Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Erdoğan rejimi Türkiye’yi Libya’da ateşe mi atıyor?

Türkiye, ateşe benzinle gidercesine Libya’da iç savaşın bir tarafı olmayı tercih ediyor. Erdoğan rejiminin dış politikası ile Türkiye’nin hak ve menfaatleri uyuşmuyor.

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ – Beklendiği şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Trablus Hükumeti’ne destek için Libya’ya gönderilmesine izin veren tezkere, Meclis Genel Kurul’undaki oylamada kabul edildi. Tezkere bir yıl süreyle geçerli olacak.

Tezkere metnini ayrıntılı incelemeden önce bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 2259 sayılı kararı ile 17 Aralık 2015 tarihinde Libya’da mücadele eden taraflar arasında imzalanan Süheyrat Anlaşması’nı temel metin kabul ederek, anlaşmada düzenlenen esaslar doğrultusunda Libya Başkanlık Konseyini ve 30 gün içerisinde kurulacak Ulusal Mutabakat Hükumeti’ni meşru temsilci olarak tanıdı.

GÜÇ DAĞILIMI VE YETKİ PAYLAŞIMI

Süheyrat Anlaşması aynı zamanda Libya’da yetkili organlar arasındaki güç dağılımı ve yetki paylaşımını da düzenledi.

Anlaşma’nın 4’uncü maddesi, Ulusal Mutabakat Hükumeti’nin görev süresini, Temsilciler Meclisi tarafından güven oyu verildiği tarihten itibaren bir yıl olarak düzenliyor. Şu an görevde olan Sarraç Hükumeti, Temsilciler Meclisi’nden güven oyu almadı.

Bu haliyle Ulusal Mutabakat Hükumeti’nin meşruiyeti oldukça tartışmalı. Velev ki bu hükumet meşru olsa bile, Erdoğan ile Sarraç arasında imzalanan hem deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının hem de askeri ve güvenlik iş birliği anlaşmasının hukuken geçerliliği de sakat.

“ANLAŞMALAR GEÇERSİZ”

Zira, anlaşmaların geçerli olabilmesi için Süheyrat Anlaşmasının madde 8 bölüm 2f hükmü gereğince, Temsilciler Meclisi’nin onayı gerekiyor. Temsilciler Meclisi Başkanı 12 Aralık’ta yaptığı açıklama da anlaşmaların geçersiz olduğunu ifade etti. Sonuç itibariyle Türkiye; ülke genelinde büyük oranda kontrolünü kaybetmiş, uluslararası desteği her geçen gün azalan, meşruiyeti tartışmalı bir hükumet ile hukuken geçerliliği sakat olan iki anlaşma imzalamış durumda.

Ayrıca, BMGK tarafından alınan kararlar doğrultusunda Libya’ya uygulanan silah ambargosu devam ediyor. 1970 sayılı karar göre; Libya’da savaşan taraflara doğrudan veya dolaylı yollardan silah satışı, askeri konularda eğitim ve teknik yardım yapılması, paralı silahlı asker gönderilmesi yasaklanmış durumda.

BMGK’nin 1973 sayılı kararı uyarınca Libya’ya uygulanan silah ambargosuna yönelik alınan tedbirleri izlemek için BM Libya Uzmanlar Komisyonu kuruldu. Bu komisyon tarafından geçen ay içerisinde sunulan raporda Türkiye’nin ambargoya rağmen Ulusal Mutabakat Hükumeti’ne silah desteğinde bulunduğu ifade edildi.

YASAL DAYANAK

Uygulanan silah ambargosuna rağmen Türkiye, TBMM’de kabul edilen tezkere doğrultusunda yeri, zamanı ve kapsamı Cumhurbaşkanlığınca belirlenecek şekilde Libya’ya veya tezkerede ifade edildiği şekilde bölgeye asker göndermeye hazırlanıyor. Barış Pınarı Harekâtı da dahil olmak üzere, daha önce yapılan tüm sınır ötesi operasyonlarda uluslararası hukuka uygunluk, harekatın gerekçesi olarak ön plana çıkarılmıştı. BM Anlaşması’nın meşru müdafaa hakkını düzenleyen 51’inci maddesi yasal dayanak olarak kabul edilmişti.

