Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Nuriye Gülmen BOLD’a konuştu: “Bu size öğretmenler günü hediyesi olsun diyerek işkence yaptılar”

KHK direnişinin sembol ismi Nuriye Gülmen, dört gün gözaltında kaldığı Vatan Emniyet’te kendisine ve arkadaşlarına yapılan işkenceleri anlattı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL – “KHK’lar iptal edilsin, OHAL komisyonu kapatılsın” sloganıyla 23 Kasım Cumartesi günü İstanbul Şişli’de düzenlenecek ‘Dayanışma Konserine’ polis müdahale etmiş ve aralarında Nuriye Gülmen, Acun Karadağ gibi KHK’lı akademisyenlerin bulunduğu 18 kişiyi gözaltına almıştı.

4 günlük gözaltı sürecinde avukatların aktardığı; işkence, kötü muamele, ilaç verilmemesi gibi uygulamaların yapıldığını Nuriye Gülmen doğruladı. Gülmen, gözaltında yaşadıklarını ve birkaç kişiyle başladıkları KHK direnişinin geldiği noktayı BOLD’a anlattı.

KONSERİN İPTALİ ÇOK ACİZCEYDİ

Gülmen, Dayanışma Konseriyle adaletsizliğe karşı sesini yükselten sembol isimleri halkla buluşturmaya çalıştıklarını belirterek şöyle konuştu:

“Cumartesi Anneleri, Rabia Naz’ın babası, Çorlu Tren Katliamı kurbanlarının yakınları gibi Türkiye’de adalet talebiyle öne çıkmış isimleri konsere davet etmiştik. Konser aniden iptal edildi.

Konserin iptali çok acizce bir şeydi onlar açısından. Bize bir yasak gerekçesi bile tebliğ etmediler. Sadece şu şu kanunlar, şu maddelere göre konser yasaklanmıştır diye bir belge verdiler. Ölün ama dayanışmayın, bu yasağın başka bir anlamı yoktu.

Biz yasağı tanımadık, insanlara çağrı yaptık. Lütfen gelin konserimizi yapacağız diye. Bu karşı duruş  önemli ve bu yasaklamalar ancak bu şekilde aşılabilirdi. Tabi ki hukuki yollar zorlanmalı ama meşru zeminde yapılacak direnişlerle aşılır yasaklar.

Biz gittiğimizde insanlar bekliyorlardı. Şişli Camisinin olduğu cadde boyunca insanlar vardı ve bir abluka hali söz konusuydu. Ciddi polis yığınağı da vardı.

İçeriye girdiğimiz anda polis amiri “çevirin” dedi. ‘Dağılın bu konser yasaklanmıştır’ gibi bir uyarı anonsu dahi olmadan. Muhatap bir polis bile yok, etrafımızı çevirip, çember içindekileri gözaltına aldılar.

DÖRT GÜNLÜK İŞKENCELİ GÖZALTI SÜRECİ

Sonra da dört günlük uzun ve işkenceli gözaltı süreci başladı. Bugün Türkiye’de işkence denince 80’lerin, 90’ların işkenceleri ya da şu an ‘Çiftlik’ denilen işkence merkezinde yapılmakta olan gibi muameleyi işkence zannediyor insanlar sadece. Ama vücut bütünlüğüne, fiziki ve ruhsal bütünlüğe yapılmış her türlü saldırı işkencedir.

Alındığımız andan itibaren biz haksız gözaltıya karşı çıktık ve gözaltı uygulamalarının hiçbirini kabul etmedik. Ters kelepçe yaptılar, hastanenin içinde üst araması dayattılar, kollarımızı neredeyse kırma noktasında düşmanca davrandılar. Vatan Emniyet Müdürlüğünde nezarethanelere koydular 4 gün. Tuvalete gitmek istediğimizde götürülmedik, sorularımıza cevap vermediler. Ne zaman savcılığa götürüleceğimizi bilmeden bekledik. Bekleme halini, bizi yıldırma, yıpratma, yormaya dönüştürdüler. Zaten tutulduğumuz yer çok pis bir yerdi.

Son gün parmak izi alacağız dediler. Aslında bu doğrudan işkence yapmak için tasarlanmış bir şeydi. Normalde bize yakıştırdıkları, iddia ettikleri suçlamada bile parmak izi alınması gerekmiyor, kriminal bir durum değil ama ısrarla yaptılar. Kaldı ki bizim defalarca parmak izimiz alınmış zaten poliste var.

Nuriye Gülmen ve Acun Karadağ birlikte gözaltına alındılar.

