Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Saray’ın Libya Stratejisi: Çatışmayı büyüt aranan nakiti bul!

Erdoğan’ın Suriye’yi unutup Libya’ya dönmesinde strateji değil acil nakit ihtiyacı etken. SADAT milislerini göndermeye başladı. Kanal İstanbul pazarlığın bir ayağı.

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ

Arap Baharı olarak adlandırılan süreç Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde diktatörlerin devrilmesine, halk ayaklanmalarına ve iç savaşlara neden oldu. Türkiye bu süreçte yaşanan hadiseleri anlamak ve akıllıca karar vermek yerine, finansmanı Katar tarafından sağlanan Siyasal İslam projesinin sahadaki uygulayıcısı olmayı tercih etti. Romantik bir beklenti ile yeni Ortadoğu’nun lideri olacağına inandı. Suriye’de ılımlı muhaliflerin eğitilmesine ve silahlandırılmasına ön ayak oldu. Dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen savaşçı cihatçılar Türkiye topraklarından Suriye geçtiler. IŞİD tarafından kontrol edilen bölgelerden elde edilen kaçak petrol Türkiye üzerinden satıldı. Erdoğan rejimi ve İŞİD arasındaki para trafiğine ait bilgiler Mart 2016 tarihinde Rusya tarafından BM Güvenlik Konseyine sunuldu. Erdoğan rejimi Haziran 2016’da Rusya’dan özür dileyince dosya kapandı.

Halkların meşru demokrasi talebiyle başlayan Arap isyanları, Suriye’de duvara tosladı. Türkiye’nin de katkısıyla meşru zeminde başlayan hareketler Suriye’de terörize oldu. Dünyanın dört bir yanından gelen radikal selefi gruplar Suriye yaptıkları ile Arap haklarının meşru değişim taleplerini gölge düşürdüler. Siyasal İslam’dan Mısır örneğinde olduğu gibi bir demokratik hareket çıkmayacağı anlaşıldı. İslam ve demokrasi kelimelerinin yan yana gelemeyeceğine dair düşünceler kuvvet kazandı. Yaşanan gelişmelerde Erdoğan Rejiminin Katar’ın finansal desteğiyle sahada yaptığı faaliyetler büyük rol oynadı. Erdoğan Türkiye’de kendi rejimini kurma karşılığında küresel bir projenin yüklenicisi oldu. Nihayetinde Türkiye’de tek adam rejimi hüküm sürmeye başladı.

Rejimin devamı için en önemli etken para. Erdoğan kurduğu rant sistemini devam ettirdiği müddetçe iktidarının devam edeceğini düşünüyor. Türkiye’nin stratejik konumu da dahil, para akışının sağlanması için her şey masada pazarlık konusu yapılabilir. Oluşturulan korku ortamı, içi boşaltılan devlet kuruluşlarına yerleştirilen ve kendi varlıklarının devamını, Erdoğan rejiminin devamında gören bürokrasi sayesinde toplum, beka, devlet meselesi söylemleriyle uyutuldukça her şey yapılabilir.

Daha iki hafta öncesine kadar Suriye, YPG ve Barış Pınarı Harekâtı gündemin ilk sırasını işgal ederken, bugünlerde Kanal İstanbul, Doğu Akdeniz ve Libya’yı tartışıyoruz. Peki ne oldu da gündem birden bu kadar çabuk değişti?
Erdoğan Barış Pınarı harekâtı ile Fırat’ın doğuruşunda kuracağı şehirlerle hem çevresindeki en büyük destekçileri olan inşaat firmalarına alan açmayı, hem de ülke ekonomisine artık yük olmaya başlayan mültecileri buraya yerleştirmeyi planlıyordu. Bu konuda AB’nin kendisini maddi olarak destekleyeceğini düşünüyordu. Ancak, masada yapılan planlar sahada değişince Erdoğan kendisine yeni çıkış yolları aramaya başladı.

Kanal İstanbul projesi tekrar gündeme geldi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile kazanılan hakların kaybedilmesi pahasına, Erdoğan Kanal İstanbul projesini tartışmaya aştı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Anlaşması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en önemli kuruluş belgelerinden bir tanesi. Savaş ve barış koşullarında ticari ve askeri gemilerin Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin güvenliğine halel getirmeyecek şekilde, boğazlardan geçişini düzenliyor. Savaş gemilerine uygulanan Tonaj kısıtlamaları nedeniyle, Türkiye’nin güvenliğine olduğu kadar, Rusya’nın da güvenliğine hizmet ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Bu noktadan hareketle Erdoğan bu defa Putin ile pazarlığı boğazlar üzerinden açmışa benziyor. Möntrö’nün savaş gemilerine getirdiği tonaj sınırlaması, Rusya’yı da koruyor. Kanal İstanbul açılırsa bu koruma bitecek. Erdoğan’ın kafasındaki pazarlık konusunu ise tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Sıkça tekrar edildiği üzere, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizin korunması, yapılan anlaşmanın imzacısı olan Libya Milli Mutabakat Hükumetinin varlığını devam ettirmesine bağlı. Ancak burada bir sorun var. Rusya ve Erdoğan rejimi Libya’da farklı tarafları destekliyor.

