deprem bölgesi olduğu için daha çok betona önem vermemiz üzerine bir program geliyordu. Biz de onu uyguluyorduk.

Beton üreticileri çok alışkın değil bu kadar sık ve sıkı denetlenmeye. Bizim aldığımız betonun bir numune olabilmesi için o an şantiyeye dökülen beton olması lazım. Dökülen betondan mavi kaplara usulüne göre numuneyi alırsınız, bir gece şantiyede bekler hareket etmemesi lazım. Ertesi gün bakanlığın su havuzuna koyarsınız ve orada kalır. 28 gün sonra beton firması sahibi de gelir. Numune tutanağında da onun imzası vardır. Birlikte kırım deneyini yaparız. Bir makinenin içinde gerçekleşir bu. Kırım makinesinde numuneye depremde göreceği yükü yüklersiniz. Çıkan değerler numunenin kalitesini belirler.

Kırım testinde olması gereken değerlerin altındaysa beton, o firmaya bir para cezası öngörüyor yasalar. Ben bir firmaya üç kez ceza kesmişim. Sonra o da cemaat dosyasına sokulmuş.

Cemaatten yargılanan biri, kendi dosyasında benim ismimi görüyor. Bu kız Düzce’de şu karda kışta soğukta oturan kız değil mi deyip benimle ilgili kısmı bana ulaştırdı. İfade de şöyle, ‘Alev  Şahin isimli kişi Çevre Şehircilik’te çalışmaktadır, ben cemaatle bağımı kesince üst üste Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nden cezalar almaya başladım vs..’

Şöyle bir imaj çiziyor; Alev Şahin sıkı bir cemaatçi, kendisi de cemaatle bağını kesince ben devletin gücünü kullanarak ona üst üste cezalar kesmişim.

Oysa benim cemaatle bağım yok, olamaz da ama diyelim ki var,  kırım testinin nasıl yapıldığını anlattım, makinede ve firmanın da şahitliğinde. Benim DİSK üyesi olduğumu da söylüyor. Aslında KESK üyesiyim. Ankara’da örgüt eylemlerine filan katıldığımı da ekliyor.”

“DİRENME TALİMATINI TOPRAĞIN ALTINDA KALANLARDAN ALDIM”

“Düzce deprem bölgesi, iki kere büyük deprem geçirdi. 18 bin civarı kişi öldü yüzbinlerce kişi yaralandı. Deprem bana mimar olmaya karar verdiren şeydir. Tam liseyi bitirip meslek tercihi eşiğindeyken, depremden etkilenmiş bir gençtim. Bana dosyalarda ‘direnme talimatını nereden aldın’ diye soruyorlar. Ben direnme talimatını Düzce’de toprağın altında kalanlardan aldım. Benim onlara verilmiş bir sözüm var. Mesleğimi seçerken, Düzce’yi seçerken bilinçli olarak seçip geldim.”

“DEVLETİN BÜNYESİ BENİ KABUL ETMEDİ ATTI”

“Çalışırken müteahhitlerin şikayetleri ile denetim görevimden alındığım oluyordu, bir yıl şantiyelere çıkartılmadığım oldu, mobbing davaları da açtım. Şubeden şubeye sürgünler de yaşadım. Yarın bir depremde bir bina yıkılsa, arkanızda yap et diyen amirlerin hiçbirini göremezsiniz. Siz imzayı atmışsanız sizi bağlar. Ranttan değil emekten yanaydım, halktan yana mesleğimi yapmaya çalıştım her zaman. Devlet canlı bir organizma gibi, oraya alnımın akıyla girdim ama meslek etiğim, çalışma tarzım bünyesine uygun gelmeyince beni yabancı madde gibi algılayıp attı.”

“MAHKEMELERİN HEPSİNİ KONTROL EDEMEYİNCE OHAL KOMİSYONUNU KURDULAR”

“İhraç olunca idare mahkemesine başvurmuştum, sonra OHAL Komisyonu’nu çıkardılar. Oraya başvurduk. Daha dün baktım OHAL Komisyonu’nun internet sayfasına. Hala inceleme devam ediyor yazıyor. Beni bir gecede atanlar 3 yıldır hummalı inceleme içindelermiş gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa bunlar oyalama süreçleri.

Kendi mahkemelerine güvenmiyorlar, tüm mahkemeleri ve kararlarını belki kontrol altına alamıyorlar, o yüzden kendi belirledikleri 7 kişinin eline tüm kararname dosyalarını yığdılar. Onlar da bekletiyor.”

Alev Şahin, çoğu kez kötü muameleyle gözaltına alındı.

“KARA KIŞA  BASKIYA DAYANAMAZ SANDILAR”

“İlk zamanlar sokağa kim çıksa gözaltına alınıyordu. Düzce’de ben oturuyordum. Önce dayanamaz diye düşündüler kara, kışa, yağmura. O zaman Ocak çok soğuk. Düzce’de bu tip eylemler hep parlamış sönmüş. Sonra ben bahsettiğim Beton firmasının belgesine ulaştığım zaman ve o firma sahibinin aynı zamanda Düzce AKP yönetiminde olduğunu öğrenince, yani birinci yılın ardından AKP binasının önüne gitmeye başladım Perşembe günleri.

İkinci perşembeden sonra saldırılar başladı. Önce faşist saldırılar başladı. Polisin saldıranlara müdahalesi olmadı. Ondan sonra eylem yasakları kararı geldi valiliğin. Gözaltına alınıp, gece nezarette tutup, ardından dava açma yöntemleriyle yıldırmaya çalıştılar. Bu davalar hala sürüyor. O da olmayınca, eylem yasağı kararına dayanarak gelip beni fotoğraflayıp, para cezası ön ödeme emri gönderdiler. Onları da ödemedim.

İkinci senede 75 gün süren gözaltı sürecim oldu. Şimdi ise yeni bir şey var. Yine eylem yasağı alıyor vali ama sadece kamu binaları önünde, siyasi parti binaları önünde diye yasak alıyor. Ben her Perşembe AKP binası önüne gittiğimde gözaltına alınıp para cezasıyla cezalandırılıyorum. Ellerindeki bütün zor aygıtlarını kullanıyorlar ama vazgeçmeyeceğim.”

Alev Şahin her perşembe AKP Düzce İl Başkanlığı’nın önünde eylem yapıyor.

“BU YARINLAR ADINA BİR DURUŞ”

Ben üç yıl önce kamuda çalışan bir mimardım. Üç yıldır ise direnişçi oldum. Başka bir şey düşünmüyorum. Nasıl daha büyütebilirim, gazeteler çıkartıyorum burada. Etkinlikler, piknikler, geceler düzenliyoruz. Başka eylemlere desteğe gidiyorum. Bu ekmek mücadelesini nasıl halklaştırabiliriz, nasıl daha çok insanı etkileyebiliriz buna bakıyorum.