İŞKENCE MİZANSENİ HAZIRLANMIŞTI

Kadın polisler bizi nezarethanelerden aldı ve 15-20 erkek polisin bulunduğu bir odaya götürdüler. Ciddi bir mizansen vardı ve işkence uyguladılar bize. Yere yatırdılar, kollarımızı ters çevirdiler, hem sürekli hakaret ettiler hem de kafama defalarca tekme attılar. ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ sloganı atmamam için göğsümü ezdiler. Belli teknikleri var daha önce böyle bir teknikle karşılaşmamıştım. Göğsünüzü ezerek nefes almanızı engelliyorlar ve slogan atamaz hale gelmenizi sağlıyorlar. Parmak izi aldıkları süre boyunca ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ diye slogan attım, sürekli darbe almaktan ve nefessiz bırakılmaktan bir ara bilincimi kaybettim. Ayakla ezme gibi bir yöntem de kullandılar. Yüzüstü yatırılmış durumdayken, ayak bileğinizi yere yapıştıracak şekilde ayaklarıyla üzerinize bastırıyorlar. Yani bir yerinizi kırmadan, iz bırakmadan işkence yapıyorlar.

BURASI ANKARA’YA BENZEMEZ; İSTANBUL’A HOŞ GELDİN!

Üzerimde tepinirken ‘Size bu öğretmenler günü hediyesi olsun’ gibi hakaret ve aşağılama yaptılar, sürekli ‘hocam’ diye dalga geçtiler. Sloganı kesmek için vücudumu sarstılar. Vücudunuz sarsılınca sesiniz kesik kesik çıkıyor, sonra o sesin taklidini yaparak sloganı değersizleştirmeye çalıştılar.

Sözlü saldırılarla onurumu kırmaya çalıştılar, kafama çok darbe aldığım için tam da hatırlamıyorum ama ‘Burası Ankara’ya benzemez İstanbul’a hoş geldin hocam’ gibi şeyler.

Hepimizi tek tek odaya aldılar ve aynı işkenceleri yaptılar. Ardından da zorla parmak izi alıp nezarethaneye attılar.”

İLAÇLAR VERİLMEDİ

Gülmen, gözaltı sürecindeki bir diğer işkence yönteminin de hastalara ilaçlarının verilmemesi olduğunu söylüyor:

“Gözaltındaki hastaların hiçbirine ilacı verilmedi. 60-70 yaşlarında üç tane abimiz vardı ilaçları verilmedi. Acun hocayla (Karadağ) Nursel hocanın da ilaçları verilmedi. Acun hocanın rahatsızlıkları ciddi. Hem kalp pili var, hem ciddi romatizması var ve tansiyon hastası. İlaçları verilmedi. Size reçete dayatıyorlar ve o bile iki gün sürüyor zaten. Sonra reçete sağlanıyor ilaçları getiriyorlar ama bu sefer de her ilaca imza attırmaya çalışıyorlar. Acun hoca da ‘bu gözaltı gayrı meşru’ diyerek imza atmadı. Onlar da ceza olarak ilaçları vermediler. Nursel hocanın ilacı yanında olduğu halde vermediler ona da reçete dayattılar.

HİÇBİR DAYATMALARINA BOYUN EĞMEDİK

Biz gözaltında tutulduğumuz süre boyunca, kapı dövdük, slogan attık, ‘baskılar bizi yıldıramaz’ diye slogan attık, hiçbir dayatmalarına boyun eğmedik, açlık grevi yaptık, orada ifade vermedik, bizden yapmamızı istedikleri hiçbir şeyi yapmadık, gözaltını tanımadık, dolayısıyla dördüncü gün bizi ezmek için hazırladıkları özel bir uygulamaydı bu parmak izi işlemi. Ama hiçbir şeye boyun eğmediğimiz için zafer duygusuyla çıktık oradan.

DÖRT GÜN GÖZALTI MAHKEME GÖRMEDEN TAHLİYE

Gözaltı kararını sözlü olarak bir savcıdan almışlar, dört günlük süre almışlar, sonra bizi çıkartacak savcı bulamadılar bir süre, dosyayı tevzi edemediler. O kadar gayrı meşru ki. Düşünün bir yere giriyorsunuz ve gözaltına alınıyorsunuz, hiçbir uyarı olmadan. Dört gün gözaltı süresi nedir? Bunlar nasıl savcılar nasıl hakimler?  Gerçekten inanamıyorum. Kabul etmek istemiyorum ve çok öfkeleniyorum. Dört gün bizi gözaltında tuttular, sonra ne savcı ne hakim görmeden bizi serbest bıraktılar. Dosya üzerinden tamamen. Dört gün gözaltı ve işkence yanlarına kar kalsın diye düşünüyorlar.”

Nuriye Gülmen, Ankara Yüksel Caddesi’nde KHK’lara karşı ilk açık eylemi başlatan isim oldu.