DİPLOMATİK ÇABALARA RAĞMEN…

Bu bakış açısıyla tezkere metnini yakından incelediğimizde şöyle deniliyor: “Libya’da çatışmaların sona erdirilmesi, ateşkes sağlanması ve siyasi sürece geri dönülmesi amacıyla yürütülen diplomatik çabalara rağmen, sözde Libya Ulusal Ordusu, dış güçlerden de aldığı destekle saldırılarını sürdürmektedir. Sivilleri ve sivil altyapıyı da hedef alan bu saldırılar nedeniyle Libya’da insani durum giderek kötüleşmektedir. Çatışmalar DEAŞ ve El-Kaide gibi terör örgütlerinin eylemleri için uygun ortam oluşmasına da sebebiyet vermektedir. Diğer taraftan, Libya toprakları ve karasuları Akdeniz üzerinden gerçekleştirilen uluslararası insan ve göçmen kaçakçılığında da kullanılmaktadır. Bu gelişmeler, Libya’ya ilaveten Türkiye dâhil tüm bölge için de tehdit oluşturmaktadır. Sözde Libya Ulusal Ordusuna bağlı unsurlar, Libya’da faaliyet gösteren Türk şirketleri, Libya’da ikamet eden Türk vatandaşları ile Akdeniz’de seyreden Türk bandıralı gemiler gibi Türk çıkarlarının hedef alınacağı yönünde açıklamalarda bulunmaktadır. Sözde Libya Ulusal Ordusunun saldırılarının durdurulmaması ve çatışmaların yoğun bir iç savaşa dönüşmesi halinde Türkiye’nin gerek Akdeniz havzasındaki gerek Kuzey Afrika’daki çıkarları da olumsuz yönde etkilenecektir.”

“SORUMLU GENERAL HAFTER”

Tezkere metninden de anlaşılacağı üzere, şu an Libya’da yaşanan iç çatışmanın istikrarsızlığa neden olduğu, bundan dolayı da terör ve yasa dışı göç faaliyetlerinin meydana geldiği iddia ediliyor. Bunun da sorumlusunun General Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu ifade ediliyor. BMGK’nin 2259 sayılı kararında belirtilen meşru hükumete IŞID ve düzensiz göç ile mücadele konusunda BM üyesi ülkeler tarafından yardım edilmesi çağrısının, Sarraç Hükumeti’ne yapılacak askeri yardıma gerekçe olarak gösterilmeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Ancak Erdoğan rejimi aksini iddia etse de General Hafter Tobruk’ta bulunan Temsilciler Meclisi tarafından görevlendirilmiş, barış görüşmelerine katılan ve her geçen gün uluslararası desteği artan bir lider. Hafter güçlerine karşı verilecek bir askeri mücadeleyi terörle mücadele kapsamında değerlendirmek zorlama bir yorum olacağı için uluslararası toplum tarafında da destek görmeyecektir.

MENFAATLERİN KORUNMASI

Öte yandan belirtilen bir diğer gerekçe de Libya’daki hak ve menfaatlerimizin korunması vatandaşlarımızın ve Türk bandıralı gemilerin güvenliğinin sağlanması olarak gösteriliyor. Türk bandıralı ticaret gemilerinin korunması için askeri gemilerin Libya karasularına girmesi, Türk vatandaşlarını korumak askerlerimizin için Libya topraklarında konuşlanması bu gerekçe ile BM Anlaşmasının 51’inci maddesi kapsamında meşru müdafaa hakkına dayandırılmaya çalışılıyor. Ancak uluslararası toplumun da yakından takip ettiği gibi, General Hafter Türk gemilerini ambargoyu deldikleri için, Türk vatandaşlarını da iç savaşın bir parçası olma yolunda Sarraç Hükumeti’ne verilen destekten dolayı hedef alıyor.

Türkiye Suriye’de, Esad rejimi BM temsil edilmesine rağmen, Esad’ın meşruiyetini kabul etmez ve Esad’ı devirmeye çalışırken, aynı mantıkla Libya’da tam tersine meşruiyeti tartışmalı Sarraç Hükumeti’ne askeri destek vererek otoritesini hükumetin otoritesini tesis etmesine yardımcı olmaya çalışıyor ve bunu da uluslararası hukuk açısından kabulü oldukça zor olan gerekçelere dayandırmaya çalışıyor. Neresinden bakarsanız bakın tam bir tutarsızlık, tam bir zorlama örneği.

KAYBEDİLEN DESTEĞİ GERİ KAZANMAK İÇİN…

Kitabın ortasından konuşmak gerekirse, Türkiye’nin mevcut dış politikası, iç politikada yaşanan ekonomik kriz, enflasyon, işsizlik, alternatif yeni parti oluşumları gibi sorunlar nedeniyle AKP iktidarının, kaybetmeye devam ettiği kamuoyu desteğini bir şekilde ayakta tutmaya yönelik adımlar çerçevesinde şekillendiriliyor. Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, Libya’ya asker gönderme meselesi için “zaten sonunu çok aşırı düşünen kahraman olamaz” diyerek açıklamaya çalışıyor.

Erdoğan rejimi Kurtlar Vadisi tadında bir anlayışla, Türk halkında bulunan milliyetçilik damarını, hamasi bir söylem ile körükleyerek Türkiye’nin yüzleşmek zorunda olduğu asıl sorunları perdelemeye çalışıyor.