Yağmur kurak toprağa yağıyor ve yağmur o toprağın altına indiği zaman hangi tohuma değdiğini, hangi köklere ulaştığını, hangi canlıyı beslediğini bilemiyoruz. Ancak belli zaman sonra etkilerini görebilirsiniz. Yağmadığı zaman da etkilerini görürsünüz belli zaman sonra. Nelerin olmayacağını görebilirsiniz. Bizim direnişlerimiz de böyle. Direniyoruz arkamıza yüzbinler geçsin diye değil. Bu yağmur yağıyor ve bir yıl sonra beş yıl sonra bu yağmurun bu halkta nasıl bir etki bıraktığını, hangi fidanlara durduğunu göreceğiz. Bu yarınlar adına duruş. Düzcenin hafızasına bu direniş kazındı. İnsanlar Düzce’ye geldiklerinde, otogarda indiklerinde beni soruyorlar, ‘Burada bir kadın direniyormuş’ diye. Düzce’ye yeni gelmiş biri bu kentte sora sora beni bulabiliyor. Bu şehrin hafızasına kazınmak önemli. Gözaltına alınıp çıkınca aynı yere gelmem, insanlara, çocuklara, esnafa bir etki oluşturdu. Hiçbirşey doğada yok olmaz, herşey değişir, dönüşür..”

 

“ZATEN İSTEMEDİKLERİNİ İŞTEN ATMANIN ZEMİNİNİ OLUŞTURUYORLARDI”

Alev Şahin, kamu personel rejimini değiştirmenin iktidarın 15 Temmuz’dan önce de gündeminde olduğunu, 15 Temmuz’un bunun katalizörü olarak kullanıldığını belirtiyor:

“10 Temmuz 2016 tarihli bir gazetede Erdoğan şöyle diyor, ‘Patron çalışmak istemediği işçiyi işten atabiliyor da ben niye çalışmak istemediğim memuru işten atamıyorum? Biz bu 657’yi değiştireceğiz ve çalışmayan, yan gelip yatan  memuru çıkartacağız.’ diyor.  Personel rejimini değiştireceğini, açıkça çalışmak istemediği memuru kolaylıkla 657’nin tanıdığı iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkartacağını söylüyor. Ardından da darbe girişimi gerçekleşiyor ve bunun faturası öğretmene, doktora, mimara, mühendise kesilerek, sanki darbeyi bunlar yapmış gibi, attılar hepimizi.

Darbe girişimi bu tasfiyeye uygun bir zemin yarattı. 657’nin iş güvencesi şartlarını hiçe sayan bir zemin yarattı. OHAL kanununda diyor ki, OHAL’de belli haklar askıya alınabilir. Ama şunu da söylüyor, bu haklar OHAL kalktıktan sonra insanların hayatını etkilemeyecek şekilde olmalı diyor. Ama işten atma öyle bir şey değil. OHAL kalktı ama ihraç edilen kamu emekçilerinin OHAL’i bitmedi, bitmiyor.

İktidar kamu rejimini değiştirme adımlarını atıyordu, performans sistemi bir politikaydı, darbe girişimi bu meseleyi kolaylaştıran bir katalizör görevi gördü. Böyle bir fırsat aranıyordu. Tayyip Erdoğan’ın Allah’ın lütfu dediği de sanırım budur. Çünkü mahkeme süreçleri, halkın tepkisi vs. kolayca işten atılmayı zorlaştıracaktı. Ama sen bunlara terörle ilgili dediğin zaman kimse ağzını açamaz ve patır patır hayatlar silinir.

“DİRENMEKTEN VAZGEÇMEM”

Direnişini iki yıldır sürdüren Alev Şahin, daha ne kadar devam edeceği sorusuna net yanıt veriyor:

“Ben işime dönmeden, KHK zulmüyle ilgili iktidar ciddi bir geri adım atmadan bu mücadeleden dönmek gibi bir düşüncem yok.”

Adliyelerde kalmayan adaleti sokakta arıyorlar

BOLD ÖZEL

Haluk Savaş’ın eşi BOLD’a konuştu: “KHK’lılar için hasta bedenini sürüyerek savaştı”

KHK’lıların sembol ismi Haluk Savaş’ı eşi Esen Savaş anlattı… Mücadele dolu hayatı, aldığı tehditler, evliliği ve vasiyetiyle Haluk Hoca’nın hikayesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – KHK’lıların simge ismi Haluk Savaş’ın ölümün üzerinden 9 gün geçti. Dört yıldır yaşadıklarını Bold Medya’ya anlatan eşi Doç. Dr. Esen Savaş, eşinin 2012’den beri tehdit edildiğini ve ölümünün Türkiye için büyük kayıp olduğunu söyledi.

16 yıl çalıştığı Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinden 1 Eylül 2016’da ihraç edilen Haluk Savaş, 20 Temmuz 2016’da bir tweet nedeniyle gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. 28 Eylül 2016’da bu kez eşiyle alınıp tutuklandı ve Gaziantep Cezaevine gönderildi. Hapiste kaldığı dönemde safra kesesi yolu kanserine yakalanan Savaş, hapisten çıktıktan sonra pasaport engeli ile karşılaştı. Almanya’ya tedaviye gidebilmek için verdiği mücadele ile herkese örnek oldu.

Haluk Savaş, Türkiye genelinde KHK’lıların hak mücadelesini örgütlemek ve yaygınlaştırmak için şehirlere gidip KHK platformlarının kurulmasına öncülük etti. Yayın yönetmenliğini yaptığı KHK TV, KHK Akademi, düşünce ve haber sitesi Özgür Platform’u kurdu. 130 kilodan 65’e kadar düşse de son 2 yılı dolu dolu geçti. Ağır hasta olduğu halde uzmanlık alanıyla ilgili online yaptığı yayınlarla bilimsel çalışmalarına devam etti.

Haluk Savaş, tüm bu mücadelesinde yalnız değildi. Meslektaşı ve 26 yıllık eşi Doç. Dr. Esen Savaş hep yanındaydı. O da kanser atlatmıştı. 150 bin KHK’lı olmasına rağmen cenazesine az katılımın olmasını vefasızlık olarak değerlendiren Esen Savaş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı 5 dakikalık görüşmeyi anlattı. Kılıçdaroğlu’na “İktidarın fetö söylemini sürekli kullanan CHP’lilerle ilgili bir hatırlatma yaptığını belirtti. Ayrıca “Eşim gitti, mağdurlara daha çok sahip çıkın. Daha fazla insan ölmesin.” dedi.