FAŞİZME KARŞI NE YAPTIĞIMIZI TARİH SORACAK

Nuriye Gülmen, konserlerle KHK’lılar arasında yayılan çaresizliği dayanışma ruhuyla yıkmayı hedeflediklerini anlatıyor ve herkesin kendisine şu an ne yaptığını sormasını istiyor:

“Bugün Hitler faşizmi nasıl anılıyorsa AKP faşizmi de öyle yazılacak ilerde, bundan hiç şüphe duymuyoruz ama tarih şöyle yazılmıyor; ‘Bunlar geldiler insanlara bunları yaptılar’ diye.

Tamam da siz ne yaptınız? Birçok demokratik kitle örgütleri var. Bunu sormuyor muyuz biz de? Hitler faşizminin önünde neden durulamadı, karşısında duracak bir güç yok muydu diye. O yüzden herkese düşen bir sorumluluk var. Şu an bu faşizm varken nasıl daha fazlasını yapabiliriz, neler yapabiliriz. Dayanışma konseri de bunun içindi.

Bu süreçte yapmak istediğimiz her şey şiddetle engellenmeye çalışılıyor. Konserin engellenmesi de şaşırtıcı değil. ‘İşimizi istiyoruz’ sözünü söyletmemek için bile 2 bine yakın gözaltı yaptılar.

GÖKHAN AÇIKKOLLU DIŞINDA BİLİNMEYEN VAKALAR VAR

“Aynı zamanda maddi bir dayanışmayı da öngörüyordu konser. Biletlerden alınan ücretler direnişçiler arasında bölünecekti ama asıl mesele manevi dayanışmaydı. Özellikle KHK’lar sonucunda hayatını kaybedenler, intihar eden insanlar bizim için derin bir yaraydı. Konserden, kalp krizinden hayatını kaybeden KHK’lılar var ve ciddi bir çaresizlik yayıldı KHK’lılar arasında. İntihar en yakıcı biçimi.

Bize çaresizlik dayatılıyor, ‘istediğiniz gibi ölebilirsiniz, kalp kriziyle, gözaltında işkenceyle, intiharla ölebilirsiniz bizim için sorun teşkil etmez yeter ki dayanışmayın’ diyorlar. Mesela Gökhan Açıkkollu öğretmen gözaltında işkence nedeniyle hayatını kaybetti, bu bilinen vaka ama bilinmeyen çok vaka var.

BİR KIVILCIMDAN KORKUYORLAR

Kurmak istedikleri düzen; ‘biz her şeyi yaparız ama bunun karşısında kimse hiçbir şey yapamaz’ düzeni. Bu onlar açısından bir zorunluluk, böyle yapmak zorundalar çünkü insanlar son sınırlarına gelmiş durumdalar. Şu an için ciddi bir tepki görülmüyor olsa da küçük bir kıvılcımdan korkuyorlar ve bu nedenle böyle bir saldırganlık ve korku politikası uyguluyorlar.

Evet adamlar bir korku ortamı tesis ettiler ve ciddi bir tahakküm kurdular insanlar üzerinde. Ama böyle bir ortamda ‘biz sizin yasağınızı tanımıyoruz, o konseri yapmaya gidiyoruz’ demek çok önemli.

Bizimle birlikte hayatında ilk kez gözaltına alınan 19 yaşında gençler vardı. Onlar da hiçbir uygulamayı tanımadılar.

Nuriye Gülmen’in açlık grevi ile KHK’lar toplumda tartışılmaya başlandı.

DİRENİŞİMİZ “KHK’LIYIM” DEMEYİ NORMALLEŞTİRDİ

Nuriye Gülmen, KHK’larla ihraçlara karşı tek başına başlattığı eylemin bugün geldiği noktadan tüm direnişçilerin gurur duyduğunu söylüyor:

“9 Kasım’da (2016) ben tek başıma çıkmıştım sokağa. Mutlaka birilerinin yanıma geleceğini biliyordum. Öyle de oldu. Yalnızdım diyemem yalnız değildim. Ama şimdi çok daha güçlüyüz. Açlık grevlerimiz çok büyük bir etki yarattı. Şimdi daha örgütlü bir direniş var.

İlk günden bu yana çok fazla şey ürettik. Bir gazete çıkartıyoruz, bir televizyonumuz var. Direnişçileri birleştirmeyi hedefleyen bir Direniş Meclisimiz var. Direniş bu kadar uzun sürdüğü için bir örgütlülük yarattı.

Biz ilk alana çıktığımızda insanlar KHK ile işlerinden atıldıklarını söylemeye çekiniyorlardı. Ciddi bir tecrit sebebi halk arasında. Bu tecrit çaresizlik duygusu yarattı. KHK’lar konusundaki korkuyu kıran direniş oldu. Meşruiyeti kazandık. Bugün yüksek sesle ve meşru biçimde KHK’lıyım denebiliyorsa bu direnişler sayesinde. En çok bunun gururunu taşıyoruz.