ASKERİ HEZİMET OSMANLI’NIN SONUNU GETİRDİ

Maalesef Türkiye şu anda, Erdoğan rejimi sayesinde 1. Dünya Savaşı ve Balkan Harpleri öncesinde Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu şartlar ile benzer bir durum içerisinde bulunuyor. Trablusgarp Savaşı, sonrasında girilen Balkan Savaşları ve yaşanan askeri hezimet Osmanlı Devleti’nin sonunu getirmişti.

Askeri güç ve yeteneklerin farkında varmadan girilecek her türlü macera bugün de aynı sonucu verecektir. Üstelik Türkiye her geçen gün yaptığı revizyonist hareketlerle uluslararası hukuku hiçe sayan bir devlet olarak algılanmaya devam ettikçe bu süreç daha da hızlanacaktır. Muammer Kaddafi’nin devrilmesi ile birlikte iç savaş sarmalına giren; Mısır, Fransa, Rusya, İtalya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerinde bir şekilde müdahil olarak çatışmaları körüklediği Libya’da, tarihsel ve kültürel bağlarını da kullanarak yapıcı bir dış politika izlemesi gereken Türkiye, ateşe benzinle gidercesine asker göndermek suretiyle iç savaşın bir tarafı olmayı tercih ediyor. Çünkü Erdoğan rejiminin dış politikası ile Türkiye’nin hak ve menfaatleri uyuşmuyor. Türkiye Libya’da koşar adım ateşe ilerliyor.

Libya’da dış müdahaleye karşı cihat ilan edildi

Analiz

Akdeniz’de “Yüksek Askeri Şura” oyunları

Fransız gemisine radar kilitlemenin sadece NATO-Türkiye-ABD üçgeninde etkisi yok. Yaklaşan Yüksek Askeri Şura’nın dengeleri üzerinde etkisi de büyük.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Fransız Courbet gemisi 10 Haziran tarihinde Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulama girişiminde bulundu. Aynı gemi bir gün önce İrini Harekâtına komuta eden İtalyan Amiral tarafından verilen emir doğrultusunda Yunan Spetsai gemisi tarafından sorgulandı. Bu esnada gemiye refakat eden Türk savaş gemileri, geminin Türkiye Cumhuriyetinin korumasında olduğunu ve Libya’da bulunan Türk hastanesine medikal malzeme taşıdığını söyledi. Bunun üzerine İtalyan Amiral; İrini Harekâtı başka ülkeler tarafından refakat edilen ticari gemileri harekâtın kapsamı dışında tuttuğundan dolayı, görevi sonlandırdı.

Ticari gemilerin sorgulanması 2016 yılında alınan ve 5 Haziran 2020 tarihinde süresi bir yıl daha uzatılan, Libya’ya yönelik silah ambargosunun etkinlikle uygulanmasını düzenleyen BM Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin 2526 sayılı kararına dayanıyor. NATO ve AB, Sea Guardian ve İrini olmak üzere Akdeniz’de iki farklı deniz güvenlik harekâtı icra ediyor. Ancak Türkiye’nin karşı çıkması nedeniyle NATO, İrini Harekâtı’na destek vermiyor. Bu nedenle; Temmuz 2016 tarihinde denizde terörizm ile mücadele için Etkin Çaba Harekatı’nın yerine başlatılan Sea Guardian Harekâtına katılan gemiler, BMGK’nin 2526 sayılı karar doğrultusuna, silah kaçakçılığı yaptığından ve ambargoyu deleceğinden şüphelenilen gemileri NATO bayrağı altında sorguluyorlar.

Fransız gemisi Courbet 10 Haziran tarihinde üç Türk firkateyni tarafından korunan, refakat edilen Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulamak için, yüksek süratle Türk gemilerinin arasına girdi. Yayımlanan haritalara göre TCG ORUÇREİS’in 2000 metre pruvasından geçti. Fransız makamları bu manevra esnasında gemilerine atış kontrol radarıyla kilit atıldığını ve NATO angajman kurallarına göre düşmanca harekette bulunulduğunu iddia ettiler. Konu, Fransa tarafından NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda gündeme getirildi. NATO Genel Sekreteri toplantı sonrasında yaptığı açıklamada; bundan sonra yapılacak en doğru şeyin, öncelikle askeri makamlar tarafından konunun açığa kavuşturulması olacağını, söyledi.