Eşinizin cezaevi ve hastane sürecinde de birçok hak ihlaline maruz kalmıştı. Siz o süreci nasıl yaşadınız?

Biz sanırım 86 kişi, üniversiteden ihraç edilmiştik. İkimizi de aynı gün gözaltına aldılar. Ben kanser hastası olduğum için benim sorgumu hemen almalarını istedik. Ama ilginç bir şekilde eşimin sorgusunu hemen aldılar. Beni ve diğer kişileri 7 gün beklettiler. Hepimiz savcı karşısına toplu çıktığımız halde Haluk Hoca gece yarısı tek başına çıktı. Zaten tutukladılar. Ben 7 gün sonra serbest bırakıldım.

İki kere gözaltı oluyor değil mi?

İlk 20 Temmuz’da gözaltına alındı. 28 Eylül’de ikimizi birden aldılar. 20 Temmuz’daki ilk gözaltısı sonrası eşim çok stresliydi. Darbe girişimiyle veya bu girişimde bulunanlarla hiçbir alakamız olmadığı için başımıza bunların geleceğini aklımızın köşesinden bile geçirmemiştik. Herhangi bir suçumuz olsa 16 Temmuz sabahı pasaportlarımız geçerli iken kaçardık zaten. 21 Temmuz’da eşim, 25 Temmuz’da da ben açığa alındım. O süreçte pasaportlarımız iptal edildi. 12 yaşındaki oğlum yurt dışından gelirken havaalanında sorgulandı. Her gün kapı çalacak diye bekliyorduk. 20 Temmuz’daki ilk gözaltı sonrası evimiz cenaze evi gibiydi. İnanın şu an yaşadığımız durumdan daha kötüydü. Birden küt diye ortada kalıyorsunuz. Teröristlikle suçlanıyorsunuz. Vatanını çok seven insanlar için bundan daha ağır itham olabilir mi. Haluk’un dedesi Kurtuluş Savaşı gazilerinden, gururla bunu her yerde söylerdi. Bu vatanın kurtuluşu için kan dökmüş bir insanın torunu olmaktan gurur duyarken terörist yaftası yemek çok ağır geldi eşime.

12 yaşındaki bir çocuğu neden alıyorlar, gerekçesi neydi?

Küçük oğlum Giray, İrlanda’ya dil eğitimine gitmişti. Öğretmenleriyle beraber bir aracı firmayla gitmişlerdi. Temmuzun başında gitmiş, ağustosta da dönmüşlerdi. Bir ay kaldılar. Yaşından dolayı bana bağlı bir pasaportla seyahat ettiği için benim pasaportum iptal edilince oğlumun pasaportu da iptal görünüyor. Pasaporta el koyabilirler o sorun değil. Çocuğu tek başına polis merkezine götürüyorlar, öğretmeni ‘bu çocuk küçük, ben de geleyim’ diyor. ‘Hayır sizi alamayız sorguya.’ deniliyor. Öğretmen de şok oluyor tabi. O kafilede bir tek Giray’ı sorguluyorlar. Ben tabi pasaportuna el konulup sorgulanacağını bilemedim. Ve oğluma ‘annen-baban ne iş yapıyor, polis mi asker mi, Cemaatçi mi, evde böyle şeyler konuşuluyor mu, size gidip gelenler oluyor mu?’ Bu şekilde bir sorgudan geçiyor.

Bedirhan, Esen, Giray ve Haluk Savaş.

Psikolojisi nasıl etkilendi?

3-4 senedir psikiyatriste gidiyor. Bu bir travma. Sonra babası hapse giriyor. Babası hapiste kanser oluyor. Bize hep ‘Anne, baba siz çok iyi insanlarsınız, babam yaylada akrepleri bile öldürmez. Tanrı varsa size bunların yapılmasına neden izin verdi. Ben artık Allah’a inanmıyorum’ diyordu. Düşünün yargı süreci, eşimin hastalık süreci, oğlumun psikolojisinin bozulup yıllarca psikoterapi süreci bizi çok yıprattı. Ben de meme kanseriyim, tüm bu zorluklara katlanırken hep hastalığımın nüksetmesinden korktum.

Sizin sağlık durumunuz nasıl şimdi? Kanseri atlatabildiniz mi?

Bir sene önceki kontrollerimde bir sıkıntı yoktu. Yakın zamanda tekrar kontrole gideceğim. Eşim tweet attığı için gözaltına alındı. Darbecilik yaptığı iddia edildi. Aslında darbeleri eleştiren bir tweetti. Maksat gözaltına almak. Dinin kullanılmaması gerektiğini de söylemişti o tweetlerinde.

Tweet atınca görev yaptığı üniversitedeki birileri mi ihbar etmiş?

Kimin yaptığını bilemiyorum ama tüm tweetlerinin arşivlediğini fark ettim bu süreçte. Eşim Gezi’ye de destek vermiş bir insandır. Demokrasiye inanan bir insandır. Siyasi yapıyı oldu bitti eleştirirdi. Cemaatçilikle suçlanıyor ama Cemaat iktidarın yanında dururken bile Haluk Hoca iktidarı eleştirirdi. 2012’den beri bu nedenle Twitter üzerinden zaten tehdit ediliyordu.

Ne tür tehditler aldı?

Oğullarımın ismi biliniyordu. ‘Bedirhan ve Giray’ın önünde senin ellerini kelepçeleyip Silivri’ye götüreceğiz’ diyorlardı. Eşimin hedefte olması sadece bu dönemle ilgili değil. Muhalif duruşu 2012’den beri vardı. Ben de muhalif olmam nedeniyle ve Haluk’un eşi olmam nedeniyle Twitter’dan tehdit alıyordum. Bizim iktidara karşı muhalif duruşumuz vardı. Her ikimiz de CHP üyesi idik zaten.

Bu tehditleri kimin yaptığını düşünüyorsunuz?

Haluk Hoca tutuklandığında bütün tweetlerini silmiştim. Pasaport olayında ortaya çıktı. Yani arşivlenmişti tweetleri. O tweetlerde de darbelere karşı olduğunu söylüyor oysa ki. Ergenekon sürecinde eşimin tavrını ben kişisel olarak tasvip etmiyordum. Haluk da daha sonra benimle aynı noktaya geldi. O süreçte de çok insan mağdur edildi. 15 Temmuz sonrasında yaşananlarla sayı olarak kıyaslanamaz ama çok insan bir torbaya kondu. İnsanlar yine içeride kanser oldu, intihar etti. Sayı kesinlikle bu dönemle kıyaslanamaz ama ben o mağduriyetlere çok üzülmüştüm. Haluk Hoca da hiçbir zaman oh olsun gibi bir cümlesi olmadı. Ergenekoncuların hesap vermesi yönünde düşünceleri vardı. Cemaat’in yüzde 99’u masumdur, yüzde 1’i suçludur. Ergenkon’da da öyleydi. Şimdi yüzde 99 insan, o yüzde 1’in bedelini ödüyor. Cemaat bu konuda özeleştiri yapmalı. Cemaat taşeron olarak kullanıldı. ‘Atatürkçüler ile Cemaati birbirine düşürdük’ diye iktidar kendi diliyle de bunu itiraf etti.