150 bine yakın insan atıldı. Bu adaletsizliği engellemenin tek yolu hep birlikte bir şeyler yapmak. Kendi direnişimiz dışında insanları bir araya getirecek işler yapmaya çalışıyoruz, dayanışma konseri de bunun içindi. Böyle sonuçlarla karşılaşıyoruz ama yapacağız. İnanın daha büyük konserin planı kafamızda oluştu. Yasakları aşacak, yasaklanmasında oluşacak tepkiden korkacakları, daha çok insanı katacağımız bir konseri planlamaya başladık.

SOSYAL MEDYADAN TEPKİLER YETMEZ

Bizim gibi devrimci demokrat insanlar da atıldılar daha dindar muhafazakar insanlar da atıldılar. Şimdiye kadar hayatlarında hiç karşılaşmadıkları bir şey. Tabi ki tepkilerimiz farklı oldu. Ama sonuçta çok farklı hayat pratikleri ve dünya görüşleri olan insanlar aynı uygulamaya maruz kaldılar. Şimdi ortak bir yerden ‘KHK’ların hukuksuz olduğunu’  söylüyorlar bu kıymetli bir şey ama bunun yarattığı adaletsizlikleri sadece sosyal medyada dile getirmekle değil daha güçlü şeyler yapmak gerekiyor. Bunun için bir araya gelmeli.”

Nuriye Gülmen açlık grevinin son günlerinde 34 kiloya düşmüştü.

NURİYE GÜLMEN KİMDİR?

Akademisyen ve aktivist Nuriye Gülmen, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL kapsamında çıkartılan 679 sayılı kanun hükmünde kararname ile çalıştığı üniversiteden Fethullah Gülen Cemaati üyesi olduğu iddia edilerek ihraç edildi.

Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016’da ‘İşimi Geri İstiyorum’ sloganıyla tek başına eylem başlattı.

Gülmen’in başlattığı eylemin kitleselleşmeye başlaması üzerine peş peşe yasaklar ve gözaltı süreçleri başladı. Gülmen ve akademisyen arkadaşı Semih Özakça açlık grevine girdiler. Tepkinin büyümesi üzerine ikili tutuklandı ancak açlık grevini sürdürdüler. 324 gün boyunca açlık grevine devam ettiler. Sağlık sorunlarının artması üzerine aylar sonra tahliye edildiler. Gülmen ve Özakça, OHAL komisyonunun başvurularını reddetmesinin ardından 26 Ocak 2018’de açlık grevine son verdi. Gülmen 34 kiloya düşmüştü.

OHAL Komisyonu’nun ret kararı Gülmen tarafından yargıya taşındı ancak yargı da işe iade talebini reddetti. Dosyası şu an bir üst mahkemede incelenmeyi bekliyor.

OHAL’de işkenceyi belgedi, işkencecileri memuriyetten attırıp hapse mahkum ettirdi

BOLD ÖZEL

40 TL’lik deprem yardımı terör faaliyeti sayıldı

21 yıllık noter başkatibi Adem Kara’nın 9 yıl önce yine Elazığ’da meydana gelen deprem için yaptığı bağış, mahkemede karşısına terör faaliyeti olarak çıktı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Elazığ’da önceki gün meydana gelen 6.8 şiddetindeki deprem için önceden önlem alınmaması vatandaşların tepkisine neden oldu. Birçok kişi sosyal medya hesabından “Deprem vergilerimiz nereye gidiyor?” diye sordu. Vergilerin ne yapıldığına dair resmi bir açıklama yok ama gönüllü yapılan deprem bağışları, son 3 yıldır görülen mahkemelerde suç delili olarak dosyalara konuluyor.

2010 yılında meydana gelen Elazığ depremi için kredi kartı ile depremzedelere 8 ay yardımda bulunan Adem Kara, banka dekontlarını 7 yıl sonra mahkemede görünce şaşırdığını söylüyor.

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp cezaevine gönderilen 31 yıllık noter başkatibi Adem Kara, Bank Asya’da hesabı olduğu için örgüt üyesi olmakla suçlandı ve yargılandı. 9 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye edilen Kara’nın ‘terör örgütü üyesi olduğuna dair delil, Kimse Yok Mu Derneği vasıtasıyla Elazığlılara yaptığı yardımı gösteren kredi kartı hesap ekstreleri oldu. Kara, “Gördüğümde canım sıkılmış, fotoğrafını almamıştım ama inanmayanlar için çekeceğim.” dedi. 

8 AY 5 TL’DEN YARDIM YAPTIM

Kara “5 TL’den 8 ayda toplamda 40 TL ödemişim. Bank Asya kredi kartı hesap ektresi mahkeme dosyama konulmuş. Kimse Yok Mu Derneği vasıtasıyla yaptığım yardım idi. Deprem maksatlı olduğu ekstrede belli olmuyor. O yıl deprem olmuş ve depremzedeler için bağış kampanyası olmuştu. Bilirkişi bu ödemeyi görmüş ve dosyama konulmuş.” diye konuştu.