30 Haziran tarihinde Fransa’nın NATO Daimî temsilcisi tarafından Genel Sekter’e yazılan mektupta, NATO’nun Türkiye yanlısı bir tutum izlediği ifade edilerek, Fransa’nın bundan sonra Sea Guardian Harekatı’na katılmayacağı ifade edildi. Bu açıklamadan sonra ismi açıklanmayan bir Türk askeri yetkilisi tarafından yapılan açıklamaya göre; Fransız gemisine kilit atılmadığı, daha doğru bir ifade ile Fransız gemisinin atış kontrol radarı ile traklanmadığı, sadece yapılan tehlikeli manevranın seyir emniyeti için atış kontrol radarı üzerindeki kamera ile takip edilerek kayıt altına alındığı bilgisi basına sızdırıldı. Peki, bu kadar hadise neden yaşandı, gelişmeler ne anlama geliyor?

KRİZLE SIKIŞAN TÜRKİYE YPG ŞARTINI ÇEKTİ

ABD ve Almanya her koşul altında Türkiye’nin NATO’da ve Batı ekseninde kalmasını istiyor. Rusya’nın Suriye’den sonra Libya’da da etkili olmasının önüne geçilmesi, Türkiye ve ABD arasındaki iş birliğine bağlı. ABD Senatosuna sunulan S-400 yasa tasarısı da bunun işareti olarak yorumlanabilir. Zira, ABD S-400 konusunda çözüm için Türkiye’ye alan açmaya çalışıyor. Türkiye uzun süredir onaylamadığı Polonya ve Baltık ülkelerinin savunulmasına yönelik NATO planına onay verdi.

YPG, NATO tarafından terör örgütü olarak tanınmadığına göre, Türkiye; anlaşılan Fransız iddialarına karşı ABD desteğinin alınması şartıyla plana onay vermiş. Fransa’da buna tepki olarak Sea Guardian Harekatı’ndan çekilmiş. Fransa son dönemlerde Avrupa’da Rusya ile iş birliğini de içeren yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olacağı şüpheli olsa da ABD’nin yeterince tepkisini çekmişe benziyor. Fransa bu tutumuna devam ettiği müddetçe, ABD ve Türkiye daha fazla yakınlaşacaktır.

İç politikada, ABD ve Türkiye’nin yakınlaşması Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın daha fazla güçlenmesine neden oluyor. Hulusi Akar güçlendikçe, kendisine TSK’yı daha fazla kontrol altına alabilecek alan açıyor. Ulusalcı subayların yoğunlukta olduğu Deniz Kuvvetleri ise “Gölge Deniz Kuvvetleri Komutanı” Cem Gürdeniz ’in kontrolü altında. Daha önce Norveç’te NATO tatbikatı esnasında yaşanan kriz kamuoyunun malumu. Fransa ile yaşanan krizin içinde Cem Gürdeniz ne kadar var araştırılması gereken bir konu.

Fransız gemisi ile yaşanan hadiseyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin NATO Daimî Temsilciliği tarafından hazırlanan krokiye göre; COURBET gemisi ile ORUÇREİS arasındaki en yakın mesafe 2000 metre. Açık denizde gündüz koşullarında bu mesafe de göz ile her şey görülebilir. Üstelik askeri gemilerde diğer savaş gemileri ile yaşanabilecek taciz ve yakın manevra faaliyetlerini kayıt altına almak için video kameralar bulunuyor. Bunu yanında, TCG ORUÇREİS’te asimetrik tehditleri tespit ve takip için hem limanda hem de seyirde kullanılan, 360 derece kaplama sağlayan kapalı devre kamera sistemi de mevcut.

Fransız gemisi tarafından düşmanca niyet olarak algılanacak, angajman öncesi son safha olan hedeflenme faaliyetini çağrıştıracak şekilde, atış kontrol radarını gemi üzerine yönlendirerek video kaydı almayı, iyi niyetle açıklamak mümkün değil. Üstelik Türkiye burada kendi bayrağını taşıyan bir gemiye refakat etmiyor, koşulların hassas olduğu ortada. Fransız gemisinin BMGK kararına göre sorgulama hakkı var. Buna rağmen haklı iken haksız duruma düşmek pahasına böyle hamlenin yapılması, “acemilik”le açıklanamaz.

Askeri yetkili tarafından yapılan “kamera” açıklaması uluslararası düzeyde inandırıcılıktan uzak. Çünkü traklama yapıldıysa, Fransız gemisinin elinde elektronik yayımları tespit eden Elektronik Harp Cihazı tarafından alınan kayıtlar vardır. Fransa bu konuyu Türkiye’ye ilave yaptırımların görüşüleceği 13 Temmuz’da yapılacak AB Dışişleri Bakanları Zirvesinde gündeme getirebilir.