Rus Wagner Firmasına bağlı askerler sahada dengeleri General Hafter lehine değiştirmiş durumda. Mısır, Libya’ya dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahaleyi kendi ulusal güvenliği açısından sorun olarak görüyor. Libya’da Milli Mutabakat Hükumetini Türkiye’nin dışında İngiltere, Katar ve İtalya destekliyor. Ancak Türkiye dışında askeri olarak destek vereceğini açıklayan kimse yok.

Dünyanın en kaliteli petrolü Libya’da çıkıyor. Petrol sahalarının kontrolü General Hafter’in elinde. Dışarıdan bir destek olmadığı takdirde General Hafter ilerleyen zamanlarda Trablus’u da ele geçirecek ve anlaşıldığı kadarıyla da meşru otorite olarak tanınacak. Erdoğan Libya’da ancak dengeleri Ulusal Mutabakat Hükumeti lehine değiştirirse petrolden pay alacağını düşünüyor. O yüzden, ihtiyaç olursa asker gönderebiliriz, diyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov geçen hafta yaptığı açıklamada; İblid’de bulunan cihatçı gruplardan bazılarının Libya’da görüldüğünü, bu durumdan endişe duyduklarını söyledi. Söz konusu cihatçılar ancak Türkiye üzerinden Libya’ya gidebilirler. Anlaşılan Erdoğan öncelikle SADAT şemsiyesi altında sahada olmayı tercih edecek. Putin ile de Kanal İstanbul üzerinden boğazlar için açtığı pazarlığı Libya’da sahada etkin olmak için kullanacak.

Anlaşılan Erdoğan Rejimi; Suriye’nin petrolünü kaçırarak bir dönem elde ettiği finansman benzeri sistemi, şimdi Libya’da iç savaşı büyüterek oranın petrolü üzerinden elde etmeye dayalı bir planlama yapmış durumda. Böylece Saray, sistemini sürdürebildiği için acil ihtiyaç duyduğu likit paraya kavuşacak..

Dünya’da Amerika dahil bir iç savaşın tarafı olup zarar görmeyen ülke yok. Türkiye sahada tüm aktörlerle kavgalı olmak, Mısır ile sıcak çatışma içerisine girmek, Doğu Akdeniz’deki tüm haklarını en zayıf olduğu noktaya teksif ederek stratejik bir kayıp yaşamak pahasına Libya’da bir maceraya sürükleniyor. Yaşanan hadiseleri devlet politikası, beka, milli menfaat kelimeleri ile açıklamak mümkün değil. Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra bir rejim değişikliği yaşandı. Bu rejimini devamı için Erdoğan’ın rejimi kendisine hediye edenlere karşı ödemesi gereken bir diyet borcu, yapması gereken ev ödevleri ve devamlı sıcak para ile beslemesi gereken bir rant ekonomisi var. Bu uğurda da anlaşılan yapamayacağı hiçbir şey yok.

Kılıçdaroğlu’ndan olay açıklama: Erdoğan, 21’inci yüzyılın Firavunudur

Analiz

Arap Entelektüeli Erdoğan’a nasıl bakıyor: Çarpıcı bir İhvan yazısı

Erdoğan yeni Osmanlı hayallerine nasıl kapıldı, İhvan ve hilafetle bunun nasıl bir ilgisi var. Ürdünlü düşünür Kallab’dan okunması gereken analiz..

BOLD – Ürdün eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı yazar Salih Kallab, Erdoğan’ın Suriye ve Libya ile depreşen Osmanlı hayalleri, bunun Müslüman Kardeşler (İhvan) ile ilişkilerine dair çarpıcı ve sert bir yazı kaleme aldı. Ürdünlü düşünür Kallab’ın yazdıklarını okumak, Arap entelektüelinin Erdoğan’a bakışını anlama açısından son derece önemli.

Şarkul Avsat’ın Türkçe sayfasında yayınlanan yazıyı sunuyoruz:

Salih Kallab

Erdoğan İhvan Osmanlı ve Araplar üzerine

Osmanlı devletinin güneşinin batışından bu yana tam bir yüzyıl geçti. Bilindiği gibi, Recep Tayyip Erdoğan dışında –özellikle Müslüman Kardeşler’in kendisini mürşidleri seçmelerinden sonra- şu ana kadar Osmanlı’nın geri dönmesi çağrısında bulunan ve ordularının ulaştığı toprakları Türk toprağı sayan kimse olmadı.

