Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

NATO Türkiye üzerinden yeni bir varoluş krizine mi gebe?

Türkiye NATO’da Rusya’nın koçbaşı mı? NATO YPG’yi terör örgütü tanımazsa Rusya karşısında Polonya’yı savunmasız bırakacak hamle açıklayan Ankara ne yapıyor?

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ

NATO-Türkiye ilişkilerine yönelik her geçen gün ortaya çıkan yeni bilgiler 3-4 Aralık’ta Londra’ya yapılacak NATO Zirvesini daha da önemli hale getiriyor. Türk Hava Kuvvetleri geçtiğimiz pazartesi günü Ankara’da S-400 ve F-16 ile ortak çalışma yaptı. Katar ziyareti dönüşü Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD Başkanı Trump ile varılan uzlaşı sonucu S-400 konusunun NATO düzleminde ele alınacağını ifade etti ancak henüz bu konu kamuoyu tarafından tam hazmedilmemişken, ismi açıklanmayan bir Türk diplomat Reuters haber ajansına konuştu.

Yetkili yaptığı açıklamada özetle; Türkiye’nin YPG konusundaki tutum ve görüşünün NATO tarafından kabul edilmemesi ve YPG’nin bir terör örgütü olduğunun sonuç bildirisine dahil edilmemesi durumunda, Türkiye’nin Baltık ülkeleri ve Polonya’nın savunmasına yönelik planı veto edeceği vurgulandı.

NATO’da kararlar oy birliği ile alınıyor. Bir ülkenin söz konusu kararı veto etmesi durumunda karar hayata geçirilemiyor. Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhakından sonra Baltık ülkeleri ve Polonya, Rusya’yı tehdit olarak göremeye başladı. NATO; hem söz konusu ülkelerin güvenlik endişelerinin giderilmesi, hem de Rusya’nın saldırgan tutumundan vazgeçirilmesi için bir dizi tedbir almaya karar verdi.

Geçen yıl Kasım ayında icra edilen Trident Juncture Tatbikatı o zamana kadar yapılan en büyük ve en geniş katılımlı NATO tatbikatıydı. Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa yaşanabilecek ani bir Rus müdahalesine karşı “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Ani Müdahale Görev Kuvveti” kuruldu. Nisan 2019 ayında NATO unsurlarının Karadeniz ve Baltık Denizinde daha fazla varlık göstermesi kararlaştırıldı.

Ancak nesnel bir bakış açısıyla, alınan tedbirler ve Rus politikaları beraber değerlendirildiğinde, Rusya’nın caydırılamadığı, aksine daha kararlı bir şekilde politikalarına devam ettiği görülüyor.

Baltık ülkeleri ve Polonya’nın güvenlik kaygılarının en üst seviyeye çıktığı, Makron tarafından başlatılan NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor tartışmalarının kızıştığı bir ortamda, Türkiye’nin yaptığı diplomatik manevranın başta S-400 ve YPG konusunda yaşanan sıkışmanın aşılması için zekice öne sürüldüğü düşünülebilir. Peki, işin aslı gerçekten öyle mi?

Merkel’in de ifade ettiği gibi, Türkiye son birkaç yıl içerisinde Batı ittifakından daha fazla Rusya’ya angaje olmuş gibi bir tutum takınsa da, yaşanan eksen değişikliğinin daha fazla momentum kazanmaması adına, Türkiye her şeye rağmen NATO içerisinde tutulması gereken bir ülke olarak görülüyor. Bu durumun farkında olan Rusya, Türkiye üzerindeki etkisini kullanarak NATO içerisinde kriz çıkarıyor.

Sosyal medyada ulusalcı çizgide paylaşım yapan hesaplar tarafından dün servis edilen “Moskova-Sen Petersburg arasında Baltık hattındaki tren yollarının kontrolünün Rus Ulaştırma Bakanlığı tarafından Kara Kuvvetlerine devredildiği haberi” ve devamında Reuters’e yapılan açıklama Türkiye ve Rusya’nın birlikte hareket ettiği izlenimini veriyor. Putin açıkça Baltık ülkeleri ve Polonya’ya her an müdahaleye hazırım diyor. Oluşan hava Türkiye’nin elinin güçlendiriyor. Zira, savunma planının onaylanmaması NATO açısından ciddi bir başarısızlık olacağı gibi, gerçek manada NATO’nun beyin ölümünün de gerçeklemesi anlamına gelecek.