Şu anda yapılan tabi ciddi bir soykırım. İnsanlar çalışamıyor, çoğu içeride, ailece içeride olanlar var. Elle tutulur sebepler yok. Ben de yargılanıyorum, Bank Asya’da param varmış diye. OHAL Komisyonu benim başvurumu reddetti ve bulduğu bahane çocuğumun okulu. Çocuklarımın okul ücretini yatırmışım, onu örgüte destek diye belirtmiş. Komedi resmen. Çocukları burslu okuyan kişileri de sizin çocuklarınız burada neden ücretsiz okumuş diye suçlamışlar. Bu okullar MEB’e bağlı milli eğitim kurumlarıydı. Terörist kurum ise kapatsalardı. Devletin istihbaratına rağmen bilmediğini ben nereden bileceğim. Halk Bankası’ndan para çekmişsiniz, onu Bank Asya’ya yatırmışsınız diyorlar. Ev kredisi almıştık ama ev kredisi olduğunu belirtmiyorlar. Gerçekten akla hayale sığmayacak ‘suç’larla yargılanıyoruz. Mahkemedeki davamın gerekçesi ise 17/25 Aralık sonrası hesap açmış olmam. Bank Asya’nın TMSF’ye devrinden sonra hesabım 5 ay kalmış, ona rağmen. Haluk Hoca’nın 9 ay kalmış hesabı. Öyle bir niyetimiz olsa TMSF’te devirden sonra çekersin parayı. Yüzde 99 insan burada ciddi bir soykırıma uğradı.

ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEDE KELEPÇEYLE DOLAŞTIRDILAR

Eşinizin kanser olduğunu ilk siz ilk siz fark ettiniz. O süreç nasıl geçti?

Ben serbest kaldıktan sonra eşimi ziyarete gitmeye başladım. Üçüncü ziyarette camın arkasından, çok kalın bir cam olmasına rağmen sarılığını fark ettim. Gözlerin çok sarı olmuş dedim. Hepatit taşıyıcısıydı. Testlerimi 15 gün önce gönderdim ama kaybolmuş dedi. Beni de üzmek istemiyor. Birkaç soru sordum. Zaten dışarı çıkınca ağlamaya başladım. Ben dahiliye uzmanıyım. Biliyorum, masum bir şey gibi durmuyor. Safra kesesi taşı olsa başka bir bulgu verir. Avukatı aradım. Derhal hastaneye sevk ettirin dedim.

Hastaneye sevk edildi. Devlet hastanesi sağolsun tetkikleri hızlı yaptılar. Kanser ön tanısıyla eşimi Gaziantep Üniversitesi Hastanesi’ne sevk ettiler. Tabi benim de üniversitem, eşimin çalıştığı üniversite. Başsavcıdan rica ettim. Bu adam bu üniversitede çalıştı, kolunda askerler olsun ama kelepçe ile dolaştırmayın, çok ağır bir şey bu. Psikolojisini çok etkiler dedim, rica ettim. Bütün üniversitede kelepçe ile dolaştırıldı. Çok rencide ediciydi.

ERZURUM’A SÜRGÜN TEHDİDİ

Gardiyanlar tarafından tehdit edildiğinizi söylemiştiniz. Hastanede tam olarak ne yaşandı?

Radyoloji bölümünde tanıdığım hocalarımız var. Sağolsun işlerimizi hızlandırdılar. Aynı gün tetkikleri yaptılar. Ve ben işlemleri hızlandırdığım için gardiyanlar tarafından tehdit edildim. Ben devlet hastanesinde çalıştım. Devlet hastanesindeyken sık sık hasta getiren gardiyanlar bunlar. ‘Hocam çok göze çarpıyor, hiçbir hasta tutukluya aynı gün MR randevusu verilmez. Sizin hastanızın aynı gün yapıldı.’ dediler. E ne yapalım, randevu alalım. Dedim ki bu kanser çok agresif, iki gün bile çok büyük bir zaman kaybı. ‘Eşinizi Erzurum’a sürerler bizden söylemesi. Biz sizin kötülüğünüzü istemiyoruz ama idare bu kadar hızlı yapıldığını görürse eşinizi Erzurum’a sürer’ diye tehdit etti. Zaten başka hasta da olsa kanser şüphesi varsa aynı gün tetkiklerin yaptırılması gerekir. Gardiyan olarak sizin araya girmeniz gerekir. Bu insanın canı size, devlete emanet.

Görev yaptığı hastanede kelepçeli dolaştırılmak eşinizin hastalığını nasıl etkiledi?

Çok vakur bir duruşu vardı. Dik bir şekilde dolaştı. Yaklaşmamız yasaktı, ben uzaktan izliyordum onu. Hiçbir şekilde boynu bükülmedi, eğilmedi. Ben yanlış bir şey yapmadım, başım dik alnım açık. Bir suç işlemedim, bu onların ayıbı dedi. Çok ağır bir şey ama belki beni üzmemek için önemli değil dedi. Öğrencileri gördü onu orada. Hocam hocam diye arkasından koşanlar oldu. Onların gözleri önünde öyle dolaştırdılar.

Ameliyat edilmeden önce eşiniz cezaevine gönderilmişti. O süreçte de sizi çok üzmüşlerdi.

Eşimin şuurunu bozacak derecede bilirubin düzeyi olmasına rağmen geri cezaevine gönderdiler. Oysa hastanede yatırılması ve bir hafta bol sıvı verilmesi gerekiyordu. Ama o halde bir haftalık süreci cezaevinde geçirmesi uygun görüldü. Doktoruna sorduğumda “Başhekimden talimat geldi” dedi. Ama bir doktor talimatla davranamaz. Bizim yeminimiz var. Ben cezaevine gönderildiğini öğrendiğimde servisi aradım. Gece göndermişler. Şaşırdım. Doktor da benim aynı klinikte çalıştığım bir kişi. “Başhekimin talimatıyla gönderildi. Bir hafta sonra ameliyat gününde gelecek” dedi. Bir hafta sonra geldi ama bilirubinleri düşmediği için ameliyat ertelendi. Orada 15 gün kaybettik.