Çıkartılan bu kriz Yüksek Askeri Şura etkisinde de değerlendirilmeli. Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Libya’ya ne olduğu belli olmayan bir yük taşıyan bir gemi ve o gemi ekseninde uluslararası bir kriz çıkartan askeri personel var. Konunun hem Erdoğan’ın gözüne girmek hem de uluslararası düzeyde Türkiye-NATO gerilimi çıkartarak TSK içinde dengeleri etkileme yönü var.

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Okumaya devam et

Analiz

Her şey MGK kararıyla başladı: Cemaate karşı gayri nizami harp

Her şey Milli Güvenlik Kurulunda Cemaat’in Kırmızı Kitap diye bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne girmesiyle başladı. Artık kullanılan yöntemler hukuki değil gayri nizami harp yöntemleriydi…

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – 15 Temmuz’da yaşanan olaylar ile ilgili olarak ortaya çıkan yeni bilgi ve belgeler, darbe girişimi olarak lanse edilen faaliyetlerin aslında; daha önce Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’da alınan kararlar doğrultusunda, düşman olarak tanımlanan bir yapının Erdoğan iktidarı eliyle yok edilmesine zemin hazırlamak için hazırlanan istihbari bir operasyon olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’nin yakın tarihinde kim MGK tarafından devlet düşmanı olarak belirlenmişse ona karşı hukuk askıya alınmış, gayri nizami harp yöntemleri uygulanmıştır.

 Benzer şekilde yaklaşık iki yıl resmi olarak süren ve daha sonra fiili olarak devam eden olağanüstü hal (OHAL) uygulamaları ile Türkiye’de normal hukuk düzeni askıya alındı ve bir anlamda “savaş hukuku” düzenine geçildi. Ancak uygulanan “savaş hukuku” aslında hukuksuzluğun üzerini örtmek için gerçekte var olmayan, varmış gibi devamlı gündemde tutulan ne evrensel savaş hukuku normları, ne de İslami savaş hukuku normları ile izahı mümkün olmayan bir kavram. İnsanların mallarının müsadere edilmesi, işkence, adam kaçırma, aile fertlerinin çeşitli şekillerde cezalandırılması ve iş bulma imkanlarının kısıtlanması gibi uygulamaları savaş hukuku bile meşru görmüyor. O zaman son 5 yılda Türkiye’de yaşananları ne ile açıklayacağız.

Terörle mücadele ve insan hakları arasında çok kırılgan bir ilişki bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 15. maddesi, savaş ve devletin güvenliğini tehdit eden olağanüstü bir durum karşısında, üye devletlere Sözleşme’de yer alan insan haklarıyla ilgili bazı hükümleri askıya alma yetkisi veriyor. AİHS’nin 15. maddesinin birinci bendine göre; “Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme ’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.” Ancak Sözleşme’nin diğer maddelerinde “İşkence Yasağı”, “Kanunsuz ceza olmaz” ve “Yaşam hakkı gibi temel hakları bu kasamın dışında tutuluyor.

AİHS göre 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL Hukuksuz

AİHM’sinin 15. Madde kapsamında verdiği kararlar incelendiğinde (İrlanda ve Birleşik Krallık (1978)), OHAL ilan etme konusunda devletlerin kararlarına müdahil olmadığı görülüyor. Karar metinlerinden anlaşıldığı kararıyla devletlerin kendilerine yönelik tehdidi değerlendirme konusunda en doğru kararı verebileceği varsayımı. Bu durum tek istisnası AİHM‘in “Yunan Davası (Greek Case)” olarak bilinen davada, 1967’de mevcut hükumeti devirerek iktidara gelen askeri cuntanın ilan ettiği OHAL uygulamasına gerek olmadığı yönündeki kararı. AİHM’e göre olağanüstü halin ilan edilebilmesi için:

  1. Tehlikenin gerçek ve yakın olması
  2. Bütün ülkeyi ilgilendirmesi
  3. Toplumun örgütsel yaşamının devamının tehdit altında bulunması
  4. Ve normal tedbirlerin tehdit karşısında yeterli olmaması.

Bu davada AİHM darbe ile kontrolü ele geçiren askeri cuntanın, kötü niyet ile hareket ettiğine kanaat getirdiği ve yukarıdaki şartların oluşmadığını düşündüğü için OHAL ilanına gerek olmadığına karar verdi.

Türkiye’de hükumetin tamamen kontrolü altına giren medyanın da etkisi ile 15 Temmuz’da yaşananlar, hain bir darbe girişimi olarak takdim edildi. TBMM’nin perdelere ve televizyonlara zarar verilmeyecek şekilde F16’lar ile bombalanması ve akşam trafiğinin en yoğun olduğu saatlerde Boğaziçi Köprüsü’nün askerler tarafından kapatılması, Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden “askeri darbenin” en önemli faaliyetleri olarak gösterildi. Doktora tezinde Türkiye ve dünyada yaşanan bütün darbeleri inceleyen Prof. Dr. Nurşen Mazıcı katıldığı bir televizyon programında “15 Temmuz Askeri darbe değildir. Bu olay kime yaradı ise fail odur.” İfadesini kullandı.