Bu noktada, Müslüman Kardeşler’in bazı liderlerinin gizli ve dar çevrelerinde olsa da sultanları halife oldukları için – ki bunun kesinlikle gerçekle bir ilgisi yoktur- Osmanlı devletinin geri dönmesi gerektiğinden bahsetmeye devam ettiklerinin bilindiğini belirtmeliyiz.

Yine bilindiği gibi, Osmanlı devletinin yıkılışından sonra başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Erdoğan’dan önce cumhurbaşkanlığı makamında bulunanlar, sırayla Osmanlının mirasının üzerini daha fazla toprakla örtmüşlerdi. Hatta hepsi olmasa da çoğu kendisini reddetmişti. Çünkü onlara göre Osmanlı, geri kalmış, despot, otoriter, gerici bir devletti. Batılı ülkelerin çoğunun laik ülkelere dönüşmesine tanık olan 20’inci yüzyılın gerekliliklerine cevap veremeyen bir devlet olduğunu düşünüyorlardı. Bilindiği gibi bu yüzyıl, aynı zamanda özellikle Uzak Doğu’da Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve daha sonra Vietnam ve Kuzey Kore gibi sosyalist ve komünist ülkelerin ortaya çıkışına da şahit olmuştu.

Erdoğan, Osmanlı devletini geri getirme “virüsü”ne uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün “Mürşid”i seçildikten sonra yakalandı. Onun için en önemlisi, 20’inci yüzyılın başında geri dönüşü olmayacak biçimde giden bu hilafeti geri getirmek değildir. Asıl amaç, Doğu Akdeniz’i ele geçirmek ve Kuzey Afrika kıyılarına kadar ilerleyip Libya’yı kontrol etmektir. Çünkü Muammer Kaddafi’nin Cemahiriyesi Libya, stratejik coğrafi konumunun yanısıra dev bir doğalgaz ve petrol deposu ve altın madeni sayılıyor. Görünüşe bakılırsa, Türk Cumhurbaşkanı ve kendisi ile birlikte uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünden “kardeşleri”nin ağzını sulandıran da budur.

Müslüman Kardeşler’in genel mürşidi olan ama yıkılan o “ihtişamlı” Osmanlı devletini geri getirmeye çalışmak belki de Erdoğan’ın hakkıdır. Bundan başka, sadece Libya değil ona göre Osmanlı süvarilerinin atlarının nallarının değdiği her yeri Osmanlı mülkü ve kendisini de onun “mirasçısı” sayma hakkına sahip olabilir. Bu Osmanlı süvarileri yağma, egemen oldukları topraklarda halkların ve ulusların önde gelen kişilerine işkencede çok ileri gitmeleriyle biliniyorlardı. Buna maruz kalan uluslar arasında Osmanlıları uzun yıllar önce medeniyet, ilerleme ve kalkınmada geçmiş olan Arap ulusu da bulunuyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bile alay etmeye ve dünya medeniyetindeki rollerini inkar etmeye başladığı Araplar; Emeviler, Abbasiler ve Fatimiler döneminde olsun Osmanlı devletinden bin kez daha önemli “imparatorluklar” inşa etmişlerdi.

Uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Genel Mürşidi olması itibariyle, yüce Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) ve Hulefa-i Raşidin’in mensubu olduğu Arap ulusunun, Tarık bin Ziyad’ın önderliğinde daha sonra Cebelitarık adı verilen boğazı geçtiğini, İspanya’da Endülüs medeniyetini kurduğunu biliyordur. Kendisi bunu inkar edip, tanımazlıktan geliyorsa insaflı tarih kitaplarına, aralarında ünlü Oxford’un olduğu bütün Batılı üniversiterlere bakmalıdır. Oxford Üniversitesi, o çok geride kalan dönemde, uzun yıllar Arap Endülüs şehirlerinde dolaşan ve ülkesine bir dizi çocuk kitabıyla dönen bir İngiliz tarafından kurulmuş küçük bir okuldu. Eğitime bu kitaplarla başlayan okul daha sonra dünyanın en önemli üniversitelerinden bir haline geldi.

Araplar, büyük İslam dininden, Emevi, Abbasi ve Fatımi devlet ya da imparatorluklarından önce de büyük ve ileri devletler kurmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de başkenti Petra Antik Kenti olan Nebati Krallığı’dır. Bu krallığın toprakları Nakab ve Sina bölgelerini, mevcut Ürdün’ü ve Arap yarımadasının kuzeyini kapsıyordu. Tütsü Yolu üzerinde “stratejik” bir duraktı.