Almanya Başbakanı Merkel’in Makron’un açıklamalarına cevaben “Avrupa’nın kendi başına NATO olmadan güvenliğini sağlamayacağı” realitesi ortada iken, yaşanabilecek bu tür bir başarısızlık, sadece Baltık ülkeleri ve Polonya’yı değil, diğer kıta Avrupası ülkelerini de yeni oluşum arayışlarına itebilir. Fransa’nın liderliğinde yeni bir Avrupa güvenlik mekanizmasının kurulması daha yüksek sesle dile getirilebilir. Söz konusu girişimin başarısı Rusya ile yapılacak bir iş birliğine göbekten bağlı olacağı için, zaten enerji konusunda ipleri elinde tutan Rusya, Avrupa meselelerine daha fazla müdahil olabilir. Ekonomik olarak AB içerisinde gücü eline alan ve şu ana kadar Bismark vari bir dış politika anlayışı ile hareket ederek askeri güç konusunu hiç gündeme getirmeyen Almanya da kendi kaderini kendi tayin etme yolunu tercih edebilir.

AB ülkelerini yeterince savunma harcamaları konusunda fedakarlıkta bulunmadıkları için eleştiren ABD açısından, önce krizi izlemek, üyelerin seçeneklerini ortaya koymasını beklemek ve kısa vadede herkes için en iyi seçeneğin NATO olduğunun farkına varıldığını görmek ve daha sonra krize müdahale etmek en rasyonel hal tarzı olarak düşünülebilir. Zira, NATO’nun etkinliği büyük ölçüde ABD’nin tavrına bağlı. Trump iyi bir iş adamı olarak bu durumu avantaja çevirip NATO harcamalarının bir bölümünü AB ülkelerine devredebilir.

Dünya büyük bir dönüşüm yaşıyor. Soğuk Savaş sonrasında değişime ayak uydurma konusunda büyük bir sınav veren NATO, tekrar bir dönüşümün arifesinde bulunuyor. Zaten bu Zirve’nin en önemli gündem maddelerinden biri de, bu dönüşüme yönelik Dışişleri Bakanları toplantısında verilen Alman ve Fransız tekliflerinin görüşülmesi olacak. Muhtemelen Zirve’de NATO mekanizmasındaki oybirliği ile karar verilmesi hususu da gündeme gelecek.

NATO bu haliyle Türkiye’nin kendi görüşlerini etkili bir şekilde gündeme getirebileceği tek uluslararası kuruluş özelliğine sahip. Hal böyle iken, büyük dönüşümlerin arifesinde yapılan büyük çıkışlar öngörülemeyen sonuçlar ile yüzleşilmesine neden olabilir. Türkiye’nin çıkışı zamanlama açısından zekice olsa da, konjonktür açısından oldukça riskli. Özellikle de NATO nezdinde, Türkiye’nin içerisindeki bir grup üzerinden Rusya ile beraber NATO’nun temellerini sarsan bir ülke olarak kabul algılanması tehlikesi mevcut. Türkiye her zaman kendi gündemini kendisi belirleyen bir ülke olmalıdır. Burada da en büyük sorumluluk ülkenin menfaatleri her şeyin üzerinde tutan bürokrat ve siyasetçilere düşmektedir.

Analiz

Erdoğan Deniz Kuvvetlerini Ulusalcılara sus payı olarak verdi

Cihat Yaycı’nın istifası sonrası Ulusalcı&Ergenekoncu cephe ile Erdoğan arasında yeni bir pazarlık masası kurulmuş durumda. Detaylar ve istifanın analizi.