Dolayısıyla, AİHM’nin 15. Maddesi ve “Yunan Davası” olarak bilinen davada verilen karar çerçevesinde 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de OHAL ilanını gerektirebilecek bir durum yaşanmadı, şartlar oluşmadı. Bunun en büyük delili de binlerce insanın tutuklanması ve yüz binlerce insanın mesleğinden ihraç edilmesine rağmen, tek bir şiddet olayı yaşanmadı.

Aksine AİHS’nde OHAL süreçlerinde bile kapsam dışında tutulan işkence yasağı devlet eliyle ihlal edildi. 15 Temmuz gecesi Hulusi Akar’ın yanında bulunan emir subayı Levent Türkkan’ın maruz kaldığı akıl almaz işkenceler ve işkenceden geçirildikten sonra merdivene dizilen generallerin çekilen fotoğrafı, nezarethaneler ve hapishanelerde binlerce insanın maruz kaldığı kötü muameleler yaşanan sürecin ne olduğunun belirgin delili.

Türkiye Uluslararası İnsani Hukuk Kuralarına Göre Suç İşliyor

İşkence yapılması Uluslararası İnsani Hukuk (International Humanitarian Law)’un kurallarını düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri’nde de yasak. Buna göre; savaş esnasında dahi çeşitli işkence teknikleri kullanılarak savaş esirlerinden bilgi alınması, gayri insani muamelelere maruz bırakılmaları, insan onuruna yakışmayacak şekilde teşhir edilmeleri suç olarak tanımlanmış. Devletlere savaş esirlerinin can güvenliğini sağlama yükümlülüğü verilmiş. Savaş esirlerinin etnik kökenleri, dinleri, cinsiyetleri, politik görüşleri ve diğer özelliklerini ortaya çıkaracak şekilde sınıflandırmaya tabi tutulmaları yasaklanmış Düşman topraklarında bulunan 5 yaş altı çocuklar, hamile kadınlar ve 7 yaşından küçük çocuğu olan anneler, koruma altında alınmış. Türkiye’de şu anda savaş esirlerine uygulanmayacak muameleler kendi vatanında insanlara uygulanıyor. İnsanların savaş esiri kadar dahi hakkı yok.

İslam Hukuku Yapılan İşkenceler Konusunda Ne Diyor?

Türkiye’de yaşananları İslam hukuku açısından incelendiğinde bambaşka bir manzara karşımıza çıkıyor. Abdullah Said, İnsan Hakları ve İslam kitabında, açıkça ortaya koyduğu üzere Hz. Muhammed, savaş esnasında esir alınan insanlara insanca muamele yapılmasını, yiyeceklerin ve giysilerin paylaşılmasını öğütlüyor. Ayrıca hiçbir hal ve koşul altında hatta savaşta bile anne ile çocuğun birbirinden ayrılamayacağı kayıt altına alınıyor. Zira, İslam hukukunda savaş ile ilgili kısıtlayıcı kaideler oldukça sert. Ancak belli şarlar oluştuğunda İslam hukukuna göre; meşru yöneticiye isyan edenlerle savaş yapılabiliyor. Hz. Muhammed döneminde buna benzer bir iç isyan yaşanmadığı için özellikle Hz. Ali dönemlerinde yaşanan iç isyanlar karşısında devletin takındığı tutum oldukça aydınlatıcı.

Hz. Ali, kendisine isyan eden Haricilere; “İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim” demiştir. Haricilerin sahabelerden Abdullah b. Habbab b. Eret ve eşini şehit etmeleri üzerine, Hz. Ali hemen harp ilan etmemiş, bu olayda sorumluluğu olanların cezalandırılmasını talep etmişti. Ancak Haricilerden olumlu yanıt alınamaması üzerine savaş ilan edildi.

İslam hukukunda, savaşta uyulması gereken kurallar detaylı olarak açıklanmıştır. Hz. Muhammed (sav)’in bir hadisine göre “Bu grubun yere düşen yaralısına dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim edilmez”. Hz. Ali, Haricilerden esir olarak alınanların sadece savaş aletine el konulabileceğini, esirlerin diğer mallarının yasal mirasçılarına ait olduğunu ifade etmiştir. Zira, Hz. Muhammed Veda Hutbesinde kendi gönül rızası olmadan bir Müslüman’ın malına el konulamayacağı belirtilmiştir. İslam hukukuna göre de savaş esnasında işkence yasaklanmıştır. Hz. Muhammed (sav) gönderdiği bir birliğin komutanına şunları söylemiştir: “Allah adına savaşın. Allah’ı inkar edenlerle savaşın. Savaşın ancak aşırıya gitmeyin. İşkence yapmayın”.