Yemen’den gelip Biladu’ş-Şam* (Levant), Mısır ve Akdeniz’e giden kervanların takip ettiği yolun kavşak noktasında yer alıyordu. Buna ilaveten Araplar, ünlü Gassaniler ile başkenti Hîre olan ve krallarının hakimiyeti Irak’a kadar uzanan Lahmîler devletlerini de kurmuşlardı. Elbette bu devletler İslam’dan uzun yıllar önce varlık göstermişlerdi.

Bunları zikretmekten kastımız, Türk kardeşlerimizi hafife almak değildir. Zira tarihsel olarak önce onlar bizden sonra da biz onlardan olmuştuk. Maksadımız, Osmanlılardan bahsederken kullandığı dilin kesinlikle kabul edilemez olduğunu Erdoğan’a anlatmaktır. Onların mirasçısı olduğu, Libya ya da başka bir yerde olsun bir zamanlar Osmanlı yönetimi altında olan yerlerin onun ve Türkiye’nin hakkı olduğu iddiasının kabul edilemez olduğunu anlamasını sağlamaktır. Çünkü bu durumda, Bizanslıların İstanbul’u, imparatorluklarının sınırları Yunanistan’a ulaşan ve bugünkü Ortadoğu’nun büyük bir bölümünü işgal eden Perslilerin de atalarının topraklarını geri almaya hakları olurdu.

Bu konuda kesin olan şu ki, Türk kardeşlerimizin çoğu, Erdoğan’ın yönelimlerine, tutumlarına ve beklentilerine egemen olmaya başlayan bu Osmanlı eğilimini desteklemiyorlar. Tarihin rotasını geriye çevirmenin mümkün olmadığını hatta imkansız olduğunu biliyorlar. Bu bölgede ve bir zamanlar Osmanlı devletinin uzandığı tüm toprakları geri almaya hakları varsa Arapların da İskenderun sancağını geri alma hakkına sahip olduklarını kabul etmeleri gerektiğini biliyorlar. Bu durumda Yunanlıların ve Bizanslıların bir zamanlar onların olan toprakları geri almayı iddia etme hakkına sahip olacaklarını biliyorlar. Aralarında Diyabakır’ın da olduğu birçok şehrin bir zamanlar Arap şehri olduğunu, bu çağda Erdoğan’ın yaptığı gibi eski defterleri açmanın sonunun kötü olacağını, gerçekten yıkıcı savaşlara ve çatışmalara yol açağını biliyorlar.

Erdoğan ve onunla birlikte bu eskimiş ‘teselli’yi destekleyen herkesin dikkate alması gereken bir şey var; o da Türkiye’nin kendisinin bölünme ve parçalanma olasılığı ile karşı karşıya olduğudur. Türkiye topraklarında siyasi ve demografik dengede önemli bir figür olan Kürtler de yaşıyor. Bir gün mutlaka bağımsızlıklarını kazanacaklar ve hak ettikleri bağımsız devletlerini kuracaklar. Aynı şekilde, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin 15’inci ili olan Arap İskenderun Sancağı da eninde sonunda Suriye’ye geri dönecektir. Sömürgeci Fransız yönetimi, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında, 1939 yılında savaşta Müttefik devletleri desteklemesini garanti altına almak için İskenderun’u Türkiye’ye vermişti. Bölgenin Arapça olan İskenderun ismi daha Atatürk zamanında Hatay şeklinde değiştirilmişti.

Araplara İslam’ın yanısıra gerçekten büyük tarihi bağlar ve ilişkilerle bağlı Türk kardeşlerimiz için en iyisi, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in Genel Mürşidi olduktan sonra açtığı bu kapıları kapatmaktır. Çünkü Erdoğan’ın Osmanlı mülkü olarak tanımladığı topraklar sahiplerine geri dönmüştür. Osmanlılar artık tarih kitabının sona erip kapanan bir sayfasıdır. Libya, içerisinde Osmanlı değil – zira Osmanlı devletinin hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayanların hepsi Osmanlı sayılırdı- Türk asıllı azınlıkları da içeren Libya halkınındır. Zira bilindiği gibi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her şey değişti ve eski dönem Osmanlılardan geride bir şey kalmadı. Dolayısıyla, Türkler ile Arap kardeşlerinin yapacağı en iyi şey, İslam ve Müslümanların halifesi olduğu gerekçesi ile – ki bu doğru değildir- Erdoğan’ın açtığı bu sıkıntılı sayfayı tamamen kapatmaktır.

Erdoğan’ın yalnızca uluslararası Müslüman Kardeşler örgütünün Mürşidi olduğu için Müslümanların da halifesi olması hiçbir şekilde mümkün değildir.

*Bugünkü Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi içerisine alan geniş coğrafya (çn.)