Fatih Yurtsever 

BOLD ANALİZ

Kamuoyu günlerdir önce kızağa çekilen sonra da istifa eden Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’yı tartışıyor. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu Kararlarınını “Postmodern Darbe” olarak adlandıran zamanın Genelkurmay Genel Sekteri Tümg. Erol Özkasnak sayılmazsa, TSK tarihinde ilk defa bir tümamiral için bu kadar çok haber yapıldı ve üzerinde konuşuldu.

“Fetömetre” ve “Mavi Vatan” nedeniyle tartışma bu denli ateşli olarak sürdürülse de konu derinlemesine analiz edilince başka bir takım nedenler ortaya çıkıyor. Çok basit bir örnek vermek gerekirse: Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal’ın Çin’e yaptığı resmi ziyaret sadece birkaç yerel basın yayın organında kendisine yer bulurken, Cihat Yaycı’nın her hareketi haber oldu. Peki nasıl oldu da TSK geleneklerinin ve emir komuta zincirinin hilafına bir tümamiral bu denli bir üne ve güce kavuştu?

15 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan ve ortakları, derin devletin ve İttihatçı zihniyetin 300 yıllık operasyonel birikimi kullanarak ikinci bir 31 Mart Vakası tertipiyle TSK’ya darbe yaparak, Türkiye’de rejimi değiştidiler. İran’da 1979 yılında yapılan İslam Devrimi de Şah’a bağlı laik İran Ordusu’na rağmen yapılmış, devrim Ordu’nun uzun süre Irak ile yapılan savaş sonrasında gücünü tüketmesi ile güç kazanarak yerini sağlamlaştırmıştı. Benzer bir geçiş döneminin Erdoğan rejimi açısından kazasız bir şekilde atlatılması da TSK’nın bu dönemde kontrol altında tutulmasına bağlıydı.

DENİZ KUVVETLERİ ERGENEKONA SUS PAYI OLARAK VERİLDİ

Erdoğan gücünü bir koalisyon ile paylaşmak zorunda olduğu için temel savaş olanı olan TSK’da gücü belli bir zamana kadar ulusalcı askerlerle paylaşmayı tercih etti. 2016 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının komuta yapısı büyük oranda daha önce Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan ve hapis yatan askerlerden teşkil edildi. Aslında Erdoğan ve Hulusi Akar’ın planı, kısmen iç politikaya etki etme gücü az olan Deniz Kuvvetlerini Ergenekon’a sus payı olarak vermek ve başlarına yönetebilecekleri bir “kayyım” atayarak geçiş döneminde olası yol kazalarının önüne geçmekti.

Ulusalcı askerler kaolisyonun bir parçası olmalarına rağmen Hulusi Akar ve Erdoğan’a hiçbir zaman tam olarak güvenmediler. Bu nedenle Deniz Kuvvetlerinde ellerine geçen gücü siyasi bir güce tahvil edebilmek için ülkenin hem iç hem de dış politikasına etki edebilecek, Erdoğan üzerindeki güçlerini konsolide etmeye imkan verecek, daha önce Balyoz yargılamaları sürecinde sıkça gündemde tutmaya çalıştıkları MAVİ VATAN kavramını milli bir doktrin haline haline getirmeye karar verdiler.

Hem Erdoğan hem de Ergenekon için yukarıda açıklanan planlarını uygulayabilecek ve zamanı geldiğinde oyun dışına çıkarılabilmesi için güç ve makam düşkünlüğü başta olmak üzere üzere kişisel zaafiyetlere sahip tek aday Tüamiral Cihat Yaycı idi. Peki Cihat Yaycı bu planları hayata geçirmek için neler yaptı?

Cihat Yaycı kamuoyunda Fetömetre denilen Deniz Kuvvetlerinde görev yapan sözde cemaat mensubu subayların tespitinde kullanılan algoritmayı geliştiren kişi olarak tanınıyor. Sözde KHK’lar ile Deniz Kuvvetlerinden ihraç edilen tüm askerler sıfır hata ile çalışan bu algortima sayesinde tespit edildi ve ihraç edildi. Gerçekte ise İran ziyaretinde kameralar önünde Doğu Perinçek’in de itiraf ettiği gibi tüm listelere daha önce istihbarat başkanlığı da yapmış Soner Polat koordinesinde balyozcu askerler tarafından hazırlanmıştı. Cihat Yaycı sadece yapılan fişleme listelerine kendi oluşturduğu kriterler ile meşruiyet kazandırmaya çalışarak, kamuouyu algısının yönetilmesine katkı sağladı. Her darbe döneminde olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da darbeciler tarafından fişlenenler tasfiye edilecekti, Fetömetre bunun sadece kılıfı oldu.