CERRAHIN TEHDİT EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

Ameliyatı sırasında neler yaşandı?

Ameliyat 9,5-10 saat sürüyor. Cerrahinin en çömezine verdiler o görevi. Halbuki o ameliyatta usta olan bir hekim vardı üniversitede. Onu muhtemelen tehdit ettiler diye düşünüyorum. Adam bize bir şey söylemedi ama son anda vicdanı rahat etmeyip ameliyata girdiğini biliyorum. Basit bir ameliyat değil. Midenin, pankreasın bir kısmı alınıyor, safra yolları alınıyor.

Ameliyattan sonra tekrar cezaevine mi gönderildi yoksa tahliye mi oldu?

Bir hafta yoğun bakımda kalması gerekiyordu. İki gün tutarız, sonra mahkum koğuşuna göndeririz dediler. Buradaki mahkum koğuşu çok kötü bir yer. Muhtemelen başhekimlikten gelen bir talimattı o da. Ameliyattan sonra çok komplikasyon çıkınca gönderemediler mahkum odasına. Yoğun bakımda yattı. Biz bu arada sürekli tahliye için taleplerde bulunduk. Hep reddedildi. Beşinci başvurumuzda vicdanlı birine denk geldi sanırım tahliye ettiler.

“TEKRAR TUTUKLANSAM BİLE DÖNECEĞİM”

Haluk beyi bütün Türkiye pasaport engeli ile karşılaşınca tanıdı.

Başından beri gidip pasaport almak için avukata sordu, avukat vermezler dedi. Bir-iki girişimde bulundu. Negatif sonuç aldık. Sonra ben dilekçeyle başvuracağım dedi. Valilik dilekçesini almadı. Dilekçenin gelen evraka girişini zorla yaptırdı. Twitter’dan bir kampanya başlatınca pasaportu öyle verdiler. Bize çok insan dedi ki pasaportunuzu aldınız, bu ülkede kalmayın, ekonomik imkanınız da var, gidin diye. Eşim dedi ki, ‘Ben simdi dönmezsem insanlar kaçtı diyecekler. Bak işte bir tanesine verdik kaçtı gitti, verirsek kaçacaklar. Diğer insanların pasaport almasına engel olmuş olacağım. Tekrar tutuklansam da döneceğim dedi. Tabi yurt dışında özgür yaşamak daha iyi ama başkalarının önünü kesmemek adına ve benim memleketim, orada savaşımı vermek adına döneceğim dedi. Burası bizim vatanımız, kimsenin vatanı değil. Biz bir suç işlemedik. Ne ile yargılandığımızı söyledim. Haluk Hoca STV’de 20 sene önce “Kitaplık” diye bir program yaptı. Programa davet ettiği kişiler hep AKP’ye yakın isimler, geçmiş program kayıtları olsa görülür. STV’de program yapmışsın, çocuklarını Cemaat okuluna göndermişsin, bir de Bank Asya dediler. Başka bir şey yoktu.

EMEKLİ TAZMİNATLARIMIZI VERMEDİLER

Emekli parasını alamama gibi bir durum da vardı sanırım.

İkimiz de emekli tazminatımızı alamadık. Haluk hocayı biraz geç emekli yaptılar. Çok başvurduk, rahat on tane dilekçemiz vardır herhalde SGK’ya yazdığımız. 200 bin liraydı sanırım bir profesörün emekli tazminatı. Haluk beyin tazminatı için bir cevap gelmedi mahkemeden. Benim tazminatım için mahkeme cevap yazdı. KHK ile atıldığım ve daha sonra başka bir kurumda çalıştığım için alamayacağımı söylediler. Çalışmayıp aç mi kalsaydım, diyeceğin kimse yok karşında tabii ki.

Son dönemde iyileşti artık kanseri atlattı diye düşünüyorduk. Öyle görünüyordu. Hastaneye tekrar kaldırılmasına üzüldü herkes. Tekrar mı nüksetti?

Aslında en son Şubat 2020’de yaptığımız tetkikleri normaldi. Ama sık enfeksiyon geçirdi. Arefe günü mü, bayram günü mü, kötü oldu. Omuz ağrısı vardı. Acıbadem Hastanesine gittik. Tomografisini çektiler. Enfeksiyon var dediler. Antibiyotik başlattılar ama iyi bir tedavi yapılmadı. Bayram bitiminde Adana’da Başkent Hastanesi’ne yatırdık. 10 santimlik bir kitle varmış aslında. Acıbadem’deki radyologlar görmemişler. Tabi belki o gece acaba görselerdi bir müdahale edilebilir miydi onu bilemiyoruz. Şubattan sonra bir ilerleme olmuş. Kanser beş sene dolmadan atlatıldı denilemez. Eşimin kanseri 3 defa nüksetti. Atlattı diyemiyorduk da iyi gidiyor diyorduk. Her türlü tedaviyi denedik, yani Türkiye’de de çok para harcadık, yurt dışında da çok harcadık.

Almanya’daki tedavinin hastalığına bir faydası olmadı mı? 

Katkısı olsaydı iyileşirdi. Çünkü yeni bir tedavi o, kişiye özel bir aşı yapılıyor. Yeni bir tedavi, ama elimizde imkan varken deneyelim dedik bunu. Ama çok katkısı olmuş olsaydı iyileşmiş olurdu. Biz o tedaviyi aralıkta bitirdik en son.

“HALUK KOMŞUMUZUN OĞLUYDU”

26 yıllık bir evliliğiniz var. O yıllar nasıl geçti?

Benim hem lise arkadaşımdı, iki sınıf üstümdeydi. Hem de komşumuzun oğluydu. İki taraftan da tanışıyorduk. Adana Anadolu Lisesi’nde okuduk ikimiz de. Evlenmeden önce on yıllık bir tanışıklığımız vardı. Çok iyi bir insandı. Saf, temiz, masum bir insandı. Herkese el uzatırdı. Etrafındakileri motive ederdi “hadi çalış, hadi doçent ol, hadi şu okulu oku” derdi. Kimseyi kıskandığını görmedim. Bazen çok değmeyen insanlara çok sabır gösterirdi. Devam ettirirdi, arkadaşlıklarını koparmazdı. Ben o yapıda insan değildim mesela, beğenmiyorsam bir süre sonra ilişkimi koparırım. Zaten bu kadar çok çevresi olması onunla ilgili. Karşındakini hatasıyla kabul ederdi. Titizdi, düzenliydi, tertipliydi. Ve karşıdaki insanlardan da bunu bekliyordu. Bir de dava adamıydı, idealistti, entelektüeldi, çok okurdu. Mesela yazın bir aylığına yaylaya giderdik, yaylaya bir koli kitapla götürürdü. Onları sürekli okurdu.