İkinci mahkemesinde ağır ceza reisinin kendisine “Bana 5 isim ver, seni serbest bırakayım” dediğini aktaran Kara, “Hakime ’31 yıllık noter başkatibiyim tanıdığım yüzlerce insan var. Ben işimi yaparım. Kimsenin özel hayatını araştırma yetkim yok dedim.” Sonrasında nasıl oldu bilmiyorum, tahliye etti. 4. yıla girdik dijital eşyaların inceleme raporu gelmemesi sebebiyle duruşmalar sürekli erteleniyor. Büyün bunları kitap haline getirdim. “37 Son-Allah Kurtarsın” adını verdiği kitap 153 sahife oldu. Son kontrolleri yapıyorum.” ifadelerini kullandı.

EŞİ KANSER HASTASI

1996’dan 2016’ya kadar Nevşehir Noter Başkatibi olarak görev yapan Adem Kara, Kasım 2016’da tutuklanıp Nevşehir Cezaevine gönderildi. 23 yıllık eşinin de soruşturma geçirdiğini söyleyen Kara “Eşime 2 yıl 1 ay ceza verdiler. Lenfoma kanseri oldu, kemoterapi alıyor. Benim mahkemem devam ediyor. Dayanacak gücümüz kalmadı artık.” diye konuştu.

BAĞIŞLARDA DOLAYI BAŞI BELAYA GİREN GİRENE

Başından geçen olayı sosyal medya hesabında da yazan Adem Kara’nın paylaşımının altına, aynı nedenle soruşturma geçiren birçok kullanıcı yorum yaptı. Halil Erçel “Filistin için 12 SMS atmış idim, gerekçe olarak karşıma çıktı.” dedi. Sami Eren, Afrika’da su kuyusu için 5 TL’lik SMS’nin dava dosyasına girdiğini ve ihraç edildiğini söyledi. @mgg1540 adlı kullanıcı Suriyeliler için attığı 5 T’lik SMS’nin mahkemede karşısına çıktığını ifade etti. @yururdurmazer kullanıcı 2011’deki Van depremine yaptığı yardımdan dolayı aynı duruma düştüğünü söyledi. @ManOFinnocent ise “Benim dosyamda da 500 TL’lik bir onur nişanı var.” diye yazdı.
·

Annesi de kurtarıldı: “Işığı görüyorum. Bak elimi sallıyorum”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Türkiye, makalelerine 1500 atıf yapılan akademisyeni nasıl harcadı?

Hasalettin Deligöz’ün makalelerine yaklaşık 1500 kez uluslararası atıf yapıldı. Ardından KHK’yla ihraç edildi, terörist diye tutuklandı, 21 ay yattı, beraat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Geçen ay Türkiye’deki rektörlerin ve akademisyenlerin ‘uluslararası yayın ve atıf sayılarını’ içeren bir araştırma yayınlandı. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Kardağ’ın yaptığı çalışmaya göre, halen görevi başında olan 68 rektörün uluslararası yayını yoktu, 71 rektörün ise uluslararası atıf sayısı sıfırdı.

Uluslararası makaleleri derleyen Scopus ve Web of Science (WoS) adlı şirketlerin veri tabanlarına dayanarak yapılan bu araştırma günlerce tartışıldı, konuşuldu, sonra da unutulup gitti. Üç yıldır akademisyenlere yapılanlar düşünülünce ortaya çıkan sonuç sürpriz değil. Türkiye başarılı akademisyenlerinin birçoğunu KHK ile ihraç etti, kimini ‘terörist’ diye damgalayarak hapsetti.

21 ay hapis yatan Pamukkale Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölüm Başkanlığı yapan Doç Dr. Hasalettin Deligöz’ün uluslararası alanda makalelerine yapılan atıf sayısı 1478. Üniversitenin kuruluşunda bulunmuş, 19 yıl hizmet etmiş bir isim. Pamukkale Üniverstesinin en başarılı akademisyenleri arasında 8. sıradaydı. Üç yıl (2012-2015) müdürlüğünü yaptığı Pamukkale Teknokent de o yıllarda Ege Bölgesinde ar-ge çalışmalarında birinciydi. Hasalettin Deligöz bütün bu çalışmalarının sonucunda ödül olarak hapsi boyladı!

Cemaat soruşturmaları kapsamında, 2 Ağustos 2016’da Pamukkale Üniversitesinden 44 akademisyen ile birlikte tutuklanarak cezaevine gönderildi. 21 ay sonra, 15 Nisan 2018’de tahliye oldu. Mayıs 2018’de ise hakkındaki iddiaların hepsinden beraat etti. Emeklilik günlerini “Bir Delinin Hayat Serencamesi” adlı kitabını yazarak geçiren Deligöz, yaşadıklarını ve akademik camianın içinde bulunduğu durumu BOLD Medya’ya anlattı:

Hasalettin Deligöz, annesi ve babasıyla birlikte, 20 Ocak 2020, Denizli.