Erdoğan ve etrafındaki klik için Arap Baharı bir fırsatlar bütünüydü. Mısır ve Suriye’de olduğu gibi Lİbya’da da İhvan Hareketi siyasi ve askeri olarak desteklenmeliydi. Erdoğan’ın bu hırsı ve yaptığı dasa dışı faaliyetler Ergenekon tarafından da yakından takip edildi. Deniz Kuvvetleri etkin olarak kullanılabilirde hem etkili bir diplomatik araç hem de caydırıcı bir askeri güç sergileme aracı olabilir. Bu noktada Ergenekon, Deniz Kuvvetlerinde kendisine tanınan sınırlı gücü Erdoğan’ın amaçları ile uyumlu bir örtü altında Mavi Vatan üzerinden artırmayı hedefledi. Doğu Akdeniz’de yaşanan yanlızlığının ancak Libya ile yapılabilecek bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması ile aşılabileceği böylelikle Mavi Vatan’ın korunacağı konusunda Ergenekon Cihat Yaycı üzerinden kamuoyu desteğini arkasında aldı.

Erdoğan da zaten Libya’ya yapılan silah ticaretini meşru bir amaca dayandırmak istiyordu. Hülasa yapılan anlaşmanın devamı Erdoğan’ın silah sattığı Sarrac’ın iktidarda kalmasına bağlıydı ve bu nedenle de Türkiye silah satışı dahil her türlü desteği vermeliydi. Milyon dolarlar değerindeki SİHA’lar düşürülürken, silah taşıyan gemiler durdurulurken, MAVİ VATAN kavramı üzerinden oluşturulan milliyetçi dalga bu konuların tartışımasını nasıl olsa engellliyordu. Hem Ergenekon hem de Erdoğan yaşanan gelişmelerden memnundu.

Ancak Erdoğan’ın kendisi eliyle TSK’yı kontrol altında tuttuğu Hulusi Akar hem de şahsen Cihat Yaycı’dan haz etmediği gibi hem de onun kimler tarafından nasıl ve neden kullanıldığını gayet iyi görüyordu. Birkaç defa Cihat Yaycı’yı oyun dışına çıkarmaya çalışsa da başarılı olamadı. COVİD-19 sonrasında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler Erdoğan’ın gücünü zayıflattı. ABD kaynaklı raporlarda örtülü olarak gündeme getirilen darbe tartışmaları Erdoğan’ı Hulusi Akar’a daha fazla mecbur hale getirdi. Bu durumu iyi değerlendiren Hulusi Akar şartların oluştuğuna kanaat getirerek Cihat Yaycı’nın ipini çekti. Dikkat edilirse Yaycı’nın kızağa çekilmesine en fazla Ergenekon cenahı tepki gösterdi. Zira onlar da Akar gibi gelişmeleri yakından takip ediyor, şartların namüsait hale geldiğini görüyorlar.

Cihat Yaycı şimdiye kadar yaptıklarıyla gündem oldu. Yaşanan gelişmelere bakılırsa bundan sonra da Erdoğan rejiminin yeni günah keçisi hizmet etmeye devam edecek. Suriye trajedisinin sorumlusu nasıl Ahmet Davuoğlu ilan edilmişse, önümüzdeki günlerde Cihat Yaycı da Libya yapılan bütün yasadışı işlerin müsebbibi olarak ilan edilebilir. Hatta Erdoğan Hakan Fidan’ın yardımıyla Cihat Yaycı’yı Moskova günlerinde Ergenekon’un yönlendirmesi ile Ruslara angaje olmakla suçlayabilir, aldatıldığını bile söylebilir. Ergenekon, Erdoğan’ı gayet iyi tanıdığı için Cihat Yaycı’ya bu kadar sahip çıkıyor. Zira herkes başına gelebilecekleri gayet iyi biliyor.