Bir vasiyeti oldu mu? Bununla ilgili hiç konuştunuz mu?

Son 1 haftaya kadar hep umutluydu. Biz de umutluyduk. Çok dua edeni vardı bir mucize olur diye bekledik açıkçası. Bazen olabiliyor bir insanın bir duası denk gelip bir şeyler olabiliyor. Bana değil ama son haftaya kadar KHK akademi toplantılarına katıldı. Orada da söylemiş. Bu davanın devam etmesi, yani bu ülkeye adalet hak-hukuk gelene kadar mücadele edilmesini vasiyet etti. Hasta yatağında bile memleketin halini düşünüyordu.

“Cenazemi KHK’lılar kıldırsın, onlar yıkasın” diye bir şey dedi mi?

Onu da arkadaşlarına söylemiş. Ankara’dan KHK’lı bir imam arkadaşı geldi. KHK toplantılarında tanışmışlardı. Hem yıkama işlemini yaptı hem namazını kıldırdı. Bizim için de iyi oldu. Bana söylemeyi unuttu sanırım. Benim mesela öyle bir vasiyetim KHK’lılara değil de, aileme olmuştur. Bir Diyanet imamı benim namazımı kıldırmasın. Eğer başka biri bulunamıyorsa namaz da kıldırılmasın dedim. Ölmeden 2-3 gün önce mezar yerini söyledi. ‘Seni kırmak istemiyorum, üzülmeni de istemiyorum ama sana bir şey söylemek zorundayım’ dedi. Aile mezarlığı var abisinin aldığı. Abisi de vefat etmişti. Yengeme söyle, ben oraya gömülmek istiyorum. Abilerim ve babamın yanına. Ondan izin al dedi. Yengem her sene Bodrum’a gider. Bodrum’a gitmeden önce mezarlığın tapu işlerini hallet dedi. Eğer ona izin vermezlerse annesinin yanına defnedilmek istedi. Hiç isyan etmedi. Hep şükretti. Ben dahiliyeciyim çok ölen insan gördüm. Ama öylece sakin ölüme giden bir insan daha görmedim.

Savaş’ın cenazesi Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.

Bilimsel makalelerine atıf sayısı çok yüksekti, özgün fikirleri vardı. Nasıl çalışıyordu eşiniz?

Aslan gibi adamı yediler. Haluk Türkiye için bir kayıp. Bilimsel manada da büyük bir kayıp. Çok sayıda makalesi var. Makalelerine 5 binin üzerinde atıf var. Amerika’ya gitse özel insan statüsünde biri oluyor. Havada kapılacak bir insan. Bir balgam sökücüyle şizofreni tedavi etmiş bir insan. Kaç kişinin aklına böyle bir şey gelir de araştırır? Türkiye ve Türk camiası için bir kayıp. Çok düşünürdü. Hasta yatağında bile kaç tane makale okudu bana. Ve son çarşambaya kadar da KHK Akademi’ye de katıldı. Sen böyle bir insanı üniversiteden atıyorsun, kim kaybediyor? Yetiştireceği insanlar nasıl ellerde yetişiyorlar? Bir bu ellerde yetişen öğrenci var, bir de ehil olmayan elde yetişen öğrenci var. Türkiye kendi öz evlatlarını yiyor. Çok değerleri kaybettiler. Bu değeri yerine koymak yıllar alır. Benim de Haluk Hoca’nın da sadece 22 sene eğitim hayatımız var. Bizim gibi birçok akademisyen, birikim harcandı. Sen o birikimi nasıl yerine koyacaksın. Şimdi ‘kamplara alalım, beyinlerini yıkayalım, en azından bu insanlardan faydalanalım’a geldi olay. Çünkü yetişmiş kendi öz evlatlarını yediler.

Bir çeşit fikirsel soykırım da öneriyorlar.

Evet, fikirsel bir soykırım da oldu. Düşünceni değiştirip, beynini yıkayacaklar ama senin birikiminden faydalanacaklar. Bir Haluk Savaş 40 senede yetişiyor. Kolay mı? Bizim için çok özel bir kayıp. Ama ülke için daha büyük bir kayıp.

Haluk bey, CHP’li olduğunu her fırsatta söylüyordu. Muhalefetten sizi arayan, cenazeye katılan oldu mu?

Kemal Kılıçdaroğlu taziye için aradı, sağ olsun. Sezgin Tanrıkulu aradı. Birkaç HDP milletvekili aradı. Onun dışında mesela Saadet Partisi sadece birkaç kişiyi göndermişti. İyi Parti’den arayan soran olmadı. Yani böyle bir kıymet iktidarın zulmüyle ölüyor ve muhalefet de buna sahip çıkmıyor. Yine en fazla sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Sezgin Tanrıkulu oldu. Saadet Partisinin aramaması bence büyük bir eksik. Haluk Hoca muhafazakar kesimin de bir rengiydi. Hem sosyal demokrat hem dindar bir insandı.

KILIÇDAROĞLU İLE 5 DAKİKA

Kılıçdaroğlu ile ne konuştunuz?

5 dakika konuştuk. Eşimi kaybettik ama sizden rica ediyorum mağdurlara daha çok sahip çıkın dedim. Bu zamana kadar en çok sahip çıkan siz oldunuz ama daha fazla insan ölmesin dedim. Çok nezaketli ve kibar karşıladı.

Mağdurlara daha fazla sahip çıkın deyince tepkisi ne oldu?

Elimizden geleni yapıyoruz, inanın uğraşıyoruz dedi. Hatta partisinin içinde sürekli fetö fetö diye iktidar diliyle konuşan insanların olmasından rahatsız olduğumu da belirttim. Çünkü bu iktidarın dili, bu söylem çok doğru bir söylem değil. Sizin partiden bunu çok kullanılıyor dedim. Haklısınız ama her zaman herkese ulaşamayabiliyoruz, dedi.

KHK’LILAR İÇİN HASTA BEDENİNİ SÜRÜYEREK SAVAŞTI

Cenazesine katılım azdı. Açıkçası daha fazla KHK’lının katılacağını düşünmüştüm.