YAZIN ÇALIŞIP KIŞIN OKUDUM

Anadolu çocuğuyum. Denizli’de köyde doğdum büyüdüm. İlkokulu, ortaokulu Denizli’de köyde, liseyi ilçemde, üniversiteyi Konya’da okudum. Bu arada köylü bir çocuk ne yapabilir. Yazın çalışır, kışın okur. Ailemin gelir düzeyi oldukça düşük. Babam ilkokul mezunu, annem cahil. Dört erkek kardeşiz. 1987’de Selçuk Üniversitesinden Kimya Mühendisi olarak mezun oldum.

Daha sonra akademik hayata girmek istedim. Yüksek lisansı kazandım ama asistanlığım olmadı. 2 yıl sonra Selçuk Üniversitesi Kimya Bölümüne araştırma görevlisi olarak girdim. Bir danışman hoca tayin edildi. Gördüm ki hocada ilim var. O da benim gibi bir Anadolu çocuğuydu. Kars’tan gelmişti, bazı sıkıntılar çekmişti. Onunla yola çıktık. Yüksek lisansımı kömür üzerine yaptım. Doktora da hocamla Türkiye’de o zamanlar bilinmeyen polimer kimyası üzerine çalışmaya başladık.

ÜNİVERSİTENİN KURULUŞUNDA BULUNDUM

1995’te doktoramı bitirdikten sonra Denizli’ye geldim. Pamukkale Üniversitesi yeni kurulmuştu. Köyüm, memleketim dedim, buraya hizmet ederim dedi. Tabi yokluklar Konya’da da vardı ama burada hiçbir şey yoktu. Üniversitenin kuruluşunda bulundum. 19 sene hizmet ettim. Oldukça çok çalışma çıkardık. Bilimsellikten hiçbir zaman taviz vermedim. Benimle çalışanlar bunu bilir. Yaklaşık 27 senelik devlet hayatımdan sonra 3-4 yıldır emekliyim. Son olaylardan dolayı da şu anda boştayım.

FAYANS DA DİZDİK, SINIF DA YAPTIK

Her yerde aşağı yukarı kurucu oldum. Çünkü farklı bir yapım var. Kendim organik kimyacıyım. Herkes kimyacıları bomba patlatan, dağıtan, yıkan insanlar olarak bilir ama bizim temel karakterimiz analiz ve sentezdir. Birleştiren, oluşturan, yeni şeyler çıkaran bulan, çıkaranı ortaya koyan… Dolayısıyla bu benim hayatıma da sirayet etti. Evimde , ailemde, bulunduğum iş ortamında hep yenilikçi, hep yapıcı oldum. Dolayısıyla 1995’te geldiğimizde bir hocamız vardı, onunla beraber bölümü kurduk. Yeri geldi laboratuvar yapmak için fayans dizdik. Yeri geldi, sınıf yaptık.

DOKTORA SINAVIMDA ŞAŞIRIP KALDILAR

Doktora savunma sınavım Hacettepe Üniversitesinde olmuştu. Jüri üyeleri dediler ki, “Siz bunu Konya’dan nasıl çıkardınız, nasıl imkanlarınız var?” Yurt dışında yayınlanmış makalelerimin olmasına çok şaşırmışlardı. Bilim alanında bir şey yapıyorsanız dünyanın sizi tanıması lazım. Savunma sınavında 7 makale ortaya koyduğumda hocaların ağzı açıldı. “Biz ODTÜ’de, Hacettepe’de bunu yapamıyoruz, siz nasıl yaptınız?” dediler.

2002 yılında Hollanda’dan uluslararası Journal of Inclusion Phenomena and Macrocyclic Chemistry dergisi mail gönderdi. “25 civarında makaleniz var. Bunları bir başyazı olarak yazar mısınız?” dedi. Böyle bir teklif gelince şaşırdım, korktum da açıkçası. Yardımcı doçentim, dil problemi var ama hiç geri durmuyorum, yazmaya, okumaya çalışıyorum. Hocama durumu anlattım, yol gösterdi, oturdum İngilizce makale yazdım, gönderdim ve yayınlandı. Dolayısıyla benim çalışmaları hep referans göstermeye başladılar ve derken bir popülerite kazandı.

KURU FASULYE MAKALELER!