Okumaya devam et

Analiz

Irini Harekatı başladı: Erdoğan silah ticareti için rotayı Tunus’a çevirdi

Erdoğan ve ailesinin Libya’ya silah sevkiyatına karşı AB, Irini Harekatı başlattı. Harekatın komuta merkezi Roma. Erdoğan ise rotayı deniz yolundan çıkartıp Tunus’a çevirdi.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ

AB’nin Libya’ya yönelik BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları doğrultusunda uygulanan ve en son Berlin’de yapılan çoklu zirvede de taraflarca teyit edilen silah ambargosunu denetlemek için yapılacağını duyurduğu IRINI Harekâtı fiili olarak İtalyan Amiralin komutasında 4 Mayıs tarihinde başladı.

Harekata dönüşümlü olarak İtalya ve Yunanistan komuta edecek. Harekatın komuta merkezi Roma’da olacak. AB Akdeniz Görev Kuvveti’nin resmi twitter hesabından yayımlanan basın duyurusuna göre görev kuvveti; Fransa ve Yunanistan’dan birer fırkateyn, İtalya’dan bir Havuzlu Helikopter Çıkarma Gemisi ile Lüksemburg’a ait bir deniz karakol uçağından oluşuyor.

AB’nin dış ilişkiler ve güvenlik konularından sorumlu Yüksek Komiseri Josep Borrell yaptığı açıklamada AB ülkelerinin COVİD-19’a rağmen Libya’da barışın sağlanması için üzerine düşeni yapmakta kararlı olduklarının, IRINI Harekatının Berlin Konferansında kararlaştırıldığı şekilde Libya’ya yönelik yasadığı silah ticaretinin engellenmesine önemli katkılar sunacağını ifade etti.

Harekata AB Uydu Merkezi de istihbarat desteği sağlayacak. İlerleyen zamanlarda harekât, AB üyesi ülkeler tarafından sağlanacak İnsansız Hava Araçları, Havadan Erken İhbar ve Kontrol Uçakları ile denizaltılar tarafından da desteklenecek.

Harekata katılan gemiler sadece Libya’ya yönelik deniz ulaştırma hatlarının değil, aynı zamanda hava trafiğini de kontrol edecekler. Harekata katılan Fransız hava savunma muhribi DDG Jean Bart ve İtalyan Havuzlu Helikopter çıkarma gemisi LHD San Giorgo uzun menzilli ve üç boyutlu hava radarları ile bölgede hava trafiğini yakından takip edebilecek imkana sahip.

Türkiye’nin Libya’ya yönelik insansız hava araçları ve alçak irtifa hava savunma sistemlerinin içeren havadan ve denizden yapılan silah sevkiyatı IRINI Harekatının başlaması ile sekteye uğrayacaktır.

Türkiye bundan sonra silah sevkiyatı için insani yardım adı altında Tunus hava alanlarının kullanmayı deneyecektir. Harekatın komutasının dönüşümlü olarak Yunanistan ve İtalya arasında yapılacak olması yakın gelecekte Yunanistan ve Türkiye arasında yeni krizlerin çıkmasına neden olabilecek potansiyele sahip denebilir.

 

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan Rejimi Rusya için Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni deldi: Rusya sıcak denizlerde

Boğazlardan tamir/bakım ve yeni satın alım dışında denizaltı geçişi yasak. Ancak Rusya, Erdoğan’ın izniyle denizaltılarını Türkiye’nin boğazlarından geçirerek Akdeniz’e yerleştirdi.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelere ait savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişi ile Karadeniz’de bulunabilecekleri süreyi ve toplam tonajlarını düzenleyen uluslararası bir sözleşme.