Twitter’dan, Facebook’tan biz duyurmadık. Koronanın da etkisi olabilir. Bir de bir arkadaşımız ‘tanıdığım KHK’lılara söyledim, korktular gelmediler’ dedi. Eşim KHK’lılar için hasta bedenini sürüyerek savaşan bir insandı. Hastaneye yattığı güne kadar KHK’lıların hakları, hukukları için uğraşan birine bence de vefasızlık bu. Tabi kimseyi suçlamıyorum. Eşim son dönemde hastaneye yatmadan önce 70 kiloya düşmüştü, yattıktan sonra daha da zayıfladı. Fotoğraflarda bileklerinin inceliğini görüyorsunuzdur. Zaten fişlenmişsiniz, KHK ile atılmışsınız. Bugünlere gelinmesinin nedeni herkesin ya korkuyla ya da beklentiyle sinmesiydi. Haluk Hoca gibi korkmadan ortaya çıkan insan sayısı maalesef bir elin beş parmağını geçmiyor.

 

Haluk Savaş, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Münir Korkmaz, KHK platformlarının kurulmasında öncülük ettiler.

Haluk Savaş ve Gergerlioğlu gibi isimler bu korku duvarının yıkılması için aslında çok çağrı yaptı, adım attı.

İnanın bazen kızıyordum eşime. Bazıları parmağını kımıldatmıyor, bekliyor ki Haluk Hoca bir şey yapsın. Kendileri korkuyor, evinden çıkmıyor, bir tweet atmıyor. Cenazesine de o korku nedeniyle katılım azdı. Bizim tanıdığımız insanlar geldi, o ayrı ama tanımadığımız insanlarla da cenazenin dolup taşması gerekirdi. 150 bin KHK’lı var. Tabi korona etkendir ama koronadan çok korkunun etken olduğunu düşünüyorum. Haklarınızı arayın diye Haluk hoca gerçekten çok uğraştı. Kortuğunu söyleyenlere biz yeterince elimizi taşın altına koyuyoruz, siz de cesaretli olmalısınız diye yol açardı. Tam manasıyla hak arama mücadelesi yapılmadı. Benim eşim eğer kendini bu davaya adamamış olsaydı, mağdurlar için uğraşmasa, dinlense, uykusunu alsa, dinlense bir 3 sene daha yaşardı. Hastasın gitme derdim. Beni beklerler deyip mutlaka giderdi. Gerçekten şehir şehir gezdi. 130 kilo olan adam 70 kiloya düştü. Şimdi gitti o, bundan sonra ne olacak?

Mirasına sahip çıkılıyor diye biliyorum. Öyle değil mi?

Çıkılmaya çalışılıyor tabi ki ama onun daha farklı bir aurası vardı. İnsanlara dokunuşu farklıydı. Hem çok zeki hem çok entelektüel hem de fedakardı. Empatisi çok yüksekti. Tabi ki sahip çıkan arkadaşlar var, ben de sahip çıkacağım ama onun gibi aynı duruşta kimse yok maalesef. Aynı şekilde adayan da yok. Ben de 12 sene önce meme kanseri oldum. Çok içe döndüm. Kendimle ilgilendim. Bedenimi dinlendirmem ve direncimi artırmama gerektiğinin farkındaydım. Haluk Hoca da farkındaydı ama bunları yapmadı. Ama bunun kıymeti ne kadar bilinir bilmiyorum. O tabi ki, bilinsin diye değil, Allah rızası için, demokrasi adına, bu ülkede çocuklarımızın daha iyi yaşayabilmesi için, mağdurlar, mazlumlar adına yaptı bunları. Herkesin de bu şekilde elini taşın altına koyması gerekiyor. Korku, sinmişlik nereye kadar.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bir kitap hazırlanıyor. Söz Uzun Hayat Kısa diye. KHK’lı arkadaşları biyografi türünde bir çalışma yapıyorlar. Bir kısmınız ben düzenleyeceğim, bir kısmını profesör bir hocamız var, ondan rica edeceğiz. Daha vakit var. Ama öyle bir kitap da yayınlanacak.

KHK’lıların sembol ismi Haluk Savaş hayatını kaybetti

KHK’lı Haluk Savaş’ın cenazesini KHK’lı imam kıldırdı

“Umudun Adı: Haluk Savaş” belgeseli yayınlandı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

6 yaşındaki kanser hastası Selman babasının göremeden ölüyor

Tutuklu babasını 38 ayda bir kez görebilen 6 yaşındaki kanser hastası Selman’ın MR’ı kötü çıktı. Annesi feryat etti: “Babasını göremeden ölüyor.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Haziran 2019’da beyin kanseri teşhis konulan Selman Çalışkan, bir yıldır İzmir Tepecik Hastanesinde tedavi görüyor. Annesiyle birlikte her hafta Manisa’dan İzmir’e kemoterapi için gidiyor. Küba’dan getirilen ilaçların fayda edip etmediğini öğrenmek için 3 Temmuz Cuma akşamı gece saat 01.00’de Selman’ın MR’ı çekildi.

Sonuçları dün sabah öğrenen Emine Çalışkan, “Küba’dan gelen ilaçlar fayda etmemiş. Çocuğum babası gelmeden ölecek. Allahım yardım et” diyerek gözyaşlarına boğuldu.

38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan baba Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.

Anne çalışkan gözyaşları içinde Çalışkan, doktorun söylediklerini şöyle aktardı:

“EŞİMLE NASIL KONUŞACAĞIM”

“Doktor, haftaya pazartesi Ege Üniversitesi konseyi toplanıp karar verecek. Selman, yeni ilaca da cevap vermedi. Tümörde büyüme var. Bu çocuğun şu an yaşıyor olması bile bir mucize, dedi. Ben çok kötüyüm! Bugün (8 Temmuz 2020) eşime telefon görüşünde ne cevap vereceğim, nasıl konuşacağım. Çocuğum sen gelmeden ölüyor mu diyeceğim?”

“BABAM NE ZAMAN GELECEK?”

“Anne doğum günüm yaklaşıyor. Babam ne zaman gelecek” diyen Selman da annesi de tek başına kanserle mücadele ediyorlar. 38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 1 Mayıs 2020’de bir mektup yazan Rasim Çalışkan, çocuğunun hastalığından dolayı ceza infaz ertelemesi için Manisa 3. ve 4. Ağır Ceza Mahkemesine 4 kez dilekçe yazdığını ve hepsinin reddedildiğini söylemişti.

672 sayılı KHK ile ihraç edilen Rasim Çalışkan, Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Çalışkan’ın dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. En son Manisa Erkek İmam Hatip Lisesi görev yapan Çalışkan 17 yıllık öğretmendi.

GÖZÜNÜ KAYBETMEK ÜZERE

Tümör beyincikte olduğu için Selman’ın gün geçtikçe daha çok dengesi bozuluyor. Yürümekte zorlanıyor.  Sol kolu sol bacağı hiç oynamıyor, annesinin aldığı yürüteç ile yürümeye çalışıyor. Yüzünün yarısı felç. Tümörün baskısından da gözünü kaybetmek üzere.