ORJİNAL LİNK İÇİN TIKLAYIN

Erdoğan rejimi Türkiye’yi Libya’da ateşe mi atıyor?

Okumaya devam et

Analiz

Rus Basını “Erdoğan Berlin’de çıldırdı” diye yazmasının sebebi

Rus Basını, Berlin’deki Libya zirvesinde Erdoğan için “çıldırdı” tabirini kullandı hatta toplantıyı terkettiğini yazdı. Peki maddelerde Erdoğan’ı kızdıran hezimet neydi.

BOLD ANALİZ

FATİH YURTSEVEN 

Erdoğan Neden Çıldırdı?

Rusya’nın en çok satan gazetelerinden Moskovsky Komsomolets Erdoğan’ın; Libya’ya Türk Ordusu’nun müdahale etmesini teklif eden planına destek verilmeyince çıldırdığını ve Konferans’ı planlanan zamandan önce terk ettiğini, yazdı. Peki, 55 maddelik Berlin Zirvesi Sonuç Bildirgesi Erdoğan’ı çıldırtacak başka hangi maddeleri içeriyor.

Erdoğan’ın Zirveye Katılması Diplomatik Bir Başarı Değil

Öncelikle bir konuyu hemen açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Erdoğan’ın Berlin Konferansı’na katılmasını masada olmamız açısından diplomatik zafer olarak sunanlara karşı, bir hususu hatırlamakta fayda var. Türkiye başından beri Libya sürecinin içinde. Hatta Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu 2015 yılında Süheyrat Anlaşması imzalandıktan sonra bir konuşma yapmış, yapılan resmî açıklamalarda Türkiye’nin politik geçiş sürecine destek verdiği vurgulanmıştı.

Ayrıca, Yunanistan’ın Konferans’a katılmaması da Türkiye açısından bir diplomatik başarı olarak değerlendirilemez. Zira, Yunanistan başlangıçta Berlin sürecine dahil değildi. İşin içerisine Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının paylaşımı konusu girince, Yunanistan sürece dahil olmak istedi. Almanya sürecin sabote edilmesini engellemek için bu talebe olumlu cevap vermedi.

Berlin Konferansında bir diplomatik ve askeri başarıdan söz edilecekse, o da Erdoğan’ı kendi ile aynı masaya oturmak zorunda bırakan darbeci general olarak adlandırılan Sisi’nin zaferidir. Mısır hem Moskova ateşkes görüşmeleri hem de Berlin Konferansı öncesinde yapmış olduğu askeri tatbikatlar ile özelikle de Kadir 2020 Tatbikatı ile yabancı güçlerin (burada kastedilen ülke Türkiye), Libya’ya müdahalesi durumunda askeri olarak Libya’ya müdahaleye hazır olduğunu gösterdi.

                Berlin Konferansında Hangi Kararlar Alındı

Sadece Libyalıların yönetimde olduğu ve sahiplendiği bir süreç sonunda başarıya ulaşılabileceği görüşü tüm taraflarca kabul edildi. Libya’daki çatışmaların ülkede yaşanan istikrarsızlığının, kurumlar arasında yaşanan bölünmüşlüğün ve yetki karmaşasının sadece Libya’nın değil bütün bölgenin güveliğini tehdit ettiği, El Kaide ve IŞID gibi terör örgütlerinin yeniden ortaya çıkmasına imkân tanıyacak şartların oluşmasında neden olduğu, yeni bir göç dalgasının başlayabileceği, ifade edildi. Bu koşulların bertaraf edilmesi için Libya’ya gerekli desteğin verilmesi karara bağlandı.

Konferansa katılan ülkeler BM Libya Özel Temsilcisi Ghassan Salame tarafından hazırlanan 3 aşamalı planı desteklerini kayıt altına aldılar. BM’ler tüm barışçıl bir çözüm için tüm tarafları bir araya getirmesi talep edildi. Kesinlikle askeri bir çözüm düşünülmediği vurgulandı. BM’lerin süreç içerisinde merkezi rol oynayacağı, Süheyrat Anlaşması ve BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının temel metinler olduğu ve sorunun çözümünde izlenecek yöntemlerin bu metinler ile uyumlu olması gerektiğinde uzlaşıldı. Afrika Birliği sürece dahil edildi. BM Libya Destek Misyonuna her türlü desteğin verileceği ifade edildi.