Yıllarca hocalarımızdan duyduğumuz ‘kuru fasulye’ denen şeyler vardır. Bir makale yazarsınız ama kimsenin işine yaramaz. Bazen de öyle bir şey ortaya koyarsınız ki, Japonya’dan Amerika’ya insanların dikkatini çeker. Şu anda akademik camiada, bilimsel hayatta yaşanan sıkıntılar 70’li, 80’li yıllara benziyor. Bir fabrikaya Ahmet’i, Mehmet’i, Hasan’ı doldur şeklinde. Bir yumurtayı 20 kişi taşıyor. Bilimsellik yok. İnsanlar yaptıkları çalışmaları uluslararası arenada paylaşmıyorlar.

Makale yazmak da yetmiyor. Bir de Review dediğimiz bir olay var. Yazılan makaleleri toplamalısınız ki, o konuda Author olabilesiniz. Böylece dünya sizi belli bir noktaya oturtuyor ve artık sizden referans almaya başlıyor. Hollanda’daki dergi için 70 civarında uluslararası makaleyi karşılaştırdım. 30 civarında kendi makalemi de ekledim. Bu çalışmadan sonra bu konuyla ilgilenen uluslararası tüm akademisyenler o konuyu bu makale üzerinden konuşmaya başladı. Benim üzerime dikkat çekti. Benim çalışmalarımı hep referans göstermeye başladılar.

 

HASALETTİN DELİGÖZ’ÜN ATIF SAYISI VE MAKALELERİ BU LİNKTE GÖRÜLEBİLİR

64 MAKALE,  1478 ATIF

Konu Polimer kimyasıydı. Polimer kimyasının bilimsel alanlarda kullanımlarını ortaya koydum ve şu anda o konu üzerine hep bana atıf alıyor. Hindex dediğimiz yayın atıf oranı vardır. Asıl bilimsel kriter odur. Bilim dünyasında sizin değerinizi ona göre ölçerler. Benim h-index sayısı 22’dir. Web of Science ve Scopus baktığınızda vardır.

Yayınlanmış ortalama 64 civarında makalem var. İhraç edilmeden önce 10 tanesi de incelemedeydi. Onların akıbetlerini bilemiyorum, çünkü mail adreslerim değiştiği için. Bu 64 makaleme, sanırım 3-4 tanesi 100’ün üzerinde, diğerleri de 100’ün hemen altında olmak üzere 1800 civarında atıf olması lazım. Türkiye’de insanlar başarılı oldukları zaman merhum Menderes’ten başlayalım bir şekilde cezalandırılıyorlar diye düşünüyorum.

TEKNOKENT EGE BÖLGESİNDE 1 NUMARA OLDU

2012 yılında önüme Pamukkale Teknokent Müdürlüğü çıktı. Orası üniversiteden farklı bir konumdu. Amerika 1956’da silikon vadisini kurmuş, Türkiye bu konuda biraz geri kalmıştı. Teknokent’in yapılmasından içindeki firmalara kadar pek çok ar-ge insanını, yenilikçi şirketi oraya topladım. Yaklaşık 100 civarında firma toplayınca bakanlığın dikkatini çekti, Ege Bölgesinde bir numara oldu. O zamanki Bilim Sanayi Teknoloji Bakanı “Hasalettin bey siz artık Aydın, Denizli ve Muğla Bölgesini de tarayarak oradaki insanların ar- ge yapmasını sağlayacaksınız” dedi. Üç sene bunlarla uğraştım ama çok yorucuydu.

BENDEN SONRA KOLTUĞA REKTÖR OTURDU, ASTRONOMİK MAAŞLAR VERİLDİ

Müdürlük yaparken zannettiler ki ben astronomik rakamlarla maaş alıyorum. 1500 TL maaş alıyordum oysa, yönetim kurulu öyle takdir buyurmuştu. Benden sonra Teknokent’in koltuğuna rektör oturdu. Teknokentler direkt bakanlığa bağlıdır. Buralara böyle idareci kişilerin oturmasını istemiyorlar. Akademisyen bile istemiyorlar. Özellikle ticari mantığı olan, fikirleri pazarlayabilecek insanlar istiyorlardı. Benden sonra rektör oturmuştu ve 9 bin 500 TL maaş alıyordu. Arada çok büyük bir uçurum var.

BAŞARILI ÖĞRETİM ÜYELERİ ARASINDA 8. SIRADAYDIM

15 Temmuz günü ben köydeydi. Kayınpederimin bağı var, oradaydık. Olaydan bir hafta sonra cuma günü sarı zarf ile görevden uzaklaştırıldım. 15 gün sonra ise gözaltına alındım. 21 ay Denizli Kocabaş Cezaevinde kaldım. İlk mahkemem bir sene sonra görüldü. O günlerde Denizli’nin yerel bir gazetesinde “Pamukkale Üniversitesinin başarılı öğretim üyeleri” diye bir haber çıkmıştı. Savunmamı yaparken o gazeteyi gösterdim.