MR için gecenin bir saatinde yola düşen Emine Çalışkan’ın “Beklemek çok zor ama ne yapalım. Bizim de kaderimiz böyleymiş. 38 aydır babasını bekliyoruz. 2 gün de MR sonucunu bekleriz.” demişti. Şimdi ise umutları hepten tükendi. Oğlu ölümün kıyısında, yalnız bir anne olarak ayakta kalmaya çalışıyor.

İkinci Ahmet Burhan vakası: Baba tutuklu, çocuk beyin kanseri, anne yalnız ve çaresiz…

“Doğum günüm yaklaşıyor anne, babam ne zaman gelecek?”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

63 yaşındaki hasta tutuklu Fatma Yurt: Yaşamımdan endişeliyim

Komşularına mukabele okuduğu ve dini sohbet yaptığı için tutuklanan 63 yaşındaki Fatma Yurt, cezaevinde hastalandığını ve hayatından endişelendiğini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Gözaltına alınmadan önce belini ve kolunu sakatlayan hasta tutuklu Fatma Yurt, sağlık sorunları nedeniyle cezaevinde zor günler geçiriyor. Astım bronşit, ülseratif kolit hastası olan, bel ve boyun fıtığı ilaçları kullanan Yurt, geçirdiği kaza nedeniyle çatlayan kolunun 3,5 ay geçmesine rağmen koğuş şartlarından dolayı iyileşmediğini ifade etti. Soğuk bir koğuşta, yerde yatmak zorunda kalan Yurt, cezaevinde hastalıklarının arttığını belirtti.

“HALİMİ, MUHTAÇLIĞIMI ANLATMAYA KARAR VERDİM”

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup göndererek sesinin duyulmasını isteyen Yurt, “Size yazmaya ve halimi, muhtaçlığımı anlatmaya karar verdim. Sesimi duyacağınızı ve bana yardımcı olacağınız inancı ile size yazıyorum. Annenizle veyahut babaannenizle ilgileniyor gibi düşünürseniz beni çok mutlu edersiniz” dedi. Gergerlioğlu’na iki kez mektup gönderen Yurt ilk mektubunda hastalıklarını, ikincisinde ise dosyasındaki ‘gücüne giden, canını yakan’ iddiaları anlattı.

“OĞLUMU DİKİŞ DİKEREK OKUTTUM”

10 Mart 2020’de İstanbul’daki evinde gözaltına alınan Fatma Yurt, 2 gün İstanbul’da, 1 gün de Manisa Çocuk Şube’de gözaltına tutukladıktan sonra 13 Mart 2020’de tutuklanıp Manisa E Tipi Cezaevine gönderildi. Bir çocuk sahibi Fatma Yurt, mektubunda kendisini ilkokul mezunu bir kadın, oğlunu dikiş dikerek okutmuş bir anne, yatalak annesine bakmış bir evlat olarak tanıtıyor. Hapse gönderilmeden önce oğlu ve gelini ile yaşadığını ve torununa baktığını ifade ediyor.

“BU HASTALIKTAN AİLEMDE ÖLÜMLER OLDU”

Doktora gidemeden alındığını söyleyen Fatma Yurt, “Koğuş çok soğuk olduğu için astım bronşitim arttı. Yerde yatmaktan dolayı belimdeki ağrı arttı. Ayrıca ileri derecede ülseratif kolit hastalığım var. Ailemde bu hastalıktan dolayı ölümler olduğu için ağır risk grubundayım. Maalesef cezaevi şartlarından dolayı hastalıklarım artıyor” dedi.

“KARANTİNA NEDENİYLE HASTANEYE GİDEMİYORUM”

Koronavirüs salgını cezaevindeki hastaların hayatını daha da zorlaştırdı. Bazı cezaevleri doktor randevularını iptal etti, bazı tutuklular da hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalma zorunluluğu olduğu için kendileri hastaneye gitmek istemedi. Kişisel ihtiyaçlarını koğuş arkadaşlarının yardımıyla giderdiğini söyleyen Fatma Yurt, “Hastaneye gidersem tekrar 14 gün tek başıma karantina mecburiyeti olduğu için gidemiyorum. Yaşamımdan ciddi endişeliyim” diye yazdı.

“ÇOK SOĞUK ORTAMDA YERDE YATTIM”

Fatma Yurt, hapse girdiğinde 14 gün tek başına kaldığını ve çok zor şartlarla karşılaştığını söylüyor: “Tabanı muşamba kaplı sıcak suyu olmayan, çok soğuk ortamda yer yatağında yattım. Bir hafta imkan oluşturulmadığı için sıcak çay bile içemedim. Kronik hastalıklarımdan dolayı yemeklerin çoğunu geri gönderdim.”

İLK MAHKEMESİ 10 TEMMUZ’DA

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Fatma Yurt’un ilk mahkemesi 10 Temmuz 2020’de Manisa’da görülecek. Fatma Yurt, iddianamesinde ne olduğunu soran Gergerlioğlu’na ikinci mektubunda şöyle cevap veriyor:

“MUKABELE OKUYAN HALKTAN BİRİYDİM”

“Maalesef iddianamemde itirafçı denilen ama yaptıkları şeyden dolayı iftiracı ifadesi daha uygun olan insanların ifadelerinden başka bir şey bulunmuyor. Ülkemizde birçok insanın da olduğu gibi mazbut bir ailenin Kuran Kursu eğitimi almış ve bildiklerini konu komşu ile doğal olarak paylaşan, sesim uygun olduğu için Ramazan’da mukabele ve mevlüt okuyan halktan biriydim. Maalesef iftiracı insanlar sohbet hocası ifadesini kullanmış. Bu ifadeler ile terörist olduğum iddia edilmekte maalesef. İmanıyla, ülke sevdasıyla yaşamış ve yaşayan bir insan olarak bu ifadelerle anılmak çok gücüme gidiyor, çok canımı yakıyor. Hayatımda hiçbir derneğe üye olmadım. Hiçbir sebeple okul-dershane-yurt denilen yerlerle bir irtibatım olmadı. Sigortam da yok. Bylock denilen medya aracılığıyla herkes ile beraber duydum. Yaşım itibariyle teknoloji ile ilgili bilgim olmadığı için nasıl bir şey olduğunu bile kestiremiyorum maalesef. Hac parası için Bank Asya’da hesap açtırdım.”

EVİNE TEDBİR KONULDU

Ailesinin verdiği bilgiye göre Fatma Yurt’un babasından kalan Manisa’daki 80 metrekarelik evine de tedbir konuldu.

FATMA YURT’UN ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU’NA GÖNDERDİĞİ MEKTUPLAR

 

Okumaya devam et

Popular