Evrensel hukuk ve İslam hukukunda savaşta uyulması gereken kurallar incelendiğinde, Erdoğan rejiminin 15 Temmuz ile ilgili görüşlerinde haklı bile olsalar, 15 Temmuz sonrasında yaptığı fiillerinin savaş hukukunda bile yerinin olmadığı açıkça görülüyor. Türkiye’de halen Hamile kadınlar tutuklanıyor. Bazıları polis kontrolünde hastanede doğum yaparak tekrar hapishanelerine gönderiliyor. Yüzlerce anne, bebekleri ile kalabalık koğuşlarda yaşamaya ediliyor. İnsanlar gerekeli tedavileri yapılmadığı için cezaevlerinde ölüyor. İş adamlarının şirketlerine kayyumlar atanarak, sahip oldukları mallar iktidar yandaşlarına peşkeş çekiliyor. İşkence yaygın bir uygulama haline geldi ve aile bireylerini de kapsayacak şekilde genişletiliyor. Aile bireylerinden sadece bir kişinin suçlanması nedeni ile pek çok insan mesleklerini kaybetti. Birçok insan kaçırılarak aylarca işkenceye tabi tutuldu.

Sözün özü; savaş esnasında bile yasaklanan tüm bu fiiller, Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini devam ettiren ve her fırsatta İslam ile ilgili hususlara vurgu yapan bir siyasi iktidar döneminde meydana geldi. Erdoğan rejimi bir taraftan, İslam dinini ve evrensel hukuk normlarını kitlelerin desteğini kazanmak için bir enstrüman olarak kullanırken, diğer taraftan ise dünya tarihinde eşine az rastlanacak bir şekilde yüz binlerce masum insanı, savaş hukukunda bile yasaklanan uygulamalara maruz bıraktı.

Artık adını koyalım! Türkiye’de devlet, bir kesimi düşman olarak kabul ederse hukuk askıya alınır, gayri nizami harp yöntemleri devreye girer, soykırım uygulanır, kimse de sesini çıkaramaz. Hakikati savunamıyorsunuz bari tiyatro yapmayın, adını doğru koyun…

Okumaya devam et

Analiz

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Sosyal medya ve mail hesaplarına ilişkin kritik güvenlik bilgileri Turkcell, Türk Telekom ve Vodafone tarafından peşkeş çekiliyor. Bunu yaparken de sizin onayınızı alıyorlar!

BOLD – Kimimiz alışveriş yapmak için kimimiz iletişim amaçlı kullandığımız bu internet aleminde veri güvenliğimizi nasıl sağlayacağımızı merak ediyoruz. Siber güvenlik alanındaki uzmanların verdiği tavsiyeleri okuyor, dinliyor, izliyor ve uyguluyoruz.

Peki lehimize olması gereken güvenlik aşamalarının aleyhimize kullanıldığını söylesem? Evet, çok vahim ama maalesef gerçek.

Neden lehimize aldığımız önlemler aleyhimize oluyor?

Çünkü güvenlik firmalarının ve istatistik kurumlarının verilerine göre en sık kullanılan güvenlik önlemleri bulunduğumuz platformun en temel doğrulama sistemleri oluyor. Nedir bu temel doğrulama?

Telefon numarası ve mail hizmetleri. Mail doğrulamasını da telefon ile yapıyoruz.

Telefon numarasını doğrulama olarak en az birkaç kez kullanmışsınızdır. Alışveriş yaparsınız onay için SMS olarak kod gelir, sosyal medya güvenlik doğrulaması eklersiniz telefona SMS ile kod gelir. Dünyanın en çok kullanıcısına sahip yazılımı Whatsapp da aynı uygulamayı her kullanıcıya yapmıyor mu?

Hatta ona verdiğiniz izinlerden dolayı kodu direkt kendisi dolduruyor. “Sonuçta bizim olduğumuzu doğruluyor” diyeceksiniz.

Telefon numaramızı bizden başka kişi veya kurum, kullanan bizmişiz gibi kullanınca film burada kopuyor.

Daha açık ifade etmek gerekirse; eğer yaşadığımız sitenin güvenliğini emanet ettiğimiz görevliye yedek ev anahtarlarını koruması için veriyorsak bu, bizim güvenliğimiz için yapılan alınan bir önlemdir.

Fakat güvenlik görevlisi verdiğimiz yetkiyi bizim aleyhimize kullanıp evimizden hırsızlık yaparsa lehimize aldığımız güvenlik önlemi aleyhimize döner.

Güvenlik önlemlerimiz nasıl oluyor da aleyhimize kullanılıyor?