Silahlı grupların silahsızlandırılması, savaşan gruplara silah desteğinin kesilmesi, paralı askerler ve diğer silahlı grupların Libya’ya intikal ettirilmesine son verilmesi, BM’nin silahsızlandırma faaliyetlerine nezaret etmesi, ilgili teknik komitelerin kurulması, sürece müdahil olan ülkelerin BM tarafından terörist olarak kabul edilen gruplarlar ilişkilerini sonlandırması, BMGK’ya ateşkesi ihlal eden veya ihlal edilmesine destek veren ülkelere yaptırım uygulanması için çağrı yapılması, tüm ülkelerin BMGK’nın 1970 sayılı kararı doğrultusunda silah ambargosuna uymaları, uygu gözetlemesi de dahil ambargonun etkinlikle uygulandığının izlenmesi, BMKG’nin bu tür faaliyetler için bilgilendirilmesi ve ülkelerin istihbarat paylaşımına teşvik edilmesi, sonuç bildirgesine giren maddeler arasında yer alıyor.

                Dünya Beşten Büyük Değilmiş

Ayrıca bildiride “Politik Sürece Dönüş” başlığı altında işleyen bir Başkanlık Konseyi’nin kurulması, BM himayesinde bağımsız ve tarafsız bir Seçim Kurulu tarafından organize edilecek seçimlerin yapılması, geçiş sürecinin sonlandırılarak herkesi kapsayan bir hükumetin kurulması ve bu hükumetin Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması konularına da yer verilmiş.

Maddeler de anlaşılacağı üzere BM ve BMGK’den sürece daha etkin dahil olması, merkezi bir rol oynaması talep ediliyor. Erdoğan’ın daha önce söylediğinin aksine “DÜNYA DEMEK Kİ BEŞTEN BÜYÜK DEĞİL”

Silah Ambargosu ve ateşkesin BM denetiminde uygulanması ve ülkelerin istihbarat paylaşımında bulunması halinde Erdoğan rejimi eskisi gibi kolaylıkla Libya’ya silah yardımında bulunmayacak. Özellikle Yunanistan bu durumu avantaja çevirmek için süreci yakından takip edecektir. Erdoğan Rejimi ve Yunanistan ilişkileri yeni krizlere gebe diyebiliriz.

                Doğu Akdeniz Nasıl Etkilenecek?

Süheyrat Anlaşması politik geçiş döneminde ana metin olarak kabul edildiği için Temsilciler Meclisi hem BM hem de Berlin Konferansı sonuç bildirgesine göre yasal bir organ. Bu anlaşmaya göre uluslararası anlaşmaların geçerli olabilmesi için Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor. Hafter daha önce bu anlaşma için vatana ihanet demişti. Temsilciler Meclis Başkanı hem BM’ye hem de Arap Birliğine Türkiye ile yapılan anlaşmaları tanımadıklarını söylemişti. Bu şartlar altında Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yapılan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşmasının geçerli olacağını beklemek hayal olur. Erdoğan rejimi anlaşmanın fiili olarak yürürlükte olduğunu göstermek için Girit güneyinde sondaj faaliyetlerine başlayabilir. Ancak bu çok düşük bir ihtimal. Zira, BMGK sürece aktif olarak müdahalesi bu seçeneği ortadan kaldıracaktır.

Erdoğan rejimi bunun yerine tarafları uzlaşmaya zorlamak için Kıbrıs güneyinde sondaj faaliyetlerine devam edecektir. Ne kadar ileri gidileceği ise Rusya’nın vereceği desteğe bağlı olacaktır.

Erdoğan rejimi sayesinde Türkiye etki coğrafyasındaki kredisini sıfırlamaya devam ediyor. Türkiye teröre destek veren ülke olarak anılıyor. Berlin Bildirisi bu yönüyle Türkiye’ye aslında Erdoğan rejimine terör grupları ile ilişkisini kesmesi, silah yardımında bulunmaması konusunda en üst perden yapılmış bir uyarı olarak kabul edilebilir. Moskova hezimetinden sonra Erdoğan Berlin’den de eli boş döndü. Bu durumda çıldırması da gayet doğal.

TürkAkım Projesi Ne Kadar Türk!

Okumaya devam et

Analiz

TürkAkım Projesi Ne Kadar Türk!

“TürkAkım projesi Anlaşma metnini Ruslar yazsa ve kelimesine dokunulmadan bu anlaşma tercüme edilse ortaya ancak böyle bir metin çıkardı. ”

FATİH YURTSEVEN

ANALİZ

24 Kasım 2015 tarihinde Türk F-16’ları Rus savaş uçağını düşürdüğünde, kimse bir uçak krizinin her iki ülke ilişkilerinde hayal dahi edilemeyecek değişikliklere neden olacağını beklemiyordu. Herkes Rusya’nın aynı şekilde karşılık vereceğini düşünüyor, Türkiye; acaba olası bir çatışmada “NATO beni ne kadar destekler” sorusunun cevabını arıyordu. Türkiye, Rusya ile karşı karşıya gelmemek için Karadeniz üzerindeki planlı keşif uçuşlarını iptal etti, savaş uçaklarını Suriye sınırına yaklaştırmadı. Doğu Akdeniz’de donanma gemilerine Rus gemilerinden uzak durmaları söylendi.