900 öğretim üyesinden 60 başarılı öğretim üyesini uluslararası kriterlere göre listelemişlerdi. Ben 8. sıradaydım. Ve bu 60 kişiden 34’ü o anda tutukluydu. Hakkımdaki iddianame bomboştu. Ali Aydın isimli biriyle yemek yediğim için yargılanıyordum. Tamamen bir tiyatro, senaryoydu. Savcı bir sene sonra ‘yapılan alan araştırmasında böyle bir şahıs yoktur’ dedi. Buna rağmen yine 9 ay daha hapiste kaldım. Sonra da beraat ettim.

Hayatımda hiçbir zaman hiçbir örgütle ilişkim olmadı. Üniversiteyi babamın kazancıyla okudum, kendim ev tutarak kaldım. Ne yurtta ne öğrenci evinde. Üniversitede okurken garsonluk yaptım, 2002’de üç ay İngiltere’de İngilizce kursuna katıldım. Devlet bana bir kuruş destek vermedi. Orada da çalıştım, pizza yaptım. Öyle çalışarak kazandım bugünleri.

KOĞUŞTA KİŞİ BAŞINA 2.1 METREKARE ALAN DÜŞÜYORDU

Cezaevi ortamı oldukça sıkıntılıydı. 4 kişilik koğuşta 11 kişiydik. İnşaatçı arkadaşlar vardı. Yaptıkları hesaplamaya göre kişi başına 2.1 metrekare alan düşüyordu, küp olarak da 2.3 metreküp hava almanız gerekiyor. Tabi orada birbirinize dayanmanız gerekiyor. Kokoreççisi, beyaz eşyacısı, tapucusu, imamı derken değişik değişik insanlar var.

Üç koğuş yan yanaydı. Her hafta 33 kitap okunuyor ve insanlar okuduklarını birbirleriyle paylaşıyorlardı. Tekrar bir eğitim hayatı oldu benim için. Onun dışında büyük sıkıntılar oldu. Ama bizim gibi insanlar ne hikmetse bu sıkıntıları devlet, millet zarar görmesin diye söylemezler. 21 ayı orada çoluk çocuk, aile özlemiyle geçirmiş olduk. 15 Nisan 2018’de tahliye oldum.

Pamukkale Üniversitesi dosyasında 115 kişi yargılanıyordu. Mayıs 2018’de bizim dosyada 48 kişi beraat etti. Zaten çoğunluğun da hep boş iddialar vardı. Mahkeme başkanı ilk duruşmalarda dillendirdi, bu ağır cezalık değil, idari birkaç kişinin problemi diye. Ama 115 kişi orada değişik iftiralarla, karalamalarla yargılandı, ülke boşuna zaman harcadı.

Üç yıldır hücrede tutulan bir akademisyen…

Erdoğan’ın uçağında yüzünü gizleyen Ahmet Hakan sosyal medyanın dilinde

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

4. evre kanserli tutuklu yoğun bakıma kaldırıldı, hala tahliye edilmedi

20 gün önce 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konulan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir, Bandırma Devlet Hastanesinde yoğun bakıma kaldırıldı. Özdemir’in durumu kritik…

BOLD ÖZEL – 4. evre kanserli tutuklu Abdülazim Özdemir, Bandırma Devlet Hastanesinde yoğun bakıma alındı. Müvekkilinin sağlık durumunun kritik olduğunu söyleyen avukatı, Özdemir’in dosyasının Yargıtay tetkik hakiminin önünde beklediğini ifade etti.

KEMOTERAPİ BAŞLADI

Eşi de tutuklu olan Abdülazim Özdemir’in ailesi, maddi durumu olmadığı için hasta oğullarının yanına gidemiyor. Mahkum odasında refakatçi olmadan tek başına bırakılan Özdemir’in avukatı “Abdülazim bey Bandırma Devlet Hastanesine yatırılmış, kemoterapiye başlanmıştı. BU akşam üzeri ise yoğun bakıma alındı. Dilekçemiz Yargıtay’da. Tetkik hakiminin önünde, tahliye kararı bir türlü çıkmıyor. Durum acil. 1 saat beklenmemesi gerekiyor” diye konuştu.

KHK’LI BİR MÜHENDİS

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edilmişti. Dosyası 1,5 yıldır Yargıtay’da bekletiliyordu. Fakat Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine gönderildi.

EŞİ GERGERLİOĞLU’NDAN YARDIM İSTEMİŞTİ

20 yıllık matematik öğretmeni eşi Emir Özdemir de 10 aydır Keskin T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Onun da dosyası Yargıtay’da bulunuyor. 5, 9 ve 15 yaşlarında üç kız çocuğu sahibi olan Özdemir çiftinin çocuklarına 80 yaşlarındaki dede ve babaanneleri bakıyor. Emir Özdemir, eşinin durumunu HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak anlatmış ve yardım istemişti.

KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok!

 

Okumaya devam et

Popular