Bir örnek üzerinden gidecek olursak; Libya’da öldürülen MİT görevlisinin cenaze töreninin görüntülerini yayınladığı için tutuklanan gazeteci Murat Ağırel’in 22 Şubat 2020’de Twitter ve mail hesaplarının ele geçirilmesine bakabiliriz. Ağırel Turkcell müşterisi olduğu için operatör yerine Turkcell’i kullanacağım fakat Türk Telekom ve Vodafone’un da numaraları peşkeş çektiği unutulmasın.

Erdoğan bir iki şehit verdik dedikten sonra Yeniçağ gazetesinde haber yapılıyor. Ardından Murat Ağırel, tweet attıktan sonra operasyon başlıyor. Tabi ki saldırdığında etkili olabilmesi için savunmayı etkisiz hale getirmek için ön hazırlıklar yapılıyor.

Nedir onlar?

İnternet erişimi ve iletişimi sabote etmek.

Kim yapacak bunu?

Tabi ki Turkcell.

Nasıl yapıyor?

Gece yarısı telefona Turkcell’in 3330 servisinden “4,5G’den 2G’ye geçeceğinize emin misiniz?” diye bir mesaj göndererek internetini yavaşlatıyor. Böylelikle hesabının ele geçildiğinin farkına vardığında geri alma yolları engelleniyor. Sabote edilirken eş zamanlı veriler depolanıyor.

Çünkü sabote sürekli devam eden bir engelleme girişimi. Her çabanızın boşa çıkması için elinizdeki diğer savunma hamlelerini de etkisiz hale getirmeye çabalayacaklardır.

Siz hesaba erişemeyin diye tüm doğrulama yolları sürekli olarak değiştiriliyor. Bunun da teknik sebebi var. Eğer şifrenizi başka birinin değiştirdiğini söyleyip son şifrenizi ve doğrulama bilgilerinizi Twitter’a ve Google’a gönderirseniz teknik ekip inceleyip hesabı size teslim edebilir. Bu da saldırganın işine gelmez.

Saboteden sonra hesaplar nasıl ele geçiriliyor?

Bundan sonrası operatörün yetkileri hükumete peşkeş çekmesiyle çok kolay bir hal alıyor. İinternetin çalışma prensibi olan alıcı – istemci – verici mantığıyla Turkcell elinde bulundurduğu data center’lardan Murat Ağırel’in telefonuna kod gitmeden önce kendileri aldığından Ağırel’in haberi olmadan diğer işlemleri gerçekleştirebiliyor.

Ve daha sonra da sökük ip misali ele geçirilen her bilgiden bir başka doğrulama anahtarları elde edilip diğer depolanan veriler de çalınarak işlem tamamlanıyor.

Eğer zarar vermeden sadece veri çalmanız gerekiyorsa ruhunuz bile duymadan depolanabilir, işlenebilir, paylaşılabilir…

Bu eylemler bazen birimlerde bulunan özel elemanlara yaptırılır, CW ve AYT gibi taşeron kullanılır.

Peki bu işlemlerin kaydı tutulmuyor mu? Kimin yaptığını bilirkişiler inceleyip bulamıyor mu?

Bilirkişilerin kimler olduğuna ve ne zaman, nasıl göreve geldiğini incelerseniz bu sorunun cevabını çok rahat görürsünüz. Bir ipucu vereyi araştırmak isteyenler için: CyberWarrior hacker grubunun kurucusu (CwDoktoray) Gökhan Şanlı’dır. Aynı zamanda İstanbul Adli Bilişim Yeminli bilirkişisidir.

Peki biz böyle büyük bir güçten bireysel olarak nasıl kendimizi koruyacağız?

Böyle bir durumda “Tek tuşa basayım verilerimi koruyayım” diye bir şey mümkün değil. Ama altın kural, bilinçlenme ve  daima farkındalığı arttırarak güncel zafiyetleri tespit edip kapatmak.

Çünkü eğer bilinçli bir birey değilseniz kurşun geçirmez, çelik kasada anahtarı saklasanız da biri sizi kandırıp onu ele geçirebilir.

Örneğin kasanın güvenliğini ücretsiz test edelim en yüksek seviyeye geçirelim denildiğinde kasanın yolunu gösterirseniz o anahtarı unutmanız lazım.

Aynı şekilde sanal alemde de ‘phising’ diye tabir ettiğimiz ‘oltalama’ saldırısına maruz kaldığınız zaman iyi bir sosyal mühendislik uzmanı aldığınız tüm güçlü güvenlik önlemlerini by-pass ederek sistemini hackleyebilir.

Eğer güvenli yaşamak istiyorsanız sürekli güncel gelişmeleri takip etmeniz gerekir.

Okumaya devam et

Popular