Ruslar Mart 2016 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’ne Erdoğan rejiminin Suriye’de cihatçı gruplara gönderdiği silahlar ile IŞID ile yapılan petrol ticaretine ait belgeleri sundu. Türk-Rus ilişkilerinde ne olduysa bundan sonra oldu. Ruslar Akkuyu Nükleer Santral projesinde Taşucu Limanı’nı kullanma hakkını kazandı, Erdoğan rejimi sayesinde 300 yıllık Doğu Akdeniz’e inme hedeflerine ulaştılar. Peki, bunlar olurken ismi TürkAkımı olan projede neler yaşandı. Türkiye hiç mi bir şey kazanmadı.

İsminde “Türk” ifadesi olsa da TürkAkım Projesi Rusya’nın hak ve çıkarları açısından son derece avantajlı bir yatırım.

Rusya yaklaşık 30 senedir, özellikle de 2006 ve 2009 yıllarında yaşanan krizlerden dolayı Avrupa’ya gaz akışında Ukrayna’yı devre dışı bırakmak istiyordu. Almanya ile yapılan Kuzey Akım-2 ve Türkiye ile yapılan TürkAkım projelerinin toplam kapasitesi (55 bcm+15,75 bcm) 70 milyar metre küp (bcm). Rusya her iki projede tam kapasite çalışmaya başladığında Ukrayna’ya bağımlı olmadan Avrupa’ya gaz satabilecek konuma gelecek. ABD’nin her iki boru hattı projesini yaptırım kapsamında alması ve Kuzey Akım-2 projesinin 2020 ortalarına kadar gecikmesi Rusya ve Ukrayna arasında doğalgaz transit anlaşmasının yenilenmesini kolaylaştırdı. Buna rağmen Rusya’nın Ukrayna’ya karşı eli her zamankinden daha güçlü. Rusya, Türkiye sayesinde doğalgaz iletiminde Ukrayna’yı devre dışı bırakmaya çok yakın. 30 yıllık hayali Erdoğan rejimi sayesinde gerçek oldu.

Rusya Türk Akımı ile elini çabuk tutarak Güney Avrupa pazarına Güney Gaz Koridoru projelerinden daha önce ulaşacak. Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan TürkAkım sayesinde Rus gazını kullanacak. Rusya bu proje sayesinde bölgenin enerji denklemine de dahil olacağı için, bu ülkeler üzerinde jeopolitik olarak da konumu sağlamlaştırmış olacak.

Güney Akım Projesi daha ucuz maliyetle TürkAkım projesi oldu.

Rusya’nın başlangıçta niyeti Ukrayna’yı Güney Akım Projesi ile devre dışı bırakmaktı. Ancak AB’den gelen itirazlar ve ekonomik koşullar bu projenin rafa kalmasına neden oldu. TürkAkım projesi maliyet olarak Güney Akım projesine göre 10 milyar dolar daha ucuz. Rusya petrol fiyatlarında yaşanan düşüş nedeniyle ekonomik olarak zorlanmasına rağmen projeyi hayata geçirmekte tereddüt etmedi. Rusya, Türkiye sayesinde aynı amaca hizmet edecek başka bir boru hattına 10 milyar dolar daha ucuza sahip oldu.

TÜRK AKIM TÜRKİYE İÇİN NE İFADE EDİYOR

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından hazırlanan 2018 yılı Doğalgaz Piyasası Sektör Raporuna göre ithal edilen toplam gaz miktarı 53,5 bcm. Bu miktarın 23,6 bcm’lik kısmı (yaklaşık olarak %44) Rusya’dan alındı. Rakamlardan anlaşılacağı üzere Türkiye doğalgaz tedarikinde büyük oranda Rusya’ya bağımlı. Türkiye Hazar Denizi’nin hukuki statüsünün belirlenmesine rağmen Türkmen gazı gibi daha ucuz gaz tedarikine imkân tanıyacak projelere yönelmek yerine, Rusya’ya olan mevcut bağımlılığı devam edecek projeleri tercih ediyor.

Türk Akımı her biri 15,75 bcm kapasiteli iki boru hattından oluşuyor. Her iki hattın da deniz kısmını Rusya inşa ediyor. Türkiye’nin milli şebekesi ile irtibatlandırılacak hattın kara kısmı Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi tarafından inşa edilecek. Avrupa’ya gaz taşıyacak diğer hattın inşası ise sermayesi %50-%50 Türk ve Rus firmalarına ait olacak konsorsiyum tarafından yapılacak.