Lozan ile Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıtlayacak şekilde Uluslararası bir komisyonun yönetimine verilen ve gayri askeri hale getirilen Boğazlar, Montrö Sözleşmesi ile Türkiye’nin egemenliğine bırakılmış, yabancı savaş gemilerine yönelik düzenlemelerle de Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerin güvenlik kaygılarını giderilmeye çalışılmıştır.

RUS DENİZALTILAR İÇİN İHLAL EDİLİYOR

Sözleşmeye göre Karadeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelerin denizaltılarının Boğazlar’dan geçmesi yasak. Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerin denizaltıları ise; Karadeniz dışında bir tersanede inşa edilmeleri veya satın alınmaları durumunda, ana üslerine katılmak amacıyla veya Karadeniz dışındaki onarım tesislerinde onarımlarının yapılması için Boğazlar’dan geçiş yapabilirler.

27 Nisan 2020’de TASS haber ajansında yer alan bir habere göre Karadeniz’de bulunan Rostov-on-Don Denizaltısı Boğazlardan geçerek Doğu Akdeniz’e hareket ettiği. Aynı haberde Starty Oskol denizaltısının ise Aralık 2019 tarihinde onarım için Sen Petersburg’da bulunan Kronshtadt Tersanesine gittiği ifade ediliyor.

RUSYA ERDOĞAN REJİMİ SAYESİNDE SICAK DENİZLERE İNDİ

Haberden de açıkça anlaşılacağı üzere; Rusya’nın Tartus’da bulunan deniz üssünün söz konusu denizaltıları onarma veya bakımlarını yapma kabiliyeti yok. Bu nedenle denizaltılarının Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e geçip uzun bir süre orada görev yaptıktan sonra, Baltık Denizi’ne Sen Petersburg’a onarım için gitmesi Montrö Boğazlar Sözleşmesinin denizaltılara ilişkin maddesinin Rusya lehine esnetilmesi demek.

Rusya Türkiye’nin zafiyetlerinden yararlanarak denizden sahile seyir füzesi atma kabiliyeti olan denizaltılarını Doğu Akdeniz’de konuşlandırarak askeri ve politik hedefleri doğrultusunda bir strateji izleme imkanına sahip oluyor. Kısaca Rusya uzun yıllardır hayali kurduğu “Sıcak Denizlere” inmiş oldu.

ERDOĞAN’IN İZNİYLE FİLOYU ADIM ADIM ARTIRDI

Rusya 2017 yılında Sen Petersburg’da Karadeniz Donanması için 6 adet dizel elektrikli denizaltı inşa etti. Bu denizaltıların 4’ü Karadeniz’de ikisi de Doğu Akdeniz’de Tartus Limanında konuşlandırıldı. 2017 yılından itibaren Doğu Akdeniz’de bulunan Velikiy Novgorad ve Kolpino denizaltılarının yerine 2019 yılında Karadeniz’de bulunan Krasnodar ve Starty Oskol denizaltıları Boğazlardan geçerek Doğu Akdeniz’e hareket etti. Krasnodar ve Starty Oskol denizaltılarının Boğazlardan geçişine Türkiye söz konusu denizaltıların geçişini onarım talebi olarak değerlendirip izin verdi. Oysa geçişler onarım kapsamında değildi. Rusya askeri amaçlarla Akdeniz’e yerleşiyordu. Son olarak Roston-on-Don ve Starty Oskol denizaltısının da geçişiyle Rusya Akdeniz’de çok büyük bir güce sahip oldu.

Özellikle ABD’nin Karadeniz’de daha fazla savaş gemisi bulundurmak istediği bir ortamda Montrö Boğazlar Sözleşmesi hükümlerinin esnetilmesi ve Rusya lehine genişletmelerini yapılması bugün olmasa da yakın vadede Türkiye’yi zora sokacaktır. Zira Rusya’nın Boğazları kendi egemenliğindeymiş gibi rahatça askeri amaçlar için kullanması denge üzerine kurulmuş boğazlar düzeninde, diğer kıyıdaş ülkeleri rahatsız edecektir.

Koronaya karşı NATO’dan Türkiye’yi de etkileyecek önlemler

Okumaya devam et

Popular