Şu anda Türkiye Rus gazını, Ukrayna-Moldova-Romanya ve Bulgaristan üzerinden gelen “Batı Hattı” ile “Mavi Akım Hattı” vasıtasıyla alıyor. Yapılan anlaşmaya göre; TürkAkım’ı devreye girdiğinde Batı Hattından alınan gaz, aynı ticari koşullarda şartlar değiştirilmeden TürkAkım üzerinden alınmaya devam edilecek. Anlaşmanın geçerlilik süresi 30 yıl. Bu durumda TürkAkımı projesi ile birinci hattan gelecek gelecek 15,75 bcm’lik doğalgaz daha önce Batı Hattından alınan anlaşma süresi 2021 yılında bitecek olan 14 bcm’lik doğalgazı ikame edecek. Buradan Türkiye’nin kazancı fazladan yıllık 1,75 bcm gaz olacak.

TürkAkım’ına devre edilecek 14 bcm’lik gazın 4 bcm’i BOTAŞ’a ait. BOTAŞ için gaz alım sözleşmesi 2021 yılında bitecek. Geriye kalan 11,75 bcm’lik gaz için henüz Türkiye ve Rusya arasında ticari sözleşme imzalanmış değil. Türkiye Batı Hattından alığı gaz için Ukrayna-Moldova-Romanya ve Bulgaristan’a transit ücreti ödüyor. TürkAkımı ile gaz doğrudan Türkiye’ye geleceği için gaz fiyatının transit ücretlerinden dolayı düşmesi gerekiyor.
Ancak anlaşma aynı ticari koşulları zorunlu kıldığı için en azından 4 bcm’lik BOTAŞ gazı için 2021 yılında kadar aynı para ödenecek.

Ukrayna bütün olumsuz koşullara ve toprakları Rusya tarafından işgal edilmesine rağmen doğalgaz transit anlaşması ile Gazprom’dan 2,5 milyar dolar tazminat alacak ve 5 yıl süre ile transit ücretlerinden yaklaşık 7 milyar dolar para kazanacak. TürkAkım ile alınacak gazın miktarı ve anlaşmanın süresi ile şuandaki ortalama gaz fiyatları beraber bir hesaplama yapılırsa Rusya Türkiye’ye bu süre içerisinde yaklaşık 80 milyar dolarlık gaz satmış olacak. Ancak gelin görün ki bütün şartlar el vermesine rağmen Türkiye TürkAkım’dan alacağı gazın fiyatının düşürülmesine yönelik bir maddeyi 30 yıllık geçerli olacak bir anlaşmaya dahil edememiş durumda. Aynı koşullar altında Bulgaristan TürkAkım’ına dahil olarak doğalgaz fiyatlarında %5’lik bir indirim olacağını hesaplıyor.

TÜRKAKIMI’NDAKİ TÜRKİYE ALEYHİNE MADDELER

Uzun süredir Türkiye’nin TANAP ve TürkAkım projeleri ile bir enerji merkezi haline geldiği iddia ediliyor. Ancak her iki proje de söylenenin aksine Türkiye’nin doğalgaz’da enerji merkezi olma hayallerini bitirdiği gibi, transit ülke konumu perçinlememiştir. Avrupa gidecek 15,75 bcm’lik gazın mülkiyeti Rusya’ya aittir. Bu gaz üzerinde Türkiye’nin herhangi bir tasarruf hakkı yoktur. Türkiye sadece gazı taşıyacak kendi topraklarında geçecek boru hattının %50 mülkiyetine sahip olacak ve sadece kendi topraklarından geçecek gaz için transit ücreti alacak. Bu miktar da yaklaşık 3 ve 4 milyon dolar olacak.

Üstelik anlaşmaya göre Rusya tek taraflı olarak Avrupa’ya gaz taşıyacak deniz ve kara hatlarını iptal etme hakkına sahip. Gazın hangi ülkelere satılacağı konusunda karar verme yetkisi Rusya ve Gazproma’a ait. İleride isterse Gazprom Türkiye kısmını tamamen iptal ederek tüm gazı Bulgaristan üzerinden de Avrupa’ya satabilir. Tüm kritik kararları yetkisi Rusya ve Gazprom’un vereceği yerde Türkiye nasıl enerji merkezi olacak?

Sonuç olarak Türkiye doğalgaz da enerji merkezi olma hayallerini TürkAkım projesi ile başka bahara ertelemiş, 30 yıl süreyle kendini doğalgazda Rusya’ya bağlamış oldu. Sanırım TürkAkım projesi Anlaşma metnini Ruslar yazsa ve kelimesine dokunulmadan bu anlaşma tercüme edilse ortaya ancak böyle bir metin çıkardı.

TANAP doğalgaz hattından Türkiye kendini soyduruyor

Okumaya devam et